YENİDEN DİRİLİŞ Mİ? ANLAMADIM, BİR DAHA ANLAT!

ISTANBULÜlkemizde „yeniden diriliş“ gibi hamasi sloganlarla günlerdir tarihte görmediğimiz bir siyasi şov yapılmaktadır. Yeniden dirilmek için, önce ölmek gerek. Biz 93 yıl önce ölümden dönmüş ve dirilmiştik; bu arada yeniden ölmüştük de, haberimiz mi olmadı!

Bugün 29 Mayıs. İstanbul’un Büyük kumandan Fatih tarafından fethinin 563. yıl dönümü; kutlu olsun!

Peki… İstanbul’un 93 yıl önce Gazi Paşa tarafından kurtuluşunu ne zaman bu muhteşemlik le kutlayacağız?

Hani; „O“ çok gururla söylediğiniz ama, bir türlü kabul edemediğiniz: „geldikleri gibi giderler“! sözlerinin söylenişine sebep olan 61 pare düşman gemisinin top namlularının Dolmabahçe sarayına döndüğünü gördüğünde söylemişti bu cümleyi! „Geldikleri gibi giderler“!

Adana’dan gelmişti, yorgundu. Çanakkale’de geçit vermediği düşman gemilerini Kız kulesi önünde gördüğünde hüzne boğularak söylemişti. …ve onlar geldikleri gibi de gitmiştiler!

Yoksa bu cümleye de mi sahip çıkacaksınız! El insaf Yarabbi!

Evet…bir yeniden diriliş var ama; günümüzdeki tarihini bilmeyenlere anlatılan ve üzerinden şov yapılan diriliş değildir o diriliş. O diriliş; İstanbul’un 5 yıl süren işgalinden sonra, Türk Ordusunun 6 Ekim 1923 günü coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında kente girmesiyle sona erdiği gündür!

Yani; Türk milleti; „Gazi Paşasının önderliğinde ve söylediği gibi; İstanbul’a geldikleri gibi giden düşmanlarının gidişini seyrettiği, 6 Ekim 1923 yeniden dirildiği gündür“!

Şovunuzu anladık da, en azından şov yaparken gülünç olmayın efendiler!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

29 Mayıs 2016

 

AZ ARTIK AZ GELİYOR

AZ ARTIK AZ GELİYOR

İnsanlığın en büyük sorunu; “içinde taşıdığı vicdanın kimliğini unutmasında saklıdır”. Yani; içimizdeki ‘polisi’ öldürdük ama, onun yerine ne koyacağımızı bilemediğimiz içindir ki genel olarak sıkıntı içerisine düşmüş bir durumla karşı karşıyayız. Doyumsuz bir yaşam tarzıyla sermayeye teslim olmamız, çevremizde olup bitenleri görmemizi engellemektedir. Bu işin bir tarafı. Öteki tarafı ise; eskilerde yardım etmek çok daha kolaydı; azdan az, çoktan çok verebiliyorduk. Ya şimdi? Şimdilerde yardım etmek de zorlaştı artık. Çünkü azdan verilen bazen zoraki kabul olsa da, memnun edemediği için, bir çok yardımseverler yardım etmekte sıkıntı yaşıyor.
Evet…azdan az veremediğimiz bir dünyada, bir şeylerin çapraz gittiğini tespit etmek, içimizin boşaldığının bir başka ifadesidir.

Not: Son üç aydan beri yurt dışı seyahatim nedeniyle yazılarıma ara vermiştim. Tüm okuyucu dostlarıma selam ve sevgilerimi iletiyorum. Gününüz hayırlı olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

“O SAATTE ORADA NE İŞİ VARDI?”

alleine“O SAATTE ORADA NE İŞİ VARDI?” …diye soranlar var bu ülkede tecavüzler arkasından. Tecavüze meşrutiyet verecek kadar bundan daha başka sapık bir düşünce olabilir mi?
Soralım o zaman yurdumun insanına!
Eşeğin tarlada, atın otlakta, köpeğin ormanda, tavuğun ördeğin kümeste, kedinin tavanda ne işi vardı? Ne işi vardı çocuğun beşikte, okulda, kuran kursunda? Ne işi vardır bu milletin minibüste, taksi de? Ne işi olur mankenlerin vitrinde? Tüm bunlara tecavüz edilmedi mi bu ülkede?

Siz hangi mahlugattansınız? Zoofili*, parafili*, yoksa nekrofili* neslinden misiniz?

Belki de hiç birinden değilsiniz de, sadece toplumdaki düşüncelerin cesaretlendirdiği adi mahluklarsınız!
Bir toplum ki slogan halinde, koro şarkıları gibi dilinden düşürmez: “Kısa etekle gezersen böyle olur, en iyi kadın sokağa çıkmayan kadındır, hamilelerin sokağa çıkması ayıptır, çalışan kadın ne olacağı bellidir“ gibi söylemlere karşı kazan kaldırmazsa, kafasını iki bacak arasından çıkaramazsa, elbette ki hiç bir canlının, cansızın o saatte hiç bir yerde işi olamaz!
Lanet olsun bu zihniyete!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
28.01.2016

*Açıklama:
Zoofili* Hayvanlarla […]
Parafili* Cansız varlıklarla […]
Nekrofili“ Ölülerle [….]

2015 YILI WORDPRESS SAYFA RAPORU

2015 YILI SAYFA RAPORU
Değerli okuyucular, sevgili arkadaşlar.

Zaman zaman normal sayılan okuyucu trafiği üzerinde okuyucu alan sayfam için WordPress’den aldığım tebrikler, yazılarımın ilgiyle okunduğunun ispatı olmuştur.

WordPress’in 700 bin kadar blogları arasında tebrik almayı başaran Web sayfam, an itibarıyla ziyaretçi sayacında 318,148 ziyaretçisini göstermektedir. Dünyanın 100 ülkesinden ziyaret edilen Web sayfam 2015 yılında 78,000 okuyucuya erişebilmenin mutluluğunu sizlerle paylaşmaktan gurur duymaktayım.
www.cubuklukoyu.wordpress.com üzerinden sayfamı ziyaret eden tüm okurlarıma yürekten teşekkür ediyorum.
2015 Yılı raporu için alttaki bağlantıyı tıklamanız yeterlidir!
https://cubuklukoyu.wordpress.com/2015/annual-report/

Facebook sayfam için alttaki bağlantıyı tıklayarak sayfamı ziyaret edebilirsiniz.
Bize bu imkanları sunan WordPress ailesine ve siz değerli okurlarıma çok teşekkür ediyorum.
Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu

ÇOCUKLARIMIZIN KARNESİ BİZİMDE KARNEMİZDİR

karne[Çocuklarımıza, Öğretmenlerimize güzel bir karne tatili dileğiyle… Sevgiyle kalın!]

Bugün 18 milyon çocuğumuza karne verildi diyoruz. Kim bilir, belki de çok daha fazlasına karne verildiği bir gündür bugün? Çocuklarımızın karnesi bizimde karnemiz değilmidir? Pekiyi, iyi, orta zayıf diye okuduğumuz not dereceleri bizim de karnemizde olanlar değilmidir?

Öğretmeninden karnesini alan çocuk, eve hoplaya zıplaya geliyorsa, bizde onunla hoplayıp zıplamıyor muyuz? Boynu bükük, karnesini göstermekten çekinen çocuk ile aynı hüznü yaşamıyor muyuz? Aynı hüznü ve sevinci beraberce yaşadığımız, eve gelen karnede bizimde payımız olduğundandır.

Ülkemizde karne tatillerinde eve gelen karneyi beğenmeyen ebeveynler vardır. Bu veliler bazen o kadar ileri gidiyorlar ki; çocuklarımız intihar edebiliyorlar. İntihar eden çocuğumuzla, tüm aile, hatta tüm çevrenin bu intihar olaylarında hiç mi payı yoktur? Elbette ki direkt değil ama, ikinci kademe olarak hepimiz suçluyuz. Suçluyuz ki bizler; „çocuklarımızdan onlara veremediklerimizi“ bekliyoruz!

Komşunu çocuğu doktor olmuş, mühendis olmuş vs. sende olacaksın diyoruz. Bu anlayış yanlış ve hatalıdır. Bu ülkede herkes doktor olamaz, olmamalıdır. Toplumları toplum yapan, toplumun farklılıklarıdır. Bunu bilmek için kehanet sahibi olmaya da gerek yoktur.

Sevgili ebeveynler!

Çocuklarımıza taşıyamayacakları yükü vermeden önce, çocuklarımız bu yükü kaldırabilirler mi sorusunu cevaplayalım.

Ondan sonra çocuklarımıza ne verdiğimize bakmadan, çocuklarımızın getirdikleri düşük notlara bakarak onlara sitem, ceza vermeye kalkmayalım. Onlara belki çok şeyler vermişiz ama, asıl vermemiz gerekeni unutmuş olmamızın faturasını çocuklarımıza kesmeyelim!

Herkes her neredeyse, sandıkta mı yoksa tavan arasında mı; önce kendi karnesine bir göz atsın. Karnesini bulamayanlar ise, gitsin aynaya baksın!

Çocuklarımıza, Öğretmenlerimize güzel bir karne tatili dileğiyle… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.01.2016

ORTA DOĞUYA NE ZAMAN BAHAR GELECEK?

 arabien[Yazık oldu Orta Doğuya, yazıklar olsun Avrupalıya! …ki; uymayan kaftanı, uymayan bedene giydirmeyi zorlayarak kol kanat kesmeyi medeniyet getirmek sandılar!]

Bilinen bir gerçek varsa oda şudur ki; Arap Baharına destek veren Avrupalılar kendi tarihlerini unutmuş olmalıdır.

Bir başka acı gerçek ise; Orta Doğu halkları despot rejimlerin idaresinden kurtulmak istediği için, ayaklanmış olsa da, henüz hayal ettikleri demokratik gelişmişlik yeterli olmadığı için istedikleri devrimleri gerçekleştirmekten çok uzaktadırlar. Yıktıkları yönetimleri paylaşmak sevdasına düşen bu adı geçen Arap ülkeleri, iç çatışmalara düşerek bölgeyi kana bulamış olmaları bunun en bariz delilidir.

Avrupanın gelişiminde yapılan devrimlerden biliyoruz ki; yapılan her devrimin arkasından ülkelerde yaşanılan kaosun bedeli hiçte az olmamıştır. Bu durum gerek Fransa devrimi olsun gerekse Almanya, Rusya devrimi olsun, arkasından mutlaka bir kaos yaşanmıştır ve binlerce, belki de milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Bunu çok iyi bilen Avrupalılar, kendi tecrübelerini sil baştan yaparak Orta Doğunun „doğal yapısını“ değiştirmek yolunu seçmesi, tarihin affetmeyeceği bir hatadır.

Orta Doğuya baktığımızda görüyoruz ki; dış kaynaklı olsa da yapılan yıkımların arkasından bitmeyen iç kavgalar ile tahribat devam etmektedir. Bu durumu Afganistan, Irak ve arkasından Tunus’da başlayan „Arap Baharı“ ile tüm Orta Doğuyu ateşe veren, son durağı Suriye olan ayaklanmanın bıraktığı yıkımlar içler acısı olmuştur. Baştan beri aklı selim olan insanların sürekli olarak söylediğini burada tekrar edecek olursak: „Suriye düşerse, sıra Türkiye’ye gelir“ sözünün ne kadar doğru olduğuna bir daha şahit oluyoruz.

Ülkemize yapılan terör saldırılarının sebepleri çok iyi analiz edilirse, bunda bizim de payımız olduğu ortaya çıkar. İnanç üzerinden bağ kurduğumuz insanları ülkemize aldık. Mülteci politikamızda eksiklik olduğunu kabul etmedik. Hudutlarımızı yeteri kadar sıkı kontrol altına almadık.

Bundan daha kötüsü ise; en azından Avrupalılar kadar, bizde dış politikada yanlış adımlar atarak başka devletlerin iç işlerine karışmayı bir „büyük ağabeylik“ gibi algılayarak, o devrin çoktan tarihe karıştığının farkında olamadık. Sanırım ki; en büyük hatayı da burada yaptık.

Başlıkta sorduğumuz sorunun cevabına gelince.

Bölgemiz olan Orta Doğu, tarihinin en zor çağını yaşıyor. Eski çağlarda yapılan savaşlarda kılıç vardı, günümüzde ise gelişmiş savaş teknolojisi ile yapılan tahribat, öldürülen insan, göçe zorlanan insanların dramı hiç bir zaman bu kadar büyük ve acımasız olmamıştı.

Günümüzdeki Orta Doğu, Romalıların Yahudileri dağıtmasına ölçek olacaktan da daha çok ileri gitmiş olan bir tahribatın ölçüsü olmuştur. Orta Doğuda en azından günümüzde yaşayan kuşak değişmeden Baharı beklemek hayalden başka bir şey değildir. Bu ise en azından 50-100 yıl demektir.

Yazık oldu Orta Doğuya, yazıklar olsun Avrupalıya! …ki; uymayan kaftanı, uymayan bedene giydirmeyi zorlayarak kol kanat kesmeyi medeniyet getirmek sandılar!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

14.01.2016

 

ORTA DOĞU… LÜKSÜN İBADETE DÖNDÜĞÜ COĞRAFYA

abbild_Digital_[Allah kimseyi kendi günahını da şeytana yükleyecek kadar cahil eylemesin!]

Dinlerin çok, inananı çok olsa da samimi olmayan, imanın zayıf, mezheplerin, tarikatların, şeyhlerin “tapıldığı” Kralların altın lavaboda oturduğu, lüks yaşamın inanca döndüğü, açlığın ve sefaletin kol gezdiği, silahların konuştuğu, insanın sustuğu, susturulduğu dünyadır!

Allah’ın; din, peygamber göndermek “zorunda” kaldığı, şeytanın bol olduğu, İlahların lanetlediği, duaları kabul olmayan insanların yaşadığı toprakların adıdır Orta Doğu.

Orta Doğu; geç kalmış sosyal reformların, bir türlü düzelmeyen feodal yapının faturasını ödemektedir.

Orta Doğu; Allah’ın değer verdiği, başta insan olmak üzere yarattığı tüm canlılara yaşam hakkı tanımadığının faturasını ödüyor.

Orta Doğulular bu yaşam geleneklerini inanç dünyasına taşıyarak dinin özüymüş gibi kutsallaştırdığının faturasını ödüyor.

Orta Doğu; yaratılışın mucizesine ortak olan kadınının değerini bilmediğinin, O’na çirkince, acımasızca, iğrenç, satış listelerine koyduğuna kimsenin sesinin çıkmadığının faturasını ödüyor.

Orta Doğu; bir yanda hiç bir inancın kabul edemeyeceği lüks hayatı yaşarken; ekmeği özleyen çocukların günahının faturasını ödüyor.

Orta Doğu; Allah’ın sadece Kuran’da adı geçen 25 peygamber göndererek aydınlanmasını istediği ama, gönderilen her peygamberi kovduğunun, öldürdüğünün, hicrete zorladığının faturasını ödüyor.

Orta Doğulular kendi burnundan kıl almadan, aldırmadan, kendisini sorgulamadan, nereye gidiyoruz diyemeden; tüm bunları “dış mihrakların komplosudur” diye bu işin içinden çıkamaz!

Orta Doğunun önemli bir parçası olana ama; üç yüz yıldan beri batıyı arayan biz Türkler ise; Doğu Batı sentezinde farklı kültürlerin kesiştiği bir İmparatorluğun ağır mirasının üzerinde yaşayan farklı etnik ve farklı ibadet ile Alla’ha dua edenlerin oluşumundan kurulmuş bir devletin vatandaşlarıyız. Anadolu coğrafyasında yaşayan bu insanların kökünü, etnik yapısını unutturacak ve tüm bu çeşitlilikten ümmet yapmak düşüncesinin faturasını ödüyoruz.

İnsanlar inandıkları her dinin zaten ümmeti olduğunu yeni bir şeymiş gibi kitlelere takdim ederek insanların inancı üzerinde yapılan siyasetin faturasını ödüyoruz.

Televizyonlarda nasihat, vaaz verirken, din üzerinden daha çok fitne verenlerin ve onlara alkış tutanların faturasını ödüyoruz…

Adını ne koyarsanız koyun; hepsinin altında toplandığı çatının adı cehalettir. İşte bu vahim talihsizliğin kararlılığı olan, cehaletinin esaretinden kurtulamadığının faturasını ödüyor Orta Doğu halkları.

Ödedik, ödüyoruz ve bu güzel coğrafyanın tüm günahlarını şeytana yüklediğimiz süre de, ödemeye devam edeceğiz!

Allah kimseyi kendi günahını da şeytana yükleyecek kadar cahil eylemesin!

Allah kimseyi din ve iman ile sefillerin üzerinden yürüyecek kadar, öldürecek kadar, hapislerde zindanlarda çürütecek kadar, dar ağacına asacak kadar, saltanatları için kutsal toprakları düşman çizmesine teslim edecek kadar kendisinden uzaklaştırmasın!

Allah kimseyi dinden imandan ayırmasın…Amin!

Başka?

Mehmet Nuri Sunguroğlu

13.01.2016

MİLLETİMİZİN BİR DAHA BAŞI SAĞ OLSUN!

BEYAZMİLLETİMİZİN BİR DAHA BAŞI SAĞ OLSUN!
Asla! …ne içeriden, nede dışarıdan; bu milleti bölemeyecek,
karanlığa da boğamayacaksınız! Yasımız her gün büyüse de, ağlamayacağız! Çünkü şimdi… kenetlenme zamanı!

MEHMET AKİF ERSOY’UN 79. ÖLÜM GÜNÜ ANISINA

Akif-1Edebiyatımızın büyük ustası, milli marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u Ölümünün 79. yılında rahmetle, Minnetle ve şükranla anıyoruz. Mekanın cennet olsun büyük usta!

UYAN
Baksana kim boynu bükük ağlayan.
Hakkı hayatındır senin ey müslüman,
Kurtar artık o biçareyi Allah için.
Artık ölüm uykularından uyan.

Bunca zamandır uyudun kanmadın,
Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın.
Çiğnediler yurdunu baştan başa.
Sen yine bir kerre kımıldanmadın.

Ninni değil dinlediğin velvele,
Kükreyerek akmada müstakbele.
Bir ebedi sel ki zamandır adı,
Haydi katıl sen de o coşkun sele.

Karşı durulmaz cereyan sine-çak…
Varsa duranlar olur elbet helak.
Dalgaların anmadan seyrini,
Göz göre girdAba nedir inhimak?

Dehşeti maziyi getir yadına;
Kimse yetişmez yarın imdadına.
Merhametin yok diyelim nefsine;
Merhamet etmez misin evladına?

Ben onu dünyaya getirdim diye
Kalkışacaksın demek öldürmeye!
Sevk ediyormuş meğer insanları,
Hakkı-ı übüvvet de bu caniliğe!

Doğru mudur ye’s ile olmak tebah?
Yok mu gelip gayrete bir intibah?
Beklediğin subh-i kıyamet midir?
Gün batıyor sen arıyorsun tebah.!

Gözleri maziye bakan milletin,
Ömrü temadisi olur nakbetin.
Karşına müstakbeli dikmiş Hüda,
Görmeye lakin daha yok niyyetin.

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!
Sen de kımıldanmaya bir niyet et.
Korkuyorum, Garbın elinden yarın,
Kalmayacak çekmediğin mel’anet.

Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden,
Kan dökerek almalısın merd isen.
Çünkü bugün ortada hak sahibi,
Bir kişidir: ‘Hakkımı vermem’ diyen.

Mehmet Akif Ersoy

 

AZİZ SANCAR OLAYI

sancar“BİR VUKUAT İŞLEDİK, AFFOLA…”!

Türk dil kurumuna göre Sancar: „Kısa kama, saplayan, batıran, yenen“ anlamıyla izah edilmektedir. Sn. Aziz Sancar hocamızın adına yakışacak düzeyde başarılara imza atmış olması ismi ile ne kadar bağlıdır bilinmez ama; yeteneklerinin en azından isminin izahı kadar güçlü olduğuna şahit olduk.

Aziz Sancar hocamız geldi, gördü, ödülünü aldı ve aldığı ödülü Atatürk adına Genelkurmay başkanlığına armağan etti. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, hocamızın kararına saygı duymak lazım. Aziz Sancar hocamızın bu jesti, oyunun son sahnesiydi. Asıl oyun Nobel ödülünü alacağının duyulmasında oynanmıştı; ben oraya değinmek istiyorum.

Başta BBC olmak üzere hocamızı kırk parçaya böldüler. Arap dediler, Kürt dediler, Türk dediler. Hatta bazı partilerin hocaya sahip çıkmak istediklerine de şahit olduk. Aziz Sancar hocamız ise; tüm bunlara „aidiyetinin Türk olmasıyla ve bununla gurur duyduğunu, başarılarını Atatür ve onun kurduğu Cumhuriyete borçlu olduğunu söyleyerek cevap verdi. Bu düşüncesinin altını da çizmek için aldığı Nobel ödülünü Anıt kabre armağan etti. Şimdi gelelim asıl söylemek istediğime.

Biz millet olarak böyle başarılara imza atmadığımız için, böyle başarıların nasıl hazım edileceğini bilemediğmiz için ne yapacağımızı da şaşırdık.

1) Sn. Sancar hocamızın nasıl da „parçalara bölünerek“ sahiplenildiğine üzülerek şahit olduk.

2) Henüz ne kadar arka sıralarda oturduğumuzun, dersi duyamayacak kadar sesli bir sınıfta olduğumuzun farkında olduk.

3) Davranışımızla bir vukuat işledik.

4) Ne kadar bilmesek, inkar etsek de, bu bir „vukuattır“…geri kalmışlığımızın vukuatı dır!

5) Akıl ile zekanın, egomuzun karşısında aciz kalarak homojen olarak çalışmadığının, uyumsuzluğunun vukuatı dır!

6) Dünyanın evrenselliğinden yoksun kalmanın vukuatı dır!

7) Bilimin önemini anlamadığımızın vukuatı dır!

8) Etnik köken saplantımızın affedilmeyecek olan vukuatı dır!

9) Siyasal düşüncelerimizin bizi insanca düşünmekten mahrum ettiğinin vukuatı dır!

10) Utanacak yerde, avını paylaşamayanlar gibi davranmanın vukuatı dır!

11) İnancımıza, değerlerimize, ilime ve bilime ne kadar uzak kaldığımızın vukuatı dır!

Keşkem bu ve buna benzer olaylara olan susuzluğumuzu giderecek daha çok başarılara imza atan bilim adamlarımız olur da, gelecek ödüllerde nasıl davranacağımızı öğrenir ve bu gibi insanlarımızı parçalamakta acele etmekten uzak kalırız.
Mehmet Nuri Sunguroğlu

21.12.2015

 

SİLAHSIZ İSYANIN ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOLU… MAHATMA GANDİ

gandiDünya tarihini değiştiren kişilikler arasında hayran olduklarımın arasındadır Mahatma Gandi. Aslında bir hukukçu olan Gandi, Hint halkını zavallılıktan, teslimiyet ruhundan kurtaran şiddetsiz ayaklanmasının felsefesini Batı kültürünü çok iyi tanıdığna borçludur.

Zülme karşı; şiddet uygulamadan direnişin ilk tecrübelerini Güney Afrika’da yapan Gandi, Hindistan’a döndüğünde İngilizlerin Hindistan’ı terk etmelerinin zamanı geldiğine inanmıştı. Silahsız direnişin simgesi haline gelecek olan Mahatma Gandi, Sonunda Hint halkına özgürlüğünü armağan edecekti. Kendisiyle yapılan bir röpörtajı okurken, silahtan ve şiddetten neden nefret ettiğimi bir daha anladım. Ve inanıyorum ki; eğer Mahatma Gandi İngilizlere karşı silahlı ayaklanma yapmış olsaydı, bu savaş günümüze kadar devam edecekti; ve Hindistan günümüzün Orta Doğusu olmaktan kurtulamayacaktı.

*

Mahatma Gandi:

Aslında biz, Avrupalıların ruhumuzu değiştiren düşünceleri ile Avrupalılara karşı çıktık

Bugün Avrupalıları kovmak arzumuzun tek sorumlusu Avrupalıların kendileridir diyorum size! Onların fikirleri bizi değiştirdi, bizi Hintlilikten ayırdı ve hocalarımızın talebeleri olunca, artık hocalardan kurtulmak arzusu duyduk. İngiliz fikirleriyle en fazla yoğurulmuş adam, benim! Bunun için İngiliz aleyhi hareketin başına geçmek bana düştü. Mesele, burada, Avrupalı gazetecilerin yazdıkları gibi, Batı ile Doğu savaşı değildir. Tam aksi: Avrupalılaşma hareketi Hindistan’a o kadar yerleşti ki, Avrupa’ya karşı ayaklanmak zorunda kaldık.

Mahatma Gandi Görüşmesi*

Hindistan’dan, en büyük Hintliyi görmeden ayrılmak istemedim. Onun için, iki gün evvel, Gandi’nin oturduğu Satyagha-Ashıram’a gittim.

Mahatma beni çıplak bir odada kabul etti. Yere oturmuş, boş bir çıkrığın yanında kendi iç alemine dalmıştı. Fotoğraflarındakinden daha çirkin, daha sıska

görünüyordu.

Dereden tepeden konuşurken dedi ki:

– “Neden İngilizleri kovmak istediğimizi soruyorsunuz. Sebebi gayet basit: Tamamen Avrupalılara özgü bu fikri bana ilham eden bizzat İngilizler oldu. Benim düşüncem, kafam uzun müddet kalmış olduğum Londra’da teşekkül etti. Şunu öğrendim ki, hiçbir Avrupalı millet bir başka milletin insanları tarafından idare edilmeye, onların emri altında olmaya tahammül etmez. Bu milli ağırbaşlılık ve bağımsızlık duygusu, Fetih neticesi buraya giren İngiliz ve genellikle Batı kültürü, bizim hayat hakkındaki inancımızı

değiştirdi. Bizim diyorum, yani aydınlardan bahsediyorum, zira halk kitleleri Avrupa’nın bize gönderdiği hürriyet mesajlarına kulak asmamaktadır. Batı fikirlerini benimseyen ilk Hintli ben oldum ve kardeşlerimden daha az Hintli olduğum için onların rehberliğini üzerime aldım.

Kitaplarımı okumuş ve propagandalarımı takip etmişseniz, kültürümün, politika ve fikir eğitiminin beşte dördünün Avrupa asıllı olduğunu görmüşsünüzdür.

Benim hakiki hocalarım Tolstoy ile Ruskin’dir. Karşı koymak teorim “Cemînî”likten fazla, özünü Hıristiyanlıktan almaktadır. Ben Eflâtun’u tercüme ettim, Mazzini’ye hayranım, Bacon, Cariyle, Böhme üzerine incelemelerim var, Emerson ve Carpenter’den çok yararlandım. İtaatsizlik lüzumu üzerine fikirleri Concord’un münzevi filozofu Thoreau’dan aldım ve makine aleyhine yaptığım propaganda, 1811 ile 1816 arasında Ned Lud ve taraftarlarının İngiltere’de yaptıklarının aynıdır. Nihayet çıkırığın şiirselliği, bana, Goethe’nin Faust’undakî Margeurîte faslını okurken göründü.

Görüyorsunuz ki, teorilerimi Hint’ten değil Avrupa’dan ve bilhassa İngilizce yazan yazarlardan almış bulunuyorum. Tasavvur ediniz, ben “Bihagavad Gita”yı 1890 yılında ilk defa Londra’da okudum, buna da beni bir İngiliz kadını, Mrs. Besant teşvik etti. Şayet bugün Müslüman, Parsı veya Hıristiyan bütün Hintlileri birleşmeye davet ediyorsam, bunu, dinlerin birliğini ilan etmiş olan ve tamamen Avrupalıların ortaya çıkardığı bir akideyi izleyerek yapıyorum. İlaveye lüzum yok, sınıf farklarını kaldırmak fikrini de Büyük Fransız İhtilali’nin eşitlik prensiplerinden alıyorum.

XIX. asır Avrupa tarihi, üzerimde, katı tesirler yaptı. Greklerin, İtalyanların, Polonyalıların, Macarların ve Kuzey Slavlarmın yabancı hâkimiyetinden kurtuluş savaşları gözlerimi açtı. Mazzini benim peygamberim oldu. Ve İrlanda’nın “Home Rule” teorisi burada adına “Hint Svarai” dediğim harekete örnek oldu. Yani ben Hindistan’a, Hint zihniyetine tamamen yabancı bir prensip getirdim. Tevekkül ve metafizik içinde yaşayan Hintliler politikayı daima aşağı bir meziyet saymışlardır. Şayet, derler, bir hükümet lazımsa bunu kurmak isteyenler de varsa yapsınlar, bir angaryadan kurtulmuş oluruz.

İdareyi ellerinde tutanların yerli Racalar veya yabancı imparatorların oluşu ona vız gelir. Asırlarca Mongol ve Müslüman hâkimiyetine tahammül edişimizin sebebi budur.

Sonra Fransızlar, Hollandalılar, Portekizler ve İngilizler geldiler; kıyılara ticaret evleri kurdular, içerilere girdiler; biz aldırış etmedik. Bugün Avrupalıları kovmak arzumuzun tek sorumlusu Avrupalıların kendileridir diyorum size!

Onların fikirleri bizi değiştirdi, bizi Hintlilikten ayırdı ve hocalarımızın talebeleri olunca, artık hocalardan kurtulmak arzusu duyduk. İngiliz fikirleriyle en fazla yoğurulmuş adam, benim! Bunun için İngiliz aleyhi hareketin başına geçmek bana düştü. Mesele, burada, Avrupalı gazetecilerin yazdıkları gibi, Batı ile Doğu savaşı değildir. Tam aksi: Avrupalılaşma hareketi Hindistan’a o kadar yerleşti ki, Avrupa’ya karşı ayaklanmak zorunda kaldık. Eğer Hindistan tamamen Hintli, kaderci ve iç alemine dalmış hakiki Doğu olarak kalmış olsaydı hiçbirimizin aklına İngiliz boyunduruğunu silkmek gelmezdi.

Ben, vatanımın eski ruhuna, geleneklerine ihanet etiğim için Hindistan’ın kurtarıcısı olarak göründüm. Okullarımızda yayılan İngiliz kültürünün de mükemmel bir zemin hazırladığı benim bu yola girişim sayesinde artık Avrupa fikirleri halk tabakaları arasında kökleşmiştir ve derdin devası da kalmamıştır. Halbuki bir Hintli köleliğe tahammül edebilir, İngilizleşmiş bir Hintli ise, İngiltere’de her İngiliz nasıl kendi kendinin hâkimi ise, Hindistan da kendi efendisi olmak ister. Benim 1920 yılına kadar olduğum gibi en müfrit İngilizperest mecburen Britanya aleyhtarıdır.

İşte Gandi hareketi denilen şeyin asıl sırrı budur. Hakiatte buna “Avrupalılığı kabul etmiş Hintlilerin mürted Avrupalılara karşı hareketi” demelidir. Avrupalılıktan kastım şu.

Fransızlar ve Almanlar hüküm sürmek üzere gelip insaniyet adına kendilerini idare iddiasında olurlarsa utançlarından ölecek

İngilizlere karşı. Siz ruhumuzu değiştirdiniz! Artık sizin mevcudiyetinize tahammül edemeyiz. Goethe’nin “Büyücünün çırağı”nı hatırlıyor musunuz? İngilizler içimizdeki politika şeytanını uyandırdılar, şimdi onu zararsız kılmak için ne yapacaklarını bilmiyorlar. Daha beter olsunlar!”

Birkaç dakika vardı ki, içeriye tilmizlerden biri girmiş, Mahatma’ya bir işarette bulunmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez kalktım, beklenmedik bu açıklaması için kendisine teşekkür ettim ve otomobille Ahmedâbâd’a döndüm.

Kaynak: *Giovanni Papini

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

Mehmet Nuri Sunguroğlu

03.12.2015

SPİEGEL SKANDALI VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

spiegel“Der Spiegel olayı”… Tarihi belgelerle 1962 yılında Alman hükumetinin yüz karası.

Batı basınından keyifle okuduğum haber odaklı „Der Spiegel“ dergisi Hamburg’da basılır. Haftalık çıkan bu dergi, 1962 yılında Almanya hükumeti tarafından „vatana ihanet“ suçuyla kapatılması için mahkemeye verilir.
Almanya ve Avrupa için „özgür basının simgesi“ olan bu dergiye atfedilen suçun özeti ise; olası bir üçüncü dünya savaşında Alman ordusunun savunmasının yeterli olmayacağıdır. Haberi dergiye sızdıran ise, Alman ordusunun bir üst düzey subayı idi. Tarihe „Spiegel skandalı“ olarak geçmiş bu olay, günümüzde dahi belleklerde saklı durur. Basın özgürlüğün neyi ifade ettiğini bienler için bir tarihi bilgi olsa da, bilmeyenler için bir ders olsun! Sıkılmadan okuyun, tekrar okuyun derim!

SPİEGEL SKANDALI
1962 yılında dönemin Başbakanı Konrad Adenauer, Almanya Federal Meclisindeki konuşması sırasında; “ülkede vatana ihanet gibi aşağılık bir tutum mevcut” diyordu. Sanki bir sinyal vermiş gibi kulaklara erişen bu cümle, zamanın baş savcısını harekete geçirmişti.
Der Spiegel dergisi, 26 Ekim 1962 tarihinde bir gece yarısı operasyonuyla polis baskınına uğradı. Gerekçe ise; derginin verdiği haberde, hükümetin savunma politikasını sorgulayan, devlete ait gizli bilgilerin ifşa edilmesiydi. Polis baskınında “vatana ihanet” suçlaması yöneltilen derginin genel yayın yönetmeni Rudolf Augstein, yazı işleri müdürleri ve haberi yapan gazeteci Conrad Ahlers tutuklandı. Polis, yazı işlerini basarak arama yaptı ve Spiegel’in yayına hazırlandığı bina uzun bir süre polis kontrolü altında tutuldu. Dönemin başbakanı Konrad Adenauer ise, derginin kurucusu Augstein’e ağır suçlamalarda bulunmaya devam ediyordu. “Bakınız, Augstein adlı kişide iki karmaşık durum birden var. „Bir taraftan da vatana ihanetten kazanç sağlıyor ve bence bu çok kötü niyetli bir yaklaşım.” …diyor Konrad Adenauer.

Alman ordusunun sınırlı savunmasını yazmak, bir ihanet suçu olmuştu. Meselin özü ne idi?
“Spiegel Skandalı” adıyla tarihe geçen bu olay, Almanya’da ikinci dünya savaşından sonra yaşanan en büyük skandallar arasında gösteriliyordu. Totaliter bir devlet yapısının olduğu Nasyonalist sosyalizm döneminden sonra Almanya’da ilk kez bir yayın organı, devlet güvenlik birimleri tarafından eleştiren gazetecileri susturmak amacıyla basılmış olması ilk defa yaşanıyordu. Almanya şok olmuştu. Spiegel Skandalının patlak vermesine neden olan ise; 10 Ekim 1962 tarihinde NATO Tatbikatında gözlenen ve bir üst subayın dergiye sızdırdığı “Fallex 62 Nato tatbikatı” ile ilişkin “Sınırlı Savunma” başlığı ile yayınlanan haberdi.

Haberde Konrad Adenauer hükumetinin savunma stratejisini eleştiren gazeteci Conrad Ahlers, hükümetin savunma politikasında büyük açıklar olduğuna dikkat çekiyordu. Bunun sorumlusu olarak gösterilen isim ise, dönemin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss idi.
Alman NATO birliklerinin gücü, askerlerin teçhizatı ve olası bir savaş durumunda hareket kabiliyetinin eleştirildiği bu analiz haberde, askeri bilimsel araştırmalara dayandırılıyordu. Haberde gizli bir belge de ifşa ediliyordu. Ancak Ahlers’in yazısını büyük oranda askeri bilimsel araştırmalara dayanarak kaleme alması, Savunma Bakanlığının talimatıyla soruşturmayı başlatan savcı Siegfried Bauback’ı hiç ilgilendirmedi. Savcı, iddianamesinde “vatana ihanet arz eden eylem ve rüşvet alma” suçlarına yer verdi.
Konu meclise taşınmıştı.
Federal Meclisin konuyla ilgili özel oturumunda, Savunma Bakanı Franz Jose Strauss ise polis baskınındaki rolünün sanıldığı kadar büyük olmadığını iddia ediyor ve ısrarla; „16 Ekim ile 26 Ekim arasında hiçbir görüşmeye katılmadım. Ancak tabii ki yetkili kişilerden böyle bir operasyonun yürütüldüğüne dair bilgiler aldım. Daha fazlasını bilmiyordum. Nasıl gerçekleştiğini bilmiyordum, ne zaman olduğunu bilmiyordum, kiminle ilgili olduğunu da bilmiyorum” diyordu.
Olay kamu oyuna aksamıştı ve geniş yankıların eşliğinde tüm Alman halkı tarafından şaşkınlıkla izlenirken, Spiegel dergisine sahip çıkılıyordu ve olayın yasa dışı bir mesele olduğu akıllarda iz bırakıyordu.
Olay; Almanya’da basın özgürlüğüne bir saldırı olarak yorumlanmaya başlanmıştı. Alman kamuoyunun desteği de gazete çalışanlarının arkasındaydı. Strauss’un operasyonla doğrudan ilgisi olmadığı yönündeki açıklamalarının ardından, beklenen gerçek skandal patlak verdi. Gazeteci Conrad Ahlers’in, dönemin Savunma Bakanı Strauss’un müdahalesiyle, üstelik yasalar hiçe sayılarak tutuklandığı açığa çıktı. Dönemin Federal iç işleri bakanı Hermann Höchler de sözleriyle; “açıkça görülüyor ki, burada da (mecliste) böyle bir süreç izlendi. Bunu nasıl demeli, bu… meşruiyetin biraz dışında kalıyor” diyerek federal mecliste sürecin yasalara aykırı olduğunu itiraf ediyordu.
Konu uzun. Sonuca bakalım.
Spiegel olayı henüz meclisin gündemine gelmeden önce, Konrad Adenauer hükümeti için başlı başına bir skandala dönmüştü.
Operasyonun arkasındaki kişi olduğu ortaya çıkan dönemin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss istifa etmek zorunda kalmıştı. Çok geçmeden Adenauer kabinesinin tamamı aynı sonla karşılaştı. Yayımcılar, gazeteciler, sendikalar ve meslek örgütleri ise Spiegel’e sahip çıkmış, hükümetin üzerinde büyük bir baskı oluşturulmuştu. Almanya’nın her yerinde hukuk devleti ilkesine bağlı kalınması ve basın özgürlüğü için protestolar düzenlendi. Der Spiegel’in eski genel yayın yönetmenlerinden Stefan Aust günümüzde geriye dönük olarak: “o dönemde demokrasi tehdit altındaydı” diyor. Stefan Aust: “Spiegel Skandalının açığa çıktığı dönemde demokrasi gerçekten de tehdit altındaydı. Bu olay, devlet otoritesinin hukuki araçlar kullanarak yetkilerinin dışına çıkmasıydı.“
Yayım yönetmeni Augstein 103 gün hapiste kaldı. Spiegel Skandalı, antidemokratik uygulamaların, basın özgürlüğüne karşı uygulamaların çok ciddiye alınması gerektiğini göstermesi bakımından önemli bir semboldü”. …diyor tecrübeli Stefan Aust.

Savcının tüm gayretlerine rağmen; dergide çalışanlar hakkındaki iddialar mahkemede kanıtlanamadı. Federal Mahkeme, 1965 yılında Augstein ve Ahlers hakkında gizli bir belgeyi ifşa ettikleri suçlamasını geri çevirdi ve hatta kararda; savunma bakanı Strauss’un görevini kötüye kullandığının altı çizildi.

1) 103 gün üzerine ceza evinden çıkan genel yayım yönetmeni Augstein, işinin başına geçti.
2) 13 Mayıs 1965 tarihinde Federal yüksek mahkeme davayı ret ederek geri çevirdi.
3) 2 Haziran tarihinde Federal savcı savunma bakanı Strauss’un hakkında; „makamı kötüye kullanmaktan, özgürlüğü kısıtlamaktan“ suç duyurusunda bulundu.
4) 23 Aralık tarihinde bağımsız üçüncü bir heyet, haberin devlet sırrı olmadığını ve bununla beraber vatana ihanet olarak görülmesi mümkün değildir. …diye Spiegel dergisinin asılsız ve hiç bir sebebi olmadan mahkemeye verilmesinin yanlış ve hatalı olduğunun altını çizmiş oldu.

Evet sevgili okuyucularım. Basın özgürlüğü olmayan bir ülkede, siyaseti denetlemek mümkün değildir. İster beğenin, isterseniz beğenmeyin. Sonunda bunun adı siyasettir, denetlenmez ise, acısı fena olur.
Kaynak: Tüm batı medyasında görmek, okumak mümkündür. Hatta savcının tüm şikayet raporunu dahi açıklığıyla izlemek de dahil. Davanın metni, Federal arşivde mevcut dur.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
28.11.2015

 

TOPLUM OLARAK BAŞKANLIK SİSTEMİNE HAZIRMIYIZ?

BASKAN[Eğer diyorsak ki başkanlık sistemine geçelim, hepimiz; ama gerçekten hepimiz; önce demokrasi anlayışımızı, kanunlara karşı olan saygımızı ve mahkeme kararlarına karşı olan davranışımızı gözden geçirmeliyiz.]
TOPLUM OLARAK BAŞKANLIK SİSTEMİNE HAZIRMIYIZ?

Ne zaman ki ülkemizde siyasi kilitlenmeler olmuştur, konu başkanlık sisteminin tartışmasını başlatmıştır. Bu durum Turgut Özal ile başlamış olsa da, daha önceleri de dile getirilmiş olduğunu biliyoruz. Şimdiki Cumhurbaşkanımızın başbakanlığında çok daha istekli olarak tartışılan başkanlık sistemi, önümüzdeki günlerde gündemin ortasında olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Peki… Başkanlık sistemi denilince konu hakkında ne düşünüyoruz? Konu hakkında ne kadar bilgimiz var?
Başkanlık sistemi tüm yönetimlerde mümkün olan bir hükumet sistemidir. Günümüzde örnek olarak Komünist olan Kuzey Kore’de olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri de başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Aralarındaki fark başkanlık da değil, idare sistemini oluşturan demokrasi, hukuk ve yasalara uyulması, yada uyulmamasında saklıdır.
ERKLER
Yasama, yürütme ve yargıdan oluşan bu üç erk; halk adına yetki kullanan organlardır. Yani; Parlamento, hükumet ve mahkemeler halkın adına yetki kullanmak salahiyetine sahiptir. Günümüzdeki parlamenter sistemde Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine sahip değildir. Başkanlık sistemine geçilirse, Cumhurbaşkanı yürütme yetkisinin başındadır tüm atamalardan sorumlu olduğu gibi, azil etme yetkisi de başkanın elindedir.
Güney Amerika’da ve Afrika ülkelerinde olmak üzere, dünyada 42 ülkede başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Günümüze kadar tek başarılı olarak bilinen, sadece Amerika’da uygulanan başkanlık sistemidir.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasasına göre başkan, içe ve dışa karşı yüksek yetkilerle donatılmış olup, aynı zamanda başbakan ve silahlı kuvvetlerinde başkomutanıdır.

Anayasanın bu kadar yetki ile donattığı başkanlık sisteminin dengesini de unutmayan Amerikan anayasası, olası bir duruma karşı aldığı tedbir ile; Senato ve temsilciler meclisinin yanında, yüksek mahkemeye de kontrol yetkisini vermeyi unutmamış. Karşılıklı kontrol oluşumunun özü olan “check and balance” denilen “denge ve fren” sistemin özünü oluşturmaktadır.
Yürütmenin başı olan başkan, Kongre ve Senato tarafından frenlenebilir olması, Amerika başkanlığının başarılı olmasının ana unsuru olmuştur.
Görüyoruz ki; yönetimlerde mesele başkanlık yada parlamenter sistem değil; tüm mesele nasıl uygulandığıdır. Gerek parlamenter, gerekse başkanlık sistemi olsun; öncelikle demokrasi anlayışının, yasalara saygı, kanunların tümüne uyulmasının önemidir sistemi başarıya getiren.

Mahkeme kararlarının hiçe sayılmasının mümkün olmadığı Amerika’da, başkanlık sistemi sayesinde hiç bir kesintiye uğramadan 200 yıldan beri yaşayan Amerikan demokrasisi, Amerikan başkanlık sisteminin başarı öyküsüdür. Buna rağmen Başkanlık sistemi tartışılmaya devam ettiği de bir gerçektir.
Eğer diyorsak ki bizim ülkemizde de başkanlık sistemine geçelim, önce kendimizi sorgulamak zorundayız ki; yukarıda adı geçenler bizde de geçerli midir?

Mehmet Nuri Sunguroğlu
05.11.2015

BEN CUMHURİYET İLE YAŞLANDIM

BAYRAK001BEN CUMHURİYET İLE YAŞLANDIM

Giydim bu sabah yine bayramlıklarımı
Elimde bayrağım dilimde hep o türkü
Göğsüm kabarıktır alnım sa açık
Cumhuriyet bizim bizimdir Paşam

Bir türkümüz vardı hep dilimizde
Bir sevda ki vardı yüreğimizde
Edirne’den Van’a kadar hep dilimizde
Ege’de Marmara’da Karadeniz’de

Biz her sabah andımızı okurduk
Çağırırdık Türküm doğruyum diye
Göndere çekilen bayrak altında
Söylerdik türkümüzü tüm Türkiye’ye

Dağların başını dumanlar almış
Kurtlar dolaşıyor ormanlarında
Gümüş dereler de çağlamaz olmuş
Güneşi görünmüyor ufuklarında

Siperde bekliyor düşmanlarımız
Misaki millidir hudutlarımız
Ne Kürdümüz vardır nede Lazımız
Tek vatan tek millet tek bayrağımız

Bizler Cumhuriyet çocuklarıyız
İnkarımız olmaz tarihimizi
Yıkılan da bizim Cumhuriyette
Bir İmparatorluğun mirasıyız biz

Mehmet Nuri Sunguroğlu
29 Ekim 2015

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

ATACUMCUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!
Mutlaka ki herkesin yüreğinde bir duası vardır. Benim yüreğimdeki dua ise; her sabah ve akşam şükrederek varlığından mutlu olduğum ülkemizin bir Cumhuriyet devleti olmasıdır. Benim olmam yada olmamam hiçte önemli değildir. Önemli olan bu devletin Cumhuriyet olarak kalmasıdır ki; gelecek kuşaklarımız dünya milletlerinin önünde eğik baş ile durmasınlar. Bizim Cumhuriyetimiz, başkalarınınkine benzemez, onu biz tırnaklarımızla kurduk. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, Cumhuriyetimizi kuranların ruhu şad olsun!

KARINCA YUVASI / YASEMİN UZUN

YASEMI~1[Kitap tanıtımı, mutlaka okuyun!]
KARINCA YUVASI / YASEMİN UZUN

Edebiyat; ilk insanlardan günümüze kadar kendini sürekli yenileyen, düşünen ve düşüncelerini kağıta aktararak geleceğe miras bırakan tüm insanlar için anlatım tarzıdır.
İnsanlar; edebiyatın farklı türleri sayesinde duygu ve düşüncelerini ifade ederek, başkalarının göremeyeceği duygularının üzerini açarak toplumun görmesine, duymasına ve daha da önemli olan, „hissedebilmesine“ yardımcı olurlar.
Bir insan yazar olarak her konuyu işeyebilir ama; şiir yazmak için duyguların yüklü olduğu farklı bir hayal dünyasına ihtiyacı vardır.
İşte böyle bir dünyanın sahibi olan, köyümüzün genç kuşaklarından; Akçaabat Güzel Sanatlar lisesinin başarılı eğitimcilerinden Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Yasemin Uzun, sahibi olduğu „O“ zengin hayal dünyasına bakabilmemiz için, düşüncelerini, duygularını kaleme alarak bir kitapta toplamış.
Adını KARINCA YUVASI olarak tanımladığı bu şiir kitabını tüm kitapçılardan ve ayrıca İnternet üzerinden temin etmek mümkündür. Google üzerinden: „karınca yuvası-yasemin uzun“ olarak yazarsanız, bir kaç tıklamadan sonra bir çok kitapçıya erişmeniz mümkündür.
**
[…..]
Köyümüzün „çocuğu“ Yasemin Uzun, verdiği bu eserle elbette ki hepimizin gururu olmuştur. Bu eser sadece Yasemin hocamızın değil, aynı zamanda köyümüzün de topluma kitap olarak sunulan ilk şiirsel eseridir. Umarım ki; hep beraber bu esere… „KARINCA YUVASI’NA“ sahip çıkarak, köyümüzün körleşmiş topraklarının yeniden işlenmesinde yardımcı olacak karıncaların çoğalmasına yardımcı oluruz.

Sevgili Yasemin hocam,
Karınca Yuvasında olduğu gibi,daha bir çok yuvaların da üzerini açarak görebilmemize yardımcı olabilmen umuduyla… Sevgiyle…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
24.10.2015

NOBEL ÖDÜLÜ VE AZİZ SANCAR VUKUATI

aziz-sancar-labEvet sevgili dostlarım, bu bir „vukuattır“!

Geri kalmışlığımızın vukuatı dır!

Akıl ile zekanın homojen olarak çalışmadığının, uyumsuzluğunun vukuatı dır!

Dünyanın evrenselliğinden yoksun kalmanın vukuatı dır!

Bilimin önemini anlamadığımızın vukuatı dır!

Etnik köken saplantımızın affedilmeyecek olan vukuatı dır!

Siyasal düşüncelerimizin bizi insanca düşünmekten mahrum ettiğinin vukuatı dır!

Utanacak yerde avını paylaşamayanlar gibi davranmanın vukuatı dır!

İnancımıza, değerlerimize, ilime ve bilime ne kadar uzak kaldığımızın vukuatı dır!

 

BBC’nin Aziz Sancar hocamıza cahilce sorduğu: „Siz Arap’mısınız“ sorusuna hocamızın „ben Türk’üm“ diye verdiği cevap yeterli olmalıydı ama, olmadı.

Kimya dalında Nobel ödülünü alan bu değerli bilim adamının başarısındaki payımıza bakarak utanacak yerde, onu parçalara bölerek üzerinden siyasetçilik, ırkçılık, milliyetçilik yapmaya kalkmak bir vukuat değil de nedir?

1997 yılından beri Amerika’nın verdiği imkanları kullanarak bu başarıya imzasını atan hocamıza kimya dalında Nobel ödülü verilirken yapılan açıklama: „“North Caroline-USA” „ diye takdim ediliyor. Bu demektir ki; bizler kendi değerlerimizin değerlerini bilemeyen, çalışmalarına, araştırmalarına olanak veremeyecek kadar evrensel düşünceden yoksunuz. Demek ki; Aziz Sancar ve daha yüzlerce değerlerimize sahip çıkamayan bir mekanizmamız var. Asıl vukuat da burada saklıdır!

Elbette ki Aziz Sancar hocamız ile övünmek  hakkımızdır ama; onu parçalara ayırmadan. Bir insan olarak övünmek ne kadar ise, o kadar. Ne fazla nede eksik!

 

[Evet… Aziz hocamızın verdiği cevap: „Ben Tük’üm“ yeterli olmalıydı!]

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

09.10.2015

YIKAMADIĞIMIZ, AŞAMADIĞIMIZ DUVARLARIMIZ VAR

 duvar-2[Berlin duvarından çok daha kalın, çok daha acımasız olarak, tarih boyunca yüreklerimize oturtulmuş, ön yargılı, acımasız, ruhu soğuk, gölgesi gözümüze perde olmuş duvarlarımız var.

…ve her gün örülmeye devam edilen duvarlarımız var]

Duvarlarımız var.

Aşılamayacak kadar yüksek örülmüş duvarlarımız var.

Günlük yaşamdan tutun da, geleceğimize dahi gölge olmuş duvarlarımız var; aynen geçmişten günümüze kalmış olan duvarlar kadar, geleceğimiz için de inşa ettiğimiz duvarlarımız var. Bentleri sağlam, ruhları soğuk, görüş mesafemizi engelleyen duvarlarımız var.

Yoksulun fakirin arasında kocaman duvarlarımız var.

Farklı inanç dünyasına inanmışların arasında kin ver nefret ile örülmüş duvarlarımız var.

Aynı inanç dünyasında, farklı mezhepler ile aynı yüce makama inanan insanların arasında, çelikten örülmüş duvarlarımız var.

Aynı yurdu paylaşan, iç içe kaynamış, homojen olmuş bir milletin beyinlerinde çözülemeyecek sorunlarla örülmüş duvarlarımız var.

Kişiyi sosyal yaşam için hazırlamakta, verdiğimiz eğitimde yaşadığımız sıkıntılarımızla geleceğin duvarlarını ördüğümüzün farkında değiliz.

Kişiyi kendisi ve ülkesi için hazırlamakta verdiğimiz öğrenim ve bilimde, sorunlarımızın her biri gelecekteki duvarların taşları olduğunun bilincinden yoksun olmamız, ne kadar da büyük bir talihsizliktir.

Sanayide istihdam yaratamayışımız aşılacak duvarların en zırhlısı olduğunu kavramakta zorluk yaşıyoruz.

Sanayileşme merakımız uğruna, Anadolu topraklarının o güzelim verimli ovalarını ihmal etmemiz, gelecek nesillere bırakacağımız en kalın duvarlardan birisi olduğunu ne zaman anlayacağız.

Var…duvarlarımız var. O kadar çok duvarlarımız var ki; burada bir duvara sığmayacak kadar çok ve kalın duvarlarımız var.

Sevgisizlik, saygısızlık duvarlarımız var.

Ötekilerin duvarları var.

Berikilerin duvarları var.

Beyinlerimizde kazılı duvarlar var.

Berlin duvarından çok daha kalın, çok daha acımasız olarak, tarih boyunca yüreklerimize oturtulmuş, ön yargılı, acımasız, ruhu soğuk, gölgesi gözümüze perde olmuş duvarlarımız var.

…ve her gün örülmeye devam edilen duvarlarımız var

Yıkılacak duvarlarımız var…!

…yıkılacak duvarlarımız var vesselam!!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

28.08.2015

 

 

TARİHİN YANILGISI, GELECEĞİMİZİN YALANI OLMASIN !

baris1) TBMM’e seçilmiş olarak giren HDP milletvekilleri terörist-midir?
2) Eğer bunlar terörist iseler, 45 günde mi terörist oldular?
3) Madem ki bu insanlar terörist idiler, neden yüksek seçim kurulu bu insanların milletvekili adaylıklarını onaylayarak, seçilmek için izin verdiler? Neden daha önce tutuklanarak yargıya teslim edilmediler?
Seçimin ilk gününden beri bu sayfalarda ve basının bir çoğunda, HDP’ye karşı yoğun bir kampanya başlatılmış olması, ülkemizin demokrasi anlayışının zayıf bir karnesidir! AK partinin tek başına iktidar olamayışı, başkanlık sisteminin oluşmasının önünün kapanması, seçim sonrası engine engine hükumet kurma(mak) arayışları bence çok düşündürücü olmalıdır.
Ülkemizin bütünlüğünü vurgularken, tüm sınırlarımıza atif yapıyorsunuz da; bu bütünlüğün oluşturduğu coğrafyada oturan tüm insanların bu birlikte yeri olması gerekli olduğunu neden inkar ediyorsunuz?
Ülkemizin asıl sorunu, bu inkarcı düşüncenin yıllardan…evet asırlardan beri devam etmesidir ve görülüyor ki, değişmeye de niyetli değil.
Günümüzde ülkemizin Kürt etnik halkını temsil edecek bir parti varsa, bunun çok geç kalmış olduğunu neden anlamıyoruz? Eğer; 1946 yılında çok partili sisteme geçtiğimizde, 1950 seçimlerinde Doğu ve Güney Doğuyu temsil edecek bir parti meclise girmiş olsaydı, 1980 yılından beri başımıza bela olan PKK terör örgütünün sıkıntılarını belkide yaşamazdık.
Toplum olarak demokrasi kelimesini dilimize dolamışız ama, içeriğinden fazla da haberimiz olmamıştır.
Demokrasi ile yönetilen toplumlarda, kişiler önemli değildir, toplumların barış ve mutluluk içerisinde yaşamaları önemlidir. Hiç kimse düşünmesin ki; bu ülkenin gerçekleri inkar edilebilir, baskı altına alınabilir, yada; kişisel amaç için kullanılabilinir ve bu doğrultuda ülkemize barış güvercini konar.
Ülkemiz bir İmparatorluğun mirasının devamı gereğiyle; gerek inanç, gerekse kültürel olarak bir çok etnik kökenli insanların oluşturduğu bir milletin barındığı coğrafyadır. Burada %25 kadar nüfus oranına sahip olan Kürt kökenli vatandaşlarımızı görmezden gelmek, tarihin yanılgısı olduğu kadar, geleceğinde yalanıdır!
Bir zamanlar haykıra haykıra diyorduk ki; “silahları bırakın, siyasete girin”!
Onların siyasete girdiklerinde, hak ve hukuk aramayacaklarını mı sanmıştık? Bu ülkede hak ve hukuk aramak için hiç bir sebep yok mudur diye düşünüyorsunuz? Hak ve hukuk arayanların susturulduğu bir ülke olmayı mı hayal ediyorsunuz, yoksa hiç bir haksızlık olmadı ve asla da olmuyor inancında-mısınız?
Efendiler !
Eğer bu ülke barış ve huzur istiyorsa, bunun yolu inkar ederek değil, bu hedefe gerçekler üzerinden düşünerek ulaşabiliriz. Parti kapatmak, dokunulmazlıkları kaldırarak, kişisel arzuların gerçekleşmesi için atılacak adımlar, geriye tepmek ten başka bir işe yaramaz. Sürecin nasıl başlatılmış olması hatalı olmuş ise de, başlamış olması ve devam etmesi kaçınılmazdır. Ve ben adım gibi biliyorum ki; kullanılan araçlar, amaca ulaştığında, kan dökülüp şehitler ölünce, analar bacılar, duvağı leke almamış gelinleri görüp acılı çığlıklarını duyduktan sonra; yeniden masaya oturmanın yolları aranacaktır. Hemde ne Oslo’da nede İmralı’da; doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyetinin en başının oturduğu sarayda; hemde HDP partisinin de katılımıyla.
Umalım ki her dökülen kan, geleceğimize yeni kan davalarının mirasını bırakmaz. Aklıselim düşünerek, Şark kurnazlığından vaz geçerek; “tarihin yanılgılarını ve günümüzün yalanlarını, geleceğimize rehber yapmadan en kısa zamanda bu kin ve nefretin girdabından çıkabiliriz!”

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
02.08.2015

BAYRAMLARIMIZI HÜSRANA DÖNDÜRMEYELİM !

kazaBir bayram daha var önümüzde; sevinç gözyaşlarımız hüzünlere dönmesin!
Geçen bayramda ne kadar “kurban” verdiğimizi saymadım, tahmin yürütmek için.
ilk günün haberleri yeterliydi. Fazlaydı… çok fazlaydı verdiklerimiz. Bir insan dahi olsa yinede fazladır diyorum!
Cahil ve şımarık; ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlardı” o, sayısız trafik kurbanları.
Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlardı”!
Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı anneler, babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen acılar.
Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?
Nedir bu kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?
Allah aşkına!…, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek… ne zaman!!!
Kara yollarımız belirli bir hız limitiyle donatılmış ve gerekli görüldüğü yerde hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar asılmış ama; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.
Yahu… hiç mi düşünmüyoruz ; bu levhalar neden konmuş?!!!
Korkarım ki ; birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir.
Bu konulan levhalar, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan levhaların anlattığı kuralları hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz?… bu nasıl cür’ettir?
Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımıza konulan bu hız limitlerinden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını neden bilmiyoruz!
Bilmiyorsak bir şeyleri yanlış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.
Sükseli ve göz alıcı aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.
Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa… o zaman bir trafik anarşisiyle karşı karşıya kalmaz-mıyız?!!!
Hanımlar; Beyler !
47 yıldır aralıksız araba kullanıyorum. 2 milyon km. Kadar trafikte bulundum. İnanın bana ki; her zaman ve her yerde, başkalarının hakkına saygı duydum. Trafik kurallarının önemli olduğuna inandım. Çok şükürler olsun ki, teknik arıza nedeninin dışında bir kazaya kalmadım ve bu süre içerisinde özgürlüğümün kısıtlandığına da şahit olmadım.
Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır diye inandım!
Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı olmadığının bilinciyle yaşadım! Kuralları çok kolay olan bedellerdir bunlar!
Beklediğiniz saygıyı başkalarına da göstermektir bu “bedel”.
Medeni olmaktır bu “bedel”.
Kültürlü olmaktır bu “bedel”.
İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.
Şımarık ve şovenvari olmamaktır bu “bedel”.
Kısa ve öz; insan olmaktır bu “bedel”.
Bu bedeller fazlamı?
Ödenmesi illa da hayatımıza mı mal olmalıdır!
Fazla bir şey istenmiyor bizden. Herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller! Hemde İnsanlığın emrettiği bedeller bunlar.
Eğer biz bu bedelleri çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek/öğretirsek, zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !
İşte… !
Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onların doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız. Onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı ve sevgi duyarsak; onlarda topluma saygı ve sevgiyi öğrenirler.
Ancak, koyduğumuz yasakları neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! Yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. İçim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar „Özgür ve Hür“ olmayı yanlış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar. Özgür olmak sorumluluk ister ahlakı; olmazsa olmazlardandır.
Önümüzdeki Ramazan bayramı kanlı bayram olmasın dileğiyle….
Kalın Sağlıcakla, her şey gönlünüzce değil, gönlümüzce olması dileğiyle, Ramazan bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
15.07.2015

BAHANE Mİ VERDİN Kİ, AFFI MAĞFİRET DİLERSİN? SEN YİNE DE UMUDUNU KESME!

vicdanDeğerli dostlarım!
Bu gece Kadir gecesi, bin aya mukabil olan bu gecenin özelliğini bilmeyen yoktur. Dualarımızın, tövbelerimizin kabul olacağı gecedir bu gece! Yalın bir düşünce ile de olsa, bu gecenin önemi binlerce defa anlatılmış, milyonlarca defa dinlenmiştir. Yüce yaradanımız bu gecenin hürmetine bizlere bu geceyi bir “bahane” olarak bildirmiş ki, biz kullar; bu geceyi bir “bahane” olarak görüp, yüce yaradanımız dan affı mağfiret dileyelim!
Bakınız! Bu ne kadar yüceliktir! Ne kadar bağışlayıcıdır yüce yaratan ki, biz kullarına her vesile ile bir bahane vererek, yeniden, sıfırdan başlama imkanını sağlamıştır.

Peki… O kadar yüce olan Rabbimiz, biz kullarına affı mağfiret için, tövbe için, bu fırsatları verirken, biz kullar; kendi affımız için, kendi tövbemizin kabulu için hangi “bahaneyi” ortaya koyabiliyoruz? Oysa ki, ne kadar da çok “bahaneler” vardır ki, her biri bizler için çok kolay, çok ucuz, çokta yakındır ama, bizler onun farkında olamıyoruz!
Bahane, bir selam, bir tebessümdür! Bahane, bir yetimin başını okşamaktır! Bahane, bir yoksulun karnını doyurmaktır! Bahane, evsiz yersiz olan birisine sıcak bir tas çorba içirmektir! Bahane, komşular ile sevgi ve muhabbet içerisinde yaşamaktır! Bahane, bir yaşlıya hürmet etmek, yardımcı olmaktır! Bahane, ekmeği, suyu paylaşabilmektir! Bahane, yaşadığın topluma olan vergi borcunu ödemektir! Bahane, hiç bir şey yapamazsan dahi, ezilenler ile acıyı hissedebilmektir! Demek ki, o kadar çok bahaneler var ki, insan elini nereye atarsa atsın, asla “bahanesiz” kalmak diye bir şey söz konusu değildir!

Ne yazık ki; kendi içerisinde barışık olmayan bir İslam dünyamız var. Bir tarafta yine Müslümanların zulmüyle kan akarken, daha dün kendi sofrasında iftar açabilen yüz binlerce insan, bugün her biri bir tarafa savrulmuş, canını kurtarmanın çaresizliğiyle uğraşmaktadır. Emperyalist düşünenler Irak savaşından sonra gördüler ki, insan yatırımı pahalı oluyor ve bunu kendi halklarına anlatamıyorlar. İşin kolayını bularak, İslam dünyasındaki “uşaklarıyla” iş birliğini seçerek, içeride çıkardıkları fitne ile, Müslümanı, Müslümana kırdırmanın yolunu buldular. Bir taraftan silah satarak, öteki taraftan ellerini doğrudan kana bulamadan işlerini görüyorlar. İslam dünyasının mal makam sevdalıları da bu oyunu beraberce götürerek, ne yazık ki, bu oyuna ortak oluyorlar.
Cenabı Allah o kadar büyük ki; bu kadar acıları, bu kadar ızdırabı masum insanlara reva görenleri dahi af edebilecek umut kapısını kapatmış değil.
Umalım ki; bu gecenin hürmetine, bu zulme ortak olanlar, diz çöker, pişman olurlar da, İslam dünyasındaki bu zulümler sona erer.
Arıkan, Afganistan, Irak, Suriye, Mısır ve daha bir çok İslam ülkelerinde Allah’a açılan ellerin her birisi bir “bahane” olurda, bu zulümler son bulur!

Ben kendimce diz çöküp ellerimi açtım ki; İslam dünyası kendisini yok etmekten vaz geçerek, ahireti unutmadığı kadar, dünyadaki yaşamını da unutmadan, ezilmişler arasından kendisini kurtararak, geleceğini başkalarına teslim etmeden, Emperyal düşünenlerle ortak olmaktan vaz geçer… Benim duam, benim yalvarışımın “bahanesi,” bu gecenin hürmetine bu olsun. Umutlarımızı kaybedemeyiz. Zira; Allah bizlere umudunuzu kesmeyin diyor.
Amin!
Bizler kendi vicdanımızı af edebilirsek, yüce Allah elbetteki bizleri affedecektir. Yeter ki; bizler Allah’a bir “bahane” sunabilelim!
Kadir geceniz, kandiliniz mübarek olsun!… Sevgiyle kalın değerli dostlarım!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
13.07.2015

HOŞ GELDİN YA ŞEHRİ RAMAZAN

sofra[İşte o zaman; hak, hukuk, adalet, sosyal beraberlik, saygı sevgi, muhabbet de; “ne köyün, nede şehrin meydanında sendeleyip yere düşmez!”]

Yine aradan bir yıl geçti ve bizler Ramazan ayına eriştik. Bu mübarek ayın faziletlerini anlatmak benim işim değil, onu binlerce defa dinlemiş olduğunuzdan eminim.

Fazilet ise, gökten yağmur yağan bir maneviyat olmadığını da hepimiz biliyoruz. Ancak; onu, fazileti hak edersek, işte o zaman o maneviyatı da kazanabiliriz.

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi birak­mazsa, o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” Buhari, Savm, 13. Demek ki haksızlık ile tutulan oruç, aç durmaktan başka bir şey ifade etmiyor. O halde üzerimize düşen insanı görevlerimiz vardır ki, bunları göz ardı etmekten sakınmaktır asıl olan.

İşçisine adaletsiz davranmak, emeğin karşılığını vermemek kadar daha büyük haksızlık olur mu? Geniş balkonlarda, kırk çeşit yemek ile orucunu açanlar, bir an olsun düşünseler ki, balkonların altında oturanlar ne ile oruç açıyor?

Ülkemizde bir çok insanlar vardır ki, her birisi kendinin dışında, daha bir çok yoksula el uzatabilecek kadar varlıklıdır. Bu varlığından yoksullara dağıtım yapanlarda vardır. Bunların arasında bir çokları da vardır ki; yaptıkları yardımı gösteriş için yapmaktadırlar. Gösteriş için yapılan yardımların ise, bırakın faydasını, onur kırıcı olduğunu da düşünürsek, yapmasınlar daha iyidir diyebiliriz.

Paylaşalım ekmeğimizi Ramazan’da ve daha sonra da!

Barınaksız yoksulları iftar soframıza ortak edelim, Ramazan sonrası da onları unutmayalım!

Bayramlarda ihtiyacı olanları giydirelim, bayram harçlığını mümkün olduğu kadar bilinmeden verelim!

Başkaları hakkında ön yargılı olmadan düşünelim, haksız yere kimseye iftira etmeyelim, edeni de uyaralım!

Komşu haklarının önemini unutmayalım!

İşte o zaman gökten yağmur yerine manevi fazilet yağar; hak, hukuk, adalet, sosyal beraberlik, saygı sevgi, muhabbet de; ne köyün, nede şehrin meydanında sendeleyip yere düşmez!

Allah, Ramazan ayı hürmetine, İslam dünyasındaki haksızlıkların sona ermesi için dualarımızı kabul eylesin! Amin!

Ramazan ayınız mübarek olsun.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17.06.2015

 

 

 

SAMSUN’DA O SABAH “GÜNEŞ BATIDAN DOĞACAKTI”

gazi-2001Çanakkale geçilmemişti ama; vatan bölünmüştü. Balkanlardan çıkarılan Türklerin yaşamak şansı olmamalıydı ve Anadolu’dan da gitmeliydiler… Öyle istiyordular İngiliz başbakanı ve diğerleri, yanılacaktılar; imparatorluk yıkılmıştı ama, onu kuranların ruhları hala yaşıyordu.

Savaşlardan yenik çıkmış, bölünmüş, umutsuz ve yorgun, kaderine el konulmuş olan Türk milletinin; kendi bağrından çıkardığı evlatları kolları sıvamıştılar. Çileli bir milleti, yeniden diriltmek, ayağa kaldırmak gerekliydi. Türk milleti ya topyekün ölecekti, yada istiklaline kavuşacaktı.

İşte böyle bir zaman diliminde ülkenin batısından, İstanbul’dan 18 arkadaşıyla yola çıkan bir Osmanlı subayı vardı. 3 günlük yolculuktan sonra; 19 Mayıs 1919 yılının Salı günü sabahın saat 6 sında Samsun limanına gelmiştiler.

Mustafa Kemal’in Samsun’a ve Anadolu’ya ilk ayak bastığı o gün, o saatti. Samsun’a Müfettişlik Karargahının 18 subayı ile birlikte çıkıyorlardı.
Kara bulutların gölgesinde olan Anadolu’ya, “güneş o gün batıdan doğacaktı.”
Bu ülkenin nasıl kurtarıldığının tarihi de o gün başlayarak, yoluna devam edecekti.

Bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Nuri sunguroğlu

19 Mayıs 2015

“Nereden geldiğini unutan milletler, nereye gideceğini de bilemezler.”

Richard Von Weizecker. Almanya eski Cumhurbaşkanı.

8 MAYIS 1945 FRANSIZLARIN YÜZ KARASIDIR

CEZAYIR2“Ermeni soykırımının ateşli savunucusu Fransızlar, 8 Mayıs 1945 yılında bir taraftan Hitler Almanya’sının istilasından kurtulurken, aynı gün soykırımı yapmaktan geri kalmamışlardır.”

Avrupa’nın Hitler rejiminden kurtuluşunun 70. yıl dönümü olan bu gün; Fransızların’da kurtulduğu ama; aynı zaman da da yüz karası olduğu gündür.

8 Mayıs 1945 tarihinde tüm Avrupa’da Almanların soykırımı sona ererken, aynı gün Cezayir’de Setif ve Guelma katliamlarında soykırımı yapan Fransa, 8 Mayıs tarihinde 2. dünya savaşının sona ermesi ve Almanların kayıtsız şartsız teslim olması üzerine Cezayir bayrakları ile kutlama yapan tüm Müslüman Cezayirlilerin üzerine, Fransız ordusu ve polisi tarafından makinalı tüfeklerle ateş açılarak 45.000 silahsız sivil Cezayirlileri görüldükleri ve yakalandıkları her yerde katletmişlerdir. Bağımsızlık için gösteri yapan halktan binlerce sivil katledilmiştir. Bununla birlikte Fransa, Cezayir’in bağımsızlığını ilan ettiği 1962 tarihine kadar sivil Cezayirlileri sistematik bir şekilde katletmiştir. Cezayirlilere göre, Fransa’nın 132 yıl süren işgali sırasında 1 milyondan fazla insan öldürülmüştür.

Ermeni soykırımının ateşli savunucusu Fransızlar, 8 Mayıs 1945 yılında bir taraftan Hitler Almanya’sının istilasından kurtulurken, aynı gün soykırımı yapmaktan geri kalmamışlardır.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

8 Mayıs 2015

ŞİİR Mİ DEDİN…? BU ARA OLMUYOR İŞTE

ŞİİR Mİ DEDİN…?

>>Teknolojide zirveyi zorlayan insanoğlu, medeniyette geriye doğru ilerlediğinin farkında olmadan yoluna devam ediyor. Oysa ki teknoloji; asıl medeniyetin bir parçası olmalıydı.

Çok mu karamsar oldu… önemli değil, ciddiye almayın vesselam…<<

Yok, hayır…bu günlerde tıkanmışım, kalem mürekkep tutmuyor, beceremiyorum, heceler, kelimeler nakış tutmuyor. Ruhumu okşayacak, yüzümü güldürecek bir haber gelmiyor bu aralar; herhalde ondandır.

Nereye baksan bir azgınlık, nereden bir ses gelse içerisi dert dolu. Her an hedefe kilitlenmiş gibi denizler üzerinde yüzen azgın savaş gemileri ile dolu Okyanuslar.

Barışı ararken, savaşı kutsallaştıran insanlarla dolu dünya. Din mezhep, dil ırk kavgaları devam ederken, güçlünün kılıcı zayıfın başında dönüp duruyor. Vicdanlar ise, sessizliğin gölgesinde huzuru arayadursun, yoksulun emeğinin verilmediği bir sosyal düzen var ki; barışın önünde yıkılmayacak bir duvar gibi abideleşmiş vaziyette bekleyişine devam ediyor.

Zaten hiç bir zaman temiz olmayan siyaset, gittikçe daha da kirlenmeye devam ederken; yalanların içerisinde saklı olan doğrular boğulurcasına sessizliğe bürünüyor. Koltuk kavgası için verilen mücadelede her şeyin çare olarak kullanıldığına şahit oluyoruz.

Oysa ne yok ki bu dünyada… Her şeyden o kadar çok var ki, bir dünya daha barındırır da artar bile.

Soğuk savaşın Doğu-Batı çatışması, yerini Kuzey-Güney çarpışmasına bırakarak, dünya silah sanayinin pazarı olmaktan kendini kurtaramadı. Sömürülenlerin sömürenlere doğru çıktığı yolculukta yaşamlarını Akdeniz’in sularında bırakırken, kendi koyduğu değerleri çöpe atmış bir Avrupa ile insan haklarının girdabında boğulan bir insanlık yaratıldı.

Sosyal düşünceden arındırılmış bir demokrasi düzenine doğru hızla yol almaktayız. Oysa ki; içerisinde sosyal olmayan bir demokrasi, demokrasi olmaktan çok uzaktır. Hak ve hukukun üstünlüğünün zede aldığı, anayasal kanunların kişisel arzulara teslim olduğu bir dünyada, demokrasiden söz etmek, Kuzey kutbunda buzdolabı satmaktan ne farkı vardır ki.

Teknolojide zirveyi zorlayan insanoğlu, medeniyette geriye doğru ilerlediğinin farkında olmadan yoluna devam ediyor. Oysa ki teknoloji; asıl medeniyetin bir parçası olmalıydı.

Çok mu karamsar oldu… önemli değil, ciddiye almayın vesselam…

Mehmet Nuri Sunguroğlu

29. Nisan 2015

BU BÖYLE DEVAM EDEMEZ

imperyalismus[Pazar sohbeti]

BU BÖYLE DEVAM EDEMEZ

Her yıl olduğu gibi, bu yılda “soykırım” suçlamalarıyla yoğun baskı altına alınan Türkiye Cumhuriyeti; bu yoğun baskıya karşı sadece “biz yapmadık” ile cevap vererek meseleyi kapatamaz. Türkiye Cumhuriyeti, reaksiyon yerine aksiyon politikasını uygulamaya koymak zorundadır. Meseleyi gündem olarak görüp geçiştirmek büyük bir milletin şanına yakışmaz olduğunun bilincinden yola çıkarak; suçumuz varsa, kabul etmek, yoksa bunu dünyaya anlatmak zorundayız. Böyle bir sorumluluğu bizim için başkalarına bırakmak, meselenin ağırlığının farkında olmamaktır. 100 yıldan beri bu çok önemli konuya yeteri kadar önem vermediğimiz büyük bir talihsizlik olmuştur. Bu konu üzerinde yeteri kadar çalışmadığımız içindir ki, dünya literatürüne “soykırım” kavramı girebilmiştir.

Soykırım” kavramı vurmak, öldürmek sürgün etmek ile mukayese edilemez. “Soykırım” kavramı, bir milletin başka bir milleti planlı olarak yer yüzünden yok etmesi demektir. Topluca işlenmiş olan en ağır ve en adi suç olan bu etiketi, nesillerimizin alnına yapıştırarak, onları sonsuzluğa kadar mahkum etmek hakkına asla izin verilmemelidir. Bunun tek yolu ise, kendimizi aklamaktan geçer. Bu aklama; “biz yapmadık, onlar yaptılar” diyerek havanda su dövmek ile olmaz. Eğer onlar yaptılarsa, çıkar belgelerini koy dünyanın gözünün önüne ve sustur bu propaganda makinesini. Yok eğer biz yaptıysak, o zaman suçumuzu kabul ederek gereken ne varsa yapalım.

Siyasi kararlarla üzerimize yıkılmak istenilen “soykırım” suçlamasının henüz mahkemece verilmiş bir hukuki kararı olmasa da, bunun karşısında susmak, yarınların ne getireceğini de peşinen kabul etmektir.

Emperyalist düşünceyi üretenlerin dünya tarihinde soykırım yapanları bellidir. İspanyollar Güney Amerika’da, bu günkü Amerikalılar Kuzey Amerika’da, Belçikalılar Kongo’da, Almanlar Afrika’da Nabibiya halkına, Fransa Cezayir’de Ruslar kendi ülkesinde, İngilizler Avustralya’da ve yine Almanlar Avrupa’nın tümünde yaptığı Yahudi soykırımı tarihin karanlıklarında saklıdır. Bunlardan sadece Almanlar resmi olarak Yahudi soykırımını kabul etmiş; Avustralya yerlilerden özür dilemiştir. Ya ötekiler? Sadece Belçikalılar Belçika Kongo’sunda 10 milyon yerlileri acımasızca yok etmiştir. Günümüzde dahi İsrail Filistin çatışmasında, uzun vadeli olarak bir soykırım politikası izlenmektedir. Ne var ki; tüm bunlar bizi ev ödevimizi yapmaktan alıkoyamaz ve bunun böyle devam edeceğini kabul etmek, dünya siyasetine saf ve naif bir düşünce ile yanaşmak demektir.

Sonuç olarak:

Türkiye Cumhuriyeti bu mesele için hiç bir masraftan kaçınmadan tarafsız bir Enstitü oluşturarak meselenin özünü açığa çıkarmalıdır. Bu çalışmanın özünde olması gereken arşivler ki, bunlar bellidir. Başta Osmanlı arşivleri ve Rusya, Amerika, Fransa, Almanya Ermenistan arşivleri bu Enstitü için arşivlerini açmalıdırlar. Bu enstitüde yüksek donanımlı bilim adamlarına çalışmak imkanını tanıyacak gerekli bütçe; 2010 yılında İstanbul kültür şehri için ayrılan paranın yarısını bile oluşturmaz. İstanbul’a harcanan o paradan günümüze ne kaldı diye düşünürsek, bir kaç milyonerden başka bir şey yok diyebiliriz. Ama; tarihin bize bıraktığı ağır miras için harcanacak paradan geriye ve gelecek nesillerimize çok şey kalacaktır.

Hayırlı Pazarlar…Sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

26 Nisan 2015

AĞIR MİRAS 1915 / 9

2015-04-22 13_01_21-Aram Hamparian (@ANCA_DC) _ TwitterSELAHATTİN DEMİRTAŞ: “TEREDDÜT ETMEDEN ERMENİ SOYKIRIMINI KABUL EDİYORUZ”

Bende size hiç tereddüt etmeden sadece 4 soru soruyorum !

Sn. Selahattin bey,

Tereddüt etmeden Ermeni “soykırımını” kabul ettiğinizi söylüyorsunuz. Size fazla şey anlatmayacağım; sadece 4 sorum var.

1) Amerika Ermeni Ulusal Komitesi başkanı Aram Hamparian’ın twitter hesabından iftiharla sunduğu bu haberin karşılığında size ne vaat edildi ?

2) Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda 1914-15 yılları arasında tam 518 bin Türk ve Müslüman Anadolu insanının çocuk, kadın, yaşlı demeden vahşice katledildiğini, kadınlarımızın kızlarımızın iffetine tecavüz edildiğini, ana rahminden çıkarılan çocukların süngülere takıldığını, belgeleriyle nüfus sayımlarıyla kanıtlandığını biliyor musunuz?

3) 1915 yılının 11 Nisan günü Van’da Aram Manukyan liderliğindeki Taşnaksutyun komitacıları tarafından isyan başlatıldığını ve 17 Mayıs günü kenti Ruslara teslim ettiklerini, Amerika’da yayımlanan Goçnak isimli Ermeni gazetesinin, adeta etekleri zil çalarak, Van’da yalnızca 1500 Türk’ün sağ kaldığını yazdığını biliyor musunuz?

4) Ermeni tarihçi Lalayan’ın, 30 aylık “bağımsız Taşnaksutyun iktidarı” esnasında bugünkü Ermenistan topraklarında yaşayan yüz binlerce insanın katledildiğini, bu kanlı süreç sonunda Ermenistan’daki Türk nüfusun yüzde 77, Kürt nüfusun yüzde 98, Yezidilerin ise yüzde 40 oranında azaldığını olanca çıplaklığıyla yazdığını biliyor musunuz?

Evet Selahattin bey, buyurun, sıra sizde !

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.04.2015

Not: “With no hesitation, I admit that 1915 was genocide”

Türkçesi: “Tereddütsüz olarak 1915 Ermeni soykırımının gerçekliğini kabul ediyorum”

Paylaşın ki halimizin ne olduğunu bilelim…

SARMAŞIKLAR ARASINDA

sarmasik

Herkesin istediği gibi değil, olduğun gibi kalabilmektir yaşamın sırrı…

Bu sabahki orman gezisinde rastladığım bu resim beni çok düşündürdü. Duvara tırmanmış, aynı renklerin oluşturduğu sarmaşıklar arasındaki bu gül, beni; yaşadığımız toplumu ve toplumdaki aynılığın, ayrılığın, farkı üzerinde düşünmeye zorladı.

Tüm renklerin arasında kendi rengini koruyabilmektir asıl olan diye düşündüm. Tek renkli, tek sesli, korosu olmayan toplumlar, farklılıkların zenginliğini öğrenemezler. Bazen farklı düşüncelere ihtiyacımız vardır. Farklı olan düşünceleriniz kabul görüp alkış toplamıyor sa, aynı renkler içerisindeki farkınız dır bunun sebebi.

Yaşadığımız çevremizde bizlere iyi, yada iyi olmayan yapıştırılmış etiketler vardır. Kendi değerimizin bilincinde olmadan, her etikete uyumlu olmaya çalışmak, kendi kişiliğimize karşı olan saygının eksikliği değil midir ?

Başkalarının bakış açısına göre “iyi” olmanın peşinden koşarken, kendi değerimizin farklılığını unutarak, asıl kimliğimizden uzaklaşmaz mıyız ?

Oysa ki; başkalarına yaranmak için harcadığımız zamanı, kendimizi keşif etmek için harcasak, mükemmel olmak yerine kendimizdeki değerin bilincine varmaz mıyız ?

Tüm renklerin aynı olduğu toplumda, asıl rengimizi koruyarak, kimliğimizi unutmadan, mükemmellik yerine, değerli olmanın değerini anlamak değil midir asıl kimliğimizin anlamı ?

Herkesin istediği gibi değil, olduğun gibi kalabilmektir yaşamın sırrı. Yanlış anlaşılmış öz güven, içimizdeki asıl değerimizi anlamakta önümüze çıkan ve aşılması zor bir duvar gibidir. Önemli olan, öz güvenimizi öz değerimizle homojen ederek, toplumdaki yerimizi bulabilmektir.

Hayırlı Pazarlar

Mehmet Nuri Sunguroğlu

12/04/2015

AĞIR MİRAS 1915 / 6 / -TALAT PAŞA RAPORU

Mehmed_Talat_to_the_Presidency_of_the_Martial_Law_CourtBaşta Fransa olmak üzere, batılıların Türk milletine karşı Ermeni soykırımı olarak tanımladığı 1870-1918 Ermeni olayları, acaba onların içerisinde kendi devletlerine karşı olsa idi nasıl davranırlar dı ? Türklerin Malazgirt’ten Anadolu’ya girdiğinden beri, Bizans boyunduruğundan kurtulan Ermeniler, Osmanlı devletinin “milleti sadik-asi” iken, ne oldu da isyana başladılar ?
Rus, Fransız, İngiliz; ayrıca Amerikan misyonerlerinin Anadolu’yu parçalamak, Osmanlıyı yıkarak tüm mirasına el koymak için kendilerini maşa olarak kullanıldığını anlayamadan, devlete karşı isyana başlamaları, Ermeniler için tarihlerinin en büyük talihsizliğidir. Yıllarca beraber yaşadıkları millete karşı, isyan ettiklerinin belgesini kendileri de biliyorlar. Günümüzde ise, yine aynı batılıların bendine su dökerek, Türklere karşı inanılmaz lobi çalışmalarıyla, tarihteki hatalarına hak vermenin çabasında olmaları, tarihten ders almadıklarının da belgesidir.

Talat Paşanın Ermeni faaliyetleri ile ilgili olarak sıkıyönetim mahkemesine gönderdiği “çok gizli” ibareli ve 24 Mayıs 1915 tarihli yazı.
Osmanlı Hükumeti / İçişleri Bakanlığı / Emniyet Genel Müdürlüğü

Yazı no: 4297

Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığına // “Çok gizlidir”

18 Mayıs 1915 tarih ve 831 numaralı tezkerenizin cevabıdır. Ermeni Hınçak Komitesi “1878” yılında kurulmuş bir ihtilal cemiyetidir. Program itibarıyla sosyal demokrattır. Meşrutiyet’ten sonra asıl takip ettikleri amaç (hükumetin özellikle yenilik yapmadığı ve diğer milletleri Türkleştirmek için uğraştığı) iddiasıyla, Avrupa’nın denetimi altında Ermenistan’da bir özerk idare kurmak ve sonra bağımsızlıklarını kazanmaktır. Son zamanlarda komite başkanlarının ve özellikle Akno’nun gayretiyle komiteler, hükumetin ve memleketin aleyhine olacak her türlü girişimde ortak hareket etmek için anlaşmışlardı. Bunun üzerine, o zamandan beri, gerek doğu illerinde, gerek Osmanlı ülkesinin diğer bölgelerinde ortaya çıkan bütün olaylar, bu komitelerin tertipleriyle, oluşturdukları şubelerin talimatıyla ve başkanlarının yardımlarıyla meydana gelmiştir.

Doğu illerinde ortaya çıkan olaylara gelince: Bitlis, Hizan ve Muş civarında, genellikle komite reislerinin kendi idareleri altında bulunan Ermeniler, birçok ihtilal olayı meydana getirmişlerdir. Diğer yönden yine bu komitenin en önemli isyan merkezlerinden biri olan Zeytun bölgesinde, büyük ölçüde isyan girişiminde bulunulmuş ise de silahlı kuvvetler ile bir kısmı sindirilebilmiş tir. Van’ın Çatak ve Gevaş taraflarında başlayan isyan ise,sonradan Van’da daha müthiş bir biçimde alevlenmiş ve hemen hemen bir iki aydan beri devam eden ihtilal sırasında, yerli asiler ile Rusya’dan gelen Hınçak ve Taşnak komite reislerinin idaresi altında bulunan asiler, bombalarla, dinamitlerle, reji, düyunu umumiye, banka, postane gibi bazı binaları tahrip ederek asker, milis ve halktan yüzlerce kişiyi şehit etmişlerdir. Diğer illerde, özellikle Kayseri, Diyarbakır, Elazığ, Samsun, Ankara, Sivas, Halep, Adana, Maraş ve İzmir’de yapılan araştırmalarda da önemli bir kısmı Hınçakist olan Ermenilerden külliyetli patlayıcı madde ve yasaklanmış silahlar ele geçirilmiştir. Kayseri ve Diyarbakır’a ait iki fotoğraf geri gönderilmek üzere Ek’tedir.

Hemen hepsi Osmanlı memleketi halkından olup, komitelerin teşvikiyle Amerika’dan, Bulgaristan’dan ve Romanya’dan Rus ordusuna gönüllü olarak giden Ermenilerden, Hınçak ve Taşnak çetelerinin, Erzurum Milletvekili Pastırmacıyan, Balkan Harbi sırasında Edirne ve civarında Müslümanlara yaptıkları mezalim ve vahşetlerle ünlenen Antranik ve arkadaşları yönetiminde Bayazit ile sınırlarda rastladıkları köyleri tahrip ederek Müslümanları tamamen katletmişlerdir.

Aslında, merkezleri Rusya ve diğer dış ülkelerde bulunan ve bugün unvanlarında bile ihtilalci sıfatını koruyan Ermeni komiteleri, özellikle Hınçak Komitesi, içerideki ihtilal teşkilatının yayınlarıyla memleketin bugününe ve yarınına etki edecek hain hareketlerden hiçbir zaman geri kalmamıştır. Devletin harbe girdiği sırada, komiteler ordunun zayıflamasını bekleyerek zamanı geldiğinde bütün kuvvetleriyle ve her yerde ihtilal için birlikte karar vermişlerdi. Doğu illeri ile Sivas mıntıkasında Osmanlı ordusunu arkadan tehdit için büyük ölçülerde aldıkları tertipler ve askerden firar eden Ermenilerin silahlandırılmalarıyla, çete halinde devlete karşı kullanılmaları ve birçok yerin silah ve patlayıcı madde muhafaza merkezi haline getirilmesi, söz konusu kararın ispatıdır.

Bu duruma göre bütün bu ihtilâl hareketlerinin, sırf bağımsızlık amacını güden Hınçak ve Taşnak Komitesinin tertibiyle, kendilerine bağlı şubelerin aracılığı ile idare edildiğini ve bunların üyeleri olup, gerek yabancı ülkelerde ve gerek memlekette bulunan şahısların aynı amaç için, Osmanlı hakimiyetinin mahvına ve Müslümanların yok edilmesine ve bağımsız bir Ermenistan teşkiline çalıştıklarını ispat eden belgelerdir.

24 Mayıs 1915
İçişleri Bakanı
Talat
Kategori: Ermeni soykırımı iddiaları

AĞIR MİRAS 1915 ( 5 // 3 ) TARİHİN EN BÜYÜK YALANI; ERMENİ SOYKIRIMI

ProfJustinMcCarthyAĞIR MİRAS 1915 ( 5 // 3 ) TARİHİN EN BÜYÜK YALANI; ERMENİ SOYKIRIMI
>>Amerikali Prof. Dr.Justin McCarthy’nin 2002 yılında Londra’da vermiş olduğu “First Shot” (İlk kurşun)adlı konferans dan 3. bölüm.<<

Gizli toplantıları sürdüren, sadece ideolojik dostlarıyla konuşan Türk veya Ermenilere tek bir sorum var. Her türlü bilimsel tartışmayı reddeden Türk veya Ermenilere bir sorum var. Niçin korkuyor­sunuz?

Dürüst bir tartışma için davetimi tekrarlıyorum. Davalarına inananlar savunmalarını da sözleriyle yapmak mecburiyetindedirler; tartışmak için istekli olma­lı ve sadece kendileriyle aynı fikri paylaşanlarla konuşmamalıdırlar.
Parlamenter ve tarihçilere bir önerim daha var: Siyaseti bir tarafa bırakın ve tarihle ilgili sorular sorun. Ermeni ve Türk tarih çalışması şu asli soru sorulma­dıkça incelenemez: Türklerin yaptıkları, soykırım veya müdafaa, nasıl ifade edilirse edilsin Türkler bunu niçin yapmış olabilir?
ERMENİ SOYKIRIM YALANI
Ermeni milliyetçilerinin beyanlarındaki en önemli meselelerinden biri Türklerin Ermenilere neden saldırdığı sorusudur. Türkler ve öteki Müslümanlar, Müslüman bir imparatorlukta çoğunluktaydılar. Asırlarca Ermenilerle beraber ya­şamışlar ve Ermenilerin dinlerini ve geleneklerini sürdürmelerine izin vermişlerdir. Fakat, Ermeni milliyetçilerine göre, Türkler aniden Ermenilere saldırmaya karar vermişler. Bundan da kötüsü, Türkler planlı bir soykırımla tüm Ermenileri yok etmeye karar vermişler. Ermeni milliyetçileri Türkler için atfettikleri bir sürü hayali planla birçok neden üretmişlerdir.

Türkler Ermenilerin mallarını çalmayı düşünüyorlarmış. Anadolu Türklerini Orta Asya’ya birleştireceklermiş fakat Ermeniler yollarının üzerinde bulunuyormuş. Osmanlıların Balkan savaşlarından gelen mülte­cileri yerleştirmek için Ermenilerin yaşadığı topraklara ihtiyacı varmış. Daha duy­gusal nedenler de uydurulmuş: Türkler Ermenileri kıskançlık sebebiyle öldürmek istiyorlarmış, çünkü Ermenilerin üstün olduğuna inanıyorlarmış. Yoksa Türklerin din düşmanlığından kaynaklanan sebepleri mi var?
Türkler Ermenilerin mallarını gasp etmek istemişler midir? Şayet öyle ol­muşsa, İstanbul, Edirne ve İzmir’deki zengin Ermenilerin mallarına dokunmayıp, Doğu Anadolu’daki yoksul Ermenilere karşı savaş açmaları bir hayli tuhaf.
Türkle­rin Ermenilerin mallarına imrendiklerini hiçbir zaman ispat edemeyiz. Fakat malla­rını kimin çaldığını sorabiliriz. Hırsız kimdi? Mağdur kimdi? Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Ermeniler Erivan, Karabağ ve Kars’ta Türklerden ele geçirdikleri topraklarda yaşıyorlardı. Türkler Ermenilerin topraklarını değil, Ermeniler Türkle­rin topraklarını çalmışlardı.
1. Dünya Savaşı esnasında, Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde bir kez daha Türklerin ve Kürtlerin mallarını talan eden Ermenilerdi. Anadolu Müslümanları evlerini ve çiftliklerini kaybettikten 100 yıl sonra intikamlarını alır ve Ermeni topraklarını ele geçirirler.
Orta Asya Türkleriyle birleşme arzusu başta Enver Paşa olmak üzere bazı Osmanlı liderlerinin ilginç ülkülerinden biriydi. Bu, Azerbaycan hariç hiçbir zaman ciddi bir şekilde düşünülmemiştir. Ermeniler böyle bir plan için nasıl engel olabilir­ler ki? Orta Asya’ya giden yol Ermenistan’dan değil İran’dan geçiyordu. Ermenistan üzerinden geçmeyi düşünmeleri için çılgın olmaları gerekir. Bunu ispatlamak için haritaya bakmak kafidir.
Orta Asya’ya varmak için kuzeye ilerleyen Türk Ordusu Kafkas dağlarının zirvesinden, çöl ve step alanından geçmek zorunda kalacak, so­nunda Aral Denizi’nden güneye ulaşacak. Bunu Enver Paşa bile deneyemezdi. Cengiz Han bile kıyı şeridinden gitmişti.

Osmanlı Anadolu’sunda yaşayan öteki Ermeniler Osmanlıların doğu çıkartması esnasında yollarını keser miydi? İlerleme­yi engellemek için orduları harekete geçirseler mesele oluştururlardı. Gerçekten de Osmanlılara karşı silahlandılar, fakat Ermeni ayaklanmasının Orta Asya ile hiçbir alakası yoktu.
Osmanlıların Balkan savaşı mültecilerine yer bulmak maksadıyla Ermeni topraklarına göz diktiği iddiası tamamen yanlıştır. Mültecilerin tamamı 1. Dünya Savaşından önce yerleştirilmişti. Hepsinin yerleştirildikleri yerler Trakya ve Batı Anadolu idi, Doğu Anadolu değil.
Türkler kendilerinden üstün olduklarını düşündükleri için mi Ermenilerden nefret edip, onları öldürmeye kalkıştılar? Hiçbir Osmanlı arşivinde veya beyanında böyle bir kanıt yoktur, fakat benim tercih ettiğim kanıt Türklerle yaşamış olan herkesin kanıtıdır. Son 35 yıl içinde birçok Türk’le tanıştım. Bu Türklerin çoğu
insanların eşit olduğunu düşünüyorlardı. Türklerin hiçbirisi Türklerin herhangi birinden aşağı olduklarını düşünmüyordu. Osmanlı Türklerinin de farklı düşündüklerini sanmıyorum.
“Dini nefretle” alakalı iddialara gelince, tarih bunun gülünecek bir yalan ol­duğuna işaret ediyor. Müslümanların, Ermenileri 700 yıl boyunca kabul ettikten sonra, İslam’ın hükümlerini bir kenara bırakarak Hiristiyanların haklarını reddede­ceklerine kim inanır? Osmanlı tarihinin hoşgörü konusunda örnek olduğu ve Hiris­tiyan devletlerden çok daha iyi bir geçmişe sahip olduğunu kim unutabilir? Hayır, Doğudaki Müslümanlar Ermenilerden nefret etmeye ve korkmaya başlamışlardı, fakat bu, Ermenilerin ve Rusların yaptıklarından dolayıydı.
Ermeni milliyetçilerinin tartışmaları son tahlilde tek bir iddiaya dayanır: Türkler delidirler. 700 yıl boyunca birlikte yaşadıktan sonra Türkler bir anda Ermenilerden nefret etmeye başlamış ve onları öldürmeye karar vermişlerdir. Bundan başka hiçbir açıklama Ermeni milliyetçilerinin Türkleri suçlama isteğini tatmin edemez.

Sözde soykırım için yapılan tüm açıklamalar Türklerin tamamen akıl dışı hareket ettikleri iddiası üzerine kurulmuştur.

Derleyen:
Mehmet Nuri Sunguroğlu
26.03.2015

Yazı devam ediyor, takip eyleyin!

ÇANAKKALE ŞEHİDİME

CANAKKAÇANAKKALE ŞEHİDİME 

Ey koca şehidim… Kalk…! Kalk ta… Etrafa bir bak…!
Gör ki nedir bu çöken ruh; gör ki nedir bu gaflet…!
Hakkın terazisinde dirhem yetmez hakkınıza…
Velev ki istersin hakkını günahımızla…!

Sen ki göğsünü siper ettin doyumsuz zulmün karşısında.
Girdin ki toprağa kefensiz, bir ateş girdabında.
Sormadın kimseye hakkı hukuku… Çünkü;
Hak ta sendin hukuk ta, haksızlığın karşısında.!

Dünyaya destan yazdın Conk bayırında, Gelibolu’da.
Ders verdin dünyanın mağrurları na, Anafartalar’da.
Sen ki arkana bakmadan göğsünü siper ettin yurduna.
Helal etme kutsal olan hakkını, yurduna el uzatana !

Ey şehidim…!
Kimler ki unutur seni, kimler ki unutur Kemal’ini.
Kimler ki dil uzatır Gazi’ne, dil uzatır Mustafa’na.
Kimler ki düşman çizmesi arar, el uzatır bayrağına.
Titret o yattığın toprağı, haykır yeniden bu hilal uğruna

Ey şehidim…! Çürümeyen kefenin su almadan kalk…!
Kalk şehidim…! Kalk ta etrafına bak…!
Hakkın terazisinde dirhem yetmez hakkınıza…
Velev ki istersin hakkını günahımızla…!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
18 Mart 2015

AĞIR MİRAS 1915 ( 3 // 1 ) ERMENİ SOYKIRIM YALANI

ERMENI-3AĞIR MİRAS 1915 ( 3 // 1 )
ERMENİ SOYKIRIM YALANI // Prof. Dr. Justin Mc CARTHY

Prof Justin McCarthy, Austuralya / Melbourne Sempozyumu. 7 Aralık 2013: “1915 -1919 Döneminde Ne Oldu?”

GİRİŞ
Ermenilerin basın saldırılarına boyun eğmeyen, yazdığı eserler ve verdiği mücadele ile Türk milletine bir çok Türklerden daha çok destek olan Justin A. McCarthy kimdir?
19 Ekim 1945 yılında dünyaya gelen Justin A. McCarthy, Louisville Üniversitesinde ABD’li tarih profesörüdür. Uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.

McCarthy, felsefe okuyarak başladığı meslek hayatında zamanla tarihe yönelmiş 1967-1969 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesinde de görev yapmıştır. Doktorasını 1978 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde (The University of California, Los Angeles) tamamlamış ve daha sonra Boğaziçi Üniversitesi tarafından da fahri doktora ünvanına layık görülmüştür. Ayrıca McCarthy Türkiye Çalışmaları Enstitüsü’nün (Institute of Turkish Studies) yönetim kurulundadır.

Yazdığı kitaplarda, yüz binlerce Ermeni’nin ve en az bir o kadar Müslüman Türk’ün öldüğünü kabul etmekle beraber Ermeni soykırımı iddialarını reddeder. ABD’deki en büyük Ermeni kuruluşu olan Amerika Ermeni Komitesi ANCA ise McCarthy’nin Türk Hükumeti tarafından desteklendiği konusunda iddiaları vardır. Bu iddialar, McCarthy’i üzmüş ve “Bana göre bunların en kötüsü ise en nefret ettiğim şey olan politize olmuş milliyetçi bir bilim adamı olmakla suçlanmak olmuştur. Neden bunları söylediğime dair doğru olmayan sebepler uyduruldu. Annemin Türk olduğu, karımın Türk olduğu, Türk Devleti tarafından büyük paralar aldığım gibi. Bunların hiçbirisi doğru değildir, ancak doğru olsalardı bile yazılarımı bir parça etkilemeyecekleri; bir bilim adamının çalışmasına meydan okumanın yolu onun yazdıklarını okumak ve bilimsel bir çalışmayla karşılık vermektir, o bilim adamının kişiliğine saldırmak değildir.” diyerek yanıt vermiştir.

Meseleleri kimin başlattığı sorusu önemlidir. Hem ahlaki, hem tarihi yönden önemlidir… diyor Justin A. McCarthy.
Yüzyılı aşan bir savaş hali süresince Türkler ve Ermeniler birbirlerini öldürmüşlerdir. Öldürme eyleminin kimin başlattığı sorusu iyi anlaşılmalıdır, çünkü saldırganlık nadir olarak, fakat savunma hakkı her zaman haklı gösterilebilir. Kendilerini savunanların eylemleri zaman zaman savunma sınırlarını aşabilir ve tam bir intikama dönüşebilir. Bu, savaşta çok sık karşılaşılan bir durumdur ve eleştirilmemelidir. Fakat suçlanması gerekenler, savaşı başlatanlar, ilk vahşeti yapanlar ve kan dökülmesine sebep olanlardır. Meseleleri başlatan her zaman Ermeni milliyetçileri olmuştur. Ermeni isyancıları olmuştur. Suç daima onların üzerinde kalacaktır.
Prof. Dr. Justin Mc CARTHY

Tarihçiler gerçeği sevmelidir, gerçekleri saptırmadan vermelidirler diyor Justin A. McCarthy ve ekliyor.
Bir tarihçi sadece gerçeği yazmakla yükümlüdür. Tarihçiler yazmadan önce tüm ilgili kaynaklara bakmak zorundadırlar. Kendi ön yargılarını gözden geçirmeli ve bunların gerçeği etkilememesi için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Ancak bundan sonra tarih yazmalıdırlar. Tarihçilerin temel ilkesi şudur: “Bir konuyu bütün yönleriyle ele al; ön yargılarını bir kenara bırak. İşte o zaman gerçeği bulmayı ümit edebilirsin.”
Tarihçiler her zaman bu ilkeyi izlerler mi? Hayır, fakat iyi tarihçiler gayret gösterirler.
Bir tarihçinin görevinin gereğini yerine getirip getirmediğini anlamanın yolları vardır. Tüm önemli ilgili kaynakları incelemelidir. Amerikan tarihi ile ilgili bir kitap sadece Fransızca kaynaklara dayanıyor, Amerikan kaynaklarından faydalanmıyor sa gerçek tarih olamaz. Önemli olayların hepsi dikkate alınmalıdır. Alman ve Yahudi tarihi ile ilgili bir kitap Holocaustta öldürülen Yahudilerden bahsetmiyorsa gerçek kabul edilemez. İnsana rahatsızlık veren olaylar, yanlış düşünce ve ön yargılarla uyuşmayan olaylar bir tarafa bırakılmak ve göz ardı edilmek yerine ele alınmalıdır.
Türk ve Ermeni tarihi ile ilgili yazılmış bir kitap Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin tarihini ihtiva etmezse gerçek sayılamaz.
Bu gayet açık. O kadar açık ki zikretmek bile gereksiz. Fakat biz bunun zikredilmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz, çünkü bir çok tarihçi doğru tarih yazmanın ilkelerini unutmuş.

Derleyen: Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.03.2015
Yazı devam ediyor, takip eyleyin !

AĞIR MİRAS 1915

AĞIR MİRAS 1915 (2)
24 NİSAN SÖZDE ERMENİ SOY KIRIMINA DOĞRU YANAŞIRKEN

erich
Değerli okurlar,

Tam yüz yıldan beri, ama özellikle 1970 yıllarından beri Ermeni diasporasının Türkiye Cumhuriyetine karşı uyguladığı psikolojik soğuk savaşın 100. yıl dönümüne 2 ay kaldı. Kesinlikle inanıyorum ki; bu yıl geçmiş yıllardan çok daha zor olacaktır. Dışarıda yaşayan Ermeni lobisi ve onları destekleyen; başta Fransa ve Amerika olmak üzere daha başka ülkelerden de ülkemize baskı uygulanacaktır. Bu defa Ermeni lobisi başlamadan biz başlayalım diye düşünüyorum.
Mesele bir iç savaş değilmiydi? Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle içte isyan çıkaran Ermenilere karşı ülkenin bütünlüğünü korumak ve güvenliği için alınan tedbirler sonunda tehcir de düşünülmüştür ve uygulanmıştır. Bu uygulamada; ama uygulama öncesi ve sonrası ölümler olmuştur. Bu bir isyandı, bu bir iç savaştı; elbetteki her iki taraftan binlerce insan ölmüştür.
ASALA terör örgütünün Türk diplomatlarına karşı uyguladığı katliamlar üzerine meseleye eğilen Avusturyalı tarihçi ve yazar; ödüllü Prof. Erich Feigl, bu konuda kitaplar yazarak tüm bu abartılı „soykırımı“ iddialarını çürütmüştür. 2005 yılında ülkemizde bir konferansta konuşan ve Ermeni diasporasının soykırım iddialarını çürüten Avusturyalı tarihçi ve yazar Prof. Erich Feigl, Ermeni terör örgütü ASALA ile Ermeni diasporasının soykırım iddialarının, Ermeni yazar Aram Andonian’ın ortaya attığı gerçek dışı bazı belge ve fotoğraflardan kaynaklandığını kanıtlamış ve elde ettiği bilgi ve belgeleri “Bir Terör Efsanesi” adlı kitabında toplamıştı.

Nisan 2005 tarihinde İTÜ’de konferans veren Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Erich Feigl, konuşmasını söyle bitirmişti:

>>Türkiye, Ermenilerin yürüttüğü psikolojik savaşa ne yazık ki karşı koyamıyor. Oysa Ermenilerin ileri sürdüğü rakamlar gerçek değil. 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü iddiası saçma…Çünkü bütün Osmanlı topraklarında 1.7 milyon Ermeni yaşıyordu ve bunların sadece 700 bini tehcire tabi tutulmuştu.

Ermenilerin sürgündeki başkanı Bogos Nubar; „Biz savaşın bir tarafıydık. Savaşın içindeydik“ şeklindeki itirafını içeren bir belgeyi ilk kez ben açıkladım. Bu belgeyi bulmam gerçekten büyük bir şanstır. Çünkü Ermeniler kendilerini zor durumda bırakacak bütün belgeleri maharetle ortadan kaldırmayı başardılar.

Soykırım konusunda tartışma olmaz. Bu kabul edilemez. Ermenilerin iddialarını bir kez tanıdınız mı arkasından tazminat ve toprak talepleri gelir. Bunu kesinlikle yapmayın. Soykırımı sakın tartışmayın.

Rica ediyorum, Avrupa Birliği’ne teslim olmayın. Son gelişimden sonra şunu gördüm ki gelişmeniz gerçekten muhteşem. İnanın Avusturya’da bizim böyle bir üniversitemiz yok.“<< (Prof. Feigl, panelin yapıldığı İstanbul Teknik Üniversitesini kast etmişti.)

Nisan 2005 yılında İTÜ’de konferans veren Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Erich Feigl, konuşmasını söyle bitirmişti:

•“Bu topraklar size ait. Sizler Anadolu’ya Malazgirt zaferiyle yerleşmediniz. Çatalhöyük’teki arkeolojik bulgular, sizlerin 10.000 yıldan uzun süredir burada bulunduğunuzu kanıtlamaktadır.”

Orijinal metin:
•“This land is yours. You didn’t settle in Anatolia after the Battle of Malazgirt. Archeological findings at Catalhoyuk prove that you have been here for more than 10,000 years.”

Derleyen:
Mehmet Nuri Sunguroğlu
2/25/2015

TECAVÜZ, KADINA ŞİDDETİN SON SAHNESİDİR

SIDDETTECAVÜZ, KADINA ŞİDDETİN SON SAHNESİDİR; İDAM CEZASINI TARTIŞARAK SORUNUN ÖZÜNDEN UZAKLAŞIYORUZ
>>İdam cezasını uygulayan ülkeler, idam ettiklerini ithal etmediklerine göre, idam cezasının caydırıcı olduğuna nasıl umut bağlayabiliriz ki? Sorunun özünü tartışalım, son sahnesini değil!<<

İdam cezasını tartışmak, bizleri asıl kanayan yaraya merhem bulmaktan uzaklaştırır. Öncelikle bilmeliyiz ki; idam cezasını yeniden uygulamaya koymamız mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti 2004 yılında Anayasamızda yaptığı değişiklikle idam cezasını kaldırmıştır. Artık hiçbir şekilde ölüm cezası verilemeyeceği Anayasanın 38. Maddesinde hüküm altına alınmıştır. Demektir ki; idam yasağı öncelikle Anayasal bir norm olarak karşımıza çıkıyor. Tabi olduğumuz uluslararası kuruluşlar ve taraf olduğumuz sözleşmeler uyarınca da, idam cezasını yeniden yürürlüğe koyamayacağımızı bağlayıcı nitelikte taahhüt etmişiz.

Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde idam cezası yoktur. Avrupa Birliğine tam üyelik müzakereleri yaptığımızdan dolayı hukuken de idam cezasını getirmemiz mümkün değildir. Demek ki; idam cezasının yeniden uygulamaya konulması tartışmak bizi bir adım öteye getirmez. Ne zaman ki biz; Avrupa Birliğine üye olmaktan vazgeçeriz, ancak o zaman kendi iç hukukumuzda dilediğimiz düzenlemeyi yapabiliriz. Bunun dışında iç hukukumuzda idam cezasını yeniden düzenleme imkanımız yoktur. O halde tartışmanın da bir anlamı kalmıyor demektir.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6 Nolu ek protokolü ile idam cezası tamamen kaldırılmıştır. Sözleşme, ölüm cezasının geri getirilmeyeceğini asıl olarak görür ve Türkiye Cumhuriyeti de sözleşmeye taraf olduğundan dolayı idam cezasını tartışmak duygusal tepkiden ileri bir anlam taşımıyor. Bunu tartışmaktansa; ülkemizde genel olarak sorunun özü olan şiddete karşı ne yapılır olduğunu tartışalım!

Hepimiz biliyoruz ki; hiç bir çocuk dünyaya suçlu olarak gelmez. Gelmez ama; gelmeden önce ana rahminde ruhuna yerleştirdiği ne ise onunla doğar. Çocuk daha doğmadan önce, ana rahminde evdeki atmosferi hisseder ve onu bilinç altına yerleştirir. Çocukluk çağında yaşadığı aile ortamı ve çevre ile büyüyen çocuk, henüz yaşamının başında aldığı izlenimlerin etkisinden ancak güçlü bir eğitim ve sosyoekonomik şartlar ile kurtulabilir.
Yani; şiddet evde başlıyor ve sokakta devam ederek son sahnesini tecavüz olarak, yada bir başka tür suç ile bitiriyor.
Ülkemizde 20 bin kadın şiddetten korunmak için devletin koruması altında olduğunu düşünürsek; bu kanayan yaraya idam cezası ile merhem bulamayız! Sorunu başka türlü tartışalım ve idam cezasını tartışırken ağaçların çokluğundan, ormanı gözden kaçırmayalım!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.02.2015

AFFETME BİZİ ÖZGECAN… HEPİMİZ SUÇLUYUZ !

ÖCGECANAFFETME BİZİ ÖZGECAN… HEPİMİZ SUÇLUYUZ !

Sevgili ÖZGECAN!

Henüz 20 yaşında aramızdan ayrıldın. Hunharca işlenmiş bir cinayet seni bizden aldı. Şimdi arkandan dualar okuyup, Allah’tan rahmet dileyerek vicdanımıza olan borcumuzu ödeyeceğiz! Ne kadar üzüldüğümüzü anlatabilmek için kelime dağarcığımızda olan tüm kelimeleri dizeler halinde sıralayacağız.

Ancak…bütün bunlar seni geriye getirmeyecek. Sen artık aramızda değilsin ve bir daha da olmayacaksın.

Bizler ki; ülkemizde çocuklarımızın değerini bilmekte aciz kalmış toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; dövülen eşlerin sesini duyduğumuzda sivil cesaretimizi kullanarak polise telefon edemeyen bir toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuğumuzun gelişiminden, eğitiminden, beslenmesinden vb. tasarruf ederek harcamalarımıza başka türlü öncelik tanırız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuklarımızı koruyamaz hale gelmişiz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; cinneti, şiddeti, sapıklığı, barbarlığı rutin olarak görür hale geldik…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; taciz suçundan mahkumiyeti dönüşü kahveye, mahalleye gelen ırz düşmanına geçmiş olsun diyerek çay ısmarlarız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Liste çok uzun sevgili Özgecan …çok uzun ! O kadar uzun ki…tüm dünyayı bir kaç defa dolayacak kadar uzun…kin ve nefret, cinnet ve şiddet, sapıklık ve barbarlık akıyor dünyanın her tarafından.

Bu rezaletin birde raporu var sevgili Özgecan !

UNICEF rapor etmiş bu rezaleti; okuyalım!

Dünyadaki Çocuk İstismarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu raporda hepsi olmasa da, olanlar bizleri utandıracak kadar yeterli.

– Dünya genelinde 246 Milyon çocuk, çalıştırıldıkları çeşitli işlerde emeklerinin sömürülmesine maruz kalmaktadır.

– Dünya genelinde 1.2 Milyon çocuk, ailelerinden koparılarak köle ya da işçi olarak kullanılmak üzere satılmaktadır.

– Dünya genelinde 300 Bin çocuk, 30′dan fazla ülkedeki çatışmalarda ellerine silahlar verilerek piyon asker olarak kullanılmaktadır.

– Dünya genelinde 2 Milyon çoğu kız çocuk, yine tacirler tarafından seks ticaretine alet olmaktadır.

Ülkemizdeki durum nedir ?

Bir adli Tip uzmanı olan ve ülkemizde bir çok projelere imza atan sn. Prof Dr. Oğuz POLAT Hocamızın bu konudaki açıklamalarına bir bakalım.

– Türkiye’de 42 bin çocuk sokakta yaşıyor.

– Yılda 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– Son 5 yılda, haklarında koruma kararı alınan ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda barınan toplam 14.398 çocuğun 2.678’i, yani yüzde 18,6’sının anne-babası tarafından ihmal veya istismar edildiği görülüyor.

– Suça itilen çocuk sayısı yılda yüzde 5 ile 10 oranında artıyor,

– Yılda 125.000 çocuk mahkemeye çıkıyor.

– Altı yaş altındaki çocuklarda fakirlik oranı yüzde 34 olduğunu, bu oran kırsal kesimde yüzde 40’a ulaşıyor.

– Sokakta yaşayan çocukların yüzde 11’i hiç okula gitmedi, yüzde 52’si madde kullanıyor.

– Sokakta  yaşamak ta en büyük etken ise aile içi şiddet.

– Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre yılda ortalama 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– İstismar ve ihmal, çocuk hakkında koruma kararı alınmasında ekonomik nedenden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Gelelim Türkiye’nin taciz ve tecavüz bilançosuna. Önce bizleri korumakla görevli olanların durumuna bir göz atalım.

Türkiye’de son 10 yılda ciddi oranda arttığı belirtilen taciz ve tecavüz vakıaları her gün yeni bir olayla karşımıza çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı verilerine göre son 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı…fakat hiçbiri ceza almadı.

Bunlar bizi koruyacak olanlardı.

Devam edelim!

Ayrıca kadınları istismar eden erkeklerin yüzde 83’ünü de eşler oluşturuyor.

Sadece 2002-2008 arası 62 bin tecavüz olayı kayıtlara geçerken, Adalet Bakanlığı’na göre katledilen kadınların sayısı son 7 yılda yüzde bin 400 yükseldi.

2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın katliamı sayısı, 2007 yılında 1011 olarak saptandı.

Tecavüze uğrayanların yüzde 50’si 18 yaş altında ve bunlardan yüzde 10’u erkek çocuktur.

5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest (mahrem sayılanlar arası ilişki) mağdurudur. 10/16 yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağdurudur.

Cinsel saldırganların yüzde 75’i tanıdık biridir.

Acil yardım hattını arayan kadınlardan yüzde 57’si fiziksel şiddete, yüzde 46,9’u cinsel şiddete, yüzde 14,6’sı enseste ve yüzde 8,6’sı tecavüze maruz kaldı.

TÜİK verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana gelmiştir.

Buna göre; 2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577, 2009’da 652 kadın tecavüze uğrarken, 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı yaşanmıştır.

 

Evet sevgili Özgecanlar, Gizemler, Ayşeler, Fatmalar…Ahmetler, Umutlar…bizleri toplum olarak sakın affetmeyin !

Mersin Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’inci sınıf öğrencisi Özgecan Aslan; henüz yaşamının baharındayken, hunharca bir cinayet sonunda yaşamından koparıldı. Bu ne ilk, nede son olacaktır. Henüz çocuk yaşta olan ve hayata doymadan hunharca bir cinayetin sonunda  öldürülen Özgecan Aslan çocuğumuzun ve binlerce çocuklarımızın ailelerine Allah’tan sabır ve metanet diliyorum.!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

15.02.2015

 

 

 

TARİH, SİYASET VE TÜRK KİMLİĞİ

OSMAN001>>Osmanlıda Türk kimliği ise; 19. asrın ikinci yarısından sonra kendisini göstermeye başlayarak, Sırp, Bulgar ve Yunan milliyetçiliğine karşı oluşan Türk milliyetçiliğidir. Çökmeye başlayan İmparatorluğun, milliyetçi akımlara karşı kalkan olarak Türklüğe sahip çıkmasıdır.<<

Kendi tarihiyle övünecek kadar tarih yaratamayan milletler, her zaman tarihlerinin güzel sayfalarını yazmışlardır. Tarihine objektif olarak bakan ve onu gelecek kuşaklara acısıyla tatlısıyla bırakacak tarihçiler olsa da; yine de kendi düşünce ve görüşlerini yazıtlarında cümle aralarına işlemekten kaçınmamıştır. Bu durum ise, kişinin görüş ve düşüncelerinin yazdığı tarih hakkında olan fikirlerinin satır aralarına sızması olarak düşünülürse; normal olarak görülür ve okuyucu bunu anladığı için, yazar hakkında fazla fikir üretmeden tarihi okuyarak kendi düşüncelerine yer verir.
Ancak… Eğer tarihçiler, yazdıkları tarihi; siyasi ideolojileri için kaleme alırlar sa; durum hiçte tarihçiye yakışmayacak boyuta gelir ve tarih olmaktan daha çok siyasi bir kitap olur. Tarihi bölmek ve onu karşılıklı silah olarak kullanmak ise; hiç bir tarihçiye yakışmaz. Sadece tarihçilere değil; siyasetçilerin de tarihi kullanarak ve bölerek düello yapmaları, milletin zihnini karıştırmak ve ondan çıkar sağlamak da siyasetçinin işi olmamalıdır.

Biz Türkler; köklü ve geniş bir tarihe sahip olmamıza rağmen, tarih anlayışından yoksun bir milletiz. Bu yoksunluğun sebebi ise; tarihimizi merak etmediğimizdendir.
Milletlerin tarihlerinde dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktaları çoğunlukla bir yıkılmanın arkasından yeniden başlayışla vücut bulmuştur. Bunun örneklerini Başta Rusya olmak üzere; Alman’ya, İtalya, yada meşhur Fransız ihtilalinde görebilmek mümkündür.
Her dönüm noktasından yıkılıp yeniden yapılanmaya başlayan milletler; bu dönüşüm noktasını bir şans olarak görmüşler ve dönüşümün oluşumuna sebep olan çöküşün arkasından koşmaktan vaz geçmişlerdir. Değişim görmeyen milletler, kendisine sadık kalarak yollarına devam etmektedirler. Bununda örneğini İngiltere ile verebiliriz.

Biz Türkler ise; tarihi geniş olduğu kadar da dönüşüm noktasına sahip bir milletiz. Son dönüşüm noktamız olan 1923 ise; bizler için bir milat başlangıcı olarak görülse de, bunu kabul edemeyenlerin olduğu ve başka milletlerde olmayan; „geriye dönüşüm özlemi“ ile eskiye dönmeyi arzu edenlerin çokluğu hiçte şaşırtıcı değildir. Değildir çünkü; tarih bilincimizde eksiklik vardır. Bu tarih eksikliğidir ki; Osmanlı tarihiyle Cumhuriyet tarihini iki cephe haline getirerek, üzerinden siyaset yapılmaktadır. Osmanlı tarihini İslam tarihi olarak göstermeye çalışanlar; Cumhuriyet tarihimizi Laiklik kavramının içerisine sıkıştırarak; „İslam karşıtı“ olarak göstermektedirler. Bu yanlış anlayış içerisinden çıkış yaparak siyaset yapanlar ise; son yenilgiden sonra dönüşüm noktamız olan 1923 yılından geriye doğru dönmeyi, bir „vefa borcuymuş“ gibi göstererek, saltanat havasına bürünmüşlerdir.

Batılıların Osmanlıya Türkler dediği kadar, Osmanlının kendisine Türk diyemediğini bilmediğimiz içindir ki; günümüzde ağır basan Osmanlı özleminin de sebebini anlamakta zorluk yaşamaktayız. Çünkü; batılılar Türk ile İslam kavramını eş tutarak bu kavramı oluşturmuşlardır. Balkanlarda Arnavutlar, Makedonyalılar da genelde Türk olarak söylenmiş olması da bu Türk-İslam sentezinin oluşundandır.

Avrupa haritalarında Osmanlı; Türk İmparatorluğu olarak gösteriliyordu. Padişaha da Türk sultanı diyorlardı. Osmanlı’ya gelen seyyahlar “Türkiye’ye geldik” deyimini kullanıyorlardı. 1603 yılında Richard Knolles’in yazdığı eserde “Türklerin Genel Tarihi” kitabının ilk cümlesi ise “Türklerin muhteşem imparatorluğu çağımızın dehşeti” olarak başlıyordu. Avrupalılar Müslüman olan birisine “Türk oldu” diyorlardı. Uzun süre Osmanlı’da kalan ve kültüründen etkilenen seyyahlar “Türkleştikleri” suçlamasıyla hapse bile atılabiliyordu

Osmanlıda Türk kimliği ise; 19. asrın ikinci yarısından sonra kendisini göstermeye başlamıştır. Bu başlayışın sebebi ise; Sırp, Bulgar ve Yunan milliyetçiliğine karşı oluşan bir Türk milliyetçiliğidir. Bu durum ise; Osmanlının ancak; çökmeye başlamasında milliyetçi akımlara karşı kalkan olarak Türklüğe sahip çıkmasının zorunluğudur.

Bunu anlamak için tarihçi İlber Ortaylı hocanın şu cümleleri yeterlidir.
İlber Ortaylı diyor ki:
„Türklük, İmparatorluk var oldukça doğumu zaruret nedeniyle ve ihtiyatla geciktirilmiş bir kimlikti. Yıkım anında ise derhal patladı. Kozmopolit bir ”Osmanlı” eliti vardı, yeni dünyanın şartlarında derhal ”Türk” oldular. Müslümanlığıyla yetinen bir halk vardı, 1293 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ve Balkan Harbinin faciaları ve Birinci Büyük Savaşın ateşinde onlar da zamanla ”Türk” kimliğinin gerekli olduğunu anladı.“…diyor hocamız İlber Ortaylı. Katılmamak mümkün mü.

Ülkemizde ne yazık ki; Türk kimliğinin gerekli olduğunu anlamayanlar hala var. 1923 öncesine dönerek yeniden İmparatorluk olacağımızı düşünenler var. Osmanlı olursak „Müslüman“ oluruz da cennete gideriz diye umut edenler var. „Osmanlıdan“ bir parça toprak koparalım diye derebeylik/özerklik isteyenler var. Vahdettin ile Mustafa Kemal üzerinden siyaset yaparak prim yapmak isteyenler var. Her ikisini de farklı olarak anlatmaya çalışanlar var.
Osmanlının çöküşünün sebeplerini, bu çöküşten kalan son umut üzerine son Osmanlı paşalarının; Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yeni bir Türkiye kurduklarını ve günümüzde bu yıkılışı sanki o Paşalar yapmış gibi göstermeye çalışanlar var.

Ama bunlardan daha çok; tarihini bilmeyenler ve onun akımından bihaber olarak yaşayanlar var! Osmanlı-İslam sentezinin, aslında bir Türk-İslam sentezi olduğunu bilmeyen; yada bilerek inkar edenler var. Var işte…hazıra konmuş paşalar da var(!)

En zor olanı ise; her iki tarih de bizim tarihimizdir diyemeyenler var!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.01.2015

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ PROVOKASYON OLURSA

DERGIParis’te çıkan Charlie Hebdo dergisinin saldırıdan sonra yayımladığı son sayısında ifade özgürlüğü maskesinin arkasına saklanarak yayımladığı karikatürler, bilgi akımının dışına çıkarak soğuk savaş zihniyetine dönmüştür. Başka dine inanan milletlerin inançlarına saygı duyamayan basın organları; ifade özgürlüğüne darbeyi ilk vuranlardır!
Saldırı öncesi yaptığı gibi, saldırı sonrası da intikam alırcasına Provokasyon yapmaya devam eden Charlie Hebdo dergisini şiddetle kınıyorum !!!

ÖZGÜRLÜK VE TERÖR ÇİFTE STANDARTLI OLAMAZ !

[Avrupa; kendi koyduğu değerleri yeniden gözden geçirmelidir.]

>>Yıl 1998. Madam Danielle Mitterrand şu sözlerle dikkat çekmeye devam ediyor.

‘“Bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde çok özel bir yeri var. Yıllardır Apo için mücadele ediyorum. Öcalan iade edilemez; çünkü Türkiye, bağımsız adalete sahip olan, bir hukuk devleti değildir. Roma’ya giderek Apo ile görüşeceğim.<<

PARISParis olayları için herkes ayağa kalktı ve kucağındaki taşları döktü. Bende bu arada, yerli ve dünya basını takip etmeye çalıştım. Bir avuçta olsa, benimde kucağımda birikmiş taşlar var.

Bu taşları kimsenin bahçesine değil; tüm insanlığın ortak bahçesine dökmeyi bir dünya vatandaşı olarak kendim için görev görüyorum!

Paris’te 12 kişinin hayatını kaybettiği Charlie Hebdo dergisine yapılan terör saldırısından bir daha gördük ki; terörün dini imanı milliyeti ve ülkesi olmaz. Terörü savunanlar bilmelidirler ki; bir gün kendi kapısını da mutlaka çalacaktır.

Türkiye Cumhuriyetinin 1970 yıllarından beri başına bela olan terör saldırılarına destek veren siz batılılar; 11 Eylül New York çifte kulelere yapılan saldırıya kadar, terörün ne kadar aşağılık bir bela olduğunu bilmek istemiyordunuz. Koymuş olduğunuz değerler ölçüsünde; dünya terörünü „özgürlükçüler“ olarak algılamaya çalışan ve destek verenler de sizler idiniz.

Aynı çatı ve bayrak altında yaşayan milletlerde kendi devletine karşı silaha sarılanları „özgürlük istiyorlar“ diye destek çıkarak cesaretlendiren de siz Batılılardır.

Tüm bunları yaparken, dünyanın bir çok yerlerindeki devlet eliyle yapılan terörü de görmezden gelerek göz yuman da siz Batılılardır. Terörün dini imanı olmadığını; Camiye, Kiliseye, Sinagog gibi hiç bir ibadethaneye sığmayacağını anlamanız için; New York, Madrid; London ve İstanbul gibi metropol şehirlerde onlarca insan yaşamını vermeliydi.

Özellikle son terör olaylarının muhatabı olan Fransızlar; terörü desteklemekte ilk sıralarda olması kaderin cilvesi-midir bilinmez ama; umalım ki bu acı ve lanet olası terör saldırısından sonra kendi değerlerini yeniden gözden geçirirler.

Türkiye Cumhuriyetine karşı takındıkları hasmane tutumlarını yeniden masaya yatırarak, içinde bulunduğumuz Ermeni tehcir olaylarının 100. yıl dönümünde „ifade özgürlüğünün“ izahını tarafsız olarak yeniden dizayn ederler.

Henüz tarihin karanlıklarına gömülmemiş olan; PKK terörüne destek veren eski Fransa Cumhurbaşkanının eşi madam Danielle Mitterrand’ın PKK ve onun terörist başı için nasılda sempatiden öteye sevgi duyduğunu, onunla mektuplaştığını, kalbinde özel yeri olduğunu ve ona nasıl da taptığını kendi ifadelerinden yeniden okuyarak, dünya terörüne asla destek verilmez olduğunu anlarlar.Madam Danielle Mitterrand’ın onlarca basın açıklamalarından sadece bir tanesini buraya alıyorum. Umarım ki; okurlar benim yukarıdan beri neyi anlatmaya çalıştığımı anlarlar.

Yıl 1998. Madam Danielle Mitterrand şu sözlerle dikkat çekmeye devam ediyor.

‘“Bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde çok özel bir yeri var. Yıllardır Apo için mücadele ediyorum. Öcalan iade edilemez; çünkü Türkiye, bağımsız adalete sahip olan, bir hukuk devleti değildir. Roma’ya giderek Apo ile görüşeceğim.

Fransa Özgürlükler Vakfının başkanı da olan Madam Danielle Mitterrand, tüm Fransız parlamenterlere gönderdiği bir broşürün ön sözünde şu cümlelerin yer aldığının nasıl yorumlanacağını bilmeyen var mı dır.

‘‘Kürtler, bütün Kürtler kalbimde. Abdullah Öcalan’ın ise kalbimde özel bir yeri var. Yıllardır onlar için mücadele ediyorum. Kürtler François’nın (Fransa umhurbaşkanı François Mitterrand) Cumhurbaşkanı olduğu dönemden bu yana, yaşamımda önemli bir yer tutuyor. Bunun için de artık korkmuyorum ve ulus olarak var olma haklarını savunmaktan çekinmiyorum.

Evet değerli okurlar, devletine karşı isyan edenleri koruyan milletler, bir gün acı da olsa aynı duyguyu kendileri de yaşamaktan gerye kalmazlar. Özgürlük ve terör çifte standartlı olamaz. Avrupa kendi koyduğu değerleri yeniden gözden geçirmelidir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

12.01.2015

 

YILIMIZ TAZELENDİ; YA İNSANLIK, ONUN DURUMU NASIL?

>>Bir şey daha ekleyeyim de yazıyı bağlayalım.

2015 yılında Osmanlının arkada bıraktığı ağır bir miras olan Ermeni sorunu; 2015 yılının en sıkıntılı günleri olacağını şimdiden söylemek kehanet olmasa gerek.<<
Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik, daha neler istemedik ki…
Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.
Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.
Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar.
Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih edenler arasında. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde; doktora gidecek yerde, sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.
Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor. Korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bizde haberler bağırarak okunur(!) … insanın üzülmemesi imkansız.
Nerede ve kimler… kaç kişi ölmüştür?  Trafikte kaç kişinin ölümüne sebep olunmuştur? Gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler  Orta Doğu’da ne kadar İnsan öldürmüş;  ve daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri var ki; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)
Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü.
Sowyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 1990 lı Yıllardan beri hepimiz şahidiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganistan ve Irak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.
Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’de ki dışarıdan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü üretilen; kapital sermayenin cebini doldurucu olarak satışa arz edilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır !
Birde İŞİD olayı var ki, hiç sorma gitsin. Müslüman olduklarını iddia ederek ne kadar Müslüman varsa hepsinin başlarını kesseler kana doymayacak kadar canavar bir ruh haliyle, Orta Doğu’da kan akıtıyorlar.  İslam dünyası da buna karşı tek ve en güçlü savunmayı; yıl başı kutlamalarının „gavur bayramı“ olduğunu iddia ederek halkı „gavur olmaktan“ korumaya uğraşıyorlar.
Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrika’da? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.
Ya ülkemiz?
Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışarıdan ve içeriden destekli PKK….ve süreç?
Ya ekonomi ? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler görünürde kalkınma gibi olsa da; aslında bir makyajdan öteye değildir. Çünkü; üretim bizim değil, biz sadece tüketici olarak seçilmiş bir toplum olmuşuz.
Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açılınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.
Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde. Eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.
Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yanlış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.
Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?
Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygun mudur“ diye ?
Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addeder dik; ya şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da bitirdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.
Bütün bunları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz.
Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlar da olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki haritalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye.
Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.
Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz.
Sanayimizde sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür. Kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?
Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?
Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı unutanlar hiçte az değil.
Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz.
Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef !
Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik. Şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışa-bilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur!
Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak sorusu beynimizi kurcalamaktadır.
Her gün açık verdiğimiz harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğiz?
Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.
Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.
Sorumsuz medyanın sayesinde; Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar
Başka ne kaldı ?
Bir şey daha ekleyeyim de yazıyı bağlayalım.
2015 yılında Osmanlının arkada bıraktığı ağır bir miras olan Ermeni sorunu; 2015 yılının en sıkıntılı günleri olacağını şimdiden söylemek kehanet olmasa gerek.
Umutlar bizlere en son veda edenlerdir !…diyerek yazıyı kapatalım.
Yeni yılınız kutlu olsun, sevgiyle kalın!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
02 Ocak 2015

 

100. YIL DÖNÜMÜNDE SARIKAMIŞ SIZISI BİTMİYOR

S-KAMISNasıl bitsin ki?
Sarıkamış felaketinin hakkında binlerce yazılar yazılmış; binlerce düşünceler ve binlerce sebepler ortaya atılmıştır. Bazıları Enver Paşayı suçlamaya çalışırken, bazıları da her nedense, ortaya yüzlerce sebep koyarak Sarıkamış harekatının o zaman ve o tarihte olmasının zorunlu olduğunu anlatırlar. Anlatmasına anlatırlar da; ordunun bu savaş için hazır olmadığını açıkça itiraf ederek bizleri de zeka imtihanına sokmaktan kaçınmazlar!
Yazıyı kısa tutacağım!
1) Osmanlı İmparatorluğunu bitiren İttihatçıların askeri bilgisi ve tecrübesi yeterli değildi.
2) Almanya ile aynı yatağa giren Enver paşa; binbaşılık tan Genelkurmay başkanlığına getirilmişti. Romantik dünyasına askerlik zanaatini henüz sığdıramamıştı.
3) Trablusgarp’ta kendisine hediye edilen bir ceylanın hastalanması üzerine, başucuna oturup ağlayacak kadar duygusal olan Enver Paşa’nın, binlerce vatan evladını “gözünü kırpmadan ölüme göndermesi” düşünülemez. Burada bir ihanet gibi düşüncenin yeri asla mümkün değildir; sadece askeri yeteneği olmayan bir Paşanın verdiği kararların acı faturasıdır Sarıkamış harekatında verdiğimiz acı zayiat.
4) Nasıl ki Mustafa Kemal kurtuluş savaşını geç başlattığında baskı altına alınmıştı ama; Paşa tüm diplomasi düşüncesini ortaya koyarak savaşın gecikmesini ve taarruz zamanının gelmesini beklemişti. Çünkü ordunun fanilası olmadığını biliyordu Mustafa Kemal. İşte Enver paşa bu yetenekten yoksundu.
5) Bu yetenekten yoksun olan Enver paşa; durumun genelini görememiştir ve orduyu felakete sürüklemiştir.
Enver paşanın görmesi gereken başlıca sebepler ki; aynı zamanda Sarıkamış harekatında aldığımız acı yenilginin de sebepleridirler.
a) Soğuk, açlık ve hastalık…ki; Sarıkamış Harekatında soğuktan ve açlıktan ölümlerin başlıca iki nedenleri gözle görülecek kadar açıktı… Görülmeliydi!
b) Taarruza katılan birliklerin hatırı sayılır bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’ya sevk edilenl askerlerdi. Bu askerler, sıcak iklime alışık olup teçhizatları yönünden de kış şartlarına hazırlıklı değillerdi. Yani; ordu Sarıkamış’a kış günü yazlık elbiseyle gönderilmişti.
c) Harekat başlayacağı zaman, üçüncü Ordunun mevcudu 190 bin insan ve 60 bin hayvan idi. Bu mevcudun altı aylık iaşesi için takriben 88 milyon kilogram buğday, çavdar ve arpaya ihtiyaç varken, ordu ambarında yalnız 1 milyon 250 bin kilogram erzak ve zahire mevcuttu. [Kaymakam Şerif Bey’in Sarıkamış Anıları, sayfa 56]
d) Yine, 5. Kolordu’ya bağlı 31. ve 32. fırkalar, feci bir yanlışlık eseri olarak, havanın da sisli olması yüzünden, birbirlerine ateş etmişler ve 2 bin asker zayiat vermişlerdir. Bu durum da gösteriyor ki; ordunun koordine zayıflığı gözden kaçmıştır.
e) Ayrıca, 3. Ordu’ya en büyük darbeyi Rusların değil, tifüs, çiçek, humma, dizanteri, kolera, sıtma gibi salgın hastalıkların vurduğu, birçok tarihçinin ortak görüşüdür. Söz gelimi, Mart 1915 günü 3. Ordunun % 45’i hastalanmış, % 11 kadarının yakın kısmı da hastalıktan vefat etmiştir. (Kaynak: Tarihin Sarıkamış Duruşması, Dr. Ramazan Balcı, sayfa 103)
f) Sarıkamış Harekatı’na katılan askerlerin, “bizi Ruslar değil, bitler yendi” sözü, hiçbir zaman yabana atılmamalıdır.
Sonuç olarak varacağımız nokta:
Enver paşa hak ettiği bir kazanımla ordunun başına gelmemiştir. Saray damadı olması ve Almanya ile birleşerek savaştan güçlü olarak çıkmayı planlarken; Almanların planlarının Bakü petrollerine ulaşmak için Türkleri kullandığının  farkında olmadığıdır. Tecrübeli subayların uyarısını dikkate almayan Enver paşa; 90 bin değilse de, çokta az olmayan askerimizin şehit olmasına sebebiyet vermiştir.
Enver paşa; yaşamı boyunca Mustafa Kemal’i bir rakip olarak görmüş ve kıskanmıştır. Sonunda kıskandığı o paşa, ülkeyi yeniden kurarken; O; Enver paşa, Turan hayaliyle gittiği Pamir dağları eteklerinde; ne yazık ki, Ermeni çeteleri tarafından hayatına son verilmiştir.
Sarıkamış harekatında ve bu vatan için canını toprağa veren tüm şehitlerimizin mekanları cennet olsun. Bizlere bıraktıkları bu vatanın değerini bilmezsek; daha farklı felaketler yaşayabiliriz.
Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.12.2014

 

KUTSAL MESLEĞİN BEKÇİLERİ…; ÖĞRETMENLERİMİZ

ÖĞRETMENLER-PLATFORMU

MESALE

KUTSAL MESLEĞİN BEKÇİLERİ…; ÖĞRETMENLERİMİZ

Bir ülkenin gelişmesinde ana fonksiyonel işlevi olan eğitim, öğretmensiz olması mümkün değildir. Demek ki bizler, öğretmenlerimize çok ama çok değer vermeliyiz. Saygı ve sevgiden öteye; öğretmenlerimizin toplum içerisinde ezik olmalarına asla göz yumamayız. Öğretmenlerimizin sorunlarıyla ilgilenmeyen mercilere karşı demokratik hakkımızı kullanarak direnç göstermeliyiz. Bu konuda çok eksiği olan medya ve medya yazarları önce kendilerini sorgulayarak, nasıl yazar olduklarına bir cevap arasınlar.
Eğitime yatırım yapan ülkelere baktığımızda; onlarda her açıdan bir gelişim olduğuna şahit oluruz.
Eğitimi etkileyen bir çok unsurların en önemlisi öğretmendir. Çünkü eğitimi etkileyen diğer unsurlar öğretmen olmadan bir anlam ifade etmez.
Doktoru, bilim adamını, siyasetçiyi, mimarı, işçiyi, memuru, anneyi babayı yetiştiren öğretmen değilmidir!
Öğretmenler okulda sadece öğretim görevini yerine getirmekle değil, aynı zamanda okul aile iş birliğiyle insanı topluma kazandıran eğitim görevini de yerine getirir. Yani, öğretmenler öğrencileri bilgi ile donatarak meslek sahibi olması konusunda yardımcı olurken, bir taraftan da düşünceleri, davranışlarıyla öğrencilere örnek…

View original post 206 kelime daha

EĞİTİM DE VE ÖĞRETMEN DE KALİTE

ÖĞRETMENLER-PLATFORMU

fincanHiç bir şeyde olmadığı gibi, eğitimde de kalite bir tesadüf değildir… Zamanın şartlarına göre, emek ve inovasyon ister!

Kalitenin asla tesadüf olmayacağını hepimiz biliyoruz. Bu bağlamdan yola çıkarsak diyebiliriz ki; teknolojik gelişim ne olursa olsun, öğretmen ve öğrenci için sadece bir yardımcı etken olmaktan öteye düşünülmemelidir. „Malzemesi“ insan olan öğretmenlerimiz, gelişen teknolojiyi de kullanarak daha iyi eğitim verse de, insan kaynağı olan kendisinin vaz geçilmez olduğunun bilincinden yola çıkarak; üstlendiği görevin kutsallığını hiç bir zaman aygıtlara, robotlara teslim edemez.

Eğitim sistemimizi teknolojiye bağımlı yapmak isteyenler, hatalı bir uygulamanın içerisindedirler. Okullarımızda dağıtılan tablet bilgisayarlar, faydasından daha çok zararı olduğuna inanıyorum.

Yaptığım gözlemlerden anlıyorum ki; çocuklarımız bu teknolojinin „oyun“ bağımlısı olmuşlar. Bu bağımlılık bazılarında o kadar fazla ki, dersleri için olan zamanlarını tablet başında harcayarak ev ödevlerini aşırı ihmal ediyorlar.

Sadece teknoloji hamlesiyle yapılmak istenilen eğitim reformu, eğitimde kaliteyi yükseltmek yerine, var olanı da yürüyemez hale getirmektedir. Yapılan bu reformlar ne kadar…

View original post 197 kelime daha

ALLAH YARDIMCIN OLSUN ÖĞRETMENİM… HER ŞEYİ SANA YÜKLEMİŞİZ

ÖĞRETMENLER-PLATFORMU

lehrer001Kutsal mesleğin bekçileri olan öğretmenlerimizden o kadar çok şey istemişiz ki,insan Allah’ın önünde oturup el açarken bu kadar çok şey istemekten korkarak duayı yarıda keser.

1739 nolu Türk milli eğitim temel kanununun 2. maddesine baktığımız zaman ne demek istediğimi daha kolay anlarsınız.

Milli eğitim kanunu Madde 2:

1. Türk Milli Eğitiminin genel amacı,Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek.

2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı…

View original post 130 kelime daha

OKUL AİLE İŞBİRLİĞİ VE ÖĞRETMEN

ÖĞRETMENLER-PLATFORMU

OKULÖğrenci velileri veli toplantılarına mutlaka giderek, öğretmenin varsa derdini, sorunlarını, önerilerini dinleyerek, o sorunların çözümünde katkı sağlamaya çalışmalıdır. Buna paralel olarak ta, okula giderek öğretmen ile konuşarak çocuğu hakkında bilgi almalıdır ve öğretmene bilgi aktarımında bulunmalıdır. Çocukların her dediğine inanmak yerine, öğretmene giderek doğrudan bilgi edinmek en doğru olanıdır.

Öğretmenlerimizin vermiş oldukları hizmette onlara en büyük destek veren yardımcısı öğrencinin ailesidir. Okul aile işbirliği; öğrencinin yetiştirilmesinde en önemli faktör olduğunun bilincinde olmak “kiranın yarısını peşin ödemiş gibi bir durumdur”.

Bu beraberce çalışmanın önemini anlamakta zorluk çekenlerin olması, günümüzde af edilmesi mümkün olmayan bir hatadır.

Öğrenci velileri veli toplantılarına mutlaka giderek, öğretmenin varsa derdini, sorunlarını, önerilerini dinleyerek, o sorunların çözümünde katkı sağlamaya çalışmalıdır. Buna paralel olarak ta, okula giderek öğretmen ile konuşarak çocuğu hakkında bilgi almalıdır ve öğretmene bilgi aktarımında bulunmalıdır. Çocukların her dediğine inanmak yerine, öğretmene giderek doğrudan bilgi edinmek en doğru olanıdır.

Özellikle erginlik çağına girmekte olan çocuklarımızın hal…

View original post 291 kelime daha

HOŞ GELDİN BEN !

mehmet

>Düşüncelerimizi düşünmeden, düşüncelerimizi düşünebilmek nasıl ki olanaksız sa; özümüze inmeden kendimizi öğrenmemiz de mümkün değildir.
Özümüzde saklı olanları keşf ettiğimiz gündür, kendimizi öğrendiğimiz gün.<

Ellerimi, yamaçların eteğinden akan suyun altına tuttuğumda içimde bir serinlik hissediyordum. Nem ve yosun kokuları içime kadar inerken, içimden bir “ben” oluştuğunu anlamaya çalıştığımın farkında dahi değildim.

Yanı-başında yükselmiş bir ağacın serin gölgesinde büyümeye çalışan yaban güllerinin, sanki benimle bir bağ kurmaya çalışıyor olmasını fark edemeden gitmek olurmuydu. Yanaştığımda gördüm ki, o sarımsı beyaz yapraklarının sarmaladığı, çiçeğin özündeki arının da benim varlığımdan haberi yoktu; kendi işiyle, belki de kendini arayışla meşguldü.
Ya ben? Ben benden haberdar-mıydım?
Belki de hayır… Kendi içime indiğimi, bende ki benin varlığını ne zaman aramıştım ki?
Sonra yeniden akan suya baktım. Düştüğü yerden verdiği seslerle sanki bir şeyler der gibiydi. “Yaşam benim, ben yaşamın kaynağıyım”! …der gibiydi.
Mağrur ve gururluydu ama, toprağa akacak kadar da mütevazi haliyle kibrin zerresini hissettirmeyecek kadar yüce ruhunu nasılda incitmiyordu.

Sen! Ey garip yolcu, ben olmazsam sen de olamazsın demiyordu bu asıl ruhlu yaşamın kaynağı olan su!
Kendi içine kadar inmiş olan bu mukaddes yaşam kaynağı; özüyle barışık, kendinden emin olan özünün kimliğinden emindi.
Kim bilir kaç milyarlarca yıldan beri kendi özünün ekseninde dönmüş, özüne inmiş ve kendisini tanımış olmalı ki; akar, akar gider. Yolunu arar, geçtiği yerlere yaşam bırakarak tekrar yeni baştan aynı yere gelir ve kendini yeniden aramaya başlar.

Tanrının 2 Hidrojen, 1 Oksijen ile donattığı bu yaşam kaynağını avuçlarıma aldığımda gördüm ki, ne kadar da berraktı. Kimseden saklayacak bir şeyi olmadığını hissedercesine, onun özündeki mineralleri düşündüm. Onlar da kim bilir ne zamandan beri yaşam kaynağı olmuşlar; her bir parçası bir molekül olan bu minnacık mineraller değilmidir bizimde içimizde saklı olanlar?
Peki… Neden biz insanlar su kadar olamıyoruz? Neden kendimizi keşf etmekten korkar gibiyiz?
Kendimizi keşf etmek için altından kaplanmış lavabolara mı; önümüzde eğilen, el avuç açan insanlara mı ihtiyacımız var? Köşklere, saraylara, kapısında pahası biçilmeyen arabalara mı ihtiyacımız var?

Hayır, bunların hiç birisi değil!
İnsanın kendini keşf etmesi için kendinden başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsan kendisini bir bardak suda keşf ettiğin kadar, Tanrının önünde oturup kendi özüne dönerek, içindeki yüce değerleri arayarak da keşf edebilir!

Düşüncelerimden baş kaldırdığımda güneşin batışına az kalmıştı. Etrafta kimseler yoktu. Bana eşlik eden suyun akışını, arının uçuşunu seyrederken kendime “hoş geldin!” diyerek, kendime doğru… Evin yolunu tuttum…

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
17.11.2014

TÜRK AİLE YAPISINDA ÇÖKMELER DEVAM EDİYOR

mate>>Her gün 368 kişi hakimden boşandınız kararını alarak mahkemeyi terk ediyor.<<

TÜİK verilerine göre her yıl ortalama 125 305 aile boşanarak ayrılmaktadırlar. Bu rakam evlenenlerin yarısına gelmekte olduğu ülkemizde, aile bağlarının ne kadar da yıpranmış olduğunun göstergesidir. Yapılan evlilikler bu sayının iki katı olsa da, bu asla bir teselli olamaz. Hiç bir evlilik bir başka evliliğin sayısal istatistiklerden başka yerini tutması mümkün değildir.
Tüm boşanmaların sonunda faturayı ödeyen çocuklarımızın geleceğini düşünmek dahi insanı bunalıma sokacak kadar zor bir düşünce.

Türkiye Psikiyatri Derneği Ruh Sağlığı ve Medya Çalışma Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Burhanettin Kaya, boşanmaların genellikle sosyo-ekonomik faktörlerden kaynaklandığını belirterek, ailelerin dağılmasında yoksulluk, gelir eşitsizliği, işsizlik, uygunsuz çalışma koşulları ve şiddet gibi sorunların ciddi rol oynadığını söylüyor.
Pek çok evliliğin baştan mutsuz kurulduğuna ve ilk 5 yılda sonlandırıldığı na işaret eden Kaya, 16 yıl ve üzeri evliliklerde boşanmaların yüksek olmasının kadının boşanabileceği erki ancak o yıllardan sonra kendinde bulmasıyla ilgili olduğuna işaret ediyor.

Uzmanların kibarca ifade ettiklerini öz Türkçeye tercüme edersek, çok daha farklı anlamlara erişebiliriz.
Başta dayak ve hakaret olmak üzere, sorumsuzca harcamalar, içki kumar ve aldatmalar gibi, son yıllarda ülkemizdeki kültür değişiminin etkisi çok büyük olduğunu görmek mümkündür.

Medeni olmak, hak ve hukuk istemek çok güzeldir. Ancak veremediğiniz şeyleri istemekse bir o kadar da medeni insana yakışmaz ve sonunda iş ayrılığa kadar gider.

Eşini döven erkekler olduğu gibi, eşine hakaret eden kadınlarımızın da olduğu bu toplumda, eğitimsizlik yine her yerde olduğu gibi, evliler arasında da kendini gösteriyor; ve sonunda faturayı çocuklar ödüyor.
Çok yazık!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
12.11.2014

MADENCİLİK DE GELİŞİM VAR; “FITRAT VE DOĞAL AFET” OLMADIĞINI ANLADIK(!)

madenci-tezcan-gökçe'nin-ailesiSoma maden işletmesindeki felakette kullanılan „fıtrat“ kelimesinin yanlış yerde ve yanlış fiilde kullanıldığını anlayan yetkililer, bu defa Karaman’daki maden felaketinde patronun „ doğal afet“ dediğini kabul etmedi. Sağ olsunlar, Allah razı olsun; içimize su serptiler(!)

Peki nedir bunun adı?
Lafı eğip bükmenin hiç bir anlamı yoktur. Bunun adı resmen “doğal felaketler” gibi bu işlerin başına gelen, her türlü sorumluluktan yoksun, aklında kazançtan başka bir şey olmayan, sorumlu memurların işletmelerde yaptığı kontrol sonunda bulduğu güvenlik noksanlarına para cezası keserek eve giden, bu cezayı ne için kestiğini unutan insanlardır!

Ne demişti Lenin? Trust is good control is better! Yani; güvenmek iyidir ama, kontrol etmek daha iyidir!

Maden ocaklarımızı “rödovans” karşılığı ( anladınız mı bu “rödovans” kelimesinin manasını?) Bilmeyenler için açıklayalım: >> Rödovans kelimesi Latince “Reditus” Türkçe karşılığı ise; gelir/ irad/ harç/ kira/ aidat bedeli kelimesinden günümüz Fransızcasına “Redevance” adıyla yerleşmiş olup, Türk hukuk Sözlüğünün 471. sayfasında redevancenin karşılığı “aidat” olarak açıklanmıştır. Yine bazı kaynaklarda ingilizcesi olan “royalty” kelimesi “rödovans”la aynı anlamda kullanılmaktadır.
Yani; sanki vatandaş anlamasın diye yabancı bir kavram seçilmiş. Yada; kulaklarımızda bir moda sözcüğü gibi daha iyi çınlasın diye! İnsanın çıldırası geliyor. Kelimenin karşılığında 5 Türkçe tanım olduğu halde gitmişiz elin “rödovans”ını almışız!
Yeniden:
Maden ocaklarımızı aidat karşılığında işletmeciye devreden siyaset, işletmeye verdiği maden yada cevher ocaklarının sorumluluğunu üzerinden attığını sanıyorsa; bu çok yanlış bir düşüncedir. Öyle olmadığını bilen siyaset de, her gelen faciada açıklama zorluğuna düşmektedir ve devletin tüm imkanlarını devreye sokmaktadır.
Yine her defasında; meseleyi anladıklarını, önlemlerin bir an önce alınacağını yeminler edercesine beyan eden siyasilerimiz, ne yazık ki bizleri her defasında aynı sözlerle teselli etmekten öteye gidemediklerini görüyoruz ve şahit oluyoruz.

Peki; Türkün aklı sonradan başına gelir sözünü daha ne kadar yaşatacağız?

Uluslar arası iş örgütünün (ILO) iş kazası tedbirleri hakkındaki maddelerinin hepsini ne zaman imza ederek tatbikini kontrol edeceğiz? ILO’nun özellikle maden ocakları için dünyaca tanınmış olan 176 maddesini ne zaman imzalayacağız?

Eğer biz toplum olarak iş kazalarımızı önlemek için gereken tüm uluslararası geçerli olan iş kazalarını önleme kurallarını hiçe sayarsak; çok daha insanımızı tedbirsizlikten ötürü göçükler altında bırakırız.
Çok daha anaların; “Oğlum yüzmeyi de bilmezdi, acaba yer altında ne yapacak?” sorusuyla karşılaşarak vahlanırız!

Çok daha 3 aylık maaşını alamayan insanların maden ocaklarında yaşamını yitirdiğini duyarak öfkeleniriz!

Çok daha çocuklarımızın eve gelemeyen babalarının arkasından ağladığına şahit oluruz!

Çok daha saraylar yaparak 850.– TL asgari ücretle çalışan insanımızın emeğini gasp ederek verdiğimiz bir avuç kömüre muhtaç edip onları sevindirir ve kendimize alkış toplarız!

İhmaller sonucu hayatını kaybedenlere Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun inşallah… Cehennemi zaten yaşadılar.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
31.10.2014

BİZİM CUMHURİYETİMİZ BAŞKALARININ CUMHURİYETİNE BENZEMEZ

CUMHUR>>Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.<<

Bizim cumhuriyetimizin değerlerinin bir başka önemi de, onun farklı kazanımıdır.

Bizim Cumhuriyetimiz; başkalarının cumhuriyetlerine hiç benzemez. Ne var ki; biz onun asıl ruhunu anlatamamışız, anlayamamışız.
Onun sadece bir idare sistemi olduğunu düşünenler var. Ama bizim Cumhuriyetimiz “sadece bir idare sistemi değildir.”
Bizim Cumhuriyetimizin ruhundaki değerler batı düşüncesine benzemez, istilacı değildir. Orta doğu, Orta Asya, Kafkaslar, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika düşüncesiyle bağlılığı yoktur. Esarete de katlanamaz.
Bizim Cumhuriyetimiz iç savaşın sonunda kurulmamıştır.
Bizim Cumhuriyetimiz; biat ve kapı kulu sistemine son vererek, özgür düşünebilen, eşit hak ve hukukun yolunu açan bir Cumhuriyettir.
Bizim Cumhuriyetimiz; Almanlar gibi, dünyayı istila etmeye kalkan bir milletin kafasına vurularak: >>”Al sana yeni bir idare sistemi, ülkeni bu sistemle idare et“ diye; batı Almanya’ya verilen, emperyalist bir Cumhuriyet değildir.<<
Sovyetler birliğinin doğu Almanya’ya sunduğu komünist bir sistem paketi olarak önümüze konulmamıştır.
Bizim Cumhuriyetimiz: >>Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.<<
Bizim Cumhuriyetimiz: „Hürriyet benim karakterimdir“ diyen; bir yüz Yılın liderliğini hala elinde tutan; bin yılın adamı olarak seçilen; ölümünde arkasından sadece dostlarının değil, düşmanlarının da ağladığı bir dehanın önderliğinde ve onun dehasal fikirlerine uyan arkadaşları tarafından kurulmuştur.
Bizim Cumhuriyetimiz; cephelerde binlerce şehit vererek namusuna el dokundurmayan bir milletin mirasıdır.
Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
28-29. 2014

PKK’NIN YOK OLMAK KORKUSUNA ÜÇ ŞEHİT DAHA VERDİK

SEHIT-LO[Hüzünlü bir Pazar gününde çapraz düşünceler.]

Aslında açılım denen süreci öyle tam bilen de yok ama, bir umuttur diyerek beklenti içerisindeyiz. Hükumetin izlediği politika keşkem biraz daha şeffaf olsa da, toplumun içindeki şüphelere yer kalmasa.

Dün Yüksekova’da üç evladımızı daha şehit verdik. Cinayeti işleyenler maskeli imişler. Şehrin ortasında işledikleri cinayetten sonra sıyrılmış gitmişler.

Genelkurmayın İnternet sitesine konulan açıklama şöyle:

“Bölücü Terör Örgütü mensubu silahlı üç terörist tarafından; 25 Ekim 2014 günü saat 16.00’da, Hakkari İli Yüksekova ilçe merkezinde düzenlenen silahlı saldırı sonucu, bir Uzman Jandarma Çavuş ve iki Jandarma Er şehit olmuştur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, şehitlerimizin değerli ailelerine ve yüce milletimize başsağlığı ve sabırlar dileriz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Kuruluşunu; demokrasi hak ve daha fazla özgürlük gibi süsleme sloganlarla sebeplen-diren pkk, şimdi bu açılımdan neden korkuyor?

35 yıldan beri ülkemize savaş açan pkk terör örgütü 40 bin insanımızın ölümüne sebep olarak ellerini kana bulamıştır. Bu kanın durması için başlatılan süreç ise; şimdi de pkk tarafından sabote edilmektedir.

Selahattin Demirtaş verdiği beyanatta; “Yaşananlardan dolayı üzgün ve kaygılıyız” diyor. Kendisinin bu söylemine isteyen inansın; ben o kadar da önemsemiyorum. Çünkü; Türkiye Cumhuriyetinin parlamentosunda oturan bu kişi, Kandil İmralı arasında yürüttüğü postacılık görevi sonucu, onun da bu zamana kadar yürütülen her şeyden; buna Oslo görüşmeleri de dahil olmak üzere, olan bitenden haberi olduğu kesindir. O halde vahlanmak yerine pkk üzerinde olan nüfuzlarını ( varsa) kullansınlar ve umut ettikleri beklentilerinin önünü kesmesinler.

Çünkü PKK’yı kullananlardan birisi de HDP olduğuna göre; şimdi asıl görev HDP’nin olmalıdır.

Türkiye daha fazla demokrasi, daha fazla hak ve özgürlükler ülkesine dönerse; pkk’nında kaybetmeyeceğini pkk’ya anlatmalıdırlar.

PKK’nın bu güne kadar olan kan akıtma politikasından vaz geçmelerini sağlamak için çaba sarf ederek, bu süreci sabote etmelerinin, ne kendileri için, ne de Kürt halkı için, ne de Türkiye için iyi olmayacağına inandırmalıdırlar.

Abdullah Öcalan denen terörist başı; kuzu postuna bürünerek kurt olmanın kimseye faydası olmayacağını hala anlamadıysa, onu lider olarak gören HDP ve diğerleri bunu ona anlatmalarının zamanı çoktan geçiyordur. Kendisinin bazı umutları ve beklentileri varsa; ve kendisinin hala pkk’nın lideri olduğuna inanıyorsa, tüm imkanlarını kullanarak bir tek kurşun atılmasının önünü kesmelidir.

Yüksekova’da sıkılan kurşunlar, Türk ordusuna ve Türk milletine sıkılmıştır. Bunda parmağı olanlar ne aptaldırlar, ne de cahil. Olsa olsa ancak vatan hainidirler.

Bir başka düşünülmesi gereken şey daha vardır.

PKK’yı destekleyenlerin istedikleri nedir?

Ayrılıp bir devlet olmak mıdır amaçları?

Buyursunlar!

Kursunlar devletlerini, savaş açtıkları bu ülkeyi de terk ederek varsın özlemini duydukları yerlerde devlet olsunlar. Ebediyete kadar bir arada yaşamak zorunda değiliz. İstanbul, Ankara, İzmir daha bir çok illerimizde her imkana sahip olanlar oturup düşünsünler ve kararlarını versinler.

Şehitlerimizin ruhları şad, mekanları cennet olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

26.10.2014

 

AŞIRI VÜCUT TÜYLENMESİNE EPİLASYON KIL TEDAVİSİ

KILEPİLASYON KIL TEDAVİSİ

Ülkemizde bir çok insanlar vücutlarında ki aşırı tüylenmeye karşı tedavi aramaktadırlar. Aslında bu durum kadınlar için anlaşılır olsa da; erkekler için bunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Yaptığım İnternet araştırmalarından memnun edici bir bilgi edinemedim. Kırk kafadan kırk ses hesabı gibi bir şey. Herkes bu işin nasıl olacağını anlatıyor ama; sonuç ne olur ondan bahseden çok az. Yabancı kaynaklar da buna dahil dersem, yanlış olmaz.

Konuyu Almanya’da bu konuda uzman olan bir dostuma sordum; aldığım cevaplar beni şok etti dersem abartmış olmam. Mesaj üzerinden yaptığımız bu konuşmayı, sayfa düzenine uyarlayarak buradan yayımlamak istiyorum. Umarım ilgililere faydası olur!

Meselenin özeti:

Geçenlerde bir komşumun oğlunu  tedaviye getirdiğini duymuştum. Kendisiyle konuştuğumda bana şunları anlattı.

Oğlum 20 yaşında bir genç. Vücudunun her tarafı tüylerle kaplı; o kadar ki, ense ve sakal bağları birleşmiş duruma geldi. 45 gün ara ile 10 seans epilasyon uygulandığı halde bir netice alamadık. Şimdi oğlum başka çareler aramamız için bana rica ediyor ama, ne yapacağımı bilmiyorum. Diye dert yandı. Komşumun gerçekten çok üzüntülü olduğunu gördüm. Bir taraftan oğlunu üzmek istemiyor, öteki taraftan da bu konuya pek de inanmış değil. Harcadğı parayı boşuna harcamış olmaktan şüphe ediyor. Konuyu dostuma sormaya karar verdim.

SORU:

Sizin de bildiğiniz gibi ülkemizde epilasyon yöntemi kullanılarak vücut kıllarının yok edildiğini okuyoruz. Bu durum hakkında görüşleriniz nedir?

CEVAP:

Mehmet bey, bu konuya müdahilim. Ülkemizde her şeyin doğrusunu söylemiyorlar. Epilasyon yöntemiyle alınmış olan tüyler en geç bir yıl sonra yeniden çıkarlar. Eski gücünü kaybeder gibi olsalar da tamamen kaybolması söz konusu değildir. Birde şu var ki; henüz 20 yaşında olan bir gencin, doğal olarak hormonlarının hızlı çalışmasını da göz ardı edemeyiz.

SORU:

Peki  2-3 sene ara ile tekrar lazer epilasyon yapılması sağlık açısından zararlı olur mu?

CEVAP:

Elbette ki sağlık açısında zararlıdır. Çünkü vücudunuza yabacı ışınlar veriliyor. Güneşin dahi fazla alındığında zararlı olduğunu bilmeyen yok. Cilde zararı kaçınılmazdır. Ancak bunu tam olarak söylemiyorlar. Ne yazık ki; ülkemizde para için birbirini kandırıyorlar, halkımız da buna çabuk inanıyor.

SORU:

Merak ettiğim bir şey var, Bülent Ersoy ve diğer sanatçılarda ki kıllar nasıl tamamen yok ediliyor peki?

CEVAP:

Onlar kıllarını dökmek için hormon hapı kullanıyorlar. Onun içindir ki, aradan bir kaç yıl geçince fiziksel değişime uğruyorlar. Bende bir zamanlar tüm ayrıntılarını bilmediğim için kendime yaptırmıştım. 15 seans sonrası ne oldu? Hiç bir şey olmadı, hala bıyıklarım çıkıyor. İyi ki dişlerim reaksiyon gösterdi de, vaz geçmeme yardımcı oldu.

Güzellik için bu gibi rizikolara girmeyi kesinlikle öneremem. Sizlere edilen vaatlere kanmayın, akıllı olun.

Mehmet bey; arkadaşınıza şu öğüdümü söyleyin.

Her şeyden önce mutlu olmayı güzel olmakta aramasınlar. Sağlıklı olmasına sevinsinler; en büyük zenginlik bu değil mi?

Kil ne ki Allah kötü hastalık verip de derman aratmasın. Koysun parasını bir kenara, hayırlı bir işte için harcasın…Gitsin bir yerlerde tatil yapsın!

 

Konuşmanın sonunda bana da teşekkür etmek kalmıştı. Bu bilgiyi veren dostuma sonsuz teşekkür ediyorum ve kendisine buradan yürekten selamlarımı gönderiyorum.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17.10.2014

 

 

2015 in review

Sevgili Mehmet, WordPress.com istatistik yardımcı asistanları bu blog için 2015 yıllık raporunu hazırladılar. Raporun tüm detaylarını görmek için aşağıdaki bağlantıyı tıklamanız yeterlidir.
Blog yazılarınızın devamında da başarılı bir 2016 dileğimizdir.
WordPress grubu…

İşte bir alıntı:

Louvre Müzesi, yıllık 8.5 milyon ziyaretçi ye sahip. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 78.000 kez görüntülendi. Eğer bu Louvre Müzesi’nde bir sergi olsaydı, bu kadar insanın bunu görmesi yaklaşık 3 gün sürerdi.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 220 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: