ÇANAKKALE ŞEHİDİME

CANAKKAÇANAKKALE ŞEHİDİME 

Ey koca şehidim… Kalk…! Kalk ta… Etrafa bir bak…!
Gör ki nedir bu çöken ruh; gör ki nedir bu gaflet…!
Hakkın terazisinde dirhem yetmez hakkınıza…
Velev ki istersin hakkını günahımızla…!

Sen ki göğsünü siper ettin doyumsuz zulmün karşısında.
Girdin ki toprağa kefensiz, bir ateş girdabında.
Sormadın kimseye hakkı hukuku… Çünkü;
Hak ta sendin hukuk ta, haksızlığın karşısında.!

Dünyaya destan yazdın Conk bayırında, Gelibolu’da.
Ders verdin dünyanın mağrurları na, Anafartalar’da.
Sen ki arkana bakmadan göğsünü siper ettin yurduna.
Helal etme kutsal olan hakkını, yurduna el uzatana !

Ey şehidim…!
Kimler ki unutur seni, kimler ki unutur Kemal’ini.
Kimler ki dil uzatır Gazi’ne, dil uzatır Mustafa’na.
Kimler ki düşman çizmesi arar, el uzatır bayrağına.
Titret o yattığın toprağı, haykır yeniden bu hilal uğruna

Ey şehidim…! Çürümeyen kefenin su almadan kalk…!
Kalk şehidim…! Kalk ta etrafına bak…!
Hakkın terazisinde dirhem yetmez hakkınıza…
Velev ki istersin hakkını günahımızla…!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
18 Mart 2015

AĞIR MİRAS 1915 ( 3 // 1 ) ERMENİ SOYKIRIM YALANI

ERMENI-3AĞIR MİRAS 1915 ( 3 // 1 )
ERMENİ SOYKIRIM YALANI // Prof. Dr. Justin Mc CARTHY

Prof Justin McCarthy, Austuralya / Melbourne Sempozyumu. 7 Aralık 2013: “1915 -1919 Döneminde Ne Oldu?”

GİRİŞ
Ermenilerin basın saldırılarına boyun eğmeyen, yazdığı eserler ve verdiği mücadele ile Türk milletine bir çok Türklerden daha çok destek olan Justin A. McCarthy kimdir?
19 Ekim 1945 yılında dünyaya gelen Justin A. McCarthy, Louisville Üniversitesinde ABD’li tarih profesörüdür. Uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.

McCarthy, felsefe okuyarak başladığı meslek hayatında zamanla tarihe yönelmiş 1967-1969 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesinde de görev yapmıştır. Doktorasını 1978 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde (The University of California, Los Angeles) tamamlamış ve daha sonra Boğaziçi Üniversitesi tarafından da fahri doktora ünvanına layık görülmüştür. Ayrıca McCarthy Türkiye Çalışmaları Enstitüsü’nün (Institute of Turkish Studies) yönetim kurulundadır.

Yazdığı kitaplarda, yüz binlerce Ermeni’nin ve en az bir o kadar Müslüman Türk’ün öldüğünü kabul etmekle beraber Ermeni soykırımı iddialarını reddeder. ABD’deki en büyük Ermeni kuruluşu olan Amerika Ermeni Komitesi ANCA ise McCarthy’nin Türk Hükumeti tarafından desteklendiği konusunda iddiaları vardır. Bu iddialar, McCarthy’i üzmüş ve “Bana göre bunların en kötüsü ise en nefret ettiğim şey olan politize olmuş milliyetçi bir bilim adamı olmakla suçlanmak olmuştur. Neden bunları söylediğime dair doğru olmayan sebepler uyduruldu. Annemin Türk olduğu, karımın Türk olduğu, Türk Devleti tarafından büyük paralar aldığım gibi. Bunların hiçbirisi doğru değildir, ancak doğru olsalardı bile yazılarımı bir parça etkilemeyecekleri; bir bilim adamının çalışmasına meydan okumanın yolu onun yazdıklarını okumak ve bilimsel bir çalışmayla karşılık vermektir, o bilim adamının kişiliğine saldırmak değildir.” diyerek yanıt vermiştir.

Meseleleri kimin başlattığı sorusu önemlidir. Hem ahlaki, hem tarihi yönden önemlidir… diyor Justin A. McCarthy.
Yüzyılı aşan bir savaş hali süresince Türkler ve Ermeniler birbirlerini öldürmüşlerdir. Öldürme eyleminin kimin başlattığı sorusu iyi anlaşılmalıdır, çünkü saldırganlık nadir olarak, fakat savunma hakkı her zaman haklı gösterilebilir. Kendilerini savunanların eylemleri zaman zaman savunma sınırlarını aşabilir ve tam bir intikama dönüşebilir. Bu, savaşta çok sık karşılaşılan bir durumdur ve eleştirilmemelidir. Fakat suçlanması gerekenler, savaşı başlatanlar, ilk vahşeti yapanlar ve kan dökülmesine sebep olanlardır. Meseleleri başlatan her zaman Ermeni milliyetçileri olmuştur. Ermeni isyancıları olmuştur. Suç daima onların üzerinde kalacaktır.
Prof. Dr. Justin Mc CARTHY

Tarihçiler gerçeği sevmelidir, gerçekleri saptırmadan vermelidirler diyor Justin A. McCarthy ve ekliyor.
Bir tarihçi sadece gerçeği yazmakla yükümlüdür. Tarihçiler yazmadan önce tüm ilgili kaynaklara bakmak zorundadırlar. Kendi ön yargılarını gözden geçirmeli ve bunların gerçeği etkilememesi için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Ancak bundan sonra tarih yazmalıdırlar. Tarihçilerin temel ilkesi şudur: “Bir konuyu bütün yönleriyle ele al; ön yargılarını bir kenara bırak. İşte o zaman gerçeği bulmayı ümit edebilirsin.”
Tarihçiler her zaman bu ilkeyi izlerler mi? Hayır, fakat iyi tarihçiler gayret gösterirler.
Bir tarihçinin görevinin gereğini yerine getirip getirmediğini anlamanın yolları vardır. Tüm önemli ilgili kaynakları incelemelidir. Amerikan tarihi ile ilgili bir kitap sadece Fransızca kaynaklara dayanıyor, Amerikan kaynaklarından faydalanmıyor sa gerçek tarih olamaz. Önemli olayların hepsi dikkate alınmalıdır. Alman ve Yahudi tarihi ile ilgili bir kitap Holocaustta öldürülen Yahudilerden bahsetmiyorsa gerçek kabul edilemez. İnsana rahatsızlık veren olaylar, yanlış düşünce ve ön yargılarla uyuşmayan olaylar bir tarafa bırakılmak ve göz ardı edilmek yerine ele alınmalıdır.
Türk ve Ermeni tarihi ile ilgili yazılmış bir kitap Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin tarihini ihtiva etmezse gerçek sayılamaz.
Bu gayet açık. O kadar açık ki zikretmek bile gereksiz. Fakat biz bunun zikredilmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz, çünkü bir çok tarihçi doğru tarih yazmanın ilkelerini unutmuş.

Derleyen: Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.03.2015
Yazı devam ediyor, takip eyleyin !

AĞIR MİRAS 1915

AĞIR MİRAS 1915 (2)
24 NİSAN SÖZDE ERMENİ SOY KIRIMINA DOĞRU YANAŞIRKEN

erich
Değerli okurlar,

Tam yüz yıldan beri, ama özellikle 1970 yıllarından beri Ermeni diasporasının Türkiye Cumhuriyetine karşı uyguladığı psikolojik soğuk savaşın 100. yıl dönümüne 2 ay kaldı. Kesinlikle inanıyorum ki; bu yıl geçmiş yıllardan çok daha zor olacaktır. Dışarıda yaşayan Ermeni lobisi ve onları destekleyen; başta Fransa ve Amerika olmak üzere daha başka ülkelerden de ülkemize baskı uygulanacaktır. Bu defa Ermeni lobisi başlamadan biz başlayalım diye düşünüyorum.
Mesele bir iç savaş değilmiydi? Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle içte isyan çıkaran Ermenilere karşı ülkenin bütünlüğünü korumak ve güvenliği için alınan tedbirler sonunda tehcir de düşünülmüştür ve uygulanmıştır. Bu uygulamada; ama uygulama öncesi ve sonrası ölümler olmuştur. Bu bir isyandı, bu bir iç savaştı; elbetteki her iki taraftan binlerce insan ölmüştür.
ASALA terör örgütünün Türk diplomatlarına karşı uyguladığı katliamlar üzerine meseleye eğilen Avusturyalı tarihçi ve yazar; ödüllü Prof. Erich Feigl, bu konuda kitaplar yazarak tüm bu abartılı „soykırımı“ iddialarını çürütmüştür. 2005 yılında ülkemizde bir konferansta konuşan ve Ermeni diasporasının soykırım iddialarını çürüten Avusturyalı tarihçi ve yazar Prof. Erich Feigl, Ermeni terör örgütü ASALA ile Ermeni diasporasının soykırım iddialarının, Ermeni yazar Aram Andonian’ın ortaya attığı gerçek dışı bazı belge ve fotoğraflardan kaynaklandığını kanıtlamış ve elde ettiği bilgi ve belgeleri “Bir Terör Efsanesi” adlı kitabında toplamıştı.

Nisan 2005 tarihinde İTÜ’de konferans veren Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Erich Feigl, konuşmasını söyle bitirmişti:

>>Türkiye, Ermenilerin yürüttüğü psikolojik savaşa ne yazık ki karşı koyamıyor. Oysa Ermenilerin ileri sürdüğü rakamlar gerçek değil. 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü iddiası saçma…Çünkü bütün Osmanlı topraklarında 1.7 milyon Ermeni yaşıyordu ve bunların sadece 700 bini tehcire tabi tutulmuştu.

Ermenilerin sürgündeki başkanı Bogos Nubar; „Biz savaşın bir tarafıydık. Savaşın içindeydik“ şeklindeki itirafını içeren bir belgeyi ilk kez ben açıkladım. Bu belgeyi bulmam gerçekten büyük bir şanstır. Çünkü Ermeniler kendilerini zor durumda bırakacak bütün belgeleri maharetle ortadan kaldırmayı başardılar.

Soykırım konusunda tartışma olmaz. Bu kabul edilemez. Ermenilerin iddialarını bir kez tanıdınız mı arkasından tazminat ve toprak talepleri gelir. Bunu kesinlikle yapmayın. Soykırımı sakın tartışmayın.

Rica ediyorum, Avrupa Birliği’ne teslim olmayın. Son gelişimden sonra şunu gördüm ki gelişmeniz gerçekten muhteşem. İnanın Avusturya’da bizim böyle bir üniversitemiz yok.“<< (Prof. Feigl, panelin yapıldığı İstanbul Teknik Üniversitesini kast etmişti.)

Nisan 2005 yılında İTÜ’de konferans veren Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Erich Feigl, konuşmasını söyle bitirmişti:

•“Bu topraklar size ait. Sizler Anadolu’ya Malazgirt zaferiyle yerleşmediniz. Çatalhöyük’teki arkeolojik bulgular, sizlerin 10.000 yıldan uzun süredir burada bulunduğunuzu kanıtlamaktadır.”

Orijinal metin:
•“This land is yours. You didn’t settle in Anatolia after the Battle of Malazgirt. Archeological findings at Catalhoyuk prove that you have been here for more than 10,000 years.”

Derleyen:
Mehmet Nuri Sunguroğlu
2/25/2015

TECAVÜZ, KADINA ŞİDDETİN SON SAHNESİDİR

SIDDETTECAVÜZ, KADINA ŞİDDETİN SON SAHNESİDİR; İDAM CEZASINI TARTIŞARAK SORUNUN ÖZÜNDEN UZAKLAŞIYORUZ
>>İdam cezasını uygulayan ülkeler, idam ettiklerini ithal etmediklerine göre, idam cezasının caydırıcı olduğuna nasıl umut bağlayabiliriz ki? Sorunun özünü tartışalım, son sahnesini değil!<<

İdam cezasını tartışmak, bizleri asıl kanayan yaraya merhem bulmaktan uzaklaştırır. Öncelikle bilmeliyiz ki; idam cezasını yeniden uygulamaya koymamız mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti 2004 yılında Anayasamızda yaptığı değişiklikle idam cezasını kaldırmıştır. Artık hiçbir şekilde ölüm cezası verilemeyeceği Anayasanın 38. Maddesinde hüküm altına alınmıştır. Demektir ki; idam yasağı öncelikle Anayasal bir norm olarak karşımıza çıkıyor. Tabi olduğumuz uluslararası kuruluşlar ve taraf olduğumuz sözleşmeler uyarınca da, idam cezasını yeniden yürürlüğe koyamayacağımızı bağlayıcı nitelikte taahhüt etmişiz.

Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde idam cezası yoktur. Avrupa Birliğine tam üyelik müzakereleri yaptığımızdan dolayı hukuken de idam cezasını getirmemiz mümkün değildir. Demek ki; idam cezasının yeniden uygulamaya konulması tartışmak bizi bir adım öteye getirmez. Ne zaman ki biz; Avrupa Birliğine üye olmaktan vazgeçeriz, ancak o zaman kendi iç hukukumuzda dilediğimiz düzenlemeyi yapabiliriz. Bunun dışında iç hukukumuzda idam cezasını yeniden düzenleme imkanımız yoktur. O halde tartışmanın da bir anlamı kalmıyor demektir.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6 Nolu ek protokolü ile idam cezası tamamen kaldırılmıştır. Sözleşme, ölüm cezasının geri getirilmeyeceğini asıl olarak görür ve Türkiye Cumhuriyeti de sözleşmeye taraf olduğundan dolayı idam cezasını tartışmak duygusal tepkiden ileri bir anlam taşımıyor. Bunu tartışmaktansa; ülkemizde genel olarak sorunun özü olan şiddete karşı ne yapılır olduğunu tartışalım!

Hepimiz biliyoruz ki; hiç bir çocuk dünyaya suçlu olarak gelmez. Gelmez ama; gelmeden önce ana rahminde ruhuna yerleştirdiği ne ise onunla doğar. Çocuk daha doğmadan önce, ana rahminde evdeki atmosferi hisseder ve onu bilinç altına yerleştirir. Çocukluk çağında yaşadığı aile ortamı ve çevre ile büyüyen çocuk, henüz yaşamının başında aldığı izlenimlerin etkisinden ancak güçlü bir eğitim ve sosyoekonomik şartlar ile kurtulabilir.
Yani; şiddet evde başlıyor ve sokakta devam ederek son sahnesini tecavüz olarak, yada bir başka tür suç ile bitiriyor.
Ülkemizde 20 bin kadın şiddetten korunmak için devletin koruması altında olduğunu düşünürsek; bu kanayan yaraya idam cezası ile merhem bulamayız! Sorunu başka türlü tartışalım ve idam cezasını tartışırken ağaçların çokluğundan, ormanı gözden kaçırmayalım!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.02.2015

AFFETME BİZİ ÖZGECAN… HEPİMİZ SUÇLUYUZ !

ÖCGECANAFFETME BİZİ ÖZGECAN… HEPİMİZ SUÇLUYUZ !

Sevgili ÖZGECAN!

Henüz 20 yaşında aramızdan ayrıldın. Hunharca işlenmiş bir cinayet seni bizden aldı. Şimdi arkandan dualar okuyup, Allah’tan rahmet dileyerek vicdanımıza olan borcumuzu ödeyeceğiz! Ne kadar üzüldüğümüzü anlatabilmek için kelime dağarcığımızda olan tüm kelimeleri dizeler halinde sıralayacağız.

Ancak…bütün bunlar seni geriye getirmeyecek. Sen artık aramızda değilsin ve bir daha da olmayacaksın.

Bizler ki; ülkemizde çocuklarımızın değerini bilmekte aciz kalmış toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; dövülen eşlerin sesini duyduğumuzda sivil cesaretimizi kullanarak polise telefon edemeyen bir toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuğumuzun gelişiminden, eğitiminden, beslenmesinden vb. tasarruf ederek harcamalarımıza başka türlü öncelik tanırız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuklarımızı koruyamaz hale gelmişiz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; cinneti, şiddeti, sapıklığı, barbarlığı rutin olarak görür hale geldik…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; taciz suçundan mahkumiyeti dönüşü kahveye, mahalleye gelen ırz düşmanına geçmiş olsun diyerek çay ısmarlarız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Liste çok uzun sevgili Özgecan …çok uzun ! O kadar uzun ki…tüm dünyayı bir kaç defa dolayacak kadar uzun…kin ve nefret, cinnet ve şiddet, sapıklık ve barbarlık akıyor dünyanın her tarafından.

Bu rezaletin birde raporu var sevgili Özgecan !

UNICEF rapor etmiş bu rezaleti; okuyalım!

Dünyadaki Çocuk İstismarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu raporda hepsi olmasa da, olanlar bizleri utandıracak kadar yeterli.

– Dünya genelinde 246 Milyon çocuk, çalıştırıldıkları çeşitli işlerde emeklerinin sömürülmesine maruz kalmaktadır.

– Dünya genelinde 1.2 Milyon çocuk, ailelerinden koparılarak köle ya da işçi olarak kullanılmak üzere satılmaktadır.

– Dünya genelinde 300 Bin çocuk, 30′dan fazla ülkedeki çatışmalarda ellerine silahlar verilerek piyon asker olarak kullanılmaktadır.

– Dünya genelinde 2 Milyon çoğu kız çocuk, yine tacirler tarafından seks ticaretine alet olmaktadır.

Ülkemizdeki durum nedir ?

Bir adli Tip uzmanı olan ve ülkemizde bir çok projelere imza atan sn. Prof Dr. Oğuz POLAT Hocamızın bu konudaki açıklamalarına bir bakalım.

– Türkiye’de 42 bin çocuk sokakta yaşıyor.

– Yılda 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– Son 5 yılda, haklarında koruma kararı alınan ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda barınan toplam 14.398 çocuğun 2.678’i, yani yüzde 18,6’sının anne-babası tarafından ihmal veya istismar edildiği görülüyor.

– Suça itilen çocuk sayısı yılda yüzde 5 ile 10 oranında artıyor,

– Yılda 125.000 çocuk mahkemeye çıkıyor.

– Altı yaş altındaki çocuklarda fakirlik oranı yüzde 34 olduğunu, bu oran kırsal kesimde yüzde 40’a ulaşıyor.

– Sokakta yaşayan çocukların yüzde 11’i hiç okula gitmedi, yüzde 52’si madde kullanıyor.

– Sokakta  yaşamak ta en büyük etken ise aile içi şiddet.

– Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre yılda ortalama 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– İstismar ve ihmal, çocuk hakkında koruma kararı alınmasında ekonomik nedenden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Gelelim Türkiye’nin taciz ve tecavüz bilançosuna. Önce bizleri korumakla görevli olanların durumuna bir göz atalım.

Türkiye’de son 10 yılda ciddi oranda arttığı belirtilen taciz ve tecavüz vakıaları her gün yeni bir olayla karşımıza çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı verilerine göre son 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı…fakat hiçbiri ceza almadı.

Bunlar bizi koruyacak olanlardı.

Devam edelim!

Ayrıca kadınları istismar eden erkeklerin yüzde 83’ünü de eşler oluşturuyor.

Sadece 2002-2008 arası 62 bin tecavüz olayı kayıtlara geçerken, Adalet Bakanlığı’na göre katledilen kadınların sayısı son 7 yılda yüzde bin 400 yükseldi.

2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın katliamı sayısı, 2007 yılında 1011 olarak saptandı.

Tecavüze uğrayanların yüzde 50’si 18 yaş altında ve bunlardan yüzde 10’u erkek çocuktur.

5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest (mahrem sayılanlar arası ilişki) mağdurudur. 10/16 yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağdurudur.

Cinsel saldırganların yüzde 75’i tanıdık biridir.

Acil yardım hattını arayan kadınlardan yüzde 57’si fiziksel şiddete, yüzde 46,9’u cinsel şiddete, yüzde 14,6’sı enseste ve yüzde 8,6’sı tecavüze maruz kaldı.

TÜİK verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana gelmiştir.

Buna göre; 2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577, 2009’da 652 kadın tecavüze uğrarken, 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı yaşanmıştır.

 

Evet sevgili Özgecanlar, Gizemler, Ayşeler, Fatmalar…Ahmetler, Umutlar…bizleri toplum olarak sakın affetmeyin !

Mersin Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi Özgecan Aslan; henüz yaşamının baharındayken, hunharca bir cinayet sonunda yaşamından koparıldı. Bu ne ilk, nede son olacaktır. Henüz çocuk yaşta olan ve hayata doymadan hunharca bir cinayetin sonunda  öldürülen Özgecan Aslan çocuğumuzun ve binlerce çocuklarımızın ailelerine Allah’tan sabır ve metanet diliyorum.!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

15.02.2015

 

 

 

TARİH, SİYASET VE TÜRK KİMLİĞİ

OSMAN001>>Osmanlıda Türk kimliği ise; 19. asrın ikinci yarısından sonra kendisini göstermeye başlayarak, Sırp, Bulgar ve Yunan milliyetçiliğine karşı oluşan Türk milliyetçiliğidir. Çökmeye başlayan İmparatorluğun, milliyetçi akımlara karşı kalkan olarak Türklüğe sahip çıkmasıdır.<<

Kendi tarihiyle övünecek kadar tarih yaratamayan milletler, her zaman tarihlerinin güzel sayfalarını yazmışlardır. Tarihine objektif olarak bakan ve onu gelecek kuşaklara acısıyla tatlısıyla bırakacak tarihçiler olsa da; yine de kendi düşünce ve görüşlerini yazıtlarında cümle aralarına işlemekten kaçınmamıştır. Bu durum ise, kişinin görüş ve düşüncelerinin yazdığı tarih hakkında olan fikirlerinin satır aralarına sızması olarak düşünülürse; normal olarak görülür ve okuyucu bunu anladığı için, yazar hakkında fazla fikir üretmeden tarihi okuyarak kendi düşüncelerine yer verir.
Ancak… Eğer tarihçiler, yazdıkları tarihi; siyasi ideolojileri için kaleme alırlar sa; durum hiçte tarihçiye yakışmayacak boyuta gelir ve tarih olmaktan daha çok siyasi bir kitap olur. Tarihi bölmek ve onu karşılıklı silah olarak kullanmak ise; hiç bir tarihçiye yakışmaz. Sadece tarihçilere değil; siyasetçilerin de tarihi kullanarak ve bölerek düello yapmaları, milletin zihnini karıştırmak ve ondan çıkar sağlamak da siyasetçinin işi olmamalıdır.

Biz Türkler; köklü ve geniş bir tarihe sahip olmamıza rağmen, tarih anlayışından yoksun bir milletiz. Bu yoksunluğun sebebi ise; tarihimizi merak etmediğimizdendir.
Milletlerin tarihlerinde dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktaları çoğunlukla bir yıkılmanın arkasından yeniden başlayışla vücut bulmuştur. Bunun örneklerini Başta Rusya olmak üzere; Alman’ya, İtalya, yada meşhur Fransız ihtilalinde görebilmek mümkündür.
Her dönüm noktasından yıkılıp yeniden yapılanmaya başlayan milletler; bu dönüşüm noktasını bir şans olarak görmüşler ve dönüşümün oluşumuna sebep olan çöküşün arkasından koşmaktan vaz geçmişlerdir. Değişim görmeyen milletler, kendisine sadık kalarak yollarına devam etmektedirler. Bununda örneğini İngiltere ile verebiliriz.

Biz Türkler ise; tarihi geniş olduğu kadar da dönüşüm noktasına sahip bir milletiz. Son dönüşüm noktamız olan 1923 ise; bizler için bir milat başlangıcı olarak görülse de, bunu kabul edemeyenlerin olduğu ve başka milletlerde olmayan; „geriye dönüşüm özlemi“ ile eskiye dönmeyi arzu edenlerin çokluğu hiçte şaşırtıcı değildir. Değildir çünkü; tarih bilincimizde eksiklik vardır. Bu tarih eksikliğidir ki; Osmanlı tarihiyle Cumhuriyet tarihini iki cephe haline getirerek, üzerinden siyaset yapılmaktadır. Osmanlı tarihini İslam tarihi olarak göstermeye çalışanlar; Cumhuriyet tarihimizi Laiklik kavramının içerisine sıkıştırarak; „İslam karşıtı“ olarak göstermektedirler. Bu yanlış anlayış içerisinden çıkış yaparak siyaset yapanlar ise; son yenilgiden sonra dönüşüm noktamız olan 1923 yılından geriye doğru dönmeyi, bir „vefa borcuymuş“ gibi göstererek, saltanat havasına bürünmüşlerdir.

Batılıların Osmanlıya Türkler dediği kadar, Osmanlının kendisine Türk diyemediğini bilmediğimiz içindir ki; günümüzde ağır basan Osmanlı özleminin de sebebini anlamakta zorluk yaşamaktayız. Çünkü; batılılar Türk ile İslam kavramını eş tutarak bu kavramı oluşturmuşlardır. Balkanlarda Arnavutlar, Makedonyalılar da genelde Türk olarak söylenmiş olması da bu Türk-İslam sentezinin oluşundandır.

Avrupa haritalarında Osmanlı; Türk İmparatorluğu olarak gösteriliyordu. Padişaha da Türk sultanı diyorlardı. Osmanlı’ya gelen seyyahlar “Türkiye’ye geldik” deyimini kullanıyorlardı. 1603 yılında Richard Knolles’in yazdığı eserde “Türklerin Genel Tarihi” kitabının ilk cümlesi ise “Türklerin muhteşem imparatorluğu çağımızın dehşeti” olarak başlıyordu. Avrupalılar Müslüman olan birisine “Türk oldu” diyorlardı. Uzun süre Osmanlı’da kalan ve kültüründen etkilenen seyyahlar “Türkleştikleri” suçlamasıyla hapse bile atılabiliyordu

Osmanlıda Türk kimliği ise; 19. asrın ikinci yarısından sonra kendisini göstermeye başlamıştır. Bu başlayışın sebebi ise; Sırp, Bulgar ve Yunan milliyetçiliğine karşı oluşan bir Türk milliyetçiliğidir. Bu durum ise; Osmanlının ancak; çökmeye başlamasında milliyetçi akımlara karşı kalkan olarak Türklüğe sahip çıkmasının zorunluğudur.

Bunu anlamak için tarihçi İlber Ortaylı hocanın şu cümleleri yeterlidir.
İlber Ortaylı diyor ki:
„Türklük, İmparatorluk var oldukça doğumu zaruret nedeniyle ve ihtiyatla geciktirilmiş bir kimlikti. Yıkım anında ise derhal patladı. Kozmopolit bir ”Osmanlı” eliti vardı, yeni dünyanın şartlarında derhal ”Türk” oldular. Müslümanlığıyla yetinen bir halk vardı, 1293 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ve Balkan Harbinin faciaları ve Birinci Büyük Savaşın ateşinde onlar da zamanla ”Türk” kimliğinin gerekli olduğunu anladı.“…diyor hocamız İlber Ortaylı. Katılmamak mümkün mü.

Ülkemizde ne yazık ki; Türk kimliğinin gerekli olduğunu anlamayanlar hala var. 1923 öncesine dönerek yeniden İmparatorluk olacağımızı düşünenler var. Osmanlı olursak „Müslüman“ oluruz da cennete gideriz diye umut edenler var. „Osmanlıdan“ bir parça toprak koparalım diye derebeylik/özerklik isteyenler var. Vahdettin ile Mustafa Kemal üzerinden siyaset yaparak prim yapmak isteyenler var. Her ikisini de farklı olarak anlatmaya çalışanlar var.
Osmanlının çöküşünün sebeplerini, bu çöküşten kalan son umut üzerine son Osmanlı paşalarının; Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yeni bir Türkiye kurduklarını ve günümüzde bu yıkılışı sanki o Paşalar yapmış gibi göstermeye çalışanlar var.

Ama bunlardan daha çok; tarihini bilmeyenler ve onun akımından bihaber olarak yaşayanlar var! Osmanlı-İslam sentezinin, aslında bir Türk-İslam sentezi olduğunu bilmeyen; yada bilerek inkar edenler var. Var işte…hazıra konmuş paşalar da var(!)

En zor olanı ise; her iki tarih de bizim tarihimizdir diyemeyenler var!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.01.2015

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ PROVOKASYON OLURSA

DERGIParis’te çıkan Charlie Hebdo dergisinin saldırıdan sonra yayımladığı son sayısında ifade özgürlüğü maskesinin arkasına saklanarak yayımladığı karikatürler, bilgi akımının dışına çıkarak soğuk savaş zihniyetine dönmüştür. Başka dine inanan milletlerin inançlarına saygı duyamayan basın organları; ifade özgürlüğüne darbeyi ilk vuranlardır!
Saldırı öncesi yaptığı gibi, saldırı sonrası da intikam alırcasına Provokasyon yapmaya devam eden Charlie Hebdo dergisini şiddetle kınıyorum !!!

ÖZGÜRLÜK VE TERÖR ÇİFTE STANDARTLI OLAMAZ !

[Avrupa; kendi koyduğu değerleri yeniden gözden geçirmelidir.]

>>Yıl 1998. Madam Danielle Mitterrand şu sözlerle dikkat çekmeye devam ediyor.

‘“Bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde çok özel bir yeri var. Yıllardır Apo için mücadele ediyorum. Öcalan iade edilemez; çünkü Türkiye, bağımsız adalete sahip olan, bir hukuk devleti değildir. Roma’ya giderek Apo ile görüşeceğim.<<

PARISParis olayları için herkes ayağa kalktı ve kucağındaki taşları döktü. Bende bu arada, yerli ve dünya basını takip etmeye çalıştım. Bir avuçta olsa, benimde kucağımda birikmiş taşlar var.

Bu taşları kimsenin bahçesine değil; tüm insanlığın ortak bahçesine dökmeyi bir dünya vatandaşı olarak kendim için görev görüyorum!

Paris’te 12 kişinin hayatını kaybettiği Charlie Hebdo dergisine yapılan terör saldırısından bir daha gördük ki; terörün dini imanı milliyeti ve ülkesi olmaz. Terörü savunanlar bilmelidirler ki; bir gün kendi kapısını da mutlaka çalacaktır.

Türkiye Cumhuriyetinin 1970 yıllarından beri başına bela olan terör saldırılarına destek veren siz batılılar; 11 Eylül New York çifte kulelere yapılan saldırıya kadar, terörün ne kadar aşağılık bir bela olduğunu bilmek istemiyordunuz. Koymuş olduğunuz değerler ölçüsünde; dünya terörünü „özgürlükçüler“ olarak algılamaya çalışan ve destek verenler de sizler idiniz.

Aynı çatı ve bayrak altında yaşayan milletlerde kendi devletine karşı silaha sarılanları „özgürlük istiyorlar“ diye destek çıkarak cesaretlendiren de siz Batılılardır.

Tüm bunları yaparken, dünyanın bir çok yerlerindeki devlet eliyle yapılan terörü de görmezden gelerek göz yuman da siz Batılılardır. Terörün dini imanı olmadığını; Camiye, Kiliseye, Sinagog gibi hiç bir ibadethaneye sığmayacağını anlamanız için; New York, Madrid; London ve İstanbul gibi metropol şehirlerde onlarca insan yaşamını vermeliydi.

Özellikle son terör olaylarının muhatabı olan Fransızlar; terörü desteklemekte ilk sıralarda olması kaderin cilvesi-midir bilinmez ama; umalım ki bu acı ve lanet olası terör saldırısından sonra kendi değerlerini yeniden gözden geçirirler.

Türkiye Cumhuriyetine karşı takındıkları hasmane tutumlarını yeniden masaya yatırarak, içinde bulunduğumuz Ermeni tehcir olaylarının 100. yıl dönümünde „ifade özgürlüğünün“ izahını tarafsız olarak yeniden dizayn ederler.

Henüz tarihin karanlıklarına gömülmemiş olan; PKK terörüne destek veren eski Fransa Cumhurbaşkanının eşi madam Danielle Mitterrand’ın PKK ve onun terörist başı için nasılda sempatiden öteye sevgi duyduğunu, onunla mektuplaştığını, kalbinde özel yeri olduğunu ve ona nasıl da taptığını kendi ifadelerinden yeniden okuyarak, dünya terörüne asla destek verilmez olduğunu anlarlar.Madam Danielle Mitterrand’ın onlarca basın açıklamalarından sadece bir tanesini buraya alıyorum. Umarım ki; okurlar benim yukarıdan beri neyi anlatmaya çalıştığımı anlarlar.

Yıl 1998. Madam Danielle Mitterrand şu sözlerle dikkat çekmeye devam ediyor.

‘“Bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde çok özel bir yeri var. Yıllardır Apo için mücadele ediyorum. Öcalan iade edilemez; çünkü Türkiye, bağımsız adalete sahip olan, bir hukuk devleti değildir. Roma’ya giderek Apo ile görüşeceğim.

Fransa Özgürlükler Vakfının başkanı da olan Madam Danielle Mitterrand, tüm Fransız parlamenterlere gönderdiği bir broşürün ön sözünde şu cümlelerin yer aldığının nasıl yorumlanacağını bilmeyen var mı dır.

‘‘Kürtler, bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde özel bir yeri var. Yıllardır onlar için mücadele ediyorum. Kürtler François’nın (Fransa umhurbaşkanı François Mitterrand) Cumhurbaşkanı olduğu dönemden bu yana, yaşamımda önemli bir yer tutuyor. Bunun için de artık korkmuyorum ve ulus olarak var olma haklarını savunmaktan çekinmiyorum.

Evet değerli okurlar, devletine karşı isyan edenleri koruyan milletler, bir gün acı da olsa aynı duyguyu kendileri de yaşamaktan gerye kalmazlar. Özgürlük ve terör çifte standartlı olamaz. Avrupa kendi koyduğu değerleri yeniden gözden geçirmelidir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

12.01.2015

 

YILIMIZ TAZELENDİ; YA İNSANLIK, ONUN DURUMU NASIL?

>>Bir şey daha ekleyeyim de yazıyı bağlayalım.

2015 yılında Osmanlının arkada bıraktığı ağır bir miras olan Ermeni sorunu; 2015 yılının en sıkıntılı günleri olacağını şimdiden söylemek kehanet olmasa gerek.<<
Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik, daha neler istemedik ki…
Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.
Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.
Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar.
Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih edenler arasında. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde; doktora gidecek yerde, sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.
Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor. Korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bizde haberler bağırarak okunur(!) … insanın üzülmemesi imkansız.
Nerede ve kimler… kaç kişi ölmüştür?  Trafikte kaç kişinin ölümüne sebep olunmuştur? Gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler  Orta Doğu’da ne kadar İnsan öldürmüş;  ve daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri var ki; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)
Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü.
Sowyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 1990 lı Yıllardan beri hepimiz şahidiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganistan ve Irak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.
Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’de ki dışarıdan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü üretilen; kapital sermayenin cebini doldurucu olarak satışa arz edilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır !
Birde İŞİD olayı var ki, hiç sorma gitsin. Müslüman olduklarını iddia ederek ne kadar Müslüman varsa hepsinin başlarını kesseler kana doymayacak kadar canavar bir ruh haliyle, Orta Doğu’da kan akıtıyorlar.  İslam dünyası da buna karşı tek ve en güçlü savunmayı; yıl başı kutlamalarının „gavur bayramı“ olduğunu iddia ederek halkı „gavur olmaktan“ korumaya uğraşıyorlar.
Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrika’da? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.
Ya ülkemiz?
Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışarıdan ve içeriden destekli PKK….ve süreç?
Ya ekonomi ? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler görünürde kalkınma gibi olsa da; aslında bir makyajdan öteye değildir. Çünkü; üretim bizim değil, biz sadece tüketici olarak seçilmiş bir toplum olmuşuz.
Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açılınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.
Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde. Eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.
Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yanlış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.
Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?
Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygun mudur“ diye ?
Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addeder dik; ya şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da bitirdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.
Bütün bunları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz.
Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlar da olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki haritalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye.
Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.
Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz.
Sanayimizde sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür. Kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?
Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?
Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı unutanlar hiçte az değil.
Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz.
Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef !
Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik. Şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışa-bilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur!
Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak sorusu beynimizi kurcalamaktadır.
Her gün açık verdiğimiz harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğiz?
Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.
Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.
Sorumsuz medyanın sayesinde; Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar
Başka ne kaldı ?
Bir şey daha ekleyeyim de yazıyı bağlayalım.
2015 yılında Osmanlının arkada bıraktığı ağır bir miras olan Ermeni sorunu; 2015 yılının en sıkıntılı günleri olacağını şimdiden söylemek kehanet olmasa gerek.
Umutlar bizlere en son veda edenlerdir !…diyerek yazıyı kapatalım.
Yeni yılınız kutlu olsun, sevgiyle kalın!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
02 Ocak 2015

 

100. YIL DÖNÜMÜNDE SARIKAMIŞ SIZISI BİTMİYOR

S-KAMISNasıl bitsin ki?
Sarıkamış felaketinin hakkında binlerce yazılar yazılmış; binlerce düşünceler ve binlerce sebepler ortaya atılmıştır. Bazıları Enver Paşayı suçlamaya çalışırken, bazıları da her nedense, ortaya yüzlerce sebep koyarak Sarıkamış harekatının o zaman ve o tarihte olmasının zorunlu olduğunu anlatırlar. Anlatmasına anlatırlar da; ordunun bu savaş için hazır olmadığını açıkça itiraf ederek bizleri de zeka imtihanına sokmaktan kaçınmazlar!
Yazıyı kısa tutacağım!
1) Osmanlı İmparatorluğunu bitiren İttihatçıların askeri bilgisi ve tecrübesi yeterli değildi.
2) Almanya ile aynı yatağa giren Enver paşa; binbaşılık tan Genelkurmay başkanlığına getirilmişti. Romantik dünyasına askerlik zanaatini henüz sığdıramamıştı.
3) Trablusgarp’ta kendisine hediye edilen bir ceylanın hastalanması üzerine, başucuna oturup ağlayacak kadar duygusal olan Enver Paşa’nın, binlerce vatan evladını “gözünü kırpmadan ölüme göndermesi” düşünülemez. Burada bir ihanet gibi düşüncenin yeri asla mümkün değildir; sadece askeri yeteneği olmayan bir Paşanın verdiği kararların acı faturasıdır Sarıkamış harekatında verdiğimiz acı zayiat.
4) Nasıl ki Mustafa Kemal kurtuluş savaşını geç başlattığında baskı altına alınmıştı ama; Paşa tüm diplomasi düşüncesini ortaya koyarak savaşın gecikmesini ve taarruz zamanının gelmesini beklemişti. Çünkü ordunun fanilası olmadığını biliyordu Mustafa Kemal. İşte Enver paşa bu yetenekten yoksundu.
5) Bu yetenekten yoksun olan Enver paşa; durumun genelini görememiştir ve orduyu felakete sürüklemiştir.
Enver paşanın görmesi gereken başlıca sebepler ki; aynı zamanda Sarıkamış harekatında aldığımız acı yenilginin de sebepleridirler.
a) Soğuk, açlık ve hastalık…ki; Sarıkamış Harekatında soğuktan ve açlıktan ölümlerin başlıca iki nedenleri gözle görülecek kadar açıktı… Görülmeliydi!
b) Taarruza katılan birliklerin hatırı sayılır bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’ya sevk edilenl askerlerdi. Bu askerler, sıcak iklime alışık olup teçhizatları yönünden de kış şartlarına hazırlıklı değillerdi. Yani; ordu Sarıkamış’a kış günü yazlık elbiseyle gönderilmişti.
c) Harekat başlayacağı zaman, üçüncü Ordunun mevcudu 190 bin insan ve 60 bin hayvan idi. Bu mevcudun altı aylık iaşesi için takriben 88 milyon kilogram buğday, çavdar ve arpaya ihtiyaç varken, ordu ambarında yalnız 1 milyon 250 bin kilogram erzak ve zahire mevcuttu. [Kaymakam Şerif Bey’in Sarıkamış Anıları, sayfa 56]
d) Yine, 5. Kolordu’ya bağlı 31. ve 32. fırkalar, feci bir yanlışlık eseri olarak, havanın da sisli olması yüzünden, birbirlerine ateş etmişler ve 2 bin asker zayiat vermişlerdir. Bu durum da gösteriyor ki; ordunun koordine zayıflığı gözden kaçmıştır.
e) Ayrıca, 3. Ordu’ya en büyük darbeyi Rusların değil, tifüs, çiçek, humma, dizanteri, kolera, sıtma gibi salgın hastalıkların vurduğu, birçok tarihçinin ortak görüşüdür. Söz gelimi, Mart 1915 günü 3. Ordunun % 45’i hastalanmış, % 11 kadarının yakın kısmı da hastalıktan vefat etmiştir. (Kaynak: Tarihin Sarıkamış Duruşması, Dr. Ramazan Balcı, sayfa 103)
f) Sarıkamış Harekatı’na katılan askerlerin, “bizi Ruslar değil, bitler yendi” sözü, hiçbir zaman yabana atılmamalıdır.
Sonuç olarak varacağımız nokta:
Enver paşa hak ettiği bir kazanımla ordunun başına gelmemiştir. Saray damadı olması ve Almanya ile birleşerek savaştan güçlü olarak çıkmayı planlarken; Almanların planlarının Bakü petrollerine ulaşmak için Türkleri kullandığının  farkında olmadığıdır. Tecrübeli subayların uyarısını dikkate almayan Enver paşa; 90 bin değilse de, çokta az olmayan askerimizin şehit olmasına sebebiyet vermiştir.
Enver paşa; yaşamı boyunca Mustafa Kemal’i bir rakip olarak görmüş ve kıskanmıştır. Sonunda kıskandığı o paşa, ülkeyi yeniden kurarken; O; Enver paşa, Turan hayaliyle gittiği Pamir dağları eteklerinde; ne yazık ki, Ermeni çeteleri tarafından hayatına son verilmiştir.
Sarıkamış harekatında ve bu vatan için canını toprağa veren tüm şehitlerimizin mekanları cennet olsun. Bizlere bıraktıkları bu vatanın değerini bilmezsek; daha farklı felaketler yaşayabiliriz.
Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.12.2014

 

KUTSAL MESLEĞİN BEKÇİLERİ…; ÖĞRETMENLERİMİZ

Originally posted on ÖĞRETMENLER-PLATFORMU:

MESALE

KUTSAL MESLEĞİN BEKÇİLERİ…; ÖĞRETMENLERİMİZ

Bir ülkenin gelişmesinde ana fonksiyonel işlevi olan eğitim, öğretmensiz olması mümkün değildir. Demek ki bizler, öğretmenlerimize çok ama çok değer vermeliyiz. Saygı ve sevgiden öteye; öğretmenlerimizin toplum içerisinde ezik olmalarına asla göz yumamayız. Öğretmenlerimizin sorunlarıyla ilgilenmeyen mercilere karşı demokratik hakkımızı kullanarak direnç göstermeliyiz. Bu konuda çok eksiği olan medya ve medya yazarları önce kendilerini sorgulayarak, nasıl yazar olduklarına bir cevap arasınlar.
Eğitime yatırım yapan ülkelere baktığımızda; onlarda her açıdan bir gelişim olduğuna şahit oluruz.
Eğitimi etkileyen bir çok unsurların en önemlisi öğretmendir. Çünkü eğitimi etkileyen diğer unsurlar öğretmen olmadan bir anlam ifade etmez.
Doktoru, bilim adamını, siyasetçiyi, mimarı, işçiyi, memuru, anneyi babayı yetiştiren öğretmen değilmidir!
Öğretmenler okulda sadece öğretim görevini yerine getirmekle değil, aynı zamanda okul aile iş birliğiyle insanı topluma kazandıran eğitim görevini de yerine getirir. Yani, öğretmenler öğrencileri bilgi ile donatarak meslek sahibi olması konusunda yardımcı olurken, bir taraftan da düşünceleri, davranışlarıyla öğrencilere örnek…

Orijinali görüntüle 206 kelime daha

EĞİTİM DE VE ÖĞRETMEN DE KALİTE

Originally posted on ÖĞRETMENLER-PLATFORMU:

fincanHiç bir şeyde olmadığı gibi, eğitimde de kalite bir tesadüf değildir… Zamanın şartlarına göre, emek ve inovasyon ister!

Kalitenin asla tesadüf olmayacağını hepimiz biliyoruz. Bu bağlamdan yola çıkarsak diyebiliriz ki; teknolojik gelişim ne olursa olsun, öğretmen ve öğrenci için sadece bir yardımcı etken olmaktan öteye düşünülmemelidir. „Malzemesi“ insan olan öğretmenlerimiz, gelişen teknolojiyi de kullanarak daha iyi eğitim verse de, insan kaynağı olan kendisinin vaz geçilmez olduğunun bilincinden yola çıkarak; üstlendiği görevin kutsallığını hiç bir zaman aygıtlara, robotlara teslim edemez.

Eğitim sistemimizi teknolojiye bağımlı yapmak isteyenler, hatalı bir uygulamanın içerisindedirler. Okullarımızda dağıtılan tablet bilgisayarlar, faydasından daha çok zararı olduğuna inanıyorum.

Yaptığım gözlemlerden anlıyorum ki; çocuklarımız bu teknolojinin „oyun“ bağımlısı olmuşlar. Bu bağımlılık bazılarında o kadar fazla ki, dersleri için olan zamanlarını tablet başında harcayarak ev ödevlerini aşırı ihmal ediyorlar.

Sadece teknoloji hamlesiyle yapılmak istenilen eğitim reformu, eğitimde kaliteyi yükseltmek yerine, var olanı da yürüyemez hale getirmektedir. Yapılan bu reformlar ne kadar…

Orijinali görüntüle 197 kelime daha

ALLAH YARDIMCIN OLSUN ÖĞRETMENİM… HER ŞEYİ SANA YÜKLEMİŞİZ

Originally posted on ÖĞRETMENLER-PLATFORMU:

lehrer001Kutsal mesleğin bekçileri olan öğretmenlerimizden o kadar çok şey istemişiz ki,insan Allah’ın önünde oturup el açarken bu kadar çok şey istemekten korkarak duayı yarıda keser.

1739 nolu Türk milli eğitim temel kanununun 2. maddesine baktığımız zaman ne demek istediğimi daha kolay anlarsınız.

Milli eğitim kanunu Madde 2:

1. Türk Milli Eğitiminin genel amacı,Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek.

2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı…

Orijinali görüntüle 130 kelime daha

OKUL AİLE İŞBİRLİĞİ VE ÖĞRETMEN

Originally posted on ÖĞRETMENLER-PLATFORMU:

OKULÖğrenci velileri veli toplantılarına mutlaka giderek, öğretmenin varsa derdini, sorunlarını, önerilerini dinleyerek, o sorunların çözümünde katkı sağlamaya çalışmalıdır. Buna paralel olarak ta, okula giderek öğretmen ile konuşarak çocuğu hakkında bilgi almalıdır ve öğretmene bilgi aktarımında bulunmalıdır. Çocukların her dediğine inanmak yerine, öğretmene giderek doğrudan bilgi edinmek en doğru olanıdır.

Öğretmenlerimizin vermiş oldukları hizmette onlara en büyük destek veren yardımcısı öğrencinin ailesidir. Okul aile işbirliği; öğrencinin yetiştirilmesinde en önemli faktör olduğunun bilincinde olmak “kiranın yarısını peşin ödemiş gibi bir durumdur”.

Bu beraberce çalışmanın önemini anlamakta zorluk çekenlerin olması, günümüzde af edilmesi mümkün olmayan bir hatadır.

Öğrenci velileri veli toplantılarına mutlaka giderek, öğretmenin varsa derdini, sorunlarını, önerilerini dinleyerek, o sorunların çözümünde katkı sağlamaya çalışmalıdır. Buna paralel olarak ta, okula giderek öğretmen ile konuşarak çocuğu hakkında bilgi almalıdır ve öğretmene bilgi aktarımında bulunmalıdır. Çocukların her dediğine inanmak yerine, öğretmene giderek doğrudan bilgi edinmek en doğru olanıdır.

Özellikle erginlik çağına girmekte olan çocuklarımızın hal…

Orijinali görüntüle 291 kelime daha

HOŞ GELDİN BEN !

mehmet

>Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir.
Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.<

Ellerimi, yamaçların eteğinden akan suyun altına tuttuğumda içimde bir serinlik hissediyordum. Nem ve yosun kokuları içime kadar inerken, içimden bir “ben” oluştuğunu anlamaya çalıştığımın farkında dahi değildim.

Yanı-başında yükselmiş bir ağacın serin gölgesinde büyümeye çalışan yaban güllerinin, sanki benimle bir bağ kurmaya çalışıyor olmasını fark edemeden gitmek olurmuydu. Yanaştığımda gördüm ki, o sarımsı beyaz yapraklarının sarmaladığı, çiçeğin özündeki arının da benim varlığımdan haberi yoktu; kendi işiyle, belki de kendini arayışla meşguldü.
Ya ben? Ben benden haberdar-mıydım?
Belki de hayır… Kendi içime indiğimi, bende ki benin varlığını ne zaman aramıştım ki?
Sonra yeniden akan suya baktım. Düştüğü yerden verdiği seslerle sanki bir şeyler der gibiydi. “Yaşam benim, ben yaşamın kaynağıyım”! …der gibiydi.
Mağrur ve gururluydu ama, toprağa akacak kadar da mütevazi haliyle kibrin zerresini hissettirmeyecek kadar yüce ruhunu nasılda incitmiyordu.

Sen! Ey garip yolcu, ben olmazsam sen de olamazsın demiyordu bu asıl ruhlu yaşamın kaynağı olan su!
Kendi içine kadar inmiş olan bu mukaddes yaşam kaynağı; özüyle barışık, kendinden emin olan özünün kimliğinden emindi.
Kim bilir kaç milyarlarca yıldan beri kendi özünün ekseninde dönmüş, özüne inmiş ve kendisini tanımış olmalı ki; akar, akar gider. Yolunu arar, geçtiği yerlere yaşam bırakarak tekrar yeni baştan aynı yere gelir ve kendini yeniden aramaya başlar.

Tanrının 2 Hidrojen, 1 Oksijen ile donattığı bu yaşam kaynağını avuçlarıma aldığımda gördüm ki, ne kadar da berraktı. Kimseden saklayacak bir şeyi olmadığını hissedercesine, onun özündeki mineralleri düşündüm. Onlar da kim bilir ne zamandan beri yaşam kaynağı olmuşlar; her bir parçası bir molekül olan bu minnacık mineraller değilmidir bizimde içimizde saklı olanlar?
Peki… Neden biz insanlar su kadar olamıyoruz? Neden kendimizi keşf etmekten korkar gibiyiz?
Kendimizi keşf etmek için altından kaplanmış lavabolara mı; önümüzde eğilen, el avuç açan insanlara mı ihtiyacımız var? Köşklere, saraylara, kapısında pahası biçilmeyen arabalara mı ihtiyacımız var?

Hayır, bunların hiç birisi değil!
İnsanın kendini keşf etmesi için kendinden başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsan kendisini bir bardak suda keşf ettiğin kadar, Tanrının önünde oturup kendi özüne dönerek, içindeki yüce değerleri arayarak da keşf edebilir!

Düşüncelerimden baş kaldırdığımda güneşin batışına az kalmıştı. Etrafta kimseler yoktu. Bana eşlik eden suyun akışını, arının uçuşunu seyrederken kendime “hoş geldin!” diyerek, kendime doğru… Evin yolunu tuttum…

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.11.2014

TÜRK AİLE YAPISINDA ÇÖKMELER DEVAM EDİYOR

mate>>Her gün 368 kişi hakimden boşandınız kararını alarak mahkemeyi terk ediyor.<<

TÜİK verilerine göre her yıl ortalama 125 305 aile boşanarak ayrılmaktadırlar. Bu rakam evlenenlerin yarısına gelmekte olduğu ülkemizde, aile bağlarının ne kadar da yıpranmış olduğunun göstergesidir. Yapılan evlilikler bu sayının iki katı olsa da, bu asla bir teselli olamaz. Hiç bir evlilik bir başka evliliğin sayısal istatistiklerden başka yerini tutması mümkün değildir.
Tüm boşanmaların sonunda faturayı ödeyen çocuklarımızın geleceğini düşünmek dahi insanı bunalıma sokacak kadar zor bir düşünce.

Türkiye Psikiyatri Derneği Ruh Sağlığı ve Medya Çalışma Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Burhanettin Kaya, boşanmaların genellikle sosyo-ekonomik faktörlerden kaynaklandığını belirterek, ailelerin dağılmasında yoksulluk, gelir eşitsizliği, işsizlik, uygunsuz çalışma koşulları ve şiddet gibi sorunların ciddi rol oynadığını söylüyor.
Pek çok evliliğin baştan mutsuz kurulduğuna ve ilk 5 yılda sonlandırıldığı na işaret eden Kaya, 16 yıl ve üzeri evliliklerde boşanmaların yüksek olmasının kadının boşanabileceği erki ancak o yıllardan sonra kendinde bulmasıyla ilgili olduğuna işaret ediyor.

Uzmanların kibarca ifade ettiklerini öz Türkçeye tercüme edersek, çok daha farklı anlamlara erişebiliriz.
Başta dayak ve hakaret olmak üzere, sorumsuzca harcamalar, içki kumar ve aldatmalar gibi, son yıllarda ülkemizdeki kültür değişiminin etkisi çok büyük olduğunu görmek mümkündür.

Medeni olmak, hak ve hukuk istemek çok güzeldir. Ancak veremediğiniz şeyleri istemekse bir o kadar da medeni insana yakışmaz ve sonunda iş ayrılığa kadar gider.

Eşini döven erkekler olduğu gibi, eşine hakaret eden kadınlarımızın da olduğu bu toplumda, eğitimsizlik yine her yerde olduğu gibi, evliler arasında da kendini gösteriyor; ve sonunda faturayı çocuklar ödüyor.
Çok yazık!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
12.11.2014

MADENCİLİK DE GELİŞİM VAR; “FITRAT VE DOĞAL AFET” OLMADIĞINI ANLADIK(!)

madenci-tezcan-gökçe'nin-ailesiSoma maden işletmesindeki felakette kullanılan „fıtrat“ kelimesinin yanlış yerde ve yanlış fiilde kullanıldığını anlayan yetkililer, bu defa Karaman’daki maden felaketinde patronun „ doğal afet“ dediğini kabul etmedi. Sağ olsunlar, Allah razı olsun; içimize su serptiler(!)

Peki nedir bunun adı?
Lafı eğip bükmenin hiç bir anlamı yoktur. Bunun adı resmen “doğal felaketler” gibi bu işlerin başına gelen, her türlü sorumluluktan yoksun, aklında kazançtan başka bir şey olmayan, sorumlu memurların işletmelerde yaptığı kontrol sonunda bulduğu güvenlik noksanlarına para cezası keserek eve giden, bu cezayı ne için kestiğini unutan insanlardır!

Ne demişti Lenin? Trust is good control is better! Yani; güvenmek iyidir ama, kontrol etmek daha iyidir!

Maden ocaklarımızı “rödovans” karşılığı ( anladınız mı bu “rödovans” kelimesinin manasını?) Bilmeyenler için açıklayalım: >> Rödovans kelimesi Latince “Reditus” Türkçe karşılığı ise; gelir/ irad/ harç/ kira/ aidat bedeli kelimesinden günümüz Fransızcasına “Redevance” adıyla yerleşmiş olup, Türk hukuk Sözlüğünün 471. sayfasında redevancenin karşılığı “aidat” olarak açıklanmıştır. Yine bazı kaynaklarda ingilizcesi olan “royalty” kelimesi “rödovans”la aynı anlamda kullanılmaktadır.
Yani; sanki vatandaş anlamasın diye yabancı bir kavram seçilmiş. Yada; kulaklarımızda bir moda sözcüğü gibi daha iyi çınlasın diye! İnsanın çıldırası geliyor. Kelimenin karşılığında 5 Türkçe tanım olduğu halde gitmişiz elin “rödovans”ını almışız!
Yeniden:
Maden ocaklarımızı aidat karşılığında işletmeciye devreden siyaset, işletmeye verdiği maden yada cevher ocaklarının sorumluluğunu üzerinden attığını sanıyorsa; bu çok yanlış bir düşüncedir. Öyle olmadığını bilen siyaset de, her gelen faciada açıklama zorluğuna düşmektedir ve devletin tüm imkanlarını devreye sokmaktadır.
Yine her defasında; meseleyi anladıklarını, önlemlerin bir an önce alınacağını yeminler edercesine beyan eden siyasilerimiz, ne yazık ki bizleri her defasında aynı sözlerle teselli etmekten öteye gidemediklerini görüyoruz ve şahit oluyoruz.

Peki; Türkün aklı sonradan başına gelir sözünü daha ne kadar yaşatacağız?

Uluslar arası iş örgütünün (ILO) iş kazası tedbirleri hakkındaki maddelerinin hepsini ne zaman imza ederek tatbikini kontrol edeceğiz? ILO’nun özellikle maden ocakları için dünyaca tanınmış olan 176 maddesini ne zaman imzalayacağız?

Eğer biz toplum olarak iş kazalarımızı önlemek için gereken tüm uluslararası geçerli olan iş kazalarını önleme kurallarını hiçe sayarsak; çok daha insanımızı tedbirsizlikten ötürü göçükler altında bırakırız.
Çok daha anaların; “Oğlum yüzmeyi de bilmezdi, acaba yer altında ne yapacak?” sorusuyla karşılaşarak vahlanırız!

Çok daha 3 aylık maaşını alamayan insanların maden ocaklarında yaşamını yitirdiğini duyarak öfkeleniriz!

Çok daha çocuklarımızın eve gelemeyen babalarının arkasından ağladığına şahit oluruz!

Çok daha saraylar yaparak 850.– TL asgari ücretle çalışan insanımızın emeğini gasp ederek verdiğimiz bir avuç kömüre muhtaç edip onları sevindirir ve kendimize alkış toplarız!

İhmaller sonucu hayatını kaybedenlere Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun inşallah… Cehennemi zaten yaşadılar.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
31.10.2014

BİZİM CUMHURİYETİMİZ BAŞKALARININ CUMHURİYETİNE BENZEMEZ

CUMHUR>>Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.<<

Bizim cumhuriyetimizin değerlerinin bir başka önemi de, onun farklı kazanımıdır.

Bizim Cumhuriyetimiz; başkalarının cumhuriyetlerine hiç benzemez. Ne var ki; biz onun asıl ruhunu anlatamamışız, anlayamamışız.
Onun sadece bir idare sistemi olduğunu düşünenler var. Ama bizim Cumhuriyetimiz “sadece bir idare sistemi değildir.”
Bizim Cumhuriyetimizin ruhundaki değerler batı düşüncesine benzemez, istilacı değildir. Orta doğu, Orta Asya, Kafkaslar, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika düşüncesiyle bağlılığı yoktur. Esarete de katlanamaz.
Bizim Cumhuriyetimiz iç savaşın sonunda kurulmamıştır.
Bizim Cumhuriyetimiz; biat ve kapı kulu sistemine son vererek, özgür düşünebilen, eşit hak ve hukukun yolunu açan bir Cumhuriyettir.
Bizim Cumhuriyetimiz; Almanlar gibi, dünyayı istila etmeye kalkan bir milletin kafasına vurularak: >>”Al sana yeni bir idare sistemi, ülkeni bu sistemle idare et“ diye; batı Almanya’ya verilen, emperyalist bir Cumhuriyet değildir.<<
Sovyetler birliğinin doğu Almanya’ya sunduğu komünist bir sistem paketi olarak önümüze konulmamıştır.
Bizim Cumhuriyetimiz: >>Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.<<
Bizim Cumhuriyetimiz: „Hürriyet benim karakterimdir“ diyen; bir yüz Yılın liderliğini hala elinde tutan; bin yılın adamı olarak seçilen; ölümünde arkasından sadece dostlarının değil, düşmanlarının da ağladığı bir dehanın önderliğinde ve onun dehasal fikirlerine uyan arkadaşları tarafından kurulmuştur.
Bizim Cumhuriyetimiz; cephelerde binlerce şehit vererek namusuna el dokundurmayan bir milletin mirasıdır.
Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
28-29. 2014

PKK’NIN YOK OLMAK KORKUSUNA ÜÇ ŞEHİT DAHA VERDİK

SEHIT-LO[Hüzünlü bir Pazar gününde çapraz düşünceler.]

Aslında açılım denen süreci öyle tam bilen de yok ama, bir umuttur diyerek beklenti içerisindeyiz. Hükumetin izlediği politika keşkem biraz daha şeffaf olsa da, toplumun içindeki şüphelere yer kalmasa.

Dün Yüksekova’da üç evladımızı daha şehit verdik. Cinayeti işleyenler maskeli imişler. Şehrin ortasında işledikleri cinayetten sonra sıyrılmış gitmişler.

Genelkurmayın İnternet sitesine konulan açıklama şöyle:

“Bölücü Terör Örgütü mensubu silahlı üç terörist tarafından; 25 Ekim 2014 günü saat 16.00’da, Hakkari İli Yüksekova ilçe merkezinde düzenlenen silahlı saldırı sonucu, bir Uzman Jandarma Çavuş ve iki Jandarma Er şehit olmuştur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, şehitlerimizin değerli ailelerine ve yüce milletimize başsağlığı ve sabırlar dileriz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Kuruluşunu; demokrasi hak ve daha fazla özgürlük gibi süsleme sloganlarla sebeplen-diren pkk, şimdi bu açılımdan neden korkuyor?

35 yıldan beri ülkemize savaş açan pkk terör örgütü 40 bin insanımızın ölümüne sebep olarak ellerini kana bulamıştır. Bu kanın durması için başlatılan süreç ise; şimdi de pkk tarafından sabote edilmektedir.

Selahattin Demirtaş verdiği beyanatta; “Yaşananlardan dolayı üzgün ve kaygılıyız” diyor. Kendisinin bu söylemine isteyen inansın; ben o kadar da önemsemiyorum. Çünkü; Türkiye Cumhuriyetinin parlamentosunda oturan bu kişi, Kandil İmralı arasında yürüttüğü postacılık görevi sonucu, onun da bu zamana kadar yürütülen her şeyden; buna Oslo görüşmeleri de dahil olmak üzere, olan bitenden haberi olduğu kesindir. O halde vahlanmak yerine pkk üzerinde olan nüfuzlarını ( varsa) kullansınlar ve umut ettikleri beklentilerinin önünü kesmesinler.

Çünkü PKK’yı kullananlardan birisi de HDP olduğuna göre; şimdi asıl görev HDP’nin olmalıdır.

Türkiye daha fazla demokrasi, daha fazla hak ve özgürlükler ülkesine dönerse; pkk’nında kaybetmeyeceğini pkk’ya anlatmalıdırlar.

PKK’nın bu güne kadar olan kan akıtma politikasından vaz geçmelerini sağlamak için çaba sarf ederek, bu süreci sabote etmelerinin, ne kendileri için, ne de Kürt halkı için, ne de Türkiye için iyi olmayacağına inandırmalıdırlar.

Abdullah Öcalan denen terörist başı; kuzu postuna bürünerek kurt olmanın kimseye faydası olmayacağını hala anlamadıysa, onu lider olarak gören HDP ve diğerleri bunu ona anlatmalarının zamanı çoktan geçiyordur. Kendisinin bazı umutları ve beklentileri varsa; ve kendisinin hala pkk’nın lideri olduğuna inanıyorsa, tüm imkanlarını kullanarak bir tek kurşun atılmasının önünü kesmelidir.

Yüksekova’da sıkılan kurşunlar, Türk ordusuna ve Türk milletine sıkılmıştır. Bunda parmağı olanlar ne aptaldırlar, ne de cahil. Olsa olsa ancak vatan hainidirler.

Bir başka düşünülmesi gereken şey daha vardır.

PKK’yı destekleyenlerin istedikleri nedir?

Ayrılıp bir devlet olmak mıdır amaçları?

Buyursunlar!

Kursunlar devletlerini, savaş açtıkları bu ülkeyi de terk ederek varsın özlemini duydukları yerlerde devlet olsunlar. Ebediyete kadar bir arada yaşamak zorunda değiliz. İstanbul, Ankara, İzmir daha bir çok illerimizde her imkana sahip olanlar oturup düşünsünler ve kararlarını versinler.

Şehitlerimizin ruhları şad, mekanları cennet olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

26.10.2014

 

AŞIRI VÜCUT TÜYLENMESİNE EPİLASYON KIL TEDAVİSİ

KILEPİLASYON KIL TEDAVİSİ

Ülkemizde bir çok insanlar vücutlarında ki aşırı tüylenmeye karşı tedavi aramaktadırlar. Aslında bu durum kadınlar için anlaşılır olsa da; erkekler için bunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Yaptığım İnternet araştırmalarından memnun edici bir bilgi edinemedim. Kırk kafadan kırk ses hesabı gibi bir şey. Herkes bu işin nasıl olacağını anlatıyor ama; sonuç ne olur ondan bahseden çok az. Yabancı kaynaklar da buna dahil dersem, yanlış olmaz.

Konuyu Almanya’da bu konuda uzman olan bir dostuma sordum; aldığım cevaplar beni şok etti dersem abartmış olmam. Mesaj üzerinden yaptığımız bu konuşmayı, sayfa düzenine uyarlayarak buradan yayımlamak istiyorum. Umarım ilgililere faydası olur!

Meselenin özeti:

Geçenlerde bir komşumun oğlunu  tedaviye getirdiğini duymuştum. Kendisiyle konuştuğumda bana şunları anlattı.

Oğlum 20 yaşında bir genç. Vücudunun her tarafı tüylerle kaplı; o kadar ki, ense ve sakal bağları birleşmiş duruma geldi. 45 gün ara ile 10 seans epilasyon uygulandığı halde bir netice alamadık. Şimdi oğlum başka çareler aramamız için bana rica ediyor ama, ne yapacağımı bilmiyorum. Diye dert yandı. Komşumun gerçekten çok üzüntülü olduğunu gördüm. Bir taraftan oğlunu üzmek istemiyor, öteki taraftan da bu konuya pek de inanmış değil. Harcadğı parayı boşuna harcamış olmaktan şüphe ediyor. Konuyu dostuma sormaya karar verdim.

SORU:

Sizin de bildiğiniz gibi ülkemizde epilasyon yöntemi kullanılarak vücut kıllarının yok edildiğini okuyoruz. Bu durum hakkında görüşleriniz nedir?

CEVAP:

Mehmet bey, bu konuya müdahilim. Ülkemizde her şeyin doğrusunu söylemiyorlar. Epilasyon yöntemiyle alınmış olan tüyler en geç bir yıl sonra yeniden çıkarlar. Eski gücünü kaybeder gibi olsalar da tamamen kaybolması söz konusu değildir. Birde şu var ki; henüz 20 yaşında olan bir gencin, doğal olarak hormonlarının hızlı çalışmasını da göz ardı edemeyiz.

SORU:

Peki  2-3 sene ara ile tekrar lazer epilasyon yapılması sağlık açısından zararlı olur mu?

CEVAP:

Elbette ki sağlık açısında zararlıdır. Çünkü vücudunuza yabacı ışınlar veriliyor. Güneşin dahi fazla alındığında zararlı olduğunu bilmeyen yok. Cilde zararı kaçınılmazdır. Ancak bunu tam olarak söylemiyorlar. Ne yazık ki; ülkemizde para için birbirini kandırıyorlar, halkımız da buna çabuk inanıyor.

SORU:

Merak ettiğim bir şey var, Bülent Ersoy ve diğer sanatçılarda ki kıllar nasıl tamamen yok ediliyor peki?

CEVAP:

Onlar kıllarını dökmek için hormon hapı kullanıyorlar. Onun içindir ki, aradan bir kaç yıl geçince fiziksel değişime uğruyorlar. Bende bir zamanlar tüm ayrıntılarını bilmediğim için kendime yaptırmıştım. 15 seans sonrası ne oldu? Hiç bir şey olmadı, hala bıyıklarım çıkıyor. İyi ki dişlerim reaksiyon gösterdi de, vaz geçmeme yardımcı oldu.

Güzellik için bu gibi rizikolara girmeyi kesinlikle öneremem. Sizlere edilen vaatlere kanmayın, akıllı olun.

Mehmet bey; arkadaşınıza şu öğüdümü söyleyin.

Her şeyden önce mutlu olmayı güzel olmakta aramasınlar. Sağlıklı olmasına sevinsinler; en büyük zenginlik bu değil mi?

Kil ne ki Allah kötü hastalık verip de derman aratmasın. Koysun parasını bir kenara, hayırlı bir işte için harcasın…Gitsin bir yerlerde tatil yapsın!

 

Konuşmanın sonunda bana da teşekkür etmek kalmıştı. Bu bilgiyi veren dostuma sonsuz teşekkür ediyorum ve kendisine buradan yürekten selamlarımı gönderiyorum.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17.10.2014

 

 

ÇOK ŞEY Mİ İSTİYORUM?

yargi

İnsanlık olarak son günlerde kendi yarattığımız kaoslu bir dünyanın içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Her yerde akıl almaz bir hiddet ve şiddet..
Nasıl bu hale geldi bu dünya?
Neyi paylaşamıyoruz?
İnsanoğlunun en temel ihtiyaçları beslenme ve barınma değil mi?
Her ne kadar bunların dağılımı eşit olmasa da yeryüzünde herkese yetecek kadar yiyecek, içecek ve üzerinde yaşanacak toprak parçası var, sadece biz bunları paylaşmayı bilmiyoruz.
Ne istiyoruz, daha çok para mı, daha fazla güç mü ve daha da önemlisi niye bunlara bu kadar ihtiyaç duyuyoruz.?

Hepimiz beğenilmek, takdir görmek, şefkatle kucaklanmak kısacası aslında bütün bunların başlığı altında ‘’sevilmek’’ istiyoruz.
Yolda yürürken bacağınıza sürtünen kedinin, sevmeniz için başını uzatan, kuyruğunu sallayan köpeğin beklentisi de daha farklı değil.

Daha güzel daha zengin daha çekici olunca daha çok sevileceğini zannediyor insanoğlu.
Veya bazıları gibi kitlelerin alkışlarını duymadan yaşayamayacağına inanıyor .

Farkında mısınız?
Dünyada şu aralar her şey var,
ortada bir tek sevgi yok. Hayatın bir yerlerinde kayboldu gitti o.
Nefret nefreti, şiddet şiddeti besliyor.
Kötülük sonunda yaşamımızın ayrılmaz bir parçası oldu ve hepimizi kocaman bir çığ parçası gibi altına alıp yok edecek hale geldi.
Böyle bir ülkede halkın kendi kendini idare etmesi demek olan demokrasinin nimetlerini göremiyoruz ve bu sistemi oturtamıyoruz.
Ama bunu oturtmanın yolu da birbirimizi ezmek ve üzmekten geçmiyor.
Dünya tarihine bakın;
Nefret, ayırımcılık, adaletsizlik, kışkırtıcılıkla bir yere gelmiş ve varlığını sürdürebilen bir ülke de yok, gidilecek daha iyi bir yer de yok.
Halkın birbirine karşı bu kadar kışkırtıldığı ülkelerde eninde sonunda o insanlar birbirine girer ve sonuçta kimse kazanamaz.
Er ve ya geç bu kadar gerginlik bir yerde muhakkak patlayacaktır. Bu patlamadan sonra bazı gerçekleri anlasak bile düzeltmek için çok geç olabilir.
Şiddetin ve ayrımcılığın orta doğu ülkelerini getirdiği yer ortada.
Sizce de yanı başımızda olup bitenlere bakarak kendimize bazı dersler çıkarmamız gerekmiyor mu ?
Yangına körükle gitmek yerine bizi bu derece birbirimizden ayıranların bunu ne için ve kimin menfaatine yaptığına bakmamız lazım.

Milletin menfaatine olmadığı kesin çünkü..

Ve bence bu kadar nefret ve şiddetin arttığı bir ortamda bizlerin birleştirici, içimizdeki sevgiyi bize hatırlatacak söylemlere, kibarlığı elden bırakmayan, sükunetini bozmadan konuşmasını bilen, fikrini zikrini ağzını bozmadan anlatabilen, yalanı dolanı olmayan, adı yolsuzluklara karışmamış, ‘’milletimin yanındayım’’ deyip milletin canına okumayan, ‘’hukukta benim, adalette benim’’ demeyen yöneticilere ihtiyacımız var…
Biraz ara verelim, bizi birbirimize düşüren ve bundan kendi iktidarlarını sürdürmek için menfaat sağlayanlara değil, bizi birleştireceğine inandıklarımıza bakalım lütfen…
Her gün televizyonlarda izlediğimiz gibi,
çirkin söylemlerle, hepimizin içinde bir nebze de olsa var olduğuna inandığım kabadayıyı besleyenler çıkabilir.
’’Malum öfke baldan tatlıdır’’ diye bir atasözü var.
Ama unutmayalım ki bir tarafta dünyaca insanlık olarak artık neredeyse varlığını unuttuğumuz bir sevgi var, toplumca hasret kaldığımız bir saygı var.

Ben; huzurlu bir ülke de yaşamak ve adalete güvenmek istiyorum. Küfür bağırış çağırış,savaş,olmasın. Dini, dili, etnik kökeni, mezhebi yüzünden kimse birbirine düşman olmasın, kimse sokaklarda kefenlerle, palalarla dolaşmasın istiyorum.

Siyaset konuşmaya gerek kalmayacak kadar huzurlu bir ülke gündemi olsun ve ben işime gücüme bakayım istiyorum.
Söyleyin bana çok şey mi istiyorum?

Mehmet Nuri Sunguroğlu

15.10.2014

DERİMİZ Mİ KALINLAŞTI ?

SOMASOMA’YI UNUTTUK MU?

<<Acılarını çabuk unutan toplumlarla aramızda ki mesafe her gün daha da kısalmaktadır. Duygularımız, hislerimiz körleşerek acılara karşı duyarlılığımız azalarak soğuk milletlere benzemeye başladık.<<

Alıştık mı her şeye artık ? Derimiz kalınlaşarak olaylara daha mı dirençli olduk?

Yoksa zengin toplumlara mı benzemeye başladık? Duygusal olmak için fakir mi olmak lazım?
Eskilerde üzüldüğümüz olaylara şimdi kısa ifadeler vererek geçiştiriyoruz.
Geçmiş olsun, Allah şifa versin yeterli oluyor artık! Başın sağ olsun, Allah geride kalanlara sabır ve metanet versin deyince vicdanı borcumuzu ödemiş oluyoruz. Anında mesafe alarak yanımızda kine dönüp; “akşama nerede buluşalım” diye sorabiliyoruz. Bazen cenazelerimizde olayı unutarak doğal bir kahve sohbetini yapabiliyoruz.
Bir şehidine günlerce yas tutan bir toplum iken, artık bu gibi acılar bir haberden öteye gidemiyor. Ağaçtan düşerek ölen bir vatandaşımız için ağlarken, şimdi büyük felaketleri çabuk unutabiliyoruz.
Bayramın ilk gününden beri dikkatimi çekti. Hiç bir medya üzerinden; sosyal paylaşım siteleri de dahil; Soma ile ilgili bir habere rastlamadım. Eğer ben kaçırdıysam, lütfen buraya yazın!

Neden böyle olduk ki?
Sosyolojik bir araştırma yapılsa, nasıl bir sonuç çıkar acaba? Akdeniz ikliminden mi uzaklaştık? Batıya daha mı yanaştık?
Bazen düşünüyorum da; Batının da kuzeyine doğru gidiyoruz gibi geliyor bana. Bizim Coğrafyanın insanı heyecanlı, duyguları yüksek, olayların etkisinden çabuk kurtulamaz olurdu.

Ya şimdi?
Acılarını çabuk unutan toplumlarla aramızda ki mesafe her gün daha da kısalmaktadır. Duygularımız, hislerimiz körleşerek acılara karşı duyarlılığımız azalarak soğuk milletlere benzemeye başladık.
Yazıyı uzatmak istemiyorum. Ben yazdığım kadar sizde anladığınızdan eminim.

Bu vesileyle; başta Soma faciasında olmak üzere, bu gibi toplumsal olaylarda hayatlarını kaybedenlerin ruhlarına rahmet diliyorum. Arkada bıraktıkları aile efratlarına geçirdikleri bu buruk bayramın eşliğinde; hayırlı bayramlar diliyorum.
Kalınlaşan derimizin az da olsa incelerek, eskisi gibi acıları da sevinçleri de ruhumuza daha kolay iletebilmesi umuduyla.
Çünkü bizim insanımıza soğukluk hiçte yakışmıyor!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
06 Ekim 2014 Pazartesi

 

 

NİYETİMDE DUA YAPACAKTIM AMA, OLMADI

Günaydın değerli insanlar, hayırlı bir bayram sabahı sizlerle olsun! Yüreğinizden sevgi eksik olmasın!
Sabah namazının arkasından bayram sevinciyle diz çöküp dua yapacaktım ama, ne yazık ki olmadı; sonunda istemediğim bir dua oldu.

Karanlık bir zihniyetin esaretinden kurtulamayan Orta Doğu halkları; bayram sevincini kursağımızda bırakıyor.

Cennete gitmek için dünyayı cehenneme çeviren, bayramları tüm İslam alemine zehir zemberek edenlerin yaşadığı dünyamızda bir çok acı olayların da şahidi oluyoruz.
Savaşlar acımasızca devam ediyor. İslam dünyası iç içe girmiş vaziyette. Kavgalarını sürdürmeyi, birbirlerini yerce-sine kıyım yapmayı duadan sayıyorlar. Hemde din ve Allah adına yapıyorlar bu zulmü. Birbirlerini boğazlarken indirdikleri kılıcı „Allahuekber“ diyerek indiriyorlar. Öldürdükleri İnsanların ciğerini söküp yerken gülerek dans ediyorlar. Ölüler ile dalga geçercesine, cesetlerine yemek yediriyorlar. Birde; utanmadan bunları kayıtlara alarak tüm dünyaya yayımlıyorlar.
İşte böyle bir dünyaya bakarken, diz çöküp dilek tutmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor.
İnsanlığın doğduğu, yayıldığı yer olan Orta Doğu, dünyanın en eski kültür ve medeniyetlerini bağrından çıkarmış olması… Günümüzde ise insanlığı, dini imanı yok sayacak nesillerin yetiştiği bir bölge olması da ayrı bir acı veriyor.

Cennette en baş tarafta yerlerini almak için dünyada ilk baştan kılıcıyla konuşan bir zihniyet doğdu Orta Doğu’da.
Cennetin huri kızlarına sahip olmak için bu dünyada ki kızları, kadınları pazarlayarak orta çağı da geride bırakmış bir yeni „cennet yolcuları“ kervanı oluştu Orta Doğu’da.
Yüce İslam dinine karşı en büyük rezilliği sergileyerek aklın durduğu hafızanın alamayacağı gaddarlığı sergileyen bir canavarlar ordusu oluşuyor Orta Doğu’da.
Her türlü sevgiden, saygıdan, merhametten uzak, acımasız ruhların doğduğu, eğitildiği, insanlığın üzerine salıverilmiş alçak ruhlarıyla tüm insanlığı, yok etseler de doymayacak olan bir toplum yetişiyor Orta Doğuda.
Bitmez… Yazmakla bitmez!
Acıların eşliğinde şimdi kalkıyor ve caminin yolunu tutuyorum. Allah biliyor ya… Artık yapılan dualara da „şüphe“ ile bakıyorum. Belli ki bizlerden önce birileri, bizim dualarımız kabul olmasın diye dualar yapmış olmalı… Bunun başka ifadesi kalmadı gibi görülüyor.

Ey ruhu doymamış insan! Gırtlaklarınızdan altın aksın o doymayan midenize, cehennem ateşi olsun da rahat edin! Rahat edin de belki insanlık kurtulur sizlerden.
İçimdeki buruk acı ile bayram namazına giderken, cennet için dünyayı cehenneme çevirmeyin diyorum!
Allah sizleri ıslah etsin!
Islah olmazsanız kahretsin diyorum!

Amin!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
04 Ekim 2014 Cumartesi 2014 kurban bayramı.

BAYRAMLI YADA BAYRAMSIZ… SEVGİSİZ OLMUYOR!

Sevgili wordpress dostlarım, kardeşlerim, arkadaşlarım ve takip eden güzel insanlar!

Her gün baktığım bu say0-GÜLfalar da bizleri sabah dualarınızla güne başlattığınız için sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizler her biriniz harika insanlarsınız. Sizlerle aynı havayı teneffüs ettiğim, bir çoklarınızı gerçek yaşamdan, bir çoklarını bu dünyadan tanıdığım için çok mutluyum.

İnsanlar kardeş olmak için aynı ebeveynden doğması şart olmadığını ne kadar güzel ispat ediyorsunuz.

İnsanlara örnek olması gereken, ve insanlığın kaybolan değerlerinin daha fazla erozyona uğramadan paradikman bir dönüşle sevgi yolunu yeniden bulması için, ancak böyle bir yolun olabileceğini anlaması kalan son umuttur!

Sevgiyle, saygıyla, muhabbetimle, mutlu günler dileğiyle.. Mübarek kurban bayramınız kutlu olsun!

 

Ailesi adına

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02 Ekim 2014 Perşembe

ORHAN KEMAL 100 YAŞINDA ANISINA

Orhan_KemalOrhan Kemal aslında 56 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir çok eserleriyle kültürümüze katkıda bulunan Orhan Kemal; aramızdan ayrılmış olsa da eserleriyle yaşayacaktır. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun!

Orhan Kemal’in 1940 yıllarında 5 sene hapis yattığı Bursa ceza evindeyken eşine yazdığı duygu ve hapiste sitem dolu şiirini yazının sonunda okuyabilirsiniz.

Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, milletvekili ve bakanlık yapmış Abdülkadir Kemali Bey ile ortaokul mezunu aydın bir kadın olan Azime Hanım’ın oğludur. 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi. Babası siyasal nedenlerle 1931’de Suriye’ye yerleşince, orta öğrenimini kendi isteğiyle yarıda bıraktı ve Suriye’de bulaşıkçılık ve matbaa işçiliği yaptı. Bir yıl sonra tek başına Türkiye’ye dönerek Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik ve katiplik yaptı. Bu yıllardaki birikimleri, ilerde romanlarına hayat vermiştir. 1937’de çırçır fabrikasında (Milli Mensucat) bir işçi olan Nuriye ile evlendi. Bir yıl sonra ilk çocuğu Yıldız doğdu.

1938’de Niğde’de askerliğini yaparken “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak”, “yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik” suçundan 5 yıl hapis cezasına mahkum edildi. 1940’ta, Bursa Ceza evinde tanıştığı Nazım Hikmet’in toplumcu görüşlerinden etkilendi; kendisinden Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri aldı. Orhan Kemal’i şiir yerine roman ve öykü yazmaya teşvik eden de Nazım Hikmet oldu.

İlk öykülerini Bacaksız Orhan takma adıyla yayımladı. İlk kez 1943’te İkdam Gazetesi’nde “Asma Çubuğu” öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı.

1943 ‘te tahliye olunca Adana’ya döndü. Amelelik ve hamallık gibi işlerde çalıştı. 1944’te doğan oğluna Nazım adını verdi. 1949’da üçüncü çocuğu Kemali’nin doğumundan sonra, 1950’de ailesiyle İstanbul’a yerleşti ve ölümüne kadar kitap ve makale yazarak geçindi. 1957’de dördüncü çocuğu Işık doğdu.

1958’de Sait Faik Hikaye Armağanını Kardeş Payı adlı öyküsü ile aldı.

1966’da “hücre çalışması ve komünizm propagandası” yaptıkları gerekçesi ile iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı. “Suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı” yolundaki bilirkişi raporu üzerine bir ay sonra serbest bırakıldı.

1967’de 72. Koğuş oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi. 1969’da Türk Dil Kurumu Ödülü’nü ve Sait Faik Hikaye Armağanını Önce Ekmek adlı kitabı ile aldı.

Bulgar Yazarlar Birliğinin çağrısı üzerine gittiği  Sofya’da, tedavi görmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970 ‘te öldü.

Anısını yaşatmak için İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde, Cihangir semtinde Orhan Kemal Müzesi açıldı.1972’den bu yana adına bir roman yarışması (Orhan Kemal Roman Armağanı) düzenlenmektedir.

Orhan Kemal aslında 56 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir çok eserleriyle kültürümüze katkıda bulunan Orhan Kemal; aramızdan ayrılmış olsa da esereleriyle yaşayacaktır. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun!

Orhan Kemal’in 1940 yıllarında 5 sene hapis yattığı Bursa ceza evindeyken eşine yazdığı duygu ve hapiste sitem dolu şiirini buraya ekliyorum.

KARIMA

Karıma Erikler çiçek açtı,

ilkbahar geldi karım.

Yıllardır,

bu insanı büyüleyen dünyaya

penceresi demirli odalardan bakarım.

Bana,

bırak diyorsun cigarayı zarardır.

Halbuki kara gözlüm,

onunla senden gayri

gözlerimin önünde kül olan

kimim vardır.

Kulağımdan gitmiyor

“beni unutma” sesi

Birtanem,

aramızda dağlar, taşlar olsa da

sen uzaklarda değil

göğsümün içindesin.

Kulağını,

göğsümün çarpan köşesine koy.

Dinle,

anlatsın sana ne türlü sevdiğimi.

Oy kilitli kapılar,

kilitli kapılar oy.

Orhan Kemal

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.09.2014

TARİHİN GÖLGESİNDE 12 EYLÜL DARBESİ

12EYLÜL>>Kendisini sorgulamaktan korkan toplumlar, gideceği istikameti seçmekte zorluk çeken toplumlardır. 12 Eylül darbesi kendisini yönetmekten aciz bir toplumun acı bir ürünüdür!<<

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!

Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!

Bize güvenebilirsiniz!

Biz öyle tükürdüğünü yalayanlar dan değiliz ağam!

Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz!

Etek öpmek bizim işimizdir!

Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz!

Yardakçılık ta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!

Yıl 1980.

Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si.

Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu O KARA gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe.

Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükumet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış.

Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.

Hikaye uzun.

Siyasi çekişmeler, katliamlar vurmalar kırmalar. Memleket anarşiye boğulmuş.

Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiş.

Politikacılarımız tutuklanmış.

Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuş. İnsanlığa yakışmayacak metotlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlar.

Haksız idam cezaları infaz edilmiş.

İdam için yaşı tutmayanların yaşı büyütülmüş dar ağacına gönderilmiş.

Karar veren hakimler kalem dahi kırmadan kürsüden inmişler.

Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çıkarmadan olayların şahidi olmuş. Kimisi korkudan, kimisi çıkarından, kimisi ne olduğunu anlamadan.

Basın, Üniversite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından olacak ki, seslerini çıkarması bir yana; tebrikler yağdırarak başta Kenan Evren olmak üzere, generalleri kutlamışlar.

Darbenin arkasından kocaman 2 Yıl geçmiş.

Darbecilerin infaz kararları, ceza evlerinde uyguladıkları şiddet ve hukuksuz yargılamalar halk tarafından okunmuş, duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış. Aralarında oh oldu diyenler de az olmamış.

Yıl 1982.

Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; „biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun bulduk; ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin“! …diyerek halkın önüne çıkmışlar.

Vatandaşlarına tarihi bir görev verilmiş.

„Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir“ diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.

Sonra ne olmuş?

Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.

Yani; bir başka ifadeyle, darbe milletten onay almış.

Aradan bunca yıllar geçmiş.

12 Eylül de doğanlar bu gün 34 yaşına gelmiş. Ülkenin kaderine oynayacak yaşta olan bu kuşak haklı olarak o günün darbecilerini yargılayabilir.

Ancak; tüm yargılayanlara sormak lazım ki; sadece o günün fiziki darbecilerini yargılamak yeterli-midir?

Bence değildir!

Darbeciler adına, zulümcüler adına, işkenceciler adına sadece o günün generallerini değil; bu ülkede yaşayan %92 halkı sorgulayamaz sak, o darbenin neden olduğunu da anlamakta zorluk çekeriz.

Yargılayalım, hesap soralım, hesap versinler bu millete hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı?

Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çıkarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları? Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?

Evet…Adalet mülkün temelidir; yargılayalım ve adaleti bulalım! Bulalım da; geleceğimiz için “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” tutkusundan da vaz geçelim!

Kendisini sorgulamaktan korkan toplumlar, gideceği istikameti seçmekte zorluk çeken toplumlardır. 12 Eylül darbesi kendisini yönetmekten aciz bir toplumun acı bir ürünüdür!

Saygılar.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

12.09.2014

13 . YILINDA 11 EYLÜL: ARTIK HİÇ BİR ŞEY ESKİSİ GİBİ DEĞİL VE OLMAYACAK

11eylül>> Büyük Orta Doğu projesi uygulamaya konuldu. Bazı eş başkanlık makamları dağıtıldı. Eş başkanlar göğüslerini gererek „askerde onbaşı olanlar“ gibi şahlanarak bu unvanla toplumun önüne çıktılar. Ve acemi birliğinde yemin merasiminden sonra komutanı alkışlayanlar gibi de alkış topladılar.<<

„Evet…11 Eylül 2001 bir milattır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!“

Amerika Birleşik devletleri 11 Eylül 2001 sabahı kendinin bile farkında olmadığı yeni bir geleceğe uyandı. Artık ne ABD. nede dünya, hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Birinci Körfez savaşında Suudi Arabistan’a yerleşen Amerikan askerleri, El Kaide örgütünün başı olan Bin Ladin tarafından kabul edilemez olarak görülüyordu.

Afganistan’da Sowyetler istilasına karşı Amerika tarafından destek verilerek kurulan El Kaide örgütü, şimdi de Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan’dan çekilmelerini ısrarla istiyordu. Olayların detayı çok geniş ve çok da farklı olarak 13 Yıldan beri tartışılmaktadır. Tartışılması gereksiz olan bir şey varsa, o da; artık hiç bir şeyin 11 Eylül 2001 öncesi gibi olmayacağıdır. New York Dünya Ticaret merkezine yapılan saldırı, dünyadaki tüm dengeleri, yaşam ve düşünce düzenini bozacaktı.

Önce; El Kaide’nin eğitim alanları olan Afganistan saldırıya uğradı…detayları herkesçe malum. Sonra Irak’a yapılan birinci Körfez savaşının yarım kalan bölümü oğul Bush tarafından tamamlandı…detayları malum.

Karşı taraf da durmuyordu. Madrid’de Tren havaya uçuruldu. Londra’da, İstanbul’da ve daha bir çok yerlerde saldırılar düzenlendi.

Günlük yaşamda her şey kontrol altına alındı. Hava alanlarında yoklamalar hayal edilemeyecek kadar zorlaştırıldı.

Hüviyetler değiştirildi.

Artık herkes; özellikle İslam dünyasının vatandaşları tüm dünyada şüpheli bir duruma geldi. Artık o gülen, dans eden toplumlar gülüp oynamaktan çekinmeye başladılar.

Dünya ekonomisi değişti. Büyük Orta Doğu projesi uygulamaya konuldu. Bazı eş başkanlık makamları dağıtıldı. Eş başkanlar göğüslerini gererek „askerde onbaşı olanlar“ gibi şahlanarak bu unvanla toplumun önüne çıktılar. Ve acemi birliğinde yemin merasiminden sonra komutanı alkışlayanlar gibi de alkış topladılr.

BOP projesinin ön gördüğü gibi Arap dünyası yeniden dizayn edilmeliydi. Ancak; Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi dışarıdan asker göndererek değil; çünkü bu hem pahalıydı, hemde insanı yatırım gerekliydi. İslam dünyası kendi kendini sözde demokrasi ve özgürlükler adına karıştırılmalıydı. Ne yazık ki; cehaletin esaretinden kurtulamayan Orta Doğu insanı bu tuzağa düşerek batının bu oyununu göremedi ve kendi içlerinde çıkardıkları isyanlarla kan dökmeyi uygun buldular.

Ne yazık ki bu proje günümüze kadar başarıyla uygulanmaktadır ve sonu belli olmayan; ama her haliyle Batının istediği gibi sonlanacağını söylemek kehanet olmasa gerek.

Ve daha buraya sığmayacak kadar toplum değişikliğine uğradığımız dünyada, herkes korkuyla yatıp kalkarken: Adına “ARAP BAHARI” dedikleri sözde demokratikleşme isyanları başladı. Demokrasiyi getirmek isteyenler ise…paradoks olarak; diktatörlerle, Sultanlarla beraber çalışmayı utanç olarak algılamadılar.

Arap baharına direnen Suriye başkanı Beşar Esad bir zamanlar dostumuz iken, birden düşmanımız oldu. Beşar Esad’ın direnmesi; IŞID denen terör örgütünün ortaya çıkmasının zeminini hazırladı. Batının bu örgüte karşı yarı istekle karşı çıktığını izlemek ise, üstteki düşüncelerimi daha da onaylamakta olduğunu esefle takıp ediyorum.

Beşar Esad bir diktatördür değildir, bu ayrı bir tartışmadır. Saddam Hüseyin’de bir diktatördü ama ülkesinin bütünlüğünün garantörü idi. Günümüzde Irak parçalanmış ve tüm enerji kaynakları uğruna savaşlar devam etmektedir. Tekrar Suriye’ye dönersek;

Suriye düştüğü an, sırada Türkiye vardır. En azından bunu görmek zorundayız.

Biz yine 11 Eylül olayına dönelim.

New York ticaret merkezine yapılan saldırı bir trajik kriminal olaydı. Kabul edilemez bir saldırıydı. Binlerce suçsuz İnsanın ölümüne sebep olmuş bir terör saldırısıydı ve öyle muamele görmeliydi.

Ne var ki; zamanın ABD. başkanı oğul Bush ve çalışma takımı için bu durum öyle görülmedi ve İslam dünyasına savaşlar başlatıldı. Aranan sebep bulunmuştu, değerlendirilmeliydi.

Çünkü: Sowyetler birliğinin dağılması, dünya dengelerinin de bozulması demek ti. Yeni bir “düşman bulunmalıydı”. Bu da; ne yazık ki İslam dünyasının yardımlarıyla gerçek oldu.

Yani…dünya lideri ABD Bush başkanlığında. düşman bulmakta hiçte zorluk çekmedi. Ezeli planlar devreye girerek Orta Doğu ve Orta Asya ABD hegemonyasının altına alınmalıydı. Bu proje tüm kan akımıyla devam etmektedir.

Evet…11 Eylül 2001 bir milattır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!

Sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

11.09.2014

UYUŞTURUCU KULLANIMINA SOSYAL AÇIDAN BAKIŞ

mehmet-3Dört bölümlük bonzai dizisinin ardından, kişisel düşüncelerim.

Bağımlılık yapıcı maddeler, bağlantılı suçlar ve sorunlar günümüz dünyasının en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Toplumu; özellikle gençliğimizi tehdit eden bu sorun; “yakala at içeri” ile olmayacağının bilincinde olduğumuz zaman sorunun çözüm kaynağına inmiş olabiliriz.
Uyuşturucu kullanmak; kişinin sorunlarını bir anlık unutmak hevesinden kaynaklanan bir bağımlılık duygusudur. Asıl mesele; toplumu oluşturan kişilerin sorunlarını önceden görebilmek ve önleyici tedbirleri koordineli olarak üretmekten geçer.
Yapılan kanunlar sadece cezalandırmak için değil; kişiyi ceza işlemekten korumak için de var olmalıdır.
Son günlerde Sağlık bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,Adalet Bakanlığı, Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığının beraberliğinde oluşan komisyon çalışmalarına başlamıştır. Böyle bir koordineli çalışma geç kalmış olsa da, yine de sevindirici olduğu kesindir.
Ancak sorunun asıl kaynağı; sosyal çöküntüde saklıdır.
2014 dünyasında, şahlandığımızı iddia ederken, okul yaşındaki çocuklarımız ekmek parası kazanmak için hala sokaklarda mendil satmaktadırlar.
Sosyal yardım politikasının yaşam prensibi değil, geçici bir zaman için değer bulması gereklidir. Çünkü; günümüzde kömür makarna, yeşil kart yardımıyla çocuklarımızı geleceğe hazırlamak şansı mümkün değildir.
Bunun tek çaresi ise; ülkemizde üretim ağırlıklı yatırımlara zemin hazırlamaktır. Yabancı yatırımcılara asgari ücret karşılığında satılmış olan emeğimizi kurtarabilmek; en azından asgari ücret politikasını yeniden masaya yatırarak, aileleri geçim sıkıntısından kurtarmaktan geçer.
Uyuşturucuya karşı korunmanın en önemli noktası ailede başlar. Ancak güttüğümüz istihdam politikasıyla ailelerin koruyucu rollerini de ellerinden almakta olduğumuzun farkında olmalıyız. 8 saatten sonra bir 4 saat daha ek işe gitmek zorunda olan ebeveynler, çocuklarına ayıracakları zamanı da varın siz düşünün!
Karnı doymayan, yatağı sıcak olmayan çocuk eğitimden de nasibini alamayan çocuktur. Eğitimden nasibini alamayan çocuğun karnı doysa da, beynindeki açlık onun ebedi refakatcısı olacaktır. Eğitilmemiş bir nesil ise; sürekli sorunlar içerisinde yaşamak zorunda kalacağı gibi, uyuşturucu tüccarlarının müşterisi olmaya da en kolay adaylardır.

İnsanları uyuşturucuya iten etkenlerin psikolojik, sosyal, ekonomik, kültürel nedenler olduğunu anladığımız gün, meselenin çözümüne de yaklaştığımız gün olacaktır.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
07.09.2014

ÇOCUKLARIMIZA BONZAİ ZEHRİNİ SATARAK PARA KAZANANLARA LANET OLSUN!

baygin cocukBÖLÜM ( IV ) SON BÖLÜM, KAÇIRMAYIN!

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için
yayımladım. Umarım ki; bu zehir hakkında edindiğiniz bilgiler faydalı olmuştur.

Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.
Merak ve arkadaş ortamının etkisiyle yaygınlaşmaya başlayan bonzai adlı uyuşturucu, Türk gençliğine kurulan en son ve en tehlikeli tuzaktır. İçeriğinde bulunan birçok kimyasalla sıradan bir uyuşturucudan onlarca kat daha etkili olan bu zehir; kullanıcılarını ölüm atmosferine sokarak, intiharın eşiğine kadar getirmektedir.
Avrupa raporunun son bölümü.

KULLANIM ALANLARI VE KULLANICI TÜRLERİ

Genel olarak esrar kullanıcıları tarafından daha uzun etkisi ve legal olarak uzun süre satılmasından dolayı kullanılmaktadır. Özellikle Almanya daki kullanıcıların bir kısmının legal biogenic maddelere merakı olan şahıslardan olduğu tespit edilmiştir. His ve duyu peşinde koşanların ve deneme amaçlı kullanıcı profili de bulunmaktadır.

Spice ve Spice benzeri ürünlerin içeriği olan etken sentetik kannobionidlerin Avrupa ülkelerinde 2009 yılında ilk olarak Avusturya ve Almanya olmak üzere yasaklanmaya ve kontrol altında alınmaya başladığı görülmektedir.

Leonotis leonurus ve Nymphaea caerulea isimli bitkilerde aynı kanuni düzenlemeler ile kanun kapsamında alındığı görülmüştür. Leonotis leonurus Afrika aslan kulağı ve aslan kuyruğu gibi isimler ile tanınan ve Afrika da sarhoşluk vermesi sebebi ile kullanılan bir bitkidir. ve Nymphaea caerulea Nymphaea caerulea, ayrıca Mısır mavisi zambak veya “Kutsal Mavi Lotus,” mavi bir su zambağı Nil nehri boyunca ve diğer ülkelerde (örneğin Tayland) boyunca meydana cinsinin Nympaea (nilüfer), denir. Psikoaktif özellikleri olan başka bir bitkidir. Sentetik kannobionidlerin ticaretini yapan suç örgütlerinin bu etken maddeleri emdirme suretiyle uyarıcı veya yatıştırıcı özelliği olan güney Amerika ve Afrika halkları tarafından kullanılan bu iki bitkiye benzer birçok bitkiyi kullandıkları bilinmektedir. Spice isimli ürünlerin ticaretini yapanlar maddeleri bu sebeble gıda takviyesi olarak da piyasa sürmektedirler.

Ülkelerin yasal düzenlemeleri sırasında kanun kapsamında aldıkları ürünlerden biri de ticari adı CESAMET olarak bilinen maddedir.

AVRUPA UYUŞTURUCU VE UYUŞTUCU BAĞIMLIĞINI İZLEME MERKEZİNİN RAPORLARINDA SENTETİK KANNABİONİDLER

Son yıllarda ortaya çıkarak ciddi bir bağımlılık problemi oluşturan sentetik kannabionidler olarak adlandırılan bu tip uyuşturucular değişik kimyasal farklılıkları ve çeşitleri olan ve çok sayıdaki maddeler ve bileşenleri kontrol ve izleme yönünde ciddi zorluklara sebep olmaktadır.
Genel olarak bu sentetik kannabinoidlerin özelliği vücutta kannabinoid reseptörlerinin vücuta verdiği etkiye benzer etkiye sebep olmaktadır. Hint Kenevirinde bulunan ana etken kimyasal madde olan THC maddesinin etkisini değişik derecelerde olarak sahip olduğu tespit dilmiştir.
İnsanlar üzerindeki farmakolojik ve toksikolojik etkileri tam olarak tespit edilememiştir. Bu maddelerin vücuttaki yarı ömürleri ve psikoaktif etkileri araştırılmakta ve yüksek potansiyeli bilinmektedir.

SÜREÇ

İlk olarak 2008 yılında Almanya da ve Avusturya da JWH-018 isimli madde ‘’ spice ‘’isimli madde içerisinde tespit edilmiştir.
Sonradan birden fazla çeşitte sentetik kannobinoidin tütsü ve oda tütsülerinin içerisinde tespit edilmiştir. Tipik olarak Spice Gold, Spice Silver Ve Yutacan Fire isimli ve akabinde birçok isim altında satılmaya başlanmıştır.
Terapatik etkileri ile istenmeyen psikoaktif etkileri ayrılamaz durumdadır.
2009 yılında 9, 2010 yılında 11, 2011 yılında 23, 2012 yılında 30
2013 yılında 29 tane farklı olmak üzere toplamda Kasım 2013 yılında EMCDDA tarafından 102 çeşit madde tespit edilmiştir. 2014 yılı içerisinde 31 Marta kadar olan 3 aylık süreç içerisinde 5 farklı sentetik kannabinoid tespit edilmiştir.

Sentetik kannabinoid bu maddelerin yasal piyasaya da yayılması konusunda önemli bir role sahiptir. Riskleri ve zararlarının ( öldürücü etkilerinin bulunduğu bilinmektedir.) tam olarak tespit edilmemiş olması en riskli durumların başında gelmektedir.

SENTETİK KANNABİONİDİNLERİN ÜRETİM SORUNU

Bu yasal uyarıcıların yüksek miktarlarda Çin Halk Cumhuriyetinde üretildikleri ve yasal yollardan nakliyeler vasıtasıyla dağıtımının yapılmaktadır. Yüksek kilolarda olan nakliyeler tespit edilmiş fakat saflık dereceleri farklılar göstermiştir. Güney Kore de %75 ile %90 arasında saflıklar bulunan ürünler tespit edilmiştir. Avrupa da ilgi çeken yakalamalar 2012 yılında yapılan 54 kilo JWH-018, Finlandiya da 2012 yılında yakalanan JWH-018, 2012 yılında ispanya da yakalanan AM-2201; 2013 yılında Finlandiya da yakalanan 7 kilo AM-6527; 2013 yılında Fransa da yakalanan 5 kilo XLR-11 ve AKB48-F dir.

Başlarda Avrupa da ki yakalamalarda etken uyarıcı madde yanında yan maddeler ve kullanılan bitkilerde yakalanmıştır. DAMİANA, (TURNERA DİFFUSA) ve LAMİACEA bitkileri ve MELİSSA , MENTHAve THYMUS gibi bitkiler ele geçirilmiştir . Üretim safhasında aseton ve metanol gibi solventlerin de kullanıldığı görülmüştür. Etken maddelerin kurutulması safhasından sonra paketlenerek piyasaya sürüldüğü tespit edilmiştir. Belçika ve Hollanda da dağıtımın büyük organize suç örgütleri ile yapıldığı tespit edilmiştir. Avrupa genelinde internetten satışın olduğu ve kolluklar tarafından küçük miktarda yakalamalar yapılmıştır.

ETKİ ALANI- YAYGINLIĞI

Sentetik kannabinoidlerin yayılımının hızı gerçekte bilinmektedir. Ancak tüm genel bağımlı sayısına göre daha az oranda olduğu bilinmektedir. Etki alanının artmasının önüne geçmek için bu maddelerin tanıtımı ve satımının engellemesi ve maddeler ile ilgili olarak yapılan tespitlerin uluslararası olarak hızla paylaşımı gerekmektedir.
Avrupa ülkelerinde yapılan çalışmalarda Almanya ve İspanya da 15/16 ve 17/18 yaşları arasındaki öğrencilerin az bir oranda sentetik kannabionid kullanımının olduğu tespit edilmiştir. 2008 yılından itibaren her yıl yapılan araştırmalarda kısmi artışların olduğu tespit edilmiştir.
Genel olarak esrar kullanıcıların ve internet kullanıcılarının bağımlıların önemli bir oranını oluşturduğu gözlenmiştir.

SAĞLIĞA OLAN ETKİLERİ

Yapılan araştırmalarda şuana dek sentetik kannabinoidlerin gerçek kendi özellikleri sebebi ile ölüme neden olacak bir toksik etkiye sahip olmadığı rapor edilmiştir. Ancak yeni çıkan versiyonlar ile ölüm vakalarının olduğu tespit edilmiştir. Yan etken maddelerin de öldürücü etkiye sahip olduğu bilinmektedir.
Maddelerin bitkisel ürün içindeki dozaj farklılıkları da bir çok sağlık problemine neden olan farklı bir sebep olarak önümüze çıkmaktadır. Bağımlının kullandığı maddedeki etken maddenin homojen olarak dağılmamış olması sebebi ile yüksek dozda aldığı ve bunun da vücutta ani ve büyük tahribata neden olduğu tespit edilmiştir.

Şu ana kadar net olarak ters etkileri olarak rapor edilen rahatsızlıklar Aşırı stres , bunalım, çalkantı Hipertansiyon nöbetleri Hypokalemia (düşük potasyum düzeyi)
Araştırmacılar esrardaki yüksek dozdaki etkilerin benzerlerinin görülmesine rağmen çok daha tehlikeli oluştuğunu vurgulamaktadır.
Psikolojik semptomların özellikle psikoziz e neden olduğuna dair ciddi deliller bulunmaktadır. Birleşik devletlerde akut böbrek hasarı ile Sentetik Kannabionid kullanımı arasındaki bağlantıları araştırılmaktadır. JWH-018 ın kullanımının istemik inme vakaları ile bağlantısı gözlenmiştir.
2012 yılında birleşik krallık ta annihilation ismi ile pazarlanan bir maddenin kullanımı akabinde hastaneye başvurması akabinde polisin yaptığı baskınlarda birçok işyerinde satılan ürünler üzerinde yapılan incelemede birçok sentetik kannabinoid olduğu tespit edilmiştir.

SON GELİŞMELER

Sentetik kannabinoidlerin ortaya çıkmasından beri bitkisel tütsü karışımlarında bir çok kez tespit edilmiştir. Birçok ülke esrar reçinesine benzer ürünler içerisinde tespit edildiğini rapor etmektedir. Yasal yükseltici (yasal uyarıcılar) ürünlerinin satıldığı işyerlerinde ‘’ bangsolid’’ ve ‘’ afgansolid’’ gibi isimler ile piyasaya sürülmektedir.
Bu ürünler esrar reçinelerinin kullanıldığı ülkelerde kabul görmektedir. Ayrıca sentetik kannabinoidler uyarıcılar sedatifler ve halisinojenler gibi yeni psikoaktif maddelerde de tespit edilmektedir. Bu durum kazara veya kasıtlı olabilir ancak bazı ecstacy tabletlerde tespit edilmiştir.

Diğer dikkat çekici bir gelişme ise doğal esrar içerisinde tespit ediliyor olmasıdır. Bunun nedeninin de etkisinin artması için konulduğu tahmin edilmektedir.

Hasat zamanını azaltma amaçlı olarak üretim yapanların teknik olarak kullandıkları bir yöntem olabileceği düşünülmektedir.
Elektronik sigaraların su filtreli kartuşlarında nikotin ile birlikte tespit edilmiştir.

Sentetik kannabinoidler her geçen gün yeni versiyonları ile insan sağlığına olan zararı sebebi ile toplumlar açısından ciddi tehlikelere neden olmuştur.

Bu yazı dizisi:
EMCDDA (European Monitoring Centre Of Drugs And Drug Addiction) Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmıştır. Raporun aslını (İngilizce) görmek için alttaki bağlantıyı tıklayın!

http://www.emcdda.europa.eu/topics/pods/synthetic-cannabinoids

Yazı dizisi burada son bulmaktadır. Bonzai ile ilgili yazacağım kendi yazımda buluşmak üzere. Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
03.09.2014

MERDİVEN ALTINDA ÜRETİLEN ZEHİR… BONZAİ / BÖLÜM (III)

aile>>Anneler babalar, çocuklarınıza arkadaş olun! Eğer bu arkadaş siz olmazsanız, başkaları bu boşluğu dolduracaktır! Siz o arkadaşı beğenir-misiniz, çocuğunuza uygun-mudur? Onu size soran bile olmaz!<<

Değerli okurlar,

Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.

Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!

Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.

AVRUPA RAPORU DEVAMI

İsveç REİTOX ulusal ofisinin 2007 yılında 10 gram civarındaki ufak yakalama ile yayınladığı rapor ile resmi olarak bu ürünlerin takibi hususunda erken uyarı sistemi 2008 yılında başlamıştır.

2008 yılı boyunca Alman ve Avusturya makamları tarafından Spice ın içeriğini tespite yönelik adli tahkikat yürütmüşlerdir. 19 Aralık 2008 tarihinde Avusturya NFP resmi olarak Avusturya  AGES PharmMed isimli kurumu eliyle yürütülen çalışmalar sonucunda JWH-018 (Naphthalen-1-yl-(1-pentylindol-3-yl)methanone) ( genel kimyasal adı 1-Pentyl-3-(1-naphthoyl)indole) maddesinin psikoaktif CB reseptörlerini içerdiğini bildirmiştir. Bu içerik son olarak Spice Gold, Silver and Diamond isim altında bulunan ürünler içerisinde tespit edilmiştir.

Bu psikoaktif maddelerin Avusturya ve Almanya da ki bazı medikal veya kimya şirketleri tarafından üretildiği tespit edilmiştir.

Avusturya nın resmi açıklamasından birkaç gün önce açıklama yapan Alman NFP JWH-018 i rapor etmiştir. Jwh- 018 maddesi naphthoylindole dir ve aminoalkylindole ailesinden bir maddedir.  Kimyasal şekli esasen tetrahidorkarbon (THC)  ile benzer özellikler göstermektedir. Ve bu madde 1995 yılında yapılan bir sentez sonucunda ilk kez bulunmuştur.

JWH–018 İngiltere; Slovakya Finlandiya ve İrlanda da rapor edilmiştir.

2-[(1R,3S)-3-Hydroxycyclohexyl]-5-(2-methyloctan-2-yl)phenol) ;

Almanya da THC- Pharm ürünleri içerisinde JWH-018 tespit edilerek Alman NFP tarafından rapor edilmiştir.  JWH- 018 ilk olarak 1995 yılında deneyler sırasında sentez edilmiştir. Amino alkaline iodin ailesinden naphthoylindole dir.

Yapısal olarak Δ9-tetrahydrocannabinol (THC) kimyasal yapısında farklılıklar bulundurmaktadır. Fakat hayvanlar üzerinde benzer etkileri olduğu hatta daha etkili olduğu analitik detaylarda ortaya çıkmıştır

20 haziran 2009 yılında Alman NFP EMCDDA ı sentetik kannobionid olan CP 47,497 (2-[(1R,3S)-3-Hydroxycyclohexyl]-5-(2-methyloctan-2-yl)phenol) Freiburg üniversitesi ve Alman federal polis teşkilatının tanımlandığı hususunda bilgilendirmiştir. Sentetik kannobionidlerin CB reseptörlerinin THC ile çok benzer özelliklerinin ve etkilerinin olduğu belirtilmiştir.

Avrupa dışında 2009 yılında Amerika DEA tarafından sentetik kannobionid olan HU-210 —(6aR,10aR)-9-(Hydroxymethyl)-6,6-dimethyl-3-(2-methyloctan-2-yl)-6a,7,10,10a-tetrahydrobenzo[c]chromen-1-ol maddesi rapor edilmiştir. Birleşik Devletler Gümrük İdaresi tarafından küçük ama önemli oranlarda Temmuz 2009 da yakalamalar yapmıştır. Birleşik krallıkta yapılan üç SPİCE ürününde etken maddesi olarak rapor edilmiştir.

Danimarka ve Hollanda da yapılan yakalamalar ile JWH ailesinin JWH-018 in düşük alkalin homologu olan JWH- 073 tespit edilerek rapor edilmiştir.

JWH -018 e benzer olarak CB1 ve CB2 reseptörleri içermesi sebebi ile bu reseptörlerin THC ye yakın etkilerinin olmasına neden olur.

Her iki yakalamalarda ilk olarak bahse konu olan madde Spice olarak adlandırılan ürün formunda yakalanmamış toz formunda iken yakalanmıştır. Finlandiya ve Almanya da akabinde spice tarzı ürünlerde etken madde olarak tespit edilmiştir.

ÖZETLE KİMYASAL YAPILARI VE İLGİLİ GEÇMİŞİ

Genel olarak teknik kimyasal bilgiler çerçevesinde bir açıklaması olsa da özetle esrar maddesinde insan biyolojik yapısını uyaran CB reseptörleri bulunan ve değişik farmakolojik amaçlar çerçevesinde yapılan araştırmalarda tespit edilen etken maddelerdir. Kannobionidlerin yarattığı etkilere benzer etkilere sahip olması sebebi ile sentetik kannobionidler olarak adlandırılmaktadırlar.

Sentetik kannobionidler Δ 9-tetrahydrocannabinol (THC) olan esrarın etken maddesi ile kimyasal olarak benzer bir yapısal özellik gösteren esrarla benzer etkileri olan bir maddedir.

THC ye benzer özellikleri olan reseptörleri beyin ve diğer organlara tesir etmektedir. Farmakolojik deneyler ile geçmiş 40 yıl içerisinde gelişme göstermiştir.  her ne kadar ki istenmeyen psikoaktif etkileri mevcuttur.

Temel iki kannabinoid reseptörü ( CB) 1980 li yıllarda bulunmuştur. CB1 genel olarak merkezi sinir sisteminde görülmektedir. CB2  reseptörü ise bağışıklık sistemi ile bağlantılıdır. Anandamine isimli etken madde ise 1992 li yıllarda bulunmuştur.

THC olarak belirtilen doğal ürüne benzer özellikleri olan kannabinoid reseptörler 4 ana bölümde incelenmektedir.

THC nin analogları klasik kannobionidler olarak adlandırılan ve sade dibenzopran halkalarına sahip olan gruptur. HU-210  isminin kaynağını Hebrew Universitesinde icad olması nedeniyle başharfilerinde almıştır. THC nin analogları oaln ve kasik kannobionidler olarak adlandırılan DİBENZOPYRAN halkalarına sahiptirler. nabilone ve dronabinol ve bir çok benzeri bulunmaktadır. bunlardan ikisi kemoterapi sonrası mide bulantısını engellemek amaçlı kullanılmaktadır.

970 li yıllarda pfizer isimli alman ilaç firması cyclohexylphenol ( CP) serisini geliştirmiştir. Bu kimyasal literatürde klasik olmayan kannabinoidler olarak adlandırılan ürünleri elde edilmesini oluşturmuştur.

1990 lı yıllarda daha sonra üreticisi tarafından JWH birleşimleri olarak adlandırılacak olan naphthoylindoles, naphthylmethylindoles, naphthoylpyrroles, naphthylmethylindenes and phenylacetylindoles gibi bir çok serinin üretimi ABD de gerçekleştirilmiştir. Naptiloylinindoles e örnek olarak JWH-015 ve onun n-pentil homologu JWH- 018 ; JWH-018 in alkali homologu JWH-073 u belirtebiliriz.  Fenilasetindiole örnek olarak JWH-250 ise Almanya da tespit edilmiştir.

Muhtemel olarak oleamide gibi birkaç yağ asidi içeren muhtelif ürünler diğer bir sınıfı oluşturmaktadır. Anandamide ile ortak yapısal özelliği olan oleamide in kannabinoid reseptörü içerdiği kesin değildir. Genel olarak plastik atıklarında bulunmaktadır.Spice ürünlerinin yakalanmaları sonrasında yapılan testler ile zaman içerisinde birçok etken madde tanımlanarak rapor edilmiştir.

Bu ürünlerin satışlarının genel olarak internet üzerinden yapıldığı görülmektedir. Bu sitelerin ana dili kaynak ülke konusunda fikir verebilen bir olgudur.

Avusturya, Almanya, Macaristan, İrlanda, Lüksemburg, Lituanya,  Letonya, Portekiz ve birleşik krallık ta büyük veya küçük marketlerde satıldığı, Lituanya da seks shoplarda satıldığı Lüksemburg da ise benzin istasyonlarında bile satışının tespit edildiği bildirilmiştir.

Bölüm (IV) de buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

01.09.2014

30 AĞUSTOS TÜRK MİLLETİNİN EMPERYALİZME DUR DEDİĞİ GÜNDÜR. BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

30-august-atatürkSevgili okurlarım,

bu gün yine her yıl olduğu gibi, 30 Ağustos bayramı hakkında çok şeyler yazılacaktır…iyi ki yazılacaktır.

Tarihimizin değerini gelecek kuşaklara aktarabilmek bizlerin milli bir yurttaşlık görevidir. Değilmi ki yaşadığımız çağda bir çok manevi değerlerimiz her gün anlam ve önemini kaybetmektedir. O zaman bu tarihi görevimizi yapmakta geç kalırsak, tarih bizleri affetmez.

30 Ağustos; kaderine el konulmuş, her türlü özgürlük ve yaşama hakkı elinden alınmış (Mondros ve Sevr müzakereleri) bir milletin emperyalizme dur!…dediği gündür.

30 Ağustos Zafer bayramı ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir’de kutlanmıştır. Resmi olarak zafer bayramı ilan edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur.

30 Ağustos şehitlerimizi anma günüdür. Bugün bağımsızlığımızı nasıl kazandığımızı yeniden hatırlama günüdür. Bugün 30 Ağustos zafer bayramında hayatlarını feda ederek bizlere bu Yurdu armağan edenleri anma günüdür. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye için yaptıklarından dolayı vicdan borcumuzu ödeme günüdür. Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı; bayramınız kutlu olsun!

Özgür ve hür olmanın ne kadar değerli ve kutsal olduğunu hepimiz biliyoruz. Özgür olmayı bir de Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinden öğrenelim…buyurun!

>>Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevi, hususi ve resmi hayatımın her safhasını yakından bilenlere bu aşkım malumdur.

Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim.

Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vaz geçinceye kadar, amansız düşmanıyım.<<

Mustafa Kemal ATATÜRK

Bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

30 Ağustos 2014

11 YAŞIN ALTINDAN ÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I I )

bonzaibölüm2>>Hayvan deneyimi dahi yapılmadan, çocuklarımıza satılan öldürücü zehir!<<

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.
Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!
Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir. Bu tehlikenin sebeplerinden birisi de; “bonzai” denen sokak esrarının, esrardan daha ucuza satılması ve sosyal medya üzerinden temin edilebilmesi.

AVRUPA RAPORUNUN DEVAMI

Bonzai Türkiye’ye ne zaman girdi?

Uyuşturucu ekimi, üretimi, kaçakçılığı ve kullanımının büyük sorun olmaya devam ettiği dünyada artan fiyatlar, küçük eroin organizasyonlarını daha karlı olduğunu düşündükleri çeşitli uyuşturucu maddelerine yöneltiyor.

Türkiye’de de önemli bir sorun olan uyuşturucu kullanımı, başta gençler olmak üzere bağımlılarını hayattan koparmaya devam ediyor. Genellikle “bir defadan bir şey olmaz” denilerek başlanılan uyuşturucunun pençesinde olan kişiler, para bulamadığında çeşitli yöntemlere de başvuruyor. Uyuşturucunun en ucuzunu almaya çalışan bağımlılar, bazen kurye olarak da kullanılıyor. Uyuşturucu ticareti yapan şüpheliler, çaresiz kalan bu insanların durumundan her fırsatta faydalanmaya çalışıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının (KOM) 2012 Faaliyet Raporundan derlenen bilgiler, son günlerde bonzai türü uyuşturucunun giderek yaygınlaşmasının ip uçlarını da gözler önüne seriyor.

2011 yılı KOM raporunda, afyonun Afganistan’daki tarla çıkış fiyatının yükselmesi ve afyon üretimindeki düşüşün eroin fiyatlarına yansıdığı, artan fiyatların küçük eroin organizasyonlarını daha karlı olan maddelere yönelttiği belirtiliyor. Öyle ki; bu dönemde yapılan değerlendirme ve tespitlerde, 2010 ve 2012 yılında sigara kaçakçılığına karıştıkları tespit edilen 122 kişinin geçmiş dönemde 50 gram ve üzeri eroin kaçakçılığına karıştıkları görülüyor.

Bonzai, 2010 ve 2011’de küçük miktarlarda getirildi

Sokak dilinde “bonzai” olarak bilinen “1-naphthalenyl methanone”, diğer adıyla JWH-18 grubu sentetik kannabinoid türevi bir uyuşturucu madde. Bonzai, genellikle diğer kurutulmuş bitki kırıntılarına emdirilmek suretiyle kullanıma sunuluyor. Sentetik kannabinoid türevlerinin Türkiye’de bitki kırıntılarına emdirilmesi haricinde sıvı ve toz halde yakalamaları da gerçekleşti.

Sentetik kannabinoid türüne her geçen gün yeni türevler ekleniyor ve piyasaya sürülüyor. Birçok ülke de bu durumdan olumsuz etkileniyor. Türkiye’de ilk defa 2010 yılında görülen sentetik kannabinoid türevleri, 2011 yılında yasa kapsamına alındı. 2010 ve 2011 yıllarında küçük miktarlarda Türkiye’ye getirilen bonzaide, 2012 yılında yüklü yakalamalar oldu. Bunun yanında sokak satıcılarına yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda miktarı az olmakla birlikte, tek başına ya da diğer uyuşturucu maddelerle (çoğunlukla esrar ve sentetik hap) birlikte ele geçirildi. Raporda, Türkiye’de 2010 yılından itibaren bonzai yakalamalarında artış görüldüğü vurgulandı.

2012’de 391 operasyonda 896 kişi ile birlikte 197 kilogram bonzai ele geçirildi. 2011 yılına göre bonzai yakalanmalarında görülen 18 katlık artış, yakalama yapılan il sayısının 21’den 47’ye çıkması Türkiye’deki pazarın gelişimi hakkında ipuçları veriyor.

2011 ve 2012 yılında yapılan yakalamaların büyük bölümü, ülkenin batı illerinde gerçekleşti.

Sentetik Kannabinoid (Bonzai)

Bonzai olarak adlandırmakta olduğumuz yeni nesil bu uyarıcı madde genel olarak uluslararası polisiye literatürde ‘’ spice’’ adı altında tanımlandırılmaktadır. Ülkemizde kullanımın hızla artmakta olduğu bu uyarıcı madde üretiminde sıklıkla kullanılan bonzai ağacının yaprakları sebebi ile bonzai adını almıştır. En önemli husus burada kurutulan madde olarak herhangi bir başka bitkinin yapraklarının da kullanılabiliyor olmasıdır.

07.01.2011 tarihli ve 2011/1310 sayılı B.K.K. (13 Şubat 2011 tarih ve 27845 sayılı Resmi Gazete) Tarihli BKK kararınca uyuşturucuların murakebesi kanunundaki uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin listesine ekleninceye kadar yoğun bir kullanım alanı bulmuştur.

Bahse konu B.K.K da 2. Maddede adı geçen maddeler şunlardır;
Sentetik kannabinoidlerden:

a) JWH-018 – b) CP 47,497 – c) JWH-073 – ç) HU-210 – d) JWH-200 – e) JWH-
250 f) JWH-398 – g) JWH-081 – ğ) JWH-073 methyl derivate – h) JWH-015 – ı) JWH-122
i) JWH-203 – j) JWH-210 – k) JWH-019

Karar kapsamında suç teşkil eden maddelerin Esrar ın etkin maddesi olan THC ye benzer etkilere sahip olması sebebiyle kuru otlara emdirilmek suretiyle esrar görünümü kazandırmaktadır. Çok az miktarlardaki etken maddeden yüksek miktarlarda üretim yapılabilmesi maddenin polisiye manada mücadelesinde hem zorluğuna hem de önemini ortaya koymaktadır. Genel olarak çin menşei olarak ortaya çıktığı söylese de herhangi bir yerde üretiminin kolay mümkün olduğu bilinmektedir.

Spice adı altında İnternet üzerinden, online satış sitelerinden 2006 yılından itibaren satışında artış görülmesi ile dikkat çekmiş ve tahminen bu ivmesi 2004 yılına kadar gittiği düşünülmektedir. Zengin aromalı Egzotik tütsü, insan kullanımı için değildir şeklindeki ibarelerin aksine yoğun olarak dumanı çekilerek kullanılan ve esrara benzer etkiler yaratan bir maddedir.

Spice silver, spice gold,spice diamond, Spice Arctic Synergy, Spice Tropiccl Synergy, Spice Egypt, Yucatan Fire, Smoke, Sence, ChillX, Highdi’s Almdröhner, Earth Impact, Gorillaz, Skunk, Genie, Galaxy Gold, Space Truckin, Solar Flare, Moon Rocks, Blue Lotus, Aroma, Scope gibi bir çok farklı isim ve ambalaj adı altına satılmaktadır.

Üçüncü bölümde buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
21.08.2014

ÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I )

BONZAIÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I )

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.
Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!
Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.
Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli bönzai hakkındaki raporuna girmeden önce; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) in raporuna bir göz atalım.

TÜİK’in raporuna göre:

ÖNCE SÜRÜNDÜRÜYOR SONRA ÖLDÜRÜYOR

TÜİK araştırmasına göre, son dönemde yol açtığı ölümlerle kamuoyunun gündeminde yer alan uyuşturucu madde bonzainin Türkiye’de kullanım yaşı 11’in altına düştü. Geçen yıl 48 binden fazla çocuk bağımlılık yapan madde kullanımı nedeniyle güvenlik birimlerine getirildi. Çocukların yaklaşık 4 bin 500’ünün esrar, 213’ünün bonzai, 118’inin eroin ve 171’inin de hap kullandığı tespit edildi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) araştırması, Türkiye’de bonzai kullanımına ilişkin çarpıcı sonuçları ortaya çıkardı. AA muhabirinin TÜİK araştırmasından derlediği bilgilere göre, geçen yıl 48 bin 374 çocuk bağımlılık yapan madde kullanımı nedeniyle güvenlik birimlerine getirildi. Çocukların 32 bin 849’unun sigara, 4 bin 439’unun esrar, 213’ünün bonzai, 171’inin hap ve 118’inin de eroin kullandığı tespit edildi. Çocukların bir kısmının da “uçucu”, “yapıştırıcı” ve “çözücü” tabir edilen maddeler kullandığı belirlendi.

Araştırmada, Türkiye’de bonzai kullanım yaşının 11’in altına kadar düştüğü ortaya çıktı. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde bonzai kullanan çocukların 165’inin yaşı 15-17 aralığında, 42’sinin yaşı 12-14 aralığında, 6’sının yaşı ise 11’in altında olduğu belirlendi.

Kullanımı sonrasında denge kaybından, konuşma güçlüğü, kısmi bilinç kaybından ölüme varan ciddi sonuçlara neden olan bonzainin, tedavi süreci de bir o kadar zorlu. Kalp atışlarını hızlandırması nedeniyle kullanıcılarına ölüm korkusu yaşatan bonzai nedeniyle, intihar vakıaları da yaşanabiliyor.

AVRUPA RAPORU BAŞLANGIÇ

Bonzai Nedir?

Sokaklarda genel olarak “bonzai” olarak adlandırılan uyuşturucu gerçekte Sentetik Cannabinoid ismi altındaki birçok maddeden oluşmaktadır. Tamamen kimyasal olan bu maddeler bazı bitkilerin kurutulmuş yapraklarına emdirilerek yapılmaktadır.
Sentetik Kannobionidler etkilerini tespit etmek için insan ve hayvanlar üzerine deney yapılmadan piyasaya sürülmektedir.

Tamamına yakınının insanlar üzerindeki etkisi bilinmeden kullanımı artmıştır.
Bu maddeler esrar etkisi vermesi sebebi ile sentetik esrar olarak kullanım alanı bulmaktadır.
Dünya genelinde Spice silver, spice gold,spice diamond, Spice Arctic Synergy, Spice Tropiccl Synergy, Spice Egypt, Yucatan Fire, Smoke, Sence, ChillX, Highdi’s Almdröhner, Earth Impact, Gorillaz, Skunk, Genie, Galaxy Gold, Space Truckin, Solar Flare, Moon Rocks, Blue Lotus, Aroma, Scope gibi bir çok farklı isim ve ambalaj adı altına satılmıştır.
Avrupa genelinde Spice olarak adlandırılmakla birlikte satışının “Plant food” “not for human use” (İnsanlar için değildir) şeklindeki ibareler bulunan paketlerde satışa sunulmuştur.

Başka bir “herbal incense” veya “herbal product” olarak da piyasaya sürülmüştür. Kimyasal olan bu maddenin zehirleyici özellikleri sebebi ile insan sağlığına verdiği zararlarının Herbal ürün olarak adlandırarak sağlığa zararlı olmadığı algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

İkinci bölümde buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.08.2014

TOPLUM VE GELECEK

CYMERA_20140706_165753Eğer gelecekte dünyanın gelişmiş milletler topluluğunda yerimizi bulacaksak; her şeyden önce “yaşadığımız çağı kendimiz yaratmalıyız”! Bunun yolu ise eğitimden geçer…
Başkalarının yarattığı çağı yaşayan toplumlar, bir gün kaybolmaya mahkumdurlar… Fiziki anlamda yaşasalar da, ruhlarını kaybederek kimliklerini unuturlar!
Bunun örneğini; Türklüğü inkar ederek, “ümmet” olduğunu iddia edenlerde görüyoruz. Ümmet diye bir ırkın olmadığını anlatamadığımız süre, özümüze dönmek şansımız da her gün biraz daha azalarak bir gün kaybolacaktır.
Türk olmanın İslam dünyasının bir parçası olarak ümmet olmaya engel olmadığı nasıl bir gerçekse; Mehmet Akif’’in; “ırkıma yok izmihlal” (yıkılmak, çökmek)
demesinin de ırkçılıkla alakası olmadığı gibi.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

BRAVO!

abgehaktÜlkemizdeki seçim propagandalarını izlerken tarihin gerilerine gittiğimizi hüzünle algılıyorum.
Yine mezhep ayırımcılığı, yine etnik tartışmalar ki; bizleri sadece bölünmeye çalışan zihniyetler, seçimlerin ana maddeleri olmuş.

Efendim… Sen Alevisin, sen Sünni sin. Sen ümmet-sin, sen değilsin. Sen hırsızsın, sen daha hırsızsın. Senin kıçın açık, senin ki kapalı. Camiye gittin mi, Kiliseden çıktın mı?

Yahu Allah aşkına!
Bu nasıl bir seçimdir ki: Kimse bir program üzerinden tartışma yapmıyor?
Eğitim, sosyal, dış siyaset, toplumun hangi sorunları vardır? Kimsenin dingilinde değil.

DEMEK Kİ, SORUNLARINI TAM ÇÖZMÜŞ BİR MİLLETİZ, BRAVO!

O zaman sormak lazım ki; bu siyasetçilere ihtiyacımız var-mıdır ? Dedikodu yapmayı bu siyasilerden mi öğreneceğiz?

Ayıptır be dostlar, dünya bize gülüyor!

 

BÜLENT BEY! …GÜLSEK Mİ, YOKSA AĞLASAK MI?

001weinen>> Bülent Arınç Bey! Siz önce; Kadınımızın toplumda yüksek sesle ağlamasını durdurun da, sıra gülmesine gelsin!<<

Aslında                 susmaya kararlıydım ama olmadı. Beni zorladınız Bülent Arınç Bey… Zorladınız!

Öyle uzun yazacağımı da düşünmeyin Bülent Arınç Bey! Yaptığınız sosyal eleştireler de haklı olduğunuz noktalar var. Ancak şikayeti yapan siz olursanız, bu işte bir çaprazlık da var!

Bu ülkenin tüm temel taşlarını yerinden oynatan sizler değil-misiniz?

Uyguladığınız turbo kapitalizm sistemin sadece alış verişte kalacağına inandınız mı Bülent Bey?

Her yıl 15 milyar dolar değerinde ithal ettiğiniz telefonların susacağına nasıl inandınız Bülent Bey?

Biliyor-musunuz Bülent Arınç Bey!

Siz… Kadınımızın toplumda gülmesini yasaklayabilirsiniz; çünkü sizin ıssız odalarda akan gözyaşlarından haberiniz yok!

Çünkü sizin sessiz çığlıklardan haberiniz yok!

Bülent Arınç Bey!

Önce; Kadınımızın toplumda yüksek sesle ağlamasını durdurun da, sıra gülmesine gelsin!

 

Ne demişti 15 yüzyıldaki saray şairimiz?

“Dünyada bir kadının gülmesi kadar güzel bir şey yoktur”!

 

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

31.07.2014

 

 

DUA VE DİLEKLERİM İÇİN DİZ ÇÖKÜP EL AÇTIM YARABBİ!

weise roseAllah’ım, bu akşamki Kadir gecesi hürmetine!
Bizlere verdiğin yüce İslam dini hürmetine diz çöküp yalvarıyorum!

O yüce dinimizi bozanları, onu istismar ederek kullananları, onu siyasete bulaştıranları, onun adına insan kafalarını keserek futbol oynayanları, onu insanlara yanlış anlatanları, onu gösteriş için etiket yapanları, İslam dünyası içerisinde zulüm yapanları, altın lavabolarda oturanları, halkını aç bırakanları, halkını eğitimden mahrum edenleri, halkına bilgi dünyasını kapatanları, kadınına hürmet göstermeyenleri, çocuklarını dövenleri, büyüklerine saygılı olmayanları, sokakta kol kola yürüyüp yolu kesenleri, trafikte hava atanları, mahkemede yalan söyleyenleri, yanlış karar veren hâkimleri, rüşvet alarak hatalı evrak düzenleyenleri, toplumun sosyal düzenini bozanları, yetim hakkı yiyenleri, insan kalbi kıranları, kibrinden yürürken yollara sığmayanları, ihtiyacı olmadığı halde devletin sosyal fonundan aldığı kömürü köşe başında satanları…
Nihayetinde bizlere vermiş olduğun tüm nimetleri ve insanı insan yapan tüm değerleri bir tarafa iten tüm kullarına vermiş olduğun “O” keşfi zor olan beyin ile düşünmeye yönlendir yarabbi!

Âmin!
Kadir geceniz mübarek olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
23.07.2014

 

KİMSE KİMSENİN YANINDA OLMASIN, DOĞRUYU SÖYLESİN YETER!

Streit_480pxHepimiz biliyoruz ki, İsrail ile Filistin arasında yıllardır süren acımasız bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Ve hepimiz biliyoruz ki, bu yaşanan insanlık dramında iki tarafında suçu vardır; bir tarafın az, bir tarafın daha çok.

Ve biz Türkler, inanç kültürümüzün doğrultusunda her zaman ezik olanın yanında olmayı kutsal saydığımız için ve üstelik Filistin halkının çoğunun Müslüman olması nedeniyle de her zaman onların yanında olmak istedik. Bu durum çok doğal bir refleks olsa da; doğruluğu tartışılmalıdır.

Elbette ki Filistin halkına haksızlık yapılmaktadır. Bu haksızlık yeni de değildir. İsrail devleti kurulacak olduğu zaman, 1948 yılında, Filistin’de iki devlet statüsü ön görülmüştü. Birleşmiş Milletlerin bu planı önce Araplar tarafından ret edilmiştir. Buna rağmen Birleşmiş Milletler bu kararı gerçekleştirmek için hala yükümlüdürler. Ancak Hamas gibi tüzüğünde Yahudi devletine yaşama hakkı tanımayan bir manifesto ile Filistin halkı kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

Kimse kimsenin yanında olmasın, doğruyu söylesin yeter!

 

1)            İsrail soykırımına doğru gidiyor. Bu plan uzun vadelidir. Amaçları; Tevrat’ta sözde vaat edilen coğrafyaya hâkim olmaktır. Bu plan Büyük Orta Doğu (BOP) planıdır. Bu plan için Orta Doğu yansa da, onlar için hiçbir şey hedeflerini şaşırtmayacaktır!

2)            Avrupa ise; tarihinden utanarak İsrail taraftarı olsa da, uyumlu Filistin halkına yardım etmeye hazırdır. Merhum Yaser Arafat’ı ve devamı olan Mahmut Abbas’ı tanımış olmaları bunun kanıtıdır!

3)            Amerika güçlü olsa da, İsrail konusunda bir şey yapacak durumda değildir. Para muslukları Yahudilerin elindedir. Birde, Bil Clinton’un büyük çabalarla bir araya getirdiği İsrail Filistin antlaşmasının Filistin tarafından ret edilmesi vardır. Amerikalılar bunu da unutmuş değildirler!

4)            Hamas tribüne oynamaktan vaz geçerek, halkını Gazze hapishanesinde esaret altına alarak İsrail’e savaş sebebi vermekten kaçınarak, çözümü uluslar arası platformlara taşımalıdır. Ancak bundan önce tüzüğünü değiştirmek zorundadır. Bu günkü tüzüğüyle, kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

5)            Hamas Filistin halkının bölünmüşlüğünden vaz geçerek, tarihi hatasını acilen düzeltmelidir!

6)            Hamas; şu anki mevcut tüzüğüyle, dünyada hiçbir devleti Filistin davası için kazanamaz; tüzüğünü acilen düzeltmelidir!

7)            Hamas’ın başında olanlar; >>“Bu Yahudileri ümmetin önünde diz çöktüreceğiz”<< sloganıyla Gazze’ye sıkışmış olan Haktan alkış alabilir ama Filistin halkı için hiçbir şey yapamaz; aksine, İsrail bombalarını halkının üzerine çeker!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.07.2014

GAZZE SAVAŞINI İZLERKEN, BAŞKA NE GÖRÜYORSUNUZ?

3lükoalisyon10 günden beri Gazze’yi havadan vuran İsrail, kara harekâtıyla savaşın şiddetini artırarak, Hamas’ın alt yapısını tamamen yok etmek kararında ısrarlı olduğunun altını çizmektedir. Ajanslar ise; 20 üzerinde Filistinlinin ve bir İsrail askerinin öldüğünü bildiriyorlar.

İsrail ile Hamas arasındaki savaş, sadece Gazze’de değil, sosyal medya üzerinden de tüm şiddetiyle sürüyor. Her iki tarafın da twitter üzerinden yaptıkları paylaşımlar gösteriyor ki, bu savaş öncekilere benzemiyor. İsrail sayaçları, Hamas’ın attığı raketleri sayarken, Hamas’ın sayaçları öldürülen Filistinlilerin sayılarını paylaşıyor. En son baktığımda İsrail’in sayaçlarında 1248 Hamas raketine karşılık, Hamas’ın sayfasında 191 Filistinlinin öldüğü görülüyordu. (Savaşın 9 günüydü)

Bu savaşta bundan daha önemli olan bir başka durum ise; Mısır ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki beraberlik. Bu durum resmi olmasa da, gözden kaçması da mümkün değil.

Batı gözlemcilerine göre; 2009- 2012 Gazze savaşlarında İsrail’i şiddetle kınayan Mısır ve Suudi Arabistan, bu savaşta susmayı tercih ediyorlar. Arap dünyasının bu iki büyük devletinin bu davranışı nasıl izah edilebilinir? Mısır’ın Gazze kapılarını açmaması başka nasıl izah edilebilinir?

Bence bu beraberliğin arkasında yatan sebep; Arap dünyasının her iki büyük devletinin Hamas’ın ana besleyicisi olan Mısır’daki Müslüman kardeşlere karşı olmalarıdır. İkinci sebep ise; Amerikan İran yaklaşımı olarak düşünülmelidir. Mısır’daki darbenin destekleyicisi olan Suudi Arabistan, Müslüman kardeşlerin bir gün kendi krallıklarının da taşlarını sallayacağından korkmaktadırlar. Bunu Mısır’daki darbeye yaptıkları petrol-dolar yardımlarından anlamak mümkündür. Bu yardımı alan darbeci Mısır hükümeti de, Suudi Arabistan’ı desteklemekten başka bir çözüm üretmekten acizdir.

İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki resmi olmayan bu üçlü koalisyonun asıl hedefi ise; İran’ın olası bir Amerikan İran anlaşmasında, Orta Doğuda güç kazanmasını önlemektir.

Siz başka ne görüyorsunuz? Tartışma açıktır, buyurun!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

18.07.2014

GAZZE’DE ÖLENLERİN SORUMLULARI KİMLERDİR?

hamas raketenweideDeğerli okurlarım,

Yaklaşık 70 yıldır süregelen Filistin’deki insanlık dramı, yeniden kan akımıyla devam ediyor.

Bu nasıl bir meseledir? Bu dünyanın düzeni yok mudur? Herkes haklı mıdır? Herkes haksız mıdır?

Yazıyı uzunca yazmaya gerek olmadığı gibi, geniş bir analiz için de bu sayfalar yeterli değildir.
1) Mısır’daki Müslüman kardeşlerin güç kaybı, Hamas’ında güç kaybına sebep olmuştur. Bu kaybolan gücünü kurtarmak için; Hamas kendi halkını esir alarak İsrail’e karşı kalkan olarak kullanmakta olması, Hamas’ın Filistin halkı için yapacağı en kötü bir durumdur.
2) Hamas, kendileri tarafından bölünmesine sebep oldukları Filistin halkının birliğini yeniden düzelterek, yapmış oldukları tarihi hatayı ortadan kaldırıp, Filistin halkının beraberliğinin yeniden sağlanmasını oluşturmalıdır. Tüzüğünde ret ettiği uluslar arası barış girişimlerini desteklemelidir. Silah zoruyla kazanamayacağını bildiği macera yolunu bırakarak, diplomatik girişimlere ağırlık vermelidir.
3) Hamas; kendine güç saydığı raketlerin İsrail’e boyun eğdiremeyeceğinin bilincinde olarak; en uzun mesafesi 160 km olan bu raketlerle; üstelikte İsrail’in güçlü füze savunması karşısında İsrail’i tahrik ederek savaş sebebi oluşturmamalıdır.
4) Gelelim İsrail’e. İsrail hükümeti kullanmış olduğu askeri güç ile hedefin çok ötesine geçerek sebep oldukları ölümlerin insanlık suçu olduğunu bilmelidirler. Filistin halkının hakkı olan özgür devlet olmak şansının önünde durmamalıdır. İstila ettiği Arap topraklarını boşaltarak, 1967 sınırlarına razı olmalıdır. Birleşmiş Milletlerin 1948 yılındaki iki devlet statüsünü kabul ederek, Filistin halkının hakkını gasp etmekten vaz geçmelidir. Anayasasındaki: “Kudüs İsrail’in bölünmez başkentidir.”maddesini düzeltmelidir. Bunları yapmadığı süre, bu dava için ölenlerin, gerek Filistin, gerekse İsrail tarafından olsun; asıl sorumlusu olduğunu bilmelidir.
5) Başta Amerika olmak üzere, Avrupa birliği ve dünya Yahudi lobisi, İsrail’e verdiği desteği durdurmadığı süre, Gazze’deki ölümlerden sorumludurlar.
6) Arap birliği (eğer varsa) Filistin halkına geniş kapsamlı olarak maddi destek vererek, Filistin halkının gelişiminde destek olmadıkları süre, Gazze’deki ölümlerden aynen sorumludurlar. Gerekirse, rizikoya girmekten kaçınmayarak, 1973 yılında yaptıkları gibi; petrol ambargosunu düşünmelidirler.
7) Rusya ve diğer Kafkas ülkeleri gibi, Orta Asya ülkeleri de, diplomatik yolları zorlamadığı süre, Gazze’de yaşanan ve sonu belli olmayan bu felaketlerden sorumluluk paylarının olduğunu bilmelidirler.
8) Osmanlı’nın mirasına el koyan İngiltere, Filistin halkı için daha fazla sorumluluk üstlenmediği süre, Gazze’deki insan kıyımından sorumludurlar.
9) Türkiye Cumhuriyeti, İsrail Filistin arasındaki bu insanlık dramında içe dönük sloganlar yerine, daha aktif olarak uluslar arası platformlarda boy göstermelidir. İsrail ile ilişkilerini dondurmayı dahi göze almalıdır. İsrail’in Orta Doğuda daha fazla güç sahibi olmasının Türkiye için de yarınların tehlikesi olduğunun bilincinden hareket ederek, Orta doğu politikasını yeniden masaya yatırmalıdır. Kurulacak olan Kürt devletinin İsrail için en büyük kazanç ve Türkiye için en büyük kayıp olacağının bilincinde olarak, boğduğu kendi askeri gücüne yeniden nefes almak şansının zeminini hazırlayarak, yaptığı hatayı düzelterek, Orta Doğuda gerçek bir denge gücü olduğunu ortaya koymalıdır. Tüm bunları göz ardı ederek, iç siyasette bazen çok lüzumsuz olan çekişmelerde sarf edilen enerjiyi yeniden kazanabilmek için, her konudan bir vazife çıkarmayacak kadar soğukkanlı olmalıdır.
10) Sonuç: Gazze’deki bu savaşın sonunda fazla bir şey değişmez. Ölenler ölür. Hamas attığı raketleri yeniden alır. İsrail yaptığı savaş harcamalarını birilerine fatura eder. Ve Dünya kendi utanması gerektiği bu insanlık dramından pay çıkarmadan yoluna devam eder. Bizlerde kabul olmayacak dua ve beddualarımızla, bazen gözyaşı, bazen de hırsla olayları kısa zamanda unuturuz… Her zaman olduğu gibi!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
13.07.2014

HAYATIN ANLAMINI ARARKEN, İÇİMİZDEKİ POLİSİ ÖLDÜRDÜK MÜ?

CYMERA_20140706_165753Doğmuşum, buradayım!

Ne için, kimin için varım?

Tüketici bir makine miyim?

Yaşadığım hayatın anlamı var mıdır?

Elbette ki hayatın bir anlamı vardır! Onu arayıp bulmak herkes için farklı yol ve ifadelerle izah edilebilinir görünse de… Öyle sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçektir!  Yaratılışın mucizesi olan doğum noktasıyla, ölüm noktası arasındaki zaman çizgisini, hayat olarak, yaşam olarak tanımladığımıza göre; meseleyi bitmiş diyerek rafa kaldırabiliriz(!) …mi? Elbette ki hayır!

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu İnsanın tarihiyle başlamış olan ve binlerce düşünürler tarafından farklı ifadelerle izah edilmeye çalışılmıştır. Bazılarına göre; hayatın anlamı kişisel düşünce ve izah ile açıklanırken; otonom özgürlüğü öne çıkarmaya çalışmışlar. Bir diğerleri ise; hayatın anlamını izah ederken; kolektif düşüncenin ağırlığına önem vererek, sosyal düzeni düzenleyen yasaların önemine dikkat çekerek, hayatın bütünlüğünü öne çıkarıp, yaşamın müşterek olduğunun vazgeçilmez olmasına önem vermişler.

Bir başka düşünürler ise; hayatın anlamını; Tanrı’nın üstünlüğünde ve onun ilahi emirlerinin üst dogma olmasında ararken, ilahi gücü kader ile anlatmaya çalışmışlar.

Bu üç felsefi ayırımlı düşünceden yola çıktığımızda, hayatın anlamını nasıl anlayabiliriz? Bu farklı düşünceleri bir araya getirmek mümkün müdür?

Birileri, hayatın anlamı “X” dır söylese; bir başkası “X”in anlamı nedir diye sorduğunda, ona nasıl bir cevap verebiliriz? Eğer buna bir cevabımız yoksa(?) Bir hiçliğe mi düşmüş oluruz?

Friedrich Nietzsche; “hiçliği” kötümserlik olarak algılar ve aşılmasının İnsanlık için zorunlu olduğunu ifade ederken; insanlığın kaybettiği değerlere dikkat çekerek insanlığa karşı duyduğu sitemi ; “Tanrı’yı öldürdük” diyerek tanımlar! Yani; yüce ilahi gücün yarattığı tüm canlılara, özelikle insanlığa vermiş olduğu kutsal değerleri öldürdük der! Ben; Friedrich Nietzsche kadar kesin ve keskin söz kullanmak yerine; “içimizdeki polisimi öldürdük”? …diye sorgulamak istiyorum!

İnsanın fıtratında zaten var olan doyumsuzluk, çağımızın en büyük hastalığı olduğunun farkında olmadan hayatın anlamını anlamak zordur diye düşünüyorum!

Bir tarafta; özgür ve otonom olmak isterken, kendimiz ve çevremiz için sorumluluk taşıdığımızı öğrenmek hayatın anlamına değer vereceğini unutmak mümkün müdür?

Kolektif sosyal yaşamda alınan kararların, bireysel çıkarlar için kullanılmasının hayatın anlamını yok edebileceğini unutmak mümkün müdür?

İnanç dünyamızın özü olan İlahi kaynaklardan, insanlık için gelen emirleri evirip çevirip kuşa benzetmenin; hayatın anlamına zulüm olduğunu göz ardı ederek inkâra kadar gidecek olan yolda nasıl bir “hayat anlamı” olabilir ki?

Siz ne dersiniz? “içimizdeki polisi öldürdük mü”?  Yani, bizleri değerli kılan değerleri unuttuk mu? Doğunun medeniyet anlayışını bertaraf ederek, sanayi medeniyetini mi üstleniyoruz? Bu sanayi medeniyetini filtresiz kabul etmek mümkün müdür?

Tüm bunları sorgularken “hiçliği” kabul ederek, kötümser olmak yerine; hayatın bizi yaşamasına müsaade etmeden, hayatı kendimizin yaşamasını oluşturduğumuz zaman, hayatın anlamını da anlamış oluruz!

Evet… Yorumlarınızı bekliyorum!

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

9.7.2014

 

GELİŞEN TEKNOLOJİ VE KAYBOLAN İNSANLIK

KRIGE>> İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!<<

1945 Yılında sona eren 2. dünya savaşından sonra görünürde küresel barış olsa da; aslında hiçte öyle olmadığı tarihi bir gerçektir.
Eski çağlardan beri insanlık tarihinin şekillenmesinde süregelen siyasi iktidar, toprak iddiaları ve ham madde için yapılan savaşlar, günümüzde de aynen devam etmektedir. Kapitalizm ruhunun azgınlığından kurtulamayan İnsanlık; para uğruna ürettiği silahları, İnsanların birbirlerini öldürmesi için sürekli olarak bir moda ürünü gibi pazara sürmesi; gelişen teknolojinin zirvesine ulaşırken; İnsanlığın yolda kaldığını gözlemek, İnsanlık adına utanç verici bir durumdur!
Dünyada olan savaşların farkında olmadığımız…ya da algılamadığımızın sebebi ise; tüm dünyadaki siyasetçilerin ve onlara hizmet eden basın ve medyanın büyük kazancı olması da; İnsanlığın altından kalkamayacağı ayrı bir yüz karasıdır.

Gelişmiş ülkelerin vatandaşları dahi; dünyada barış olduğuna inanırken; sadece kendi ülkelerinden söz ettiklerinin farkında bile değildirler. Yapılan savaşların sorumluluğunu üstlenmek şöyle dursun; haklı olduklarını da iddia edecek kadar manipülasyon edildiklerinin de farkında olmadıkları hiçte şaşırtıcı değildir.
Gelişmekte olan; yada az gelişmiş ülkelerin halkları; zaten savaşların aktörleri olarak seçilmektedir. Aktörü olduğu için de, işi anlayana kadar, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor. Sonuç olarak milyonlarca İnsanın yaşamına son verilirken; milyonlarca çocuğun anasız babasız kalması; milyonlarca kadının namusuna tecavüz edilmesi, bir yerlerde karanlığa bürünerek sisli bir dünyada kaybolup gidiyor. Ve tüm bunlar olurken; birileri bir yerlerde silah sanayi üzerinden kazandığı paraların şerefine kadeh kaldırıyor. Ne yazık ki; kadehlerini kaldıranlar da; evinde ekmeği, ayağında donu, okulunda dersliği olmayanlar tarafından alkışlanmaya devam ediliyor.
İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!

1945 sonrası savaşlarının korkunç bilançosu:

1946-1949 Yunan İç Savaşı
1946-1954 Fransız Çinhindi Savaşı
1947-1949 Filistin savaşı
seit 1948 Myanmar’da silahlı çatışmalar
1950-1953 Kore savaşı
1954-1962 Cezayir savaşı
1956 Süveyş Krizi (ikinci Arap-İsrail savaşı)
1956-1959 Kuban devrimi
1957-1962 Batı Yeni Gine için Hollanda-Endonezya savaşı
1957-1975 Vietnam Savaşı
1960-1989 Namibya kurtuluş mücadelesi
1960-1996 Guatemala’da sivil çatışmalar
1961-1974 Portekiz Sömürge Savaşı
1964 Yılından beri, Kolombiya’daki iç savaş
1966 Yılından bu yana Çad iç savaşı
1968-1979 Bask İç Savaşı
1969’dan beri Papua ve Papua Barat illerinin bağımsızlığı için mücadele
1969-1997 Kuzey İrlanda İç Savaşı
1974-1991 Habeşistan (Etiyopya) iç savaşı
1975-1990 Lübnan iç savaşı
1977-1989 Vietnam-Kamboçya Savaşı
1978-2005 Aceh İç Savaşı (Endonezya)
1978-1989 Afgan iç savaş ve Sovyet müdahalesi
1979 Çin-Vietnam Savaşı
1980 Yılından beri ülkemizde adını koymadığımız PKK terörü ile süren ve hala bitmemiş olan iç çatışma.
1980-1988 İran-Irak savaşı
1982 Lübnan savaşı
1983-2009 Sri Lanka’da iç savaş
1987-1993 İlk İntifada, Gazze / Filistin / İsrail savaşı
1988/1991 Yılından bu yana Somali İç Savaşı
1989-1996/1999-2003 Libeya iç savaşları
1990-1991 İkinci Körfez Savaşı (BM-Irak Koalisyonu)
1991-2001 Yugoslavya iç savaşları
1994 yılından bu yana Belucistan çatışmaları
1996-1997 Birinci Kongo Savaşı
1998-2003 İkinci Kongo Savaşı
2000-2005 İkinci İntifada İsrail Filistin savaşı
2001 Yılından bu yana Afganistan’da savaş
2002-2007 Fildişi Sahili’nde iç savaş
2003-2011 Irak savaşı
2005-2010 Çad’da iç savaş
2006 Lübnan savaşı
2006-2009 Üçüncü kongo savaşı
2008-2009 Gazze (Hamas) / İsrail savaşı
2009 Yılından bu yana, Taliban Pakistan arasında çatışma
2010-2011 Fildişi Kıyısı iç savaş
2011 Libya’da iç savaş
2011 Libya’ya 2011 yılında Uluslararası askeri müdahale
2011 Yılından bu yana, Suriye’de iç savaş
Ve devamıyla şimdiki Irak İŞİD arasındaki mezhep savaşı.

İşte içinde bulunduğumuz dünya bu durumda.

Listelenen tüm savaşların kurbanlarının kesin sayılarını bilmek asla mümkün olmayacaktır.
Mümkün olan bir şey varsa;
İnsanoğlu geliştirdiği teknolojinin esaretinden kendisini kurtaramayarak; yaratılışında saklı olan asıl mucizenin İnsan olmak olduğunu çoktan unutmuş olduğunu anlamakta geç kalmışlığımızdır!

Sevgiyle kalın…!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.06.2014

BABAMA MEKTUP

 ZELIHA~1>>Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.<<

Yazan: Zeliha Karaosmanoğlu-Kaya

Değerli dostlarım!

Bu Yılki babalar gününde; bir özlemin nasıl ifade edildiğini, bir hasretin nasıl dile getirildiğini, yürekte olan sızının nasıl da hıçkırıklara döndüğünü anlatan bir mektup yayımlıyorum. Mektubu; Rahmetli Yılmaz Karaosmanoğlu’nun kızı Zeliha hanım, 2000 Yılında, babalar gününden bir gün sonra kriz geçirerek ölen babasına yazıyor. Yani tam 14 Yıllık bir ayrılışın özlemiyle.
Özünde hiç bir değişim yapmadan yayımlamak istediğim bu mektubu, mutlaka okumalısınız!

Şimdiden tüm babaların ve onlara baba olabilmede eşlik eden, onlar ile yaşamı artısıyla, eksisiyle paylaşan annelerin de bu güzel gününü kutluyorum!

Sevgili Babacığım,

Seni kaybedeli tam 14 yıl olmuş. 16.06.2000 Yılında aniden bizi bırakıp gittin.

Hiç beklemediğimiz ve şok ederek seni kaybettiğimiz o günden bu yana koskoca 14 yıl geçmiş.

Oysa senin o kocaman sevgi dolu yüreğin, siluetin ve sesin hala kulaklarımda çınlıyor.

Gittin gideli hayalin benden hiç uzaklaşmadı ki. Sadece özlemin, hasretin içimi yakıyor, kavuruyor babacığım.

Seni hep ilkokulda, okulumuza geldiğin heyecan ve hevesle; bizi okutmak için çırpındığın görüntünle hatırlıyorum.

Birde beni koluna takarak, sokakta afralı, tafralı ve gururla yürüyüşümüzü hatırlarım.

Erdoğdu’da ki Köseoğlu kahvesine bile beni götürmüştün. Orada höpürdeterek çay içişini hatırlarım.

Evlendikten sonra bile koskoca kadın olmuştum, Melek ve beni kucağına alıp, öpüp, koklayıp; “Gülizar bu kadar güzel kızlar olur mu ? Eniştelerim ne kadar şanslı çocuklar” deyişini ve “ Bu kızlar evlendi ama hala onları evlendirmemiş-im gibi, benim kızlarım evdeymiş gibi, hiç uzaklaşmadım” deyişini.

7 çocuk, tek maaş , sürekli kurulup, kaldırılan sofraları hatırlarım.

Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.

Nasıl o kadar zengin gönüllüydün sen BABACIĞIM?

Senin Karın en güzeliydi; kızlarında öyle. Oğulların ise senin gibi yakışıklı; hepsi sana benziyorlar. Kardeşlerin ise en çok sevgiye layık olanlar. Eniştelerin en akıllı ve iyi delikanlılar. Kardeşlerinin çocuklarını bile en çok seven amca sendin. Hepsiyle ilgilenir , sever ve gurur duyardın.

Ne kadar büyük bir sevgi dünyan varmış babacığım… İnsanlardan nefret ettiğini hiç görmedim. Sevgiye doyduğunu da görmedim. Çok saf, temiz; ama korkusuz kocaman bir yüreğin vardı babacığım…

Baba ve Anne sevgisine de açtın. Çocukluğunda yaşadığın yetimlik seni öyle çok etkilemişti ki… Sevgiye hiç doyamadın. Gelinlerini bile kızlarından ayıramayacak kadar çok sevdin.

Elif’in kanepede uyurken üstünü şefkatle örtmüş sün sen. Elif’de bunu sevgiyle, gururla hep anlatır bizlere.

Bir kez bile öz yada üvey kardeş ayrımı yaptığını duymadım. Tüm kardeşlerini inanılmaz seviyordun. İnan ki bana baba, senin onlara duyduğun sevgiyi insanlar öz kardeşlerine duymuyormuş, bunu da büyüyünce anladım.

İstanbul’dan Trabzon’a gezmeye yada bir cenazeye gelmiştin. Erdoğdu’da buluştuk, beni köfteciye götürdün. Orada gözlerindeki mutluluğu hiç unutamam babacığım. Sen yedirmeyi de , paylaşmayı da inanılmaz çok severdin.

Bir defasında annem anlatmıştı.

Bir gün İstanbul’da Okmeydanı’nda Trabzonlu bir arkadaşını görmüş sün. Hastanede onun la koşturmuş, sonra Kaptığın gibi habersiz eve getirmişsin. “Gülizar sofra hazırla” demişsin, acaba yemek var mı yok mu diye aklına dahi gelmemiş.

Tabi ki sen anneciğimin kadınlığını, mutfak becerisini tartışmayacak kadar emindin.

Babacığım!

Zeki’nin 2 oğlu oldu; Yılmaz ve Bedirhan. Yılmaz’a senin adını verdi. Adı gibi Yılmaz bir delikanlı olmuş.

İlhanın bir paşası var; adı Berkant. Adeta ilhan gibi; iri ve sevgi dolu…

Talat‘ın 2 kızı var; Sudenaz ve Sıla. Sılayı Anneme ve bana benzetiyorlar. Sudenaz ise; inan babacığım tam bir Prenses. Annemin biricik prensesiydi Sudenaz. Sude bir yana dünya bir yana idi Annemin gözünde. Sudenaz okulu, okumayı çok seviyor. Tam senin istediğin gibi; inşallah okuyacak ve ilerleyecek baba. İkisi de çok tatlılar, inan bana babacığım, çok tatlılar!

Hele Ayhan…onun senin gözünde özel yeri vardı, biliyorum. Onunda İlayda ve Gülizar adında iki tatlı kızı oldu. İlayda’sı çıtı pıtı çok güzel bir kız. Tipini annesinden yüzünü Ayhan’dan almış. Gülizar’ı çok minik, onun gözleri masmavi baba. Bakalım zamanla kime benzer. Ama acayip güzel bir bebek Gülizar, tıpkı Annem gibi.

Aydın Ağabeyimin de, Eren’den sonra bir Murat’ı oldu. İnanılmaz akıllı ve yakışıklı tabi…babası gibi!

Sen torunlarının hiçbirini göremedin babam. Damla, Eren, Aysu ve Cansu tanıdığın tek torunların oldu BABİŞKOM.

Maalesef diğerlerini tanıyamadın, göremedin, sevemedin, öpüp koklayamadın.

Senin gidişinin ardından Annem çook hastalıklar çekti. Göz yaşları hiiç kurumadı Annemin. Çok ağladı ardından, seni sayıkladı yıllarca… Hep seni anardık. Her gece bıcır bıcır konuşurduk annemle. Onuda 15 Mayıs 2011 de senin yanına koyduk, biliyorsun babacığım!

İkinizin Mezarını birleştirdim babam…Sen Anneme çok düşkündün. Yan yana değil, aynı Mezarda yatmanızı istedik. Sizi çevrele-dik; artık iki kişilik… ama tek mezarda yatıyorsunuz.

Babammm!! Benim kocaman yürekli, dağlar kadar güçlü, yokluğuna alışamadığım, çok ama çok özlediğim babacığım!

Yine geldi bir Babalar günü daha. Biliyorsun! Sen babalar gününden bir gün sonra gittin. Tıpkı annemin anneler gününden bir hafta sonra gitmesi gibi. Sizleri unutmak mümkün değil babacığım!

Her yerde babalar konuşuluyor, hevesle hediyeler bakılıyor ya… buruyor beni babam, içim sızlıyor!

Bizde mezarınıza geliyoruz ara ara…Hasretimiz belki diner diye.

Zeki Trabzon’a taşındı babacığım. Artık daha rahat gidip geliyoruz yanınıza.

Yıllardır içimde birikti hasretin, özlemin ve sevgin. Hem çok zaman oldu özledim, hem de bugün gibi her şeyinle Dimağımda duruyorsun. Sevgini, sesini, cıvıl cıvıl neşeli hallerini, iştahla yemek yiyişini, bize öpücük göndermelerini, arkamda bir dağ gibi duruşunu özledim babam!

Kaç baba kızının çeyizini 6 katlı evin en üstüne sırtında taşır bilmiyorum; ama sen taşıdın baba! Hep içim acır o günü hatırlayınca. Keşke sen taşımasaydın! Birde, işe girmek için ne çok yalvarmıştım sana. Çok ağlamıştım da,sonunda pes etmiştin.  Tanıdığın Vedat beye elimden bir çocuk gibi tutarak getirmiştin beni; gülerek hatırlarım hala o günü babacığım!

Hatırlar-mısın…birde apandisit ameliyatı olmuştum da, sen beni acile yatırmış tın. O gece seni eve yolladılar da, sabah gelirsin dediler. Sen geldiğinde ben ameliyatta imişim; çok ağlamışsın  “Kızım bensiz, yanında yokken ameliyata aldılar diye”. Çok koymuş sana. annem öyle söylemişti babacığım!

Ameliyat dönüşümüzde o zaman taksi ne gezer, Sen zaten otobüs işletmeleri amiri idin. Otobüse bindiğimizde, sen; “açılın, açılın, kızım ameliyat oldu; yer verin “deyip beni oturtmuştun. Kendimi adeta prenses gibi hissetmiştim ama çok da utanmıştım… böyle yaptın diye. Ne bileyim ki, senin sevgi ve şefkatinin tavanlarda olduğunu..

Hala daha senin nasıl bu kadar öngörülü, cesur ve aydın bir insan olabilme ne şaşırırım. Her gün alınan 6 ekmeğin yanında, bir gün bile eve gazetesiz gelmemen le gurur duyuyorum. İnsanlar evine düzenli gazete hala daha almıyorken, sen o zamanlar dahi hiç gazetesiz gelmezdin. Sen işten gelirken gazete kokunla gelirdin;..bayılırım o kokuya.

Biliyor-musun baba?… Eve ekmek almayı unuttuğum oldu ama, gazeteyi hiç unutmadım ben de…..tıpkı senin gibi.

O köyden gelip, şehirde kızını okutup, bu kadar çok güvenip, arkasında duran, onunla gurur duyan, senin yaşıtlarında bir baba yoktu oralarda biliyorum. Şimdilerde var. Ve seni örnek alan yeğenlerin de var … Akrabada gurur duyduğumuz doktorlar, mimarlar, öğretmenler ve daha pek çok kızımız var.

Seni anlatmak; günlerce, sayfalarca sürer biliyorum babacığım!

Seni çok seviyorum, özlüyorum, arıyorum, anıyorum; her an kalbimdesin Babişkom…kalbimdesin!

Nurlar içinde uyu, Allah’ın Rahmeti üzerinize olsun babam!

Anneme selam ve sevgilerimi söyle…unutma sakın!

İnşallah Cennette Kavuşmak ümidiyle Allah’a emanet olun BABAM…!!

Ellerinden öperim, yanaklarından öperim Babam…!!

 

Sizi çok seven kızınız ZELİŞ.

 

Zeliha Karaosmanoğlu / Kaya

14. Haziran 2014

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürüDüşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

 

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

 

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

Not:

Soma faciası nedeniyle 19 Mayıs için ayrıca bir paylaşım yapmak içimden gelmiyor.

Tüm milletimizin bu Yıl buruk geçen 19 Mayıs bayramını içtenlikle kutluyorum…sevgiyle kalın!

 

DOKUNMA…ACIYOR İŞTE

DOKUNMABu akşam bir sızı var yüreğimde;
Dokunma…
Ellerim bağlı;
Dilim dönmüyor…
Saramam seni gecenin karanlığında…
Sokulma.

Açma maden çukuru yüreğimin kapısını!
Görme içimdeki kara sızıyı!
Dokular titreşim yapıyor;
…yüreğimde.
Acılar feryat ediyor…susarcasına…
…ciğerimde.
Dokunma…!

Karanlık gecenin sessizliğinde.
Kulaklar çınlatan suskunluğuma.
Avuçlarımda kalan son özlemimle.
Rahat bırak beni;
Dokunma…!
Ben feryat ederken duymayan sendin!
Susunca anladın kimsizliğimi!
Şimdi sen feryat eyle!
Bağır çağır istersen!…ama;
Bana dokunma!

Dokunma bana sen…ordaki…evet, sen!
Sende…dokunma!
Heyy sen, alttaki!
Sana diyorum…orda üstteki!
Sağımdaki…
Solumdaki…
Heyy sen…! Kalemi bozuk serseri!
….mürekkebi tükenmiş mecnun…
Sizde duyun…duyun artık!
Dokunmayın yüreğime!
Bozmayın sessizliğimi!
Ben karanlığa alışmışım!
Rahat bırakın da uyuyayım artık!
Sonsuzluğuma…

Dokunmayın yarama diyorum!
Acıyor işte…
Dokunmaaaaa!…dokunma.
Dokunma……acıyor işte…(?)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
19.05.2014

NE OLDU BİZE ?

Y-YERKEL>>“Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !“<<

Ne oldu bize?
Rahatlık mı battı diyeceğim ama…dilim dönmüyor; çünkü herkesin rahat olmadığı belli.
Kibir hat boyuna çıkmış ama…neyimize kibirleniriz pek de bilen yok.
Mucit olmadığımızı bakan ağzından duymuştuk. Yazdığımız klavyeyi başkaları icat etmiş. 18 milyon trafiğe açılmış motorize araçların arasında bir tane kendi emeğimizle ürettiğimiz araç yok. Eğitimde, iş güvenliğinde, İnsan gelişiminde hep arka sıralardayız. Sinirlerimiz çok zayıf, sigorta çabuk atıyor. Yani…kibirlik bir halimiz yok!
Peki ne oldu bize…neden dünyanın diline düştük?

Ağalık paşalık tutkusu, ruhumuzun saklı köşelerinden sıçrayışa geçince hakimiyetimizi kaybediyoruz. Öfkemizi yenmek şöyle dursun, öfke arayan bir millet olmuşuz.
Günaydın diyeni, selam vereni şüpheliler arasında görmek istiyoruz.
Yaşadığımız coğrafya, heyecanlı İnsanların coğrafyası olduğunu bilmek bazen duygularımıza eşlik ederken, yüreğimizdeki acıların ifadesinde yardımcımız olsa da; aynı heyecan bizleri bazen sonu belli olmayan maceralara da getirebiliyor.

Başımıza bir facia, bir afet geldiğinde, ülkenin her kesimini de içerisine alacak bir kriz masası oluşturup olayların koordinasyonunu, akımını, idare ve sevkini yönlendirecek kişilerin düşünce ve tecrübelerini kullanmak yerine…tv lerde tartışmalar başlatarak, her kafadan bir ses anlatımlarıyla vatandaşın kafasını daha da fazla karıştıran sözde bilim adamlarına işi bırakıyoruz.
Particiliğin hat safhaya ulaştığı ülkemizde, ölülerimizin mezarları başında da siyaset yapmayı bir beceri olarak algılıyoruz. Birileri kalkıp da; elmanın elma, biberin biber olduğunun tespitini de yapsa, hemen arkasında siyasi düşünce vardır fikrine kapılıp, elmanın da biberin de gerçek olduğundan şüphe ediyoruz; onu diyenleri de doğduğuna pişman edebiliyoruz.

Hislerimizi kamçılayan sloganlar atan arsızlar da var aramızda. Lafı tersine çevirenler olduğu gibi, lafın özünü değiştirenler hiçte az değil. Hükumet sözcüleri bazı resimleri izah ederken; insanımızın düşünce gücünü zorluyor.
İş kazaları tarihini bize yansıtan sn. Başbakanımızın sözleri hiçte sıcak değildi. Soma’da ki maden faciasını geçmişteki 150 – 200 Yılın iş kazalarıyla izah etmesi ise; soğuktu…çok soğuktu; duygularımıza rehber olamadı.

Yüreği yaralı İnsanlar vurgun yemiş balinaya benzer. Onların duyguları bazen edep sınırını da zorlayarak öfkeye dönüşebilir; kriz durumlarında bunu anlamak çok önemlidir.
Her bağıranı düşman olarak görmek bir idarecinin işi değildir.
Devlet erkanı gittiği yere, yeteri kadar korumalarıyla gidiyorsa, devlet erkanının kişilerle doku irtibatı olmaz, olamaz. Olsa olsa taziye için olur, kavga için değil. Bu olmayış her şeyden önce güvenlik sorunu ile bağımlıdır. Eğer güvenlik ile sorumlular bunun önünü alamıyor-salar, ifa ettikleri görevde yanlış bir yerdedirler, acilen evlerine gönderilerek yerlerine uzman kadro alınmalıdır.

2014 Yılına gelmişiz ama, hala ilkel şartlar altında emek vererek, modern yaşam standardını yaşamak istiyoruz. Sömürüye dur diyecek gerçek bir sendikamız yok; onlarda kendilerini sömürü düzenine kaptırmışlar. Sivil toplum örgütlerimizin adı kalmış sadece…kendilerini duymak, önerilerini beklemek sabır işi.
Dünyanın bilim adamları Ay’ı çoktan bırakmışlar; uzayın sonsuzluğunda yaşam emareleri ararken, biz hala birbirimizle siyasi kavgalarla uğraşıyoruz. Uzlaşıdan uzak tutumumuzla…aklın yolunun bir olduğunu unutmuşuz!

Ne demişti Ay’a ilk ayağını basan Neil Armstrong?
“That’s one small step for man… one… giant leap for mankind.” = „Bu adım, bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için bir sıçrayıştır“
Buradan yola çıkarsak; bizde İnsanlık adına, barış adına, şunu diyebilmeliyiz ki…yarınlar için bir şeyler yapabilmenin yolunu açalım ve öz eleştiri kültürümüze katkıda bulunalım; çünkü öz eleştiriye bu günlerde her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

>> “Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !”<<

Mehmet Nuri Sunguroğlu
5/17/2014

SOMA

SOMAİhmalkarlık, rehavet severlik, vurdumduymazlık, bencilliğin sardığı sarhoşluk neticesinde yaşanan felaketler hiç bir insanın kaderi olamaz, asla olmamalıdır da.!!

ON BEŞ BİN İŞ YERİNE BİR HEMŞİRE, BİN HASTAYA BİR-BUÇUK DOKTOR

Resim 226Gece gündüz bizlere hizmet veren doktorlarımız, kişisel sağlık sınırlarını da aşarak bu ülkenin İnsanlarına hizmet vermektedirler.  Bazen dövülürler, bazen de övülürler ama; onlar verdikleri meslek yeminine sadık kalmayı hiç unutmazlar.

Bir Alman doktor arkadaşımla dünyadaki sağlık sorunlarını konuştuğumuzda; hekim eğitimindeki dengeyi de konuştuk. Dr. arkadaşımın söylediklerini aynen buraya ekliyorum.

>>Biz hekimler dünyanın neresinde olursa olsun, aldığımız eğitim aynı değerdedir; çünkü malzememiz hep aynı olmuştur. Eğer bir ülkede sağlık sorunu çözülmemiş ise; suçu doktorlarda değil, sistemde aramak gereklidir<<…dr. arkadaşım.

Tabi ki asıl sorun; ülkemizde yeterli hekimin olmadığıdır. Sağlık personelimiz çok azdır. Hizmet alan hasta sayımız çok fazla olduğu gibi, hizmet almak kültürümüzde henüz gelişmiş değildir.

Geçenlerde KTÜ Tıp fakültesi Tıp öğrencileriyle (resimde görünenler) kısa bir sohbetim oldu. Hepsi genç çocuklar, geleceğin hekimleri. Meslek öğreniminde öğrenime doymayan bir hallerini izledim. Bu durumun beni çok mutlu eylediğini de buraya eklemek istiyorum.

Alttaki istatistiklere bakılırsa; insan bırakın hasta olmayı, Yıllık periyodik olan grip alışkanlığından da vaz geçmek istiyor(!)…

ÜLKEMİZDEKİ HEKİM SAYISI

Türkiye’de 100 bin kişiye 153 hekim düşüyor.

AB ortalaması 322, tüm Avrupa ülkeleri (Rusya ve Eski Doğu Avrupa ülkeleri de dahil) ortalaması, 340 hekim.

100 bin kişiye düşen hekim sayısı; Yunanistan’da 535, Balerus’ta 484, Gürcistan’da 455, Rusya’da 431, Azerbeycan’da 377, Ermenistan’da 344, Bulgaristan’da 363. Türkiye’de ise sadece 153 hekim!

Türkiye, hekim sayısı bakımından 52 ülke arasında 50. sırada.

Olaya bütünüyle baktığımızda, Türkiye’de hekim sayısı yönünden giderek artan ciddi sorunlarımız var.

İşçi çalıştıran iş yerlerinin (apartmanlar dahil), 30 Aralık 2012 tarihinden itibaren “risk değerlendirmesi” yapmaları ve yaptırmaları gerekiyor.

Risk değerlendirmesi ekibinde de “iş yeri hekimlerinin” bulunması gerekiyor.

Ancak, iş yeri hekimi zorunluluğu yukarıda belirtilen tarihlerde (örneğin kapıcı çalıştıran apartmanlarda 30 Haziran 2014’ten itibaren) başlayacağı için şu aşamada, risk değerlendirmesi bakımından iş yeri hekimi gerekmiyor.

İş Kanunu ile ilgili düzenlemeler yapılırken, Türkiye gerçeklerine bakılmadan “ezbere” hareket edilmiş gibi görünüyor.

Şu anda “skandal” denilebilecek bir tablo ile karşı karşıyayız.

Sadece iş yeri hekimi değil, “iş yeri hemşiresi” yönünden de sorun var.

Belgeli 147 iş yeri hemşiresi var. İş yeri sayısı ise, apartmanlar dahil 2.5 milyon civarında! Bir hemşireye 15 bin iş yeri düşüyor!

Sonuç olarak; sahada iş yeri hekimine ihtiyaç var. Kanun yürürlükte ve cezalar yazılmakta. Yazılacak olanlar da yolda.. Bu sayılarla işverenler iyice köşeye sıkışacak. Söz konusu yönetmelik yürürlükte olmaya devam ederse Sağlık Bakanlığındaki hekimler ayrılır ve iş yeri hekimliğine geçerlerse o zaman durum daha da kötü olabilir.

İş yeri hekimi sorununu çözmek için acil çözüm gerekiyor.

 

Sağlıklı günler her daim sizlerle olması dileğiyle…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

13.05.2014

ACİL…ÇOK ACİL!!…ACİLEN ÇÖZÜM ARANIYOR!

acil-1>>“Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor.<<…başka izahı var mı?

Ülkemizde son Yıllarda sağlık sektöründeki gelişmeler tabi ki sevindiricidir. 1980 Yılında babam için Trabzon’da bulamadığım Kristalize-Penisilin iğnesini, bir arkadaşımın aracılığıyla Of’dan bir eczanenin gizli deposundan satın almıştım.

Günümüzde yapılan tüm sağlık yatırımları, geçmişe göre çok iyi olduğu kesin olmasına rağmen…yeterli değildir!

Özellikle acil olarak çare aradığımız sağlık servislerimizdeki durum çok vahimdir. Bu durumun, sağlık personeli tarafından değil, hizmet almak için acile baş vuranlar tarafından yaratılması daha da vahim bir durumdur.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak’ın İngiliz Avam Kamarasındaki bir konuşmasında ülkemizin acil durumu hakkında diyor ki:

Yıl boyu acil servis hizmeti alan hasta sayısı 90 milyon, kendi nüfusundan fazla acil hastaya bakan bir sistemle karşı karşıyayız.

Yılda 10 milyon MR çekilen, 2 milyar kutu ilaç tüketilen bir sistemimiz var.

1000 kişiye 1,4 doktor düşerken, 1000 hastaya da 2,5 yatak düşmektedir.

Hekimlerimiz günde 100-120 hasta bakmak durumundadır. Yılda yaklaşık 700 milyon hasta bakan sağlık sisteminde, ortalama her vatandaşın doktora başvurma sayısı yılda 10’a ulaşıyor.

Sağlık bakanlığının verilerine göre; ülkemizde kamu hastaneleri kurumuna günlük ayakta başvuran hasta sayısı 766 bin. Acil servise gelen sayı ise 232 bin hasta olduğu ve bu acil servislere başvuran hastaların %70’inin acil olmadığı.

Takriben aynı nüfusa sahip olan Almanya’da durum nasıl?

2012 verilerine göre:

Federal Almanya’da günlük acil hizmete başvuru sayısı 188 olarak kayıtlara geçerken; Yıllık hekim ve hastanelere başvuru ve tedavi gören hasta sayısı 17,4 milyon

Sayılara yakından bakalım!

Türkiye Yıllık hasta sayısı: 700 milyon. Almanya Yıllık hasta sayısı: 17,4 milyon.

Türkiye Yıllık acil başvuru sayısı: 90 milyon. Almanya acil başvuru sayısı 6,8 milyon olarak kayıtlarda görülüyor.

Korkunç bir rakam!

Asıl korkunç olan ise; halkımızın sağlık sistemini nasıl da istismar ettiğidir. Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor. Bir ihtimal de; kuyruklarda beklemek istemediği için…yani; hakkına razı olmadığı için acile koşarak zaten az olan doktorlarımızın zamanını çalarak diğer gerçek acil olanlara da hizmeti engelliyor.

Sağlıklı günler dileğiyle…

Mehmet Nuri Sunguroğlu.

10.05.2014

 

AFGANİSTAN

Afghan villagers gather at the site of a landslide at the Argo district in Badakhshan

AFGANİSTAN

Sanki toprağına acılar ekilmiş Afganistan’ın.
Bitmeyen acıların tohumları dökülmüş ovalarına.
Mevsimler beklemeyen;
Her mevsimde yeşeren,
Acılı tohumlar ekilmiş tarlalarına.
İçerde savaş baronları;
Dışardan düşman bombaları…
…ve yaralı yürekler.

Afganistan…

Otuz beşinde şimdi;
Rus bombalarının açtığı çukurlara dikilen ağaçlar.
On beşini dolduracak Amerikan çizmesinin izleri.
Açlığı ekmek;
Acıyı katık yapan yaralı yürekler.
Peştun’iyle Tacik’iyle.
Hazara’sı Özbek’iyle.
Beluci’si Türkmen’iyle.
Ezilmeyen benliğiyle…
Dik yürüyen yiğtlerin diyarı…

Afganistan…

Soğuk olur Hindukuş’un dağları
Yağmurludur Pamir’in yaylaları
Geçit vermez Amu Derya suları
Kurak olur tarlası ovaları
Afganistan…
Doğasında saklı olan felaketiyle
Sanki bir başka diyar, sanki bir başka dünya…

…Afganistan
Açlığı ekmek
Acıyı katık yapan yaralı yüreklerin diyarı…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
04.05.2014

 

AĞIR MİRAS 1915 ( 5 // 3 ) TARİHİN EN BÜYÜK YALANI; ERMENİ SOYKIRIMI

ProfJustinMcCarthyAĞIR MİRAS 1915 ( 5 // 3 ) TARİHİN EN BÜYÜK YALANI; ERMENİ SOYKIRIMI
>>Amerikali Prof. Dr.Justin McCarthy’nin 2002 yılında Londra’da vermiş olduğu “First Shot” (İlk kurşun)adlı konferans dan 3. bölüm.<<

Gizli toplantıları sürdüren, sadece ideolojik dostlarıyla konuşan Türk veya Ermenilere tek bir sorum var. Her türlü bilimsel tartışmayı reddeden Türk veya Ermenilere bir sorum var. Niçin korkuyor­sunuz?

Dürüst bir tartışma için davetimi tekrarlıyorum. Davalarına inananlar savunmalarını da sözleriyle yapmak mecburiyetindedirler; tartışmak için istekli olma­lı ve sadece kendileriyle aynı fikri paylaşanlarla konuşmamalıdırlar.
Parlamenter ve tarihçilere bir önerim daha var: Siyaseti bir tarafa bırakın ve tarihle ilgili sorular sorun. Ermeni ve Türk tarih çalışması şu asli soru sorulma­dıkça incelenemez: Türklerin yaptıkları, soykırım veya müdafaa, nasıl ifade edilirse edilsin Türkler bunu niçin yapmış olabilir?
ERMENİ SOYKIRIM YALANI
Ermeni milliyetçilerinin beyanlarındaki en önemli meselelerinden biri Türklerin Ermenilere neden saldırdığı sorusudur. Türkler ve öteki Müslümanlar, Müslüman bir imparatorlukta çoğunluktaydılar. Asırlarca Ermenilerle beraber ya­şamışlar ve Ermenilerin dinlerini ve geleneklerini sürdürmelerine izin vermişlerdir. Fakat, Ermeni milliyetçilerine göre, Türkler aniden Ermenilere saldırmaya karar vermişler. Bundan da kötüsü, Türkler planlı bir soykırımla tüm Ermenileri yok etmeye karar vermişler. Ermeni milliyetçileri Türkler için atfettikleri bir sürü hayali planla birçok neden üretmişlerdir.

Türkler Ermenilerin mallarını çalmayı düşünüyorlarmış. Anadolu Türklerini Orta Asya’ya birleştireceklermiş fakat Ermeniler yollarının üzerinde bulunuyormuş. Osmanlıların Balkan savaşlarından gelen mülte­cileri yerleştirmek için Ermenilerin yaşadığı topraklara ihtiyacı varmış. Daha duy­gusal nedenler de uydurulmuş: Türkler Ermenileri kıskançlık sebebiyle öldürmek istiyorlarmış, çünkü Ermenilerin üstün olduğuna inanıyorlarmış. Yoksa Türklerin din düşmanlığından kaynaklanan sebepleri mi var?
Türkler Ermenilerin mallarını gasp etmek istemişler midir? Şayet öyle ol­muşsa, İstanbul, Edirne ve İzmir’deki zengin Ermenilerin mallarına dokunmayıp, Doğu Anadolu’daki yoksul Ermenilere karşı savaş açmaları bir hayli tuhaf.
Türkle­rin Ermenilerin mallarına imrendiklerini hiçbir zaman ispat edemeyiz. Fakat malla­rını kimin çaldığını sorabiliriz. Hırsız kimdi? Mağdur kimdi? Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Ermeniler Erivan, Karabağ ve Kars’ta Türklerden ele geçirdikleri topraklarda yaşıyorlardı. Türkler Ermenilerin topraklarını değil, Ermeniler Türkle­rin topraklarını çalmışlardı.
1. Dünya Savaşı esnasında, Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde bir kez daha Türklerin ve Kürtlerin mallarını talan eden Ermenilerdi. Anadolu Müslümanları evlerini ve çiftliklerini kaybettikten 100 yıl sonra intikamlarını alır ve Ermeni topraklarını ele geçirirler.
Orta Asya Türkleriyle birleşme arzusu başta Enver Paşa olmak üzere bazı Osmanlı liderlerinin ilginç ülkülerinden biriydi. Bu, Azerbaycan hariç hiçbir zaman ciddi bir şekilde düşünülmemiştir. Ermeniler böyle bir plan için nasıl engel olabilir­ler ki? Orta Asya’ya giden yol Ermenistan’dan değil İran’dan geçiyordu. Ermenistan üzerinden geçmeyi düşünmeleri için çılgın olmaları gerekir. Bunu ispatlamak için haritaya bakmak kafidir.
Orta Asya’ya varmak için kuzeye ilerleyen Türk Ordusu Kafkas dağlarının zirvesinden, çöl ve step alanından geçmek zorunda kalacak, so­nunda Aral Denizi’nden güneye ulaşacak. Bunu Enver Paşa bile deneyemezdi. Cengiz Han bile kıyı şeridinden gitmişti.

Osmanlı Anadolu’sunda yaşayan öteki Ermeniler Osmanlıların doğu çıkartması esnasında yollarını keser miydi? İlerleme­yi engellemek için orduları harekete geçirseler mesele oluştururlardı. Gerçekten de Osmanlılara karşı silahlandılar, fakat Ermeni ayaklanmasının Orta Asya ile hiçbir alakası yoktu.
Osmanlıların Balkan savaşı mültecilerine yer bulmak maksadıyla Ermeni topraklarına göz diktiği iddiası tamamen yanlıştır. Mültecilerin tamamı 1. Dünya Savaşından önce yerleştirilmişti. Hepsinin yerleştirildikleri yerler Trakya ve Batı Anadolu idi, Doğu Anadolu değil.
Türkler kendilerinden üstün olduklarını düşündükleri için mi Ermenilerden nefret edip, onları öldürmeye kalkıştılar? Hiçbir Osmanlı arşivinde veya beyanında böyle bir kanıt yoktur, fakat benim tercih ettiğim kanıt Türklerle yaşamış olan herkesin kanıtıdır. Son 35 yıl içinde birçok Türk’le tanıştım. Bu Türklerin çoğu
insanların eşit olduğunu düşünüyorlardı. Türklerin hiçbirisi Türklerin herhangi birinden aşağı olduklarını düşünmüyordu. Osmanlı Türklerinin de farklı düşündüklerini sanmıyorum.
“Dini nefretle” alakalı iddialara gelince, tarih bunun gülünecek bir yalan ol­duğuna işaret ediyor. Müslümanların, Ermenileri 700 yıl boyunca kabul ettikten sonra, İslam’ın hükümlerini bir kenara bırakarak Hiristiyanların haklarını reddede­ceklerine kim inanır? Osmanlı tarihinin hoşgörü konusunda örnek olduğu ve Hiris­tiyan devletlerden çok daha iyi bir geçmişe sahip olduğunu kim unutabilir? Hayır, Doğudaki Müslümanlar Ermenilerden nefret etmeye ve korkmaya başlamışlardı, fakat bu, Ermenilerin ve Rusların yaptıklarından dolayıydı.
Ermeni milliyetçilerinin tartışmaları son tahlilde tek bir iddiaya dayanır: Türkler delidirler. 700 yıl boyunca birlikte yaşadıktan sonra Türkler bir anda Ermenilerden nefret etmeye başlamış ve onları öldürmeye karar vermişlerdir. Bundan başka hiçbir açıklama Ermeni milliyetçilerinin Türkleri suçlama isteğini tatmin edemez.

Sözde soykırım için yapılan tüm açıklamalar Türklerin tamamen akıl dışı hareket ettikleri iddiası üzerine kurulmuştur.

Derleyen:
Mehmet Nuri Sunguroğlu
26.03.2015

Yazı devam ediyor, takip eyleyin!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 143 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: