GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANIRSA; 30 YILDIR YAPILAN İCRAATLAR MEŞRU SAYILIR MI?

12 Eylül darbesi ile yapılan ihtilal ülkemizi bir karanlıktan bir başka karanlığa sürüklediği bir dönem olarak kabul edilmelidir.
1980 öncesinde yaşayanlar bunları çok iyi bilirler. Ülkemizde her gün, 30-40 insan hayatını kaybettiği bir dönemdi o dönem.
Basiretsiz ve cesaretsiz politikacılarımızın karar verme acizliği, iç ve dış kışkırtmaların oluşturduğu sağ sol kavgası günlük hayatımızın en korkulu anlarını yaşadığımız bir dönemdi o dönem.
Kendi aralarında tutuştukları sürtüşmeden milletin derdiyle uğraşacak zamanları olmayan politikacıların yönetiminde olduğumuz bir zaman dilimiy di 1980 öncesi.
Kapının zili çaldığında korku terlerinin alnımızda biriktiği bir dönemdi o dönem ve sonrası. 12 Eylül darbesini halkın bir çoğu doğru bulmuştu. Sonra ne oldu bilinmez ama; darbeciler amacın çok dışına çikarak büyük haksızlıklara imza atmış oldukları da bir gerçektir.
Ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası yapılanların doğru olduğu söylenemez. Her iki zaman diliminde farklı sebepler farklı karanlık günler getirmiştir ülkemize. Yapılan her darbe ülkemizi; ekonomik, kültürel, sosyal olarak yıllarca geriye atmıştır. Kayıp ettiğimiz insanlar ise ayrı bir yürek acısıdır. Bunun yanında; her gelen kendine göre bir değişiklik yaparak yaşam düzenimizi alt üst etmiştir. Eğitim bunun bir örneğidir.
Ben burada darbenin sebeplerini ve daha sonra darbecilerin yaptığı haksızlıkların detayını dile getirmek istemiyorum. Çünkü o gerçekler bir kaç sayfa yazı ile anlatılacak kadar kolay değildir. Kolay değildir ve bireysel kişiler tarafından üstesinden gelinecek kadar basit bir çalışma ile olmasıda imkansızlar arasındadır.
Benim sorgulamak istediğim başka bir düşüncedir…(?)
Bu gün mahkeme önüne çikardığımız darbecileri, mahkeme sonunda Türk milleti adına suçlu olarak yargılarsak; bu yargının hukuksal değeri ne kadar inandırıcı olabilir?
Bu yargı ile aynı zamanda 1982 Anayasasını da yargılamış olmazmıyız?
Bu yargı ile 1982 Anayasasını ezici bir çoğunlukla kabul eden halkımızı da yargılamış olmazmıyız?
Değilmi ki 1982 Anayasası darbeciler tarafından yapılan bir Anayasadır! Değilmi ki 1982 Anayasası Türk halkının % 92 çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
Değilmi ki 30 yıldan beri bir o kadar hükümetler bu Anayasa ile icraat yapmıştır?
Değilmi ki Türkiye Cumhuriyeti 30 yıldan beri tüm icraatlarında verdiği hukuksal, icraatsal ve yönetimsel kararlarda 1982 Anayasası ile hareket etmiştirler?
Peki… biz bu gün mahkeme önüne çıkarılan iki kişiyi yargılamakla neyi yargıladığımızın farkında değilmiyiz?
Milletlerin hukuksal ve icraatsal yönetimlerinde temel dayanakları Anayasa değilmidir?
Anayasanın iyi ya da kötü olması ayrı bir meseledir. Ama var olduğu süre içerisinde geçerliliği tartışılmaz olan tek yetki merceğidir; ve tüm kararlar onun hukuksal düzenlemelerine göre verilir.
Bu, dünyanın tüm ülkelerinde aynıdır. Aksine verilen kararlar Anayasayı ihlal etmekten başka bir şey olamaz.
% 92 oylama çoğunluğuyla yürürlüğe giren 1982 Anayasası bu gün hala yürürlüktedir. Yapılan tüm icraatlar ona dayanarak yapılmak mecburiyeti vardır. 12 Eylül darbecileri yargılanıp, darbeciler suçlu bulunursa;…onların yaptığı, halkın büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa hükümsüz sayılmazmı? Hükümsüz sayılırsa eğer…(!)…biz 30 yıldır gayrimeşru olan bir Anayasa ile mi idare edilmişiz sorusu kendiliğinden ortaya çıkmazmı?
Anayasa üzerine yemin ederek görev teslim alanların hukuksal meşruiyetini nasıl anlamalıyız?
30 yıldan beri Anayasa hükmünde verilen kararlar hükümsüz olmazmı?
30 yıldan beri yapılan evlilikler, boşanmalar, tapu kayıtları, trafik kanunları, cebimizdeki ehliyet yasal değilmidir. Birisini öldürene verilen ceza hangi Anayasanın hukuk kanununa göre verilmiş sayılacak?
Daha bitmeyecek kadar hayatımızı düzenleyen icraatlar,uygulamalar ve binlerce sorular.
Bu yargılamalar ile demokrasiye hizmet edildiğini sananlar olabilir. Ancak hiç bir demokrası kendi dayanağı olan Anayasayı hiçe sayarak varlığını sürdüremez. Kuralsız bir demokrasi düşünmek, demokrasiye verilecek en büyük zarar değilmidir?
Yukarıda söylediğim gibi; Anayasanın iyi ya da kötü olması mesele değildir. O ayrı bir platform tartışması olabilir. Önemli olan onun varlığıdır ve halen yürürlükte olmasından ötürü hayatımızın düzenleyicisidir.
Bu günkü Anayasaya göre, darbecilere açılan mahkeme yetkilimidir(?) …sorusunu da hukukculara ve karar makamında oturacak olan hakimlerimize bırakıyorum… Kaş yaparken göz çıkarmayalım; gelen ağam, giden paşam düşüncesiyle demokrasi yaşanmaz olduğunun bilincinde olabilmek umuduyla…

Saygılarımla
Mehmet Nuri Sungur

KEMALİZM VE BATILILAŞMA FELSEFESİ

Yazar: Ferruh SİDAR

Giriş:

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunan tek İngiliz gazeteci Grace Ellison Atatürk’le yaptığı söyleşide, ulu önderin “devrim”i siyasal ideolojilerle dondurmanın olanaksız olacağı yönündeki görüşlerini aktarırken, “Kemalist” sözcüğünün ulu önder tarafından: “Bu kelime hareketin ruhunu anlatmıyor. Ben ölsem de, canlı da kalsam hareket devam edecektir,” diye vurgulandığına dikkat çekiyor. Ş.Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında “Atatürk bir doktrin adamı mıydı?” diye attığı bir ara başlıkta: “Hayır, o bir doktrin adamı değildi. Çünkü Atatürk sistemleştirilmiş, tartışılsa bile fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı ve nazari biçimlenmesi de buna göre değildi,” diyerek bir değerlendirmede bulunuyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun C.Halk Partisini kastederek; “- Paşam, bu partinin doktrini yok,” deyişine, Atatürk’ün “- Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz,” deyişini de, görüşlerini desteklemek açısından aktarıyor. Ahmet Taner Kışlalı ise, Kemalizm’i akla ve insancıl değerlere dayalı, çağdaş bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideoloji olarak tanımlamaktadır.
Atatürk’ün geliştirdiği dinamik yapı değerlendirilirken temel ilkelerin savaş alanlarının yanında kongre ve meclislerde geliştirildiği unutulmamalıdır. Bu yapının ideoloji olarak nitelenmesi devrim sürecinin dingin hale geldiği süreçtedir. Başka bir deyişle, CHP programına 1931 Kurultayında giren “Altı Ok İlkesi”yle birlikte “Kemalist,” 50’li yıllardan sonra da “Kemalizm” kavram olarak dillendirilmeye başlanmıştır.
Atatürk’ün çağdaşlaşma tasarımını farklı kavramlarla dillendiren pek çok yerli ve yabancı düşünür vardır. Kim, hangi vurguyla ulu önderi tanımlarsa tanımlasın, kurumlarının yanında, gelişme ve çağdaşlaşmaya ilişkin görüşleri benimsenmişse eğer sorun yoktur. O’nun dinamik ilkelerinin anlaşılmasıdır esas olan.
Kavramları kendi kalıpları içinde değerlendirmek, kendileriyle veya birbiriyle çarpıştırmak istenmeyen bir ayrışmayı besleyebilir. Ki böyle bir gelişme de gözlenmektedir ne yazık ki. Kemalizm’in “tutucu,” Atatürkçülüğün “yenilikçi” bir bakış açısı taşıdığına ilişkin tartışmalar özel bir amaç taşımıyorsa eğer, gerçekten akıl tutulmasının bir yansımasıdır. Bu tutum, her iki koşulda da Atatürk karşıtlarını sevindirip-umutlandırmaktan öte hiçbir anlam taşımaz. .
Devrimler halkların liderlerine güvenerek gerçekleştirdiği bir eylemdir. Fransız Devriminin, Bolşevik ve diğer sosyalist devrimlerin kanlı serüveniyle Türk Devriminin demokratik ufku ve insan değerinden başlayan aydınlık yolu karşılaştırıldığında Atatürk’ün bakış açısına biraz daha yaklaşmış oluruz. O, devrime karşı dövüşecek olanlara fırsat vermeyen bilgeliği ile ulusunun kanını esirgemiştir. Bu konuda, “ İnsanları mutlu edeceğim diye onları, birbirinin boğazına saldırtmak, insanlık dışı ve son derece üzüntü verici bir yöntemdir. İnsanları mutlu edecek tek amaç, onları birbirine yaklaştırarak, birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi gereksinimlerini gidermeye yarayan davranış ve güçtür. Dünya barışı için de, insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalmasına ve başarılı olmasına bağlıdır,” diyordu.

İlkeler:

Kimi çevrelerce kült olarak ta nitelenen Kemalizm’in “Cumhuriyetçilik” ilkesi, Atatürk’ün kafasında biçimsel bir yapıyla sınırlı değildi, doğrudan demokrasiye yönelik olduğunu biliyoruz. Avrupa genelinde otoriter bir yapıya yöneliş varken, oraya oranla daha demokratik bir nitelik taşıyordu. Faşizmin üniversitelerden süpürdüğü 142 Alman’ın uzun bir süre kalmak arzusuyla Türkiye’ye gelmesi, Türkçe öğrenerek Türkçe ders verme istekleri diktatörlükten kaçarak diktatörlüğe sığınma eğiliminden değildir kuşkusuz. Bu seçkin aydınların akılsız olduklarını kimse düşünmez sanırım. Yukarıda da vurgulandığı gibi, demokrasiye ilişkin bu günkü konumumuz pek çok gerekçenin yanında karşı devrimin serüveniyle ilintilidir…
Toplumun evrimleşmesi açısından bakıldığında, Atatürkçülüğün en devrimci yanı siyasal ideolojisinde belirleniyordu. Siyasal değişmeyi etkileyen evrim süreçleri içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyetçi akımlarına yer açmak gerekirse de, Cumhuriyetçilik bütün bu evrimleşme sürecini aşan ve meşrutiyetçilik çerçevesinde düşünülmesi olanağı bulunmayan bir eylemdir. Bu büyük değişimi gerçekleştiren Kemalizm, toplum üzerinde yeni siyasal düzenin sahibi olarak egemenliğini kurmuş ve diğer devrimleri bu egemenliğe dayanarak gerçekleştirmiştir.
Yayılımcı olmayan, “Yurtta sulh, cihanda sulh,” diye nitelenen, başka bir söyleyişle barışçıl bir ilke olan “Milliyetçilik veya ulusçuluk” ilkesi ırkçılığı ret etmektedir. Bunun en belirgin dillendirilmesi de Atatürk’ün “Ne mutlu Türk olana,” yerine, “Ne mutlu Türk’üm diyene,” deyişiyle yapılmış olmasıdır. Rum, Çerkeş, Ermeni, Yahudi, Arap ve diğerlerinin oluşturduğu bir ulusçuluktur vurgulanan anlayış. Sağcı ve tutucu olmayan bu ulusçuluk Türkiye’yi bölgenin veya İslam dünyasının en güçlü devleti yapmak gibi sınırlı hedeflere yönelik değildi. Türkiye’nin en ileri ve gelişmiş ülkeleriyle yarışabilir olmasını hedefliyordu; askeri ve ekonomik gücün yanında, bilim, insan hakları, sanat gibi konularda da ön sıralarda yer almaktı Türk ulusçuluğu…
Ulusçu yaklaşım dört alanda yapılan devrimlerle pekiştirildi. Türk dili, Türk tarihi, ekonomi ve siyaset. Türk dili çeşitli gurup ve sınıflar arası farklılaşma nedeni olmaktan çıkartılmış, ulusal bütünlüğü sağlayıcı bir işlev görmesi sağlanmıştır. Türk Dil Kurumu’nun kuruluş gerekçelerinden biri de budur zaten. Ulusal kökenler ve ulusun tarih içindeki gelişimi ulusçu bir görüşle ele alınması için Türk Tarih Kurumu kuruldu ve ulusal kimliğin güçlenmesi hedeflendi. Ulusal ekonomiyi yaratmak için etkinlikler yapıldıktan başka, ulusal burjuvasının desteklenmesi yönünde adımlar atıldı.
Halktan yana siyaset güden “halkçılık ilkesi” bütün sınıfları kapsayan bir kavramdır. Böyle olmakla birlikte, öncelikle dar gelirli olan köylüleri, işçileri ve diğerlerini amaçlar. Onları kalkındırmayı, toplumsal adaleti sağlamayı hedefleyen maddi ve kültürel bir anlayıştır. Tek parti döneminde halk dalkavukçuluğundan ve oy avcılığından uzak, diğerleri gibi içtenlikli bir ilkedir… Kanunlar önünde mutlak eşitçiliği kabul eden, hiçbir ferde, aileye, sınıfa, cemaate ayrıcalık tanımayan bir anlayıştır halkçılık. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın bir sonucu olan böyle bir halkçılık, ekonomik bir siyaset aracı olan devletçilikle bütünleşti. Halkçılık ve ulusçuluk üzerine kurulan devletçilik ilkesi sonunda kapitalist bir sınıfın ortaya çıkmasına neden oldu. Halkçılık, siyasal niteliği yanında, toplumdaki kültürel ikiliği yok etmeyi amaçlayan bir özellik taşır. Parti programında, bu konuda : “Türkiye Cumhuriyet’i halkını, ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil, fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü bakımından türlü hizmetlere ayrılmış bir cemaat saymak esas prensiplerimizdendir,” denmektedir.
“Devletçilik” deneyimlerle geliştirilmiş bir ilkedir. Türkiye’de yeni yeni gelişen kapitalist sınıf 20’li yıllarda elle tutulur bir sanayi kuramayınca, ayrıca 1929 ekonomik bunalımının getirdiği sıkıntıların kıskacına girildiğinde yaratılan bir yöntem. Bu ilke ile Atatürk döneminde ve daha sonraki yıllarda pek çok sanayinin temelleri kuruldu. Amaç, devletin denetim altında tuttuğu bir ekonomi değil, olanaklı olduğu ölçüde yabancı denetiminden bağımsız, ulusal bir ekonomi yaratmaya yönelikti. Böylece devlet işlerinde çalışan insanlara da düzgün konutlar, okul, sağlık hizmetleri, sosyal ve kültürel olanaklar sağlandı. Sosyal devlet işlevi de yerine getirilmiş oldu. Devletçiliğin o dönemde Avrupa’da da yaygın olduğu unutulmamalıdır. Bu ilkeden bir ölçüde ayrılma girişimlerinin 80’li yıllardan sonra geliştiğini ve halen bu yönde çalışmaların sürdüğünü biliyoruz. Yine de, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, devletlerin milli çıkarlar nedeniyle bu ilkeden büsbütün ayrılmayacağı da bir gerçektir.
“Laiklik,” çağdaş devlet kuramını tamamlayan, siyasal, hukuksal ve toplumsal bir ilkeydi. Diğerleri gibi, bu ilke de Osmanlı düzenine bir tepki olarak biçimlendi. Devlet ve dinin ayrılması bakımından siyasal bir ilke olmanın ötesinde dinin, hukuksal, eğitimsel ve kültürel alandan soyutlanmasını da amaçlıyordu. Eğitimin birleştirilmesi, medeni yasanın kabulü ve Halifeliğin kaldırılması ve benzeri örnekler gibi. Bu nedenlerle Cumhuriyet kadrolarının dine karşı olarak suçlandıklarını biliyoruz. Altı yüz yıllık İslam dininin egemenliğinde sürdürülen toplumsal, kültürel ve siyasal yaşamın yerle bir edilişi nedeniyle karşıtlığın olacağı da kuşkusuzdu…
Bugün dönüp dönüp kıyafet devrimine ilişkin akıl almaz cümleler kuran ve “türban”a özgü simgesel yaklaşımları reddeden kişilerin 25 Kasım 1925 tarihinde “fes”i yasaklayan yasanın kabulü aşamasında nasıl kıyametler koptuğunu bilmiyor olmaları düşünülemez. Meclis içinde ve dışında şaşkınlık yaratacak biçimde tepkilere yol açan bu yasa dinci-gelenekçi ve gerici gurupları çileden çıkarmıştı adeta. Atatürk bir simgeye saldırarak hem halkın görünümünü çağdaşlaştırmak istemiş, hem de çağdaşlaşma çabalarına karşı gösterilebilecek direnmeleri kırmayı amaçlamıştı. Başka bir söyleyişle, Atatürk’ün kıyafet devrimini çarşaf yerine elbiseyi, fes yerine şapkayı getirmek amacıyla yaptığı söylenemez kuşkusuz. Bu devrimin amacı, geleneklere tutsak olmuş, değişimlere karşı çıkan kafalara, değişmenin kaçınılmaz bir toplumsal gerçek olduğunu göstermekti.
Atatürkçülük ya da Kemalizm’in dine karşı bir öğreti olarak algılanıp damgalanmasının nedeni, dini ve geleneği, bir siyasal güç olarak kontrol altına almış olmasından ve toplumu bu yöntemle devrimlere hazırlamasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Mustafa Kemal’in bu tavrı İslam dinine karşı değildi.
Aydınlanmayı Türkiye’de her yere ve herkese yaymak ve bütünsel kalkınmayı gerçekleştirmek için etkin çabalar göstermektir “devrimcilik” ilkesi. Bu ilkenin hedefine ulaşmadığı bir gerçektir. Ve bu ilke hâlâ gündemdedir… Atatürk devrimciliği altıncı ilke olarak biçimlendirirken, benimseme sürecine yardımcı olacak süreç içerisinde yeni toplumun oluşturulmasında gerçekleştirilmiş olanlara yeni devrimlerin de eklenmesi gerektiğini düşünmüştü. Devrimlerini Türk gençliğine emanet etmesinin gerekçelerinden biri de buydu. Kısa sürede yok edilmeyecek olan eski düzene bir tepki olan “devrimcilik,” o’nun en belirgin niteliğiydi…
Kazanımlarımızı kısaca, laiklik ilkesinin devlete temel yapılması, saltanat ve halifeliğin kaldırılması, ulus kavramının demokratik içerikli olarak nitelenmesi, insanları uyruk olmaktan kurtarıp, dil-din-ırk-cinsiyet ayrımı gözetmeden devleti kuran ve egemenliğin asıl sahibi olan yurttaş konumuna yükseltilmesi, uluslar arası ilişkilerde bağımsızlığı kısıtlayan her türlü bağın kaldırılması, İsviçre gibi Batı Avrupa toplumlarına bile öncülük edecek olan uygulamalar içeren Türk Medeni Yasası’nın kabulü, insanlığın ilk kez tanık olduğu eğitim ve kültür devriminin yapılması, hem bireyi hem de devleti koruyan bir ekonomik sistemin benimsenmesi, yazı-dil-sanat-giyim gibi üstün değerlere ilişkin devrimler biçiminde
sıralayabiliriz. Yalnızca çarpıtılmış İslami anlamaları değil, Avrupa’nın düşünme biçimini de aşan Atatürk Devrimleri için Fransa Başbakanı Prof. Edouard Herriot, “ Paşa, size nasıl hayran olmayayım, Ben Fransa’da laik bir devlet kurmuştum. Bu hükümeti, Papa’nın Fransa’daki temsilcisinin yardımıyla papazlar devirdi. Siz ise bir halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamda laik bir devlet kurdunuz. Siz bu bağnazlık içinde laikliği bu topluma kabul ettirdiniz,” demişti.

Batılılaşma felsefesi:

İmparatorluk dönemlerindeki Batılılaşma çabalarındaki başarısızlıkların nedeni yapılan eylemlerin nitelikleriydi. Gerekli toplumsal, ekonomik ve siyasi temeller atılmadan Batı kurumlarını aktarma girişimleri umutsuzdu kuşkusuz.
Atatürk’ün Batılılaşmaya ilişkin gerçekleştirdiği eylemin başarısı toplumun güç dağılımını, dinsel ve geleneksel nitelikten çağdaş ve demokratik niteliğe aktarmasıyla ilintilidir. Halk egemenliği kavramını yeni toplumu yaratmakta temel öğe olarak kullanmış, böylece devrimlere karşı ortaya çıkacak direnmeleri en aza indirmiştir. Bilindiği gibi devrimler, bölük pörçük uygulamalar halinde değil, tutarlı ve bir bütünün anlamlı parçaları olarak sunulmuştur. Yeni bir düzenin ayrılmaz parçası olarak gerçekleştirilen devrimler yaklaşık 10 yılda gerçekleştirilmiştir.
Bağımsızlık Savaşı ve Devrimleri emperyalizme karşı yapılmıştı. Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşırken, araç olarak, onun kendi silahını seçmesi ilgi çekicidir. Batı tipi bir toplumun yaratılması, o’nun Batı Emperyalizmine karşı geliştirdiği bir savunmaydı. Bu nedenle bütün devrimler, olanaklı olan hızla Batı tipi bir toplumsal yapı oluşturmaya yöneldi. Halkçılık, devletçilik, laiklik ve diğerleri Batı ülkelerinin toplumsal ve ekonomik niteliklerine ulaşmak için kullanılan kestirme yollardı.
Atatürk Devrimi aydınlanma hareketidir. Modeli ve esin kaynağı 18.yy da Avrupa’da başlatılmış olan aydınlanmadır. Aydınlanmanın gerisinde bilindiği gibi hümanizm hareketiyle Rönesans vardır. Hümanizm zihnin sınırsız özgürlüğüdür. Bu özgürlüğe kavuşan zihin, taklit ve kopyacılıktan uzak durur. Hümanizm insan, doğa, sanat ve yurt sevgisi gibi özellikler taşır. Hümanist bir devlet adamı olan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en tehlikeli anlarında bile din savaşı ilan etme yoluna gitmemiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra tutsak düşen Yunan Başkomutanı General Trikupis önüne getirildiğinde gösterdiği centilmenlik, İzmir’de ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmesi, Anzak ölüleri için yazdıkları o’nun hümanistliğini gösterir.
Atatürk Batılılaşmadan, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi anladığını hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde birçok kez açıklamıştır. O’nun anlayışı bir dış politika ilkesi değil, iç politika ilkesiydi. Atatürk, ülke içindeki devrim hareketleri ile dış politikada Batıya bağlanmayı özenle birbirinden ayırmıştı. İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’yi yönetenlerin Batıya bağlanma arzuları elbette tartışmaya açık bir yaklaşımdır. Ancak Atatürk’ün Batılılaşma felsefesinden farklı bir anlayıştır.
Batılılaşma stratejisinin en önemli yönlerinden biri de, tamamen özgür bir irade ile, hiçbir dış etki ve baskıya maruz kalmadan, Batılı devletlerin telkin ve zorlamaları olmadan yapılmış olmasıdır.
Atatürk’ün Batılılaşma felsefesini “kalkınma modeli” ile açıklamak belki de en kestirme yoldur. Batı’dan makineleri, araç ve aletleri ve de fabrikaları almak yetmez. Çünkü alınan bu teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almazsak, aldığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur. Ne var ki bilimin üst sınırlarında felsefe yatmaktadır. O halde Batı’nın felsefesi ve onun parçası olduğu insan bilimleri de, toplumsal bilimlerle birlikte alınmalıdır. Felsefenin gelişmesi için onun sezgisel yönleri, sanat ve kültürle olan ilişkisi de çok değerlidir. Kısaca, bilim-teknoloji-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bu değerlere ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermeksizin gelişmek olanaksızdır… Bu düşünü ışığında Atatürk’ün kurmuş olduğu kurumları sıralamak gerekmez sanırım. Batı felsefesinin ışığındaki bütünsel kalkınma modelinin tersi, bu düşünüyü değerlendirmek açısından önemlidir. Arap dünyasına petrolden sağlanan dövizlerle akan teknolojiler baş döndürücüdür. Uçaklar, otomobiller, fabrikalar, bilgisayarlar, her türlü eşya ve aletlerin yanında, teknolojik konutlar, deniz suyu arıtma tesisleri ve akla gelen her şey. Böyle olmakla birlikte 8. yy. eşdeğer bir yaşam sürdürüyor oldukları da ortadadır.
Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yıllık döneminde devleti kurtarma çabaları içinde en dikkat çekici fikir akımı Batıcılık olmuştur. Özellikle Cumhuriyetin laboratuarı olarak görülen Meşrutiyet devri fikir tartışmaları ortamında yetişen Mustafa Kemal Atatürk’te Batılılaşma düşüncesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından itibaren çağdaşlaşmanın, çağdaş bir devlet ve toplum olmanın temelini oluşturmuştur. Öncelikli hedef olan Anadolu’nun işgalden kurtarılması sonrasında ve Lozan’da bir barış antlaşmasının imzalanması ile birlikte, hızla devrimlere girişilmiş, yeni devletin Batılı anlamda modern, çağdaş bir devlet olması için İmparatorluktan devreden bütün kurumlar terk edilerek yerlerine çağdaş kurumlar oluşturulmuştur. Bu amaçla gerçekleştirilen devrimlerin hepsi Türk toplumunu Batı toplumları gibi çağdaş ve modern bir toplum haline getirmeyi amaçlamaktaydı. Bu devrim hareketleri içinde temel hareket noktası ise daima Batılılaşma fikri olmuştur. Ancak Mustafa Kemal, pek çok yenilikçiden farklı olarak salt bir modernleşmeden öte, toplumun ve devletin yapısında temelden değişikliklerin zorunlu olduğuna inanmış, kültür ve medeniyet tartışmalarını bir yana bırakarak Batı medeniyetinin bir bütün olarak alınmasından yana olmuştur.
Atatürk’ün: “Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam anlamı ile medeni bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur. Medeni eser meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı tutulmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi doğrulamaktadır. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cahilliği ve tedbirsizliğinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur. Medeniyetin buluşlarının, tekniğin harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığın korunması mümkün değildir.” diyerek, yapılanları yeterli görmediğini ve Türk milletine yeni ve sürekli bir hedef gösterdiğini biliyoruz.

Genel değerlendirme ve sonuç:

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türk Devrimi’ni gerçekleştirmiş bulunan tek bir lider vardır. O’nun bütünleyici düşünceleri ise açık ve nettir. Bu nedenle ulu önderi parçalara bölerek akıl dışı düşünüler üretmek anlaşılmaz bir şeydir. Dahası, “ Beni anlayın, yeter,” demesine karşın, “Seni anlamadık, anlamıyoruz,” demektir. Krallık, hanedan düzeni ve derebeyliğe karşı çıkan kapitalist uygarlık düzeni ile, yine kapitalizme karşı olan tepkilerin ürünü Marksist ve sosyalist tasarımlar Türk Devriminin ayrıcalığını göstermektedir. “Adımızı koyalım, kapitalist miyiz, sosyalist miyiz, Bolşevik miyiz,” diye soranlara Mustafa Kemal: “ Efendiler, değişimlerin durgun ve değişmez kuralları olmaz, onun için biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz, kendimiz olmalıyız,” demişti. 21.yy koşullarının gerektirdiği bir biçimde yapılacak olan analizlerle devrimin tamamlanması gerekirken kısır değerlendirmelerin gölgesinde, adeta patinaj yapıyor olmak hüzün vericidir. Elbette, bu hüznün derinliklerinde yatan karşı devrimcilerin gelişip-serpilmesine olanak sağlayan koşulları göz ardı edemeyiz…

Düşünce özgürlüğünün uzantısı olarak demokrasilerde tartışılabilir olmayan hiçbir şey yoktur. M. Kemal Atatürk: “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış ilke bırakmıyorum, benim manevi mirasım, ilim ve akıldır,” dediğine göre, o’nun tasarımları da tartışılamaz değildir elbette. Değişimin durgun ve değişmez kuralları olmadığını vurgulayan bir liderin çağdaşlaşmaya açık olan tasarımları tartışılırken sorun yaratan şey, o’nu anlamama ve bilinçli bir biçimde aşındırma yapmadır.
Batı’dan esinlenerek ürettiği bir felsefe ile kurulan Türkiye’de Atatürk ilkelerinin hangi gerekçelerle tartışıldığı iyi irdelenmelidir. “Kemalizm’e artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerekir,” diyen bir profesöre ve o’nu destekler nitelikte konferanslar düzenleyerek Kemalizm için, kiminin, “ politik bir din,” kiminin “çağdaş bir devlette olmaması gereken bir sistem” diye görüş bildirdiği çok sayıdaki (artık ünlü olan) öğretim üyesinin gerçekleri bilmiyor olması düşünülemez. Yüzlerinin Batıya çevrili olduğunu söyleyen zevatın Atatürk ilkelerinin gündemde olduğunu bile bile, o’na karşı olan tutumları aşındırma çabasından öte bir şey değildir. Batı kaynaklı felsefede değişim değil, gelişme olmuştur. Batıda, özelleştirmelerle birlikte devletçilik mi, laiklik mi, ilerleme ve yenileşmenin karşılığı olan devrimcilik mi, kişi hak ve özgürlüklerinin karşılığı olan halkçılık mı ve de ulusalcılık mı terk edildi. Ulusalcılıktan ödün vermemek için ekonomik birliktelikten öte geçemeyen Batıda siyasi birlikteliğin bir türlü kurulamayışına tanıklık etmiyor muyuz? Kaldı ki bu proje gerçekleşse bile, ulusalcılık anlayışından vazgeçişin çok sınırlı olacağı da bilinmektedir. Özetleyecek olursak eğer, Atatürk’ün Batı’dan esinlendiği ilkeler Batıda da günceldir. Bu ilkelerin Batıya eş değer gelişmiş olmaması ise ulu önderden sonraki yönetimlerin beceriksizliği ile ilgili bir durumdur.
Atatürk ilkelerinin güncelliği konusunda fikir birlikteliği olan tanınmış pek çok siyaset bilimci ve siyasetçi vardır. Aşağıdaki iki örnek yeteri kadar doyurucudur sanırım.
Gorbaçov:“ Atatürk belli bir şeyi kendisine dogma olarak kabul etmemiştir. Yeni ve genç topluma belli bir yön vererek, kendine özgü bir yolda yürümesini değil, toplumun istediği bir rejimi bulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Atatürk akıllıca davrandı, ancak zaman yetersizdi. Yaptıkları onun ne kadar büyük bir insan olduğunu gösteriyor. Atatürk’ün mirasına saygı gösterilmelidir. Zira onun ilkeleri sadece Türkiye için değildir. Söz konusu ilkeler, bugün karşımıza çıkan problemlerin çözümünde de önemini yitirmemiştir. O’nun düşüncesi yaşlanmadı. O, sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecektir de. Atatürk’ün ilkeleri günümüzde de günceldir,” demektedir. Konuşmasının sonundaki “Sovyetler Birliği’nde totaliter rejime son verilmesine ilişkin kınamalar faydasızdır, yenik düşen sosyalizm değil, uygulanan totaliter, dikta model idi. Herhangi bir ülkenin refahı için liberal değerlerin yanı sıra, sosyal değerlere de gereksinim vardır,” vurgusu ise, Atatürk’ü bir diktatör olarak değerlendirip, düşünce sistemini de totaliter olarak gösterme çabasında olanlara yanıt niteliğindedir.
Varşova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jerz J Wiatr’ın görüşleri de şöyledir: “ Tarihte, kendilerinden sonra etkileri de kaybolan sayısız büyük adam yanında, daha az olmakla birlikte kalıcı izler bırakanlar da vardır. Fakat etkileri kendi milletlerinin tarihlerini aşıp, beynelmilel olanlar özellikle çok enderdir… Kemalizm’in devrimci ideoloji olarak hem birçok Asya ve Afrika, hem de bir yere kadar Latin Amerika ülkelerinin siyasi gelişmelerindeki etkisinden dolayı Kemal Atatürk’ün son kategoridekilerin önde gelen bir örneği olduğudur. Popüler gazetecilik ve siyasal bilimler dilinde sık sık Mısır veya Arjantin’de, Nijerya veya Brezilya’da, Endonezya ve Irak’taki genç Türklerden bahsedilir. Bu terimin altında yatan Kemalizm’in yalnız Türkiye’de değil, genelde gelişmekte olan ülkelerdeki etkisinin takdiridir. Kemalizm’in niçin başarılı olduğunu kendimize sormalıyız. Onu Türkiye’deki ilerici gelişmenin yaşayabilen ve etkisini sürdüren bir ideoloji ve gelişen dünyadaki diğer birçoklarına cazip bir model yapan nedir? Kemalizm, benzeri ilk defa gelişmekte olan bir ülkede görülen ve tarihi deneyimden geçmiş bir gelişme ideolojisidir. Samuel P. Huntington, birçok ülkenin modernleşme sorunlarıyla mücadele ettikleri yolun rastlantı veya talihin eseri olduğuna karşılık, Türkiye’deki değişiklik sırasının Mustafa Kemal tarafından bilinçli olarak planlandığını ve birlik-otorite-eşitlik örneğinin en etkili modernleşme sırası olduğunu yazmaktadır. Türk Devrimi’nin anlamı altı prensibin içindedir. Bu ilkeler, Türkiye’nin yeni siyasal kültürünün en esaslı görüşünü oluşturmuştur. Geleceğin reformcuları kendi çalışmalarının ideolojik çatısını araladıklarında, Kemalizm’de millet yaratma, modernleşme ve sosyal reformların örneklerini gördüler. Nasır’ın “İnkılabın Felsefesi” ideolojik birleştirmenin ilginç bir örneğidir, ki burada Kemalizm’den faydalanma çok önemli bir rol oynamaktadır…”

Kaynakça;

M.Kemal Atatürk “Söylev” (H.V. Velidedeoğlu)
Taner Timur, “Türk Devrimi ve sonrası”
Sina Akşin, “Türkiye’nin yakın tarihi”
Emre Kongar “Türkiye’nin toplumsal yapısı”
Ş.S.Aydemir “Tek adam”
Mesut Erşan “Atatürk’ün Batılılaşma düşünceleri” Makale
Ferruh Sidar “Atatürk’e ilişkin notlar” Deneme ve makaleler
Özer Ozankaya, Muzaffer Ender ve İhsan Tayhani’nin yapıtlarından derlenmiş
(kısmi) int. notları
Ferruh Sidar

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

SEN BİLİYORSUN, BEN BİLİYORUM, ALLAH BİLİYOR. BU BİZE YETER (Mİ)?

Yüz yıllar boyunca dünya yönetiminde söz sahibi olan bir milletin mirasçıları olarak tarihimizi dünya milletlerine ne kadar anlatabilmiş-iz?

İşte bu soruyu her gün sormalıyız kendimize. Sormalıyız ki; belki genç ve yarının kuşakları olanlar bu güne kadar yapılan hatalara düşmezler. Fransanın son tutumundan sonra nihayet arşivler açılmaya başlandı. Milyonlarca; çok önemli dökümanlarla dolu olan arşivlerimizi bu güne kadar neden ihmal etmişiz bilinmez. Neyse…zararın neresinden dönülürse kardir. İnşallah iyi bir çalışma ile bundan sonra kendimizi ve 1915 ile 1921 tarihleri arasında gerçeklerin neler olduğunu dünyaya anlatırız.

Bin yıldan beri Anadolu’nun ideresini elinde tutan Türkler; tolerans ve Mevlana düşüncesine ters düşmeden tüm azınlıkları bağrına basmış, “Ötekiler” olarak görmeden beraberce yaşamıştır.

500. Yıl vakfının ana sayfasında şunlar yazıyor:(1)

Türk Ulusunun; yüzyıllar boyu baskı, zulüm ve bağnazlık ortamından kaçma zorunluluğunda kalan herkese, Yahudilere, Polonyalılara, Macarlara, Romenlere, Ukraynalılara, Abazalara, Çerkezlere, Kırım Tatarlarına, Gürcülere, Azerilere, Kazaklara, Kırgızlara, Komünist İhtilalinden kaçan Ruslara, Bangladeş, Afgan ve Kuzey Irak halklarına kucak açan ve sığınma hakkı tanıyan davranışı insanlığa adanmış bir Onur Anıtı’dır.

ABD eski başkanlarından Ronald Reagan`ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, yaptırdığı araştırmalar sonunda kayıtlara şunları yazdırıyor.

ABD eski Başkanı Reagan`ın danışmanı Fein`den Takvim`e özel açıklama: Beyaz Saray araştırma yaptı; Ermeniler`in 2 milyon Müslüman Osmanlı`yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…

ABD Başkanı Ronald Reagan`ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını Takvim`e değerlendirdiğinde şu sonuca varıyor.

Ermeniler`in bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan`ın başkan olduğu 1981`de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein`in açıklamaları:  Osmanlı İmparatorluğu`nun azınlıklara karşı `müthiş` sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürüyorlardı.

…diyor Bruce Fein.

Başkalarının bizi bizden daha iyi anlatmakta olmaları sevindirici olabilir; ama biraz da utandırıcı değilmi?

Şimdi sormak lazim(!) Bu yazıları yazanlar yalan bir şeyi mi uydurmuşlar? Ülkemizde bu insanlar yaşamıyormu? Bu insanlara kucak açmış bir millet, yüz yıllardan beri beraber yaşadığı Ermeni ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza karşı neden sebepsiz bir zulum yapsın? 1915 te Ülkemizin bölünmesini isteyenler Ermeni vatandaşlarımızdı. Şimdi ise 30 yıldan beri PKK adı altında; ancak aynı bölücü ideolojiye hizmet verenler değil mi?

Bu tolerans ve hoş görüyü kendi genetik bağlarının yanında; İslam dininin insana verdiği yüce değerden alan Türkler…ne yazık ki bunu başkalarına anlatmaya hiç te önem vermemiştirler, sanki; “yapılan iyilik söylenmez” olduğu gibi.

Bu yüce ruhumuzun ve toleransımızın ezikliğini her gün bir yerlerde hissederek yaşamaktayız. Gerek Avrupa’da yaşayan ve çalışanlarımız, gerek se dünyadaki siyasi arenada olduğu gibi. Bunun en bariz örneği; son günlerde her yıl gündeme geldiği gibi bu yılda güncelliğini koruyan Ermeni soy kırım olayı.

1915 te ne olmuştu, nasıl olmuştu, kimler kimleri nasıl ve ne kadar insan zayıatıyla acılara boğmuştu? Bunu tam ayrıntılarıyla ortaya koyabilmek zor olsa bile(?)…bilinen bir gerçek tarihsel belgelerle ispatlanabilinir. Osmanlı İmparatorluğunun zayıf gününü bulan Ermeni vatandaşlarımız; Rusya, İngiltere ve Fransızların destek ve teşvikiyle topraklarımızın üzerinde bir Bağımsız Ermenistan kurmak istemeleriydi. Bu bölücü isyana karşı tedbir alan Osmanlı hükümeti ve onun mirasçısı olan biz Osmanlı torunları bu gün bazı haddini bilmeyen devlet başkanları tarafından;… Ermeni lobisinin oylarına göz dikenler tarafından gündemde tutulmaktadır.

Ne var ki; bu madalyonun bir tarafı. Öteki tarafına baktığımızda görüyoruz ki; Ermeni diasporası 1970 lerde başlattığı ASALA terörüyle bir çok vatan evladımızı katlederken sesini de dünyaya duyurabilmiştir. Ve sonunda üstlendiği “misyonu” gerçekleştirip sahneden çekilmiştir. Yerine geçen “modern ve psikolojik” terör durmamıştır ve durmayacaktır. Yüksek düzeyde yetiştirdikleri akademisyenler günümüzün şartalarını çok iyi kullanarak bize “Ermeni soy kırımı” konusunda uluslar arası çalışmalarının meyvesi olarak baskı uygulatmakta-dırlar.

1915 yıllarını yaşayanlardan aramızda ne kadar daha yaşayan vardır bilinmez. Bilinen bir şey varsa, oda kimler hala yaşıyorlarsa onların o günkü yaşadıklarını onlardan dinlemeliyiz ve uluslar arası tarafsız noterler tarafından kayıt altına almalıyız. Bir kaç yıl sonra onları da bulamayabiliriz.

Bu görevin adayları ise; her Türk vatandaşı olduğu gibi…özellikle Akademisyenlerimizdir. Akademisyenlerimizin bu tarihi konuyu bir kaç araştırmaya bırakmadan kökten bir arayışla ve canla başla yapmaları çok önemlidir!…eğer bu ülkeye bir şeyler vermek istiyorlarsa…

Esenlik ve mutluluk hepinizle olması dileğimle…

Mehmet Sungur

(1) 500 Yıl Vakfı Yahudilerin İspanyadan İspanya Kralının fermanıyla sürgüne gitmeye zorlandığı tarihtir. 1992 yılında 113 Türk ve Yahudi Türkleri tarafından Yahudilerin İspanyadan sürgün oluşunun 500. yılının anısına yaptırılan bir vakıftır. 

TEŞEKKÜRLER! – THANKS! – DANKESCHÖN! – GRACİAS! – GRAZİE! –MERCİ!

Çubuklu köyü İnternet dünyasında 38.000 ziyaretçisine hoş geldiniz söyleyebilmenin onurunu yine sizlerle paylaşmaktan gurur duymaktadır.

Mart 2011 den itibaren aktif yayına başlayan Çubuklu köyü Web sayfası; bu kısa bir zaman diliminde tüm dünyadan sitemize ilgi duyan ziyaretçilerine ve okuyucularına  teşekkür etmeyi ve müteşekkir olduğumuzu  iletmek istiyoruz.

Dünyanın tüm Kıtalarından Web sayfamızı ziyaret eden ve yorumlarını yazanların katkıları bizim için gelecekteki çalışmalarımızda ard edilmeyecektir.

Alttaki bağlantıyı açarak Çubuklu köyü Web sayfasını ziyaret edenlerin kimler ve hangi ülkelerden olduklarını görebilirsiniz.

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyoruz

Mehmet Sungur

www.cubuklukoyu.wordpress.com

English

Our village Çubuklu köyü is proud to be able to share you, that we have achieved in the shortest time Worldwide 38,000 visitors. We began publication March 2011. In this short time have exceeded our expectations were, but we want to thank all visitors and visitors!
If you want more recognized, please click that link below!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Regards

Mehmet Sungur

Deutsch

Unserer Dorf Çubuklu köyü ist stolz darauf Ihnen teilen zu dürfen; dass wir in kürzeste Zeit Weltweit 38.000 Besucher erreicht haben.

Unserer Veröffentlichung begann März 2011. In diesem kurze Zeit sind unserer Erwartungen übertroffen wurde, dafür wollen wir uns bei alle Besucher und Besucherinnen herzlich bedanken!

Wenn Sie mehr wiesen  wollen, bitte klicken Sie dass unten angegebene link!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Grüße

Mehmet Sungur

Español

Nuestro pueblo Çubuklu köyü se enorgullece de ser capaz decompartir lo que hemos logrado en el mundo de tiempo más cortohasta 38.000 visitantes.
Comenzamos la publicación marzo de 2011. En este corto tiempohan superado nuestras expectativas eran, pero queremos dar las gracias a todos los visitantes y los visitantes!
Si desea más reconocido, por favor haga clic en ese enlace de abajo!
http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Saludos

Mehmet Sungur

italiano

Il nostro popolo Çubuklu köyü è orgogliosa di essere in gradodecompartir quello che abbiamo realizzato nel mondo del tempocortohasta 38.000 visitatori.
Ha iniziato la pubblicazione nel marzo 2011. In questo brevetiempohan superato le nostre aspettative erano, ma vogliamoringraziare tutti i visitatori e gli ospiti!
Per ulteriori riconosciuto, clicca sul link qui sotto!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Cordiali saluti

Mehmet Sungur

Française Notre peuple Cubuklu köyü est fière d’être en mesure decompartirce que nous avons accompli dans le monde du temps cortohasta38000 visiteurs.
A commencé la publication en Mars 2011. Dans cette courtetiempohan dépassé nos attentes ont été, mais nous tenons à remercier tous les visiteurs et les invités!
Pour plus reconnue, s’il vous plaît cliquer sur le lien ci-dessous!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

salutations

Mehmet Sungur

….connecting world!

04 Ocak Çarşamba 2011

YENİ YILA GİRERKEN SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAYALIM!

31 aralık gecesini 1 ocağa bağlayan geceyi neden kutluyoruz? Hristiyanlar 25 aralıkta başlayan dini bayramlarında neyi kutluyorlar? Bizler 31 aralık gecesi neyi kutlarız? Noel babanın İsa Peygamberin doğum günü ile bir bağlantısı var mıdır?

Noel; Her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı. Ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinir.

Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder. Ermeni Kilisesi gibi bazı Doğu Ortodoks Kiliseleri, Jülyen takviminde 25 Aralık’a denk gelen 7 Ocak’ı Noel olarak kutlarlar.

Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir. Bu uzun tatil çalışan insanlara dinlenmek olanağınıda beraberinde getirir.

Ülkemizde kutlamaların özelliklerini bilmeden ya da ignore ederek, özenti uğruna sapla samanı karıştırmaktayız. Bunun yanında Muhafazakar kesim de ayrı bir özentiyi takıp etmekte. Yılbaşı yerine Mekkenin kurtuluşunu kutlamaktadırlar.

Noel ile yılbaşı etkinlikleri birbirinden tamamen farklı kutlamalardır.

Noel 31 Aralık’tan yaklaşık 5 gün önce başlayan hristiyanların dini bayramıdır ve hristiyanlıkta İsa’nın doğum gününün kutlandığı dini bayramdır.

Burada Türk halkının yeni yıla girmelerini kutlama yapmalarını tenkit etmek ve dini bağlamda değerlendirmek tamamen yanlış bir söylem olmakta ve tartışmalara yol açmaktadır. Görünen o ki;bunu eleştiren bazı muhafazakarlar bir kez olsun açıp Noel nedir, neden kutlanır?… diye araştırmamışlar.

Noel baba kıyafetini ve yılbaşı ağacını ise, global dünyada kültür yayılması ve kültür etkileşimi olarak değerlendirmek gerekir. Bizdeki Noel baba kıyafeti ve yılbaşı ağacının bizim için dini hiçbir anlamı yoktur. Tamamen eğlence amacına yönelik bir süs aracıdır. Bu, tıpkı dükkanlarına, AVM’lere, pastanelere, marketlere, eğlence mekanlarına İngilizce isim vermeye benzer. Bir başka deyimle; insanımızın yabancı kültürüne özentisinden kaynaklanmaktadır.

24 Aralık akşamı başlayan kutlama; İsa peygamberin doğduğu gün olarak kabul edildiğinden ötürü tüm Hiristiyan dünyasında ayinlerle kutlanır. Bu gecenin adını; Latince de Nobis, İngilizce de Christmas, Fransızlar Noël ve Almanlar Weihnachten olarak dil kültürlerinde bilirler aziz bir gün olarak Kiliselerde kutlarlar. Bunu yanında fakir ve evsiz parksız olanlara da yardım ederler.

Noel baba kıyafetleri ise Noel kutlamaları için 6 Aralıkta sadece bir günlük olarak giyilir ve Noel babanın çocuklara hediye dağıtımıyla  başlar ve tek bir gün olarak kutlanır.

“Bizim, Noel diye vasıflandırdığımız ve yıl sonuna kadar Noel diye insanlara anlattığımızı masal“ …aslında 24 Aralığı 25 Aralığa bağlayan gece ile hiç bir alakası yoktur. Çünkü Noel bayramı 24 – 26 Aralık günleri için geçerlidir.

Biz Türkler Noel baba kıyafetlerine verdiğimiz değer ölçüsünü yine her şeyde olduğu gibi abartıyoruz. Geçen sene İstanbul hava meydanında çalışan personelin zorunlu Noel baba kıyafeti giymesi bunun bir örneğidir.

Ülkemizde yılbaşı kutlamalarına karşı olan muhafazakar kesimin 31 Aralık gecesine alternatif olarak kutladıkları Mekke’nin fethi kutlamaları ise kendi söylemlerinin içinde boğulduklarını gösterir.

Çünkü bizim gelenek göreneklerimizde, milli ve dini bayramlarımız arasında Mekke’nın kurtuluş günü diye bir kutlama bulunmamaktadır.

Yılbaşını geleneklerimizde yok diyen kesimin yılbaşı günü Mekke’nın kurtuluşunu kutlaması da yine yalnış bir bilgi kaynağı oluşturmaktan başka bir şey değildir. Burada da muhafazakar kesim kendileriyle çelişme göstermektedir.

Yeni bir yıla girerken insanlar eski yılın stresini atmak yeni bir yıla mutlu şekilde girmek,yeni yılda sağlık huzur mutluluk dilemek,birbirine hediye almak,kötülük değil barışı istemek gibi güzel paylaşımlar yapmaktalar. Bu tür güzel etkinlikler neden rahatsız verici bulunur anlamak çok zor(!)

Anlamak çok zor; çünkü insanlığın barış ve huzur için iyi dileklere her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Savaşlar, ekonemik zorluklar, açlıktan her gün ölen binlerce çocuklar ve daha sayılamayacak kadar olumsuz gelişmeler var dünyamızda. Tüm bunlar için arkada bırakılan bir yıldan sonra yeni bir yıla girerken dua etmek, umutlar beslemek neden günah olacakmış diye sormak lazım(!)

Türklerin tarihine baktığımızda ise, yeni yıl olarak baharın geldiği gün kabul edilen Nevruz bayramı kutlanmaktadır,baharın gelişi bereketin bolluğun gelişidir; yaşamın yenilenmesidir

Türklerin tarihinde yeni yıl kutlamalarının önemini görmekte zorluk çekmeyiz. Bakın Türkler tarihlerinde yeni yılda hangi kutlamaları yaparmışlar.

Semeni helvası pişirirler, üzerlik denen bir bitki yakıp dumanını eve, mala, cana ve çocuklara v.s. şeylere verirler, yeni elbiseler alınır, yakınlara hediyeler alırnır, at yarışları verilir, yumurta boyanır,  küskünler barıştırılır, misafirliğe gidilir, kötü söz söylenmez, mezar ziyaretlerine gidilir, başkaları hakkında konuşulmaz, şeker dağıtılır, kızlar kırmızı giyinir.

Yeni günde ev sahipleri evde birisinin bulunmasına gayret ederler. Kavga etmezler, hasta olanlar ziyaret edilir, onlara pay götürülür, şal sallayanlara pay verilir, Son Çarşamba’da güneş çıkmadan suyun üzerinden atlanır, Son Çarşamba’da erkenden yatmazlar.

Türklerin miladi takvimi kullanmaya başlamasıyla (Türkiye’de 1926 yılında kullanıma giren Gregoryen takvimine göre) yeni yıl kutlamaları 31 Ocak gecesi yapılmaktadır. Ancak Türkler Mart ayı içinde de Nevruzu kutlamaya devam etmektedirler.

Geleneklerimizde yeni yılı kutlamak yaklaşık 2300 yıldan beri vardır ve kutlanmaktadır. Hatta Türkler yeni yılın gelişini tam 40 gün boyunca kutlarmışlar.

Kısacası Türkler yeni yılı 2300 yıldır kutlamaktadır; ama zamanla tarihleri değişmiştir.Bu tip konularda eleştiri yapabilmek için toplumların sosyolojik, etimolojik yapılarını değerlendirmek,halk kültürünü bilmek,tarihi iyi incelemek,gelenek ve göreneklerin geçmişini okumak araştırmak,ve tarihsel gelişimini ve değişimini iyi bilmek gerekir.

31 Aralık gecesinde  bizler Noel’i değil, yeni bir yılın başlangıcını kutluyoruz. Bunun için kimsenin kimseyi eleştirmesine sebep yoktur. Artık bu söylemlerle insanları inanç bağlamında değerlendirmek ve kınamaktan vazgeçilmesini temenni ederken!… Sayın siyasilerden, İncili incelememiş olan din adamlarımızdan daha farklı bir yaklaşım sergilemelerini de beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Hepinize gelecek olan yeni yılda her şeyden önce sağlık, mutluluk, ailelerinizde huzur ve saadet diliyorum.

Mehmet Sungur

Mittwoch, 28. Dezember 2011

SAFAHAT; MEHMET ÂKİF ERSOY’DAN SEÇMELER (bölüm II)

Türk edebiyatına verdiği hizmet hiç bir zaman unutulmayacaktır. Zamanının güçlü kalemi Mehmet Akif ERSOY, yaşadığı  ortamı  en güzel bir üslupla mercek altına alabilen büyük üstat, eleştirilerini şiir halinde bizlere emanet etmiştir.

Ayrica Milletimize armağan ettiği İstiklal marşı, varlığımızın  sembolü olarak ebediyete kadar yaşayacak tır. Kendisini şükranla anmak hepimizin görevidir. “Sadece” vefat günlerinde anmak yeterli olmadığını düşünüyorum.

Eserlerinden derlenmiş olan bu yazı serisinin 2. ve son bölümü.

Önünde saygı ve şükranla eğilirken, Allah`tan rahmet diliyorum!

Mehmet Sungur

**

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

Şu Boğaz harbi nedir?Var mı ki dünyâda eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

–Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya –

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde – gösterdiği vahşetle “bu: birAvrupalı”

Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefîl,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir:Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.

“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.8

v

KÜFE

Beş on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben

Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek:

Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,

Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

-Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,

Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-

O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,

Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delîlimin koca bir şey takıldı… Baktım ki:

Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş… Aceb kimin? Derken;

On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:

Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.

— Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ

Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın

Göründü:

— Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,

Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz…”

Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!

Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.

Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?

Dedim ki ben de:

— Ayol dinle annenin sözünü…

Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

— Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!

Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti…

— Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana bak hâl dilince söylerken…

— Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben…

Adın nedir senin, oğlum?

— Hasan,

— Hasan dinle.

Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi…

Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni

Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,

Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.

— Küfeyle öyle mi?

— Hay hay! Neden bu söz lâkin?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?

Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

— Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini…

— Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;

Senin de zihnin açık… Söylemiş olaydık bir…

Koyardı mektebe… Dur söyleyim” demişti hani?

Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım ki uzun, hem de pek uzun sürecek;

Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan.

Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

*

* *

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;

Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer

Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:

O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,

O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,

Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında âbânî,

Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim…

Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;

Nazar değil o bakışlar, dümû’-i istimdâd.

Bu bir ayaklı sefâlet ki yalnayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık!

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan

Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin…

Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazin:

Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb,

Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.

Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi!

Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârındaİlel’ebed

çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma…

Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!9

v

ÂSIM’dan

Bana anlat bakayım şimdi : Şu bîçâre ocak,

Zorbalar saltanatından ne zaman kurtulacak?

Hiç bu mantıkla, a dîvâne, hükûmet mi yürür?

Bir cemâ’at ki erenler işi yumrukla görür,

Kafa bitmiş demek artık, çekiver kuyruğunu!

Kuvvetin hakkı mıdır enselemek bulduğunu?

Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun;

Birinin pençesi ister yalınız: Kaanûnun.

Ver bütün kudreti kaanûna ki vahdet yürüsün…

Yoksa millet değil ancak dağınık bir sürüsün…

Memleket zâten ayol baksana: Allak bullak,

Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.

Ya kuzum, zabtiye rûhuyla hükûmet sürenin,

Yeri altındadır, üstünde değildir kürenin!10

v

DİRVAS’dan

Görmekteyiz ey Emîr-i âdil,

– İnkârı bunun değil ya kaabil –

Yok sendeki ihtişâma pâyân;

Bizlerse alay alay sefîlân!

Bir yanda demek ki fazla var çok;

Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.

Öyleyse biraz tevâzün ister.

Evvel beni dinle, sonra hak ver:

Nerden buldun bu ihtişâmı?

Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?

Allah’ın ise eğer bu servet,

Bizler de onun kuluyken, elbet

Bir pay talebinde hakkımız var…

İnsâf olamaz bu hakkı inkâr.

Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl;

Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl.

Yok; böyle de olmayıp da kendi

Mâlin ise –çünkü fazla– şimdi,

Bî-vâyelere tasadduk eyle…

Dördüncüsü varsa haydi söyle!11

v

SEMERCİ ve EŞEKLER

Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,

Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!

Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;

Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.

Semerci usta geberseydi… Değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisâr edin herife.

Zavallı usta göçer bir gün âkıbet, ancak,

Makaamı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?

Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;

Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.

Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;

Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;

Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Nâsîhatim sana: Herzeyle iştigâli bırak;

Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.

Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;

Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.

Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.”12

v

MEYHÂNE

Hurûşan bâd-ı süfliyyet derûnundan, kenârından;

Girîzan rûh-i ulviyyet harîminden, civârından.

Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından,

İner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından.

Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından:

Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından,

Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidârından!

Çöker bir dûd-i mâtem titreyen kandîl-i târından:

Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından!

Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından;

Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından.

Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmande hâlinde…

Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde!

Boğulmuş rûh-i insanî şarâbın mevc-i âlinde.

Nümâyan mel’anet sâkîsinin çirkin cemâlinde!

Ne mâzî var, ne âtî, bak şu ayyâşın hayâlinde…

Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde,

Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!

Merâret intıbâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde…

Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde

Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bî-meâlinde,

Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde.

Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;

Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,

Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:

Basık tavanlı, karanlık, sefîl bir dükkân;

İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!

Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

Sakat, bacaksız on onbeş hasırlı iskemle,

Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle

Beş on kadeh, iki üç testi… Sonra tezgâhlık

Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba…

Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta, aba

Kımıldanıp duruyorken, sefîl bir sohbet,

Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

— Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece ver…

— Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler?

— Çizersin…

— Öyle mi? Lâkin silinmiyor çetele!

Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu…

— Hele!

— Bizim peşin paramız… Almadın mı dün kuruşu?

— Ayol, tükendi mezen… Bari koy biraz turşu.

Arattı kendini ustan… Dinince dinlensin!

— Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin?

Nedir o türkü… Aman başka yok mu? Hah, şöyle!

— Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

— Nevâzil olmuşum Ahmed, bırak, sesim yok hiç…

— Sesin mi yok? Açılır şimdi: Bir imam suyu iç!

— Yarın ne iştesin Osman?

— Ne işteyim… Burada!

— Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

— O kim gelen?

— Baba Ârif.

— Sakallı, gel bakalım…

Yanaş.

— Selâmün aleyküm.

— Otur biraz çakalım…

— Dimitri, hey, parasız geldi sanma, işte para!

— Ey anladık a kuzum…

— Sar be yoldaşım cıgara…

— Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!

— Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

— Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicek sızarsın ha!

— Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a.

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,

Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına, baktım, açık duran kapının,

Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,

Kadın da girdi o zulmet-serâ-yı menfûra.

Gözünde ebr-i te’essür, yüzünde hûn-i hicâb,

Vücûdu ra’şe-i nâçâr-ı ye’s içinde harâb,

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Baba’ya:

— Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık…

Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde;

Sakın düşünme çocuklar aceb ne yer evde?

Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa;

Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

Zavallı ben… Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,

Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim…

Ayakta sallanışım zorladır Hudâ âlim!

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;

O yavrucakları çıplak, sefîl alıştırdın;

Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni,

Çeyiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin.

Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da yedin!

Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran

“Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!”

Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.

Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor!

Benim güzel meleğim, hiç de tâli’in yokmuş:

Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş!

Necip de minderi koltukta geldi mektepten…

Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben

Ne haftalık, ne de aylık… Senin baban olacak

Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”

Koğuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk…

Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok!

O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil,

Demiştim olmadı… Lâkin kabâhat onda değil:

O her sabah okuyordu gürül gürül cüzünü;

Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.

Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde!

Ben isterim onu mutlak, demez mi? Bak derde!

Sular karardı; bu sâatte hiç gezer mi kadın?

O, sarhoşun biri; tut kim sokak sokak aradın…

Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki,

Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki

Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyn Ağ’yı

Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı.

Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı,

Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı!

Herif, şu hâlime bak, merhametli ol azıcık…

Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

Efendiler, ağalar, siz de bir nasîhat edin,

Sizin de belki var evlâdınız…

— Hasan, ne dedin?

— Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!

— Benimki çok daha fazlaydı.

— Etme!

— Elbet ya!

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?

— Kadın lâkırdısı girmez kulağma zâti benim.

Senin karım dediğin âdetâ pabuç gibidir:

Biraz vakit taşınır, sonradan değiştirilir.

Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;

Herif mezar taşı tavrıyle sâde dinlerdi.

Açıldı ağzı nihâyet, açılmaz olsa idi!

Taşıp döküldü, içinden şu lâ’net-i ebedî:

— Cehennnem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!

— Ben anladım işi: Sen komşu, iyce sarhoşsun!

Ayıltınız şunu yâhu!

— İlişmeyin!

— Bırakın!

Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!13

v

ÂSIM’dan

Şimdi, sağ kolda, gümüş kaplı birer bâzû-bend,

Boynu muskayla donanmış, o yarım deste levend,

Önce peşrev yaparak, sonra tutuşmazlar mı,

Güreş artık kızışır, hasmını tartar hasmı.

Uzanır şimdi göğüsler, kavuşur; şimdi, yine

Dalga çarpar gibi çarpar gerilip birbirine.

Kimi tek çapraza girmiş, mütemâdî sürüyor;

Kimi şîrâzeyi tartıp alıvermiş, yürüyor.

Kimi sarmayla çevirsem diye sardıkça sarar;

Kimi kılçık düşünür, atmak için fırsat arar.

Adalî gövdeler altında o bîçâre çayır,

Serilir toprağa, hem bir daha kalkar mı? Hayır!

Bu, elenseyle düşürmüş de hemen çullanıyor;

O da kurtulmak için türlü oyun kullanıyor.14

v

BERLİNHÂTIRALARI’ndan

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;

Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir;

Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,

Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!15

v

ÂSIM’dan

Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;

Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr.

Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;

Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?

Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;

Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.

Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem;

Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem.16

Dikilir karşıma hep görmediğim bilmediğim;

Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim?

Yoklarım taşları, toprakları: İzler kan izi;

Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!

Tüter üç beş baca kalmış… O da seyrek seyrek…

Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek…

Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını;

Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.

Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;

Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.

Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,

Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.

Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;

Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.

Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık,

Yolcu haykırsa da baykuş gibi, çığlık çığlık.

“Bu diyârın hani sâhipleri?” dersin; cinler,

“Hani sâhipleri?..” der, karşıki dağdan bu sefer!

Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?

Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?

Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selîm?

Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm!

Hani cündîleri, şâhin gibi, ceylân kovalar,

Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar?

Hani târîhi soruldukça, mefâhir söyler,

Kahramanlar yetişen toprağı zengin köyler?

Hani orman gibi âfâkı deşen mızraklar?

Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?

Hani ay parçası kızlar ki koşar oynardı?

Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı?

Bugün artık biri yok… Hepsi masal, hepsi yalan!

Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.17

v

ŞANLI GEÇMİŞ

– Neydi, yâ Rabbi, otuz kırk sene evvel burası?

Dağlar orman, tepeler bağ, ovalar hep tarla;

Koca mer’â dolu baştan başa sağmallarla.

İğne atsan yere düşmez: O ekin bir tûfan;

Atlı girsen gömülür buğdayın altında kafan.

Köylünün kırları tutmuş, yayılırken davarı,

Sökemezsin, sarar âfâkını yün dalgaları!

Dolaşır sal gibi göllerde hesabsız manda,

Fil sanırsın, hani, bir çıksa da görsen karada.

Geniş alnıyla yarar otları binlerce öküz,

Besiden her birinin sırtı, bakarsın, dümdüz.

Ne de ıslak patı burnundaki mosmor meneviş!18

Hadi gelsin bakalım damların altında geviş.

Diz çöker buldu mu yaslanmaya kâfî meydan;

Sürünür toprağın üstünde o kat kat gerdan.

Çifte gözler süzülür, tek çene durmaz çiğner;

İki yandan yere şeffaf iki ipliktir iner.

Bunların ağdalanır, maç maç öterken sakızı,

Öteden bir sürü gürbüz, demevî köylü kızı,

Tarayıp hepsini evlâd gibi, bir bir kınalar.

Tepeden kuyruğu dikmiş, inedursun danalar,

Dalar etrâfa köyün damgalı yüzlerce tayı;

İnletir at sesi, kısrak sesi gömgök ovayı.

Gündüzün kimse görünmez: Kadın erkek çalışır;

Varsa meydanda gezen tostopaç oğlanlardır.

Akşam olmaz mı, fakat, toplar ahâlîyi ezan,

Son cemâ’at yeri, hattâ, adam almaz ba’zan.

Güneş âfâka henüz arz-ı vedâ etmişken,

Yükselir Kâ’be’ye doğrulmuş alınlar yerden.

Önce bir dalgalanır, sonra eder hepsi karar;

Örülür enli omuzlarla birer canlı hisar.

Bu yaman safların ahengi hakîkat müdhiş:

Sanki yalçın kayalar yanyana perçinlenmiş,

Öyle bir cebhe kesilmiş ki: Müselsel îmân,

Hangi îmâna dokunsan taşacak itmînân.

Âh o yekpârelik eyyâmı hayâl oldu bugün;

Milletin hâlini gör, sonra da mâzîyi düşün.19

Kim bu yalçın kayalar sarsılacaktır derdi?

Öyle sarsıldı ki edvâra tezelzül verdi!

v

HAKKINSESLERİ’nden

Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;

Kimseler görmez! Gören sersem de Allah’tan bilir!

Sonra, şâyet şahsının incinse, hattâ, bir tüyü:

Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!

Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;

Fodla çiy kalsın, “pilâv bitmiş” deyin, göstermeyin;

Fes, külah, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;

Mi’delerden fışkırır tâ Arş’a aç bir velvele!

Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,

Öyle bir dernekte seyret gel de artık sen beni!

Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mu’cize:

Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!20

v

HÂTIRALAR’dan

Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkaakımız:

Çünkü izzet nerde, bir bak, nerdedir ahlâkımız.

Müslümanlık pâk sîretten ibâretken, yazık!

Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık!

Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;

Kendi âsûdeyse, dünyâ yansa, baş kaldırmamak;

Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehâşî etmemek;

Kuvvetin meddâhı olmak, aczi hiç söyletmemek;

Mübtezel birçok merâsim: İnhinâlar, yatmalar,

Şaklabanlıklar, riyâlar, muttasıl aldatmalar;

Fırka, milliyyet, lisan nâmıyle dâim ayrılık;

En samîmî kimseler beyninde en ciddî açık;

Enseden arslan kesilmek, cepheden yaltak kedi…

……………………………………………………………………

Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!21

v

FATİHKÜRSÜSÜNDE’n

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât;

Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;

Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.

İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?

Vatan felâkete düşmüş… Onun hamiyyeti cûş

Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı, gitti, bakarsın ki nekbetin ağzı.

Fakat, sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin;

“Vatan!” deyip öleceksin semâda olsa yerin.

Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?

Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felâketine!22

v

SÜLEYMANİYEKÜRSÜSÜNDE’n

“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd;

Acaba sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?

Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,

Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.

“Böyle gördük dedemizden!” diye izmihlâli

Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?

Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz ma’nânın:

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;

Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!23

v

KOCAKARI İLE ÖMER

Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey’e

Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi?…

O sahâbîyi dinleyin şimdi:

“Bir karanlık geceydi pek de ayaz…”

İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyan,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a’râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!

— Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

— Şu mahallâtı devre çıkmıştım.

Gel beraber, benimle, üç beş adım.

*

* *

Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak…

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor, bî-haber içerdekiler.

Geçmedik en harâb bir yapıyı.

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

*

* *

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

“Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarla çırpınan sesini:

— Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek…

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri…

Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

— Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

— Bugün ikinci gün, aç kaldılar…

— O hâlde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

— Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

— Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın…

Tek erkeğin de mi yok?

— Hepsi öldü… Kimsem yok.

— Senin midir bu küçükler?

— Torunlarım.

— Ne de çok!

Adam Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?

— Ah!

Emîr’e öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun…

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

— Ne yaptı, teyze, Ömer böyle inkisâr edecek?

— Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu’llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

— Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

— Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!… Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş…

Gazâ! Gazâ! diye git soy cihânı, gel paylaş!

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:

— Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;

Ömer! Savâik-ı tel’în olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme!

O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!

“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver…”

“Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”

Gidip de söyleyeyim hâ?… Dilencilik yapamam!

Ömer de kim! Benim ondan kerîm adamdı babam.

Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!…

Ömer vuruldu bu son sözle…

— Haklısın teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.

*

* *

Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri bir mum yakıp ale’l-acele.

— Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

— Ben götüreydim… Verir misin çuvalı?

— Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!

Yetîmi girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

— Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?

Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm…

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!

Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

— Uzak mı yol? Daha çok var mı?

— Ancak üç beş adım.

Mecâli kalmamış artık zavallının… Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

— Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı;

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,

Hemen sönüp gidecek…

— Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle,

Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!

Ocak tutuştu, yemek pişti;

— Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim…

— Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!

Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek.

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi…

Dedim:

— Sabâh oluyor kalkalım…

— Evet, haydi!

Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl.

*

* *

Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halîfe’nin evine.

“Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver”

Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledâr

Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

— Gâlibâ teyze uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin, değil mi beni?

— Böyle göster fakat adâletini.24

v

SÜLEYMÂNİYEKÜRSÜSÜNDE’n

Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, pazar

Na’radan çalkanıyor! Öyle ya… Hürriyyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… Doğru:

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;

Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın.

Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,

Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehrin ahâlîsini takmış peşine;

Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;

En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

Dinliyor kaplamış etrâfını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak…

— Yaşasın!

— Kim yaşasın?

— Ömrü olan.

— Şak! Şak! Şak!

Ne devâirde hükûmet, ne ahâlîde bir iş!

Ne sanâyi’, ne maârif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta yok;

Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.

“Zevk-i hürriyyeti onlar daha çok anlamalı”

Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyîk ile ta’lîm, o da bir istibdâd…

Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…

Sahneden sahneye koşmakta bütün şâkirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,

Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;

Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasâid yerine,

Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine!

Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,

Ayrılık tohmunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit

Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Yürüyor dîne beş on maskara, alkışlanıyor,

Nesl-i hâzır bunu hürriyyet-i vicdan sanıyor!

Kadın, erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya…

Sapa düşmekte sizin şıklara, zannım, Asya!25

v

SÜLEYMÂNİYEKÜRSÜSÜNDE’n

Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası

Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.

Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,

Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.

Bir cemâat ki dimâğında dönen hissiyyât,

Cismin a’sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;

Felcin a’râzını göstermeye başlar a’zâ.

Böyle bir bünye için vermeli her hükme rızâ.

Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:

“Medeniyyette teâlîsi umûmen Şark’ın,

Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kaabildir;

Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.

Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,

Aynı izden sağa, yâhud sola hiç sapmamalı.

Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni;

Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yâ’ni:

İçtimaî, edebî, hâsılı her mes’elede,

Garb’ı taklîd edemezsek, ne desek beyhûde.

Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ o belâ,

Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!”

Gelelim şimdi, ne merkezde avâmın hissi…

Şüphe yoktur ki tamâmiyle bu fikrin aksi:

Görenek neyse, onun hükmüne münkaad olarak,

Garb’ın efkârını, âsârını düşman tanımak;

Yenilik nâmına vahy inse kabûl eylememek.

Şöyle dursun o teceddüd ki dışardan gelecek,

Kendi milliyyetinin kendi muhîtinde doğan,

Yerli, hem haklı teceddüdlere hattâ udvan!

Müşterek hissi budur işte avâmın sizde.

Mütefekkirleriniz tuttuğu yanlış izde,

Öyle saplandı ki aldırmadı bir başkasına.

Hiç o gitsin de dönüp bakmayarak arkasına,

Nâsın efkârı -ki efkâr-ı umûmiyye odur-

Gitmesin kendi yolundan… Bu nasıl kaabil olur?

Açılıp gitgide artık iki hizbin arası,

Pek tabî’î olarak geldi nizâın sırası.

Yıldırımlar gibi indikçe “beyin”den şiddet,

Bir yanardağ gibi fışkırdı “yürek”ten nefret.

Öyle müdhiş ki husûmet: Mütefekkir tabaka,

Her ne söylerse fenâ gelmede artık halka;

Hem onun zıddını yapmak ebedî mu’tâdı.

Bir felâket bu gidiş… Lâkin işin berbâdı:

Mütefekkir geçinenlerdeki taşkınlıktan,

Geldi efkâr-ı umûmiyyeye mühlik bir zan:

“Bu fesâdın başı hep fen okumaktır” dediler;

Onu mahvetmeye kalkıştılar artık bu sefer.

Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?

Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün…26

v

NECİPÇÖLLERİNDEN

MEDİNE’YE’den

Boyun bükük, kol açık âsümâne, göz kapanık;

Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!

Fezâyı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor:

Yarıp da loşluğu bir müttekà-yı nûr arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc âvâz,

Birer niyâz idi Mevlâ’ya… Hem de aynı niyâz!

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,

Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,

Ne istesin ki, berâberce ben de istemeyim?

Şu ben ki… Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.

Ezelde kaynaşan ervâha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimiz, Arş’ımız, Hudâ’mız bir;

Benim de beklediğim nûr onun da gâyesidir.

O nûru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.

İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kâbe’n için; sermedî Kitâb’ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hesâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;27

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!

Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,

Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı…

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin…28

v

ÂSIM’dan

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım…

– Boğamazsın ki!

– Hiç olmazsa yanımdan koğarım.29

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.30

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?31

v

HÜSÂM EFENDİ HOCA

Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından,

Hüsâm Efendi’yi aldırmak istemiş Sultan.

İrâdeler geledursun, o, i’tizâr ederek,

Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek.

Bu izz ü nâz üzerinden epey zaman geçmiş;

Günün birinde, Beşiktaş taraflarında bir iş,

Sürüklemiş o havâlîye Mesnevî-hânı.

Duyunca vaka’yı Abdülmecîd’in erkânı,

“Çağırtalım mı?” demişler; “evet” demiş, Hünkâr;

Takım takım yola çıkmış hemen silâhşorlar.

Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe’lerde iken,

Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer, geriden.

— Efendimiz bizi gönderdi, çok selâm ediyor;

“Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi?” diyor.

Uzun değil ki saray, işte dört adımlık yer;

Hemen dönün, gidelim, hiç düşünmeyin bu sefer!

Dönün, ricâ ederiz…

— Dinleyin, sabırlı olun:

Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,

Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür;

Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!32

v

SAİD PAŞA İMÂMI’ndan

Kesilir, gitgide, tedrîc ile sesler artık,

Aktarır sâhile mevlidciyi bir köhne kayık.

Koşarak, doğruca mâbeyne alır karşı çıkan;

“Nerde kaldın, hoca? der, Vâlide Sultan o zaman,

Sen de kalleşlik edersen, bize eyvahlar ola!”

— Henüz akşamdı ki, gelsem diye, düştüm de yola,

Yürüdüm haylice… Derken -hele sen kısmete bak!-

Öteden karşıma bir yaşlıca hâtun çıkarak,

“Azıcık dursana, oğlum!” dedi. Durdum, nâçar.

— Göğsün îmanlıya benzer, sana bir hizmet var,

Ama reddetme ki, zâten beni mahvetmiş ölüm:

Bir perîşan anayım, dağ gibi evlâd gömdüm!

Kızımın cânı için, bâri bu kırkıncı gece,

Şöyle bir mevlid okutsam, diyorum, kendimce.

Nasıl etsem? Okuyan çok ya, benim yufka elim…

Hocasın, elbet okursun; hadi oğlum, gidelim.

Ne olur bir yorulursan, hadi, bekletme, günah!

Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen li’llâh,

İki dünyâda azîz eylesin Allah da seni.

Hâtunun sözleri dîvâneye döndürdü beni;

Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultan, ne filân;

“Çile dolsun, yürü öyleyse, dedim, oldu olan!”

Size yüzlerce adam mevlid okur benden iyi,

Ama bîçâre kızın, bağrı yanık, anneciği,

Yoklasın merdini, nâ-merdini, insan diyerek,

Eli yüzlerce heyûlâya değip boş dönecek!

Fukarânın seneler, belki, siler göz yaşını;

Hangi taş pekse, hemen vurmaya baksın başını,

Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse!

Çâresizdim sizi bekletmede, beklettimse.

— Hoca! der Vâlide Sultan, beni ağlatma, yeter!

Yeniden mevlid okursun bize, da’vâ da biter.33

v

HÜSRAN

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zâten uzunboylu düşünmekten uzaktım!

Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum,

Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler “Safahât”ımdaki hüsran bile sessiz!34

v

SAN’ATKÂR’dan

“Yetîm ufuklar”ı okşar durur şu anda şafak,

Şafak sönünce de, yıldızlar okşayıp duracak;

“Acıklı sîne”yi dersen, güneşlidir yarına.

Fakat, benim gecemin simsiyâh ufuklarına,

Şu kubbeden ne ziyâ var, ilâç için, ne sadâ,

Bütün nasîbi o ıssız, o sermedî yeldâ!

Harîm-i kalbime indim mi, titrerim tir tir,

Adım başındaki iz, çünkü bir gurûb izidir.

Evet, gurûb izi, lâkin, adem misâli derin,

Tulû’u mahşere kalmış batan güneşlerimin!……

Neden, fakat, heyecânın? Nedir yüzündeki yaş?

Sonunda yolcunu incitme, ey güzel yoldaş!

Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,

O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.

Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,

Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.

Belâ mı kaldı ki dünyâ evinde görmediğim?

Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!35

v

SEÇİLMİŞ KIT’ALAR36

ŞEHİDLER ÂBİDESİ İÇİN

Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,

Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.

Hakk’ın bu velî kulları taş türbeye girmez;

Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler.

KISSADAN HİSSE

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

“Târîh”i “tekerrür” diye ta’rîf ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

RESMİM İÇİN

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

RESMİM İÇİN

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;

Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.

Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyleyen insan!

Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı?

TERCÜMEDİR

Kendi feryâdımdır ancak ses veren feryâdıma…

Kimseler yok, âşinâdan büsbütün hâlî diyâr.

“Nerde yârânım?” diyorken ben bülend âvâz ile,

“Nerde yârânım!” diyor vâdî, beyâbân, kûhsâr.

RESMİM İÇİN

Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat,

Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!

Beni kendimden utandırdı, hakîkat, şimdi,

Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası!

SA’DÎ’DEN TERCÜME

Bahâr olmuş, çemenler, lâleler, güller bütün bitmiş;

Gülüm, bir sensin ancak bitmeyen hâlâ şu topraktan,

Rebî’î bir bulut şeklinde ağlarken mezârında,

Nihâyet öyle yaş döksem ki, artık sen de fışkırsan!

HÜSRÂN-I MÜBÎN

Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,

Rahmetli babam: “Âdem olur oğlum ilerde.”

Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu…

Âdemliği geçtik! Paşalık olsun, o nerde?

Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin,

Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!

ÇOCUKLARA

Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap!

Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz.

Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;

Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz.

Ama dikkatli olun: Bir kafanız yontulacak;

Sakın aldanmayın: İncelmeye gelmez kolunuz!

RESMİM İÇİN

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim…

Ne saâdet, hani ondan bile mahrûmum ben.

Daha bir müddet emînim ki hayâtın yükünü,

Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,

Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!…

İ’TİRÂF

Safahât’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulamaz;

Yalınız, bir yeri hakkında “Hazîn işte bu!” der.

Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?

Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!

SAFAHAT İÇİN

“Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın.”

Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım!

Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın,

Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?

Derleyen

Mehmet Sungur

25. 12. 2011

ANADOLU’DA ERMENİ ZULMÜ

Yazan: Dr. Abdüllatif DUYGULU

Her yıl nisan ayı gelince, Ermeniler geniş propagandalarla soykırım iddialarında bulunurlar. Pek çok ülkede destekleyici bir kararlar alınmaktadır. Bu konuda maalesef yetkililer ve kamuoyu bilinçsizdir. Ermeniler ve yaptıkları hakkında kısaca tarihe bir göz atmak ve birkaç çarpıcı örnekle meselenin hakîkatını okuyucularımıza arzetmek istiyoruz. Daha geniş bilgi için mutlaka kitaplara müracaat edilmelidir.

A. Ermeniler Hakkında Genel Bilgi

Osmanlılar döneminde Ermeniler Adana’dan Kafkaslara kadar uzanan bir bölgede dağınık olarak ve azınlık olarak yaşıyorlardı. Kendilerinin Nuh AS’ın oğlu Ya’fes’in oğlu Hayk’ın soyundan geldiklerine ve bölgenin yerli halkı olduklarına inanıyorlardı. Tarihî belgeler ise onların M.Ö. 6. Yüzyıl’da Balkanlardan bölgeye geldiklerini, Trak-Frig kökenli olduklarını gösteriyor.

Ermeniler M. Ö. 521 yılından itibaren İranlıların, M. Ö. 331 yılından sonra Makedonya’nın, M. Ö. 66 yılından sonra Romalıların egemenliği altında yaşamışlardır. Zaman zaman el değiştiren bölge 642 yılında Emevilerin yönetimine geçmiştir. 970′te tekrar Bizanslıların eline geçen bölge 1071 tarihinden itibaren Selçuklular tarafından ele geçirilmiştir. Selçuklulardan sonra İlhanlıların, Akkoyunluların, daha sonra da Osmanlıların yönetimine girmişlerdir. (1473 – 1555) Osmanlı devleti yıkılıncaya kadar da azınlık statüsünde yaşamışlardır.

Osmanlı devleti yönetimi altındaki Asya topraklarının hiçbir bölümünde Ermeni yoğunluğu olmadığı için, hiçbir yer Ermenistan adıyla isimlendirilmemiştir. Birinci Dünya Savaşından önce Anadolu bölgesinde, 1.193.394 Ermeni yaşıyordu. Bu toplam nüfusun % 7′si civarındaydı. Ermenilerin en kalabalık olduğu Bitlis ilinde bile, toplam nüfusa oranları %25′i geçmiyordu.

Bugün Türkiye’de 1960 sayımına göre Ermenice konuşan halkın toplamı 53.173′tür. bunun 41.311′i İstanbul’da, 11.862′si diğer illerde bulunmaktadır. (1)

Ermenilerin Ermenice denilen bir dili vardı ve bu dil çok gelişmemişti. Soylular ve şehirliler, idaresi altında bulundukları milletin dilini konuşurlardı. Hattâ Osmanlı yönetiminde iken 18. Asır ortalarına kadar Türkçeden başka dil konuşmazlardı. Kilisede bile İncil’in Türkçesi okunurdu. Kültürlerinde, folklör ve edebiyatlarında Türklerin geniş tesiri vardı.

Ermeniler de ilk zamanlarda İranlılar gibi ateşperest idiler; aya, güneşe, yanardağlara taparlardı. 301 yılında Kirkor Lusaroviç denilen bir rahibin çalışmalarıyla hristiyan oldular. Hristiyan olunca, Kirkoriye (Gregorien) ismiyle kendilerine mahsus bir kilise kurdular. İnaçları ve ibadetleri katolik ve ortodokslardan farklıydı. Kiliseye yalnız erkekler devam ediyordu. Dînî liderlerine katagigos deniliyordu. En büyük dînî liderleri Erivan yakınındaki Eçmiyazin’de bulunuyordu. Fatih İstanbul’u fethettikten sonra 1461 yılında, Bursa’daki Ermeni dînî lideri Hovakim’i İstanbul’a getirtti. Yayınladığı bir fermanla Ermeni Patrikhanesini kurarak, onu ilk patrik ilân etti.

İranlılar Ermenileri tekrar ateşperest yapmak için, Bizanslılar da kendi mezheplerine çevirmek, ortodoks yapmak için çeşitli baskılar yaparlardı. Müslümanların idaresi altında, yâni Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Ermeniler serbestçe dînî faaliyetlerini yapabildiler. Askerlikten muaf oldukları için sanat, ticaret ve tarımla uğraştılar. Her bakımdan mutlu ve müreffeh bir hayat yaşıyorlardı.

İkinci Viyana bozgunundan sonra Osmanlı devleti gerileme sürecine girince, devleti yıkmak için batılı büyük devletler planlar hazırladılar, iç işlerine karışmaya başladılar. Azınlıkları devlete karşı ayaklandırmak için çeşitli çalışmalar yaptılar. Başta Rusya olmak üzere, İngiltere, Fransa ve ABD, konsoloslukları vasıtasıyla, açtıkları kolejler vasıtasıyla, Ermeniler arasında milliyetçilik ve ayrılık fikirlerinin gelişmesini sağladılar. Tanzimat ve ıslahat fermanlarıyla azınlıklara tanınan haklar, Ermenileri iyice şımarttı.

1877-1878 Osmanlı Rus savaşı kaybedilip Ayastefanos antlaşması imzalanırken, Ruslarla görüştüler. Daha sonra 1878′de Berlin konferansında Doğu Anadolu’da Ermeni azınlığın olduğu bölgelerde ıslahat yapılacaktır diye bir madde konulmasını sağladılar.

Devletin zayıf zamanlarında çeşitli isyanlar çıkartarak yabancı devletlerin müdahelesini beklediler. Böylece Balkan ülkeleri gibi bağımsızlıklarını kazanacaklarını, müstakil bir Ermenistan kuracaklarını umuyorlardı.


B. Ermenilerin Örgütlenmesi

Osmanlı Devletinde yaşayan Ermenilerin ilk ulusal hareketleri 1860 yılında kurulan derneklerle başlamıştır. Bu dernekler zamanla dış yardım ve kışkırtmalarla, Ermenileri devlete karşı ayaklandıran komiteler haline gelmiştir. Ermeni kiliseleri ve Ermeni okulları ihtilalci fikirlerin aşılandığı en önemli merkezlerdir.

a. Dernekler

1860′ta Adana’da Hayırsever Cemiyeti, arkasından Fedâkârlar Derneği kuruldu. 1870 – 1880 tarihleri arasında Van’da Araratlı, Muş’ta Okulu Sevenler, Doğulu ve Klikya dernekleri kuruldu. 1880 tarihinde bu dört dernek birleşerek Ermenilerin Birleşik Derneği adını almışlardır. 1876′daErmenistan’a Doğru Derneği, 1879′da Milliyetçi Kadınlar Derneği, 1880′de Erzurum’da Silahlılar Derneği, Kafkasya’da Genç Ermenistan Derneği, 1872′de Van’da İttihat ve Halâs Derneği, 1882′de yine Van’da Karahaç Derneği kuruldu. Bu derneğin amacı gerekli yerlerde isyanlar çıkartmak ve gençleri silahlandırmaktı.

1881′de Erzurum’da kurulan Müdâfi Vatandaşlar Derneği, daha sonra büyüdü, çeteler kurdu, dörtyüzden fazla usta çeteci yetiştirip komutanlar atadı. Bunları düzenli silahlı eğitime tabi tutup, silâh ve cephane depoları kurdu.

b. Komiteler

1. Hınçak (Çan) Komitesi: 1887′de İsviçre’de Kafkasyalı Ermeniler tarafından kurulmuştur. Amacı Türkiye Ermenistanı’nı kurmak, daha sonra Rus ve İran Ermenistanlarıyla birleşerek bağımsız bir Ermenistan yaratmaktı. Sosyalizmi benimsemişlerdi.

2. Taşnaksutyun Komitesi (Ermeni İhtilâl Cemiyetleri Birliği): 1890′da Kafkasya’da kuruldu. Amacı Ermeni örgütlerini birleştirmek, Türkiye’ye geçen çetelere yardım etmek, isyanlar çıkartmak suretiyle Türkiye Ermenistanı için siyasî ve iktisâdî özgürlük elde etmekti. Nasyonal-sosyalizme benimsemişlerdi.

Komitenin örgütüne verdiği emir şu idi:

“–Türkü, Kürdü her yerde, her türlü koşullar altında vur! Mürtecileri, ahdinden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri öldür, intikam al!” (2)


C. 1908 Öncesi Ayaklanmalar

Ermeni komiteleri Ermeni zenginlerinden ağır tehditlerle büyük paralar sızdırdılar. Doğu Anadolu’da komitenin emirlerini dinlemeyen yüzlerce Ermeni öldürdüler. Türk ve Kürt köylerini de basıp yağmalamaya başladılar. Türkleri ve Kürtleri yurtlarını bırakıp gitmeye mecbur etmek için akıl almaz işkencelerle öldürüyorlardı.

Anadoluda yer yer çıkan küçük Ermeni isyanları hızla bastırıldı. Büyük isyanlarda Avrupa ülkeleri konsolosları vasıtasıyla müdahele ettiler. Yurtdışındaki komiteciler Avrupa ve Amerika gazetelerinde Türklerin hristiyanları doğradığını iddia ederek amansız bir propagandaya giriştiler.

Sultan Abdülhamid bölgedeki müslüman halkın can güvenliğini sağlamak için, Hamidiye Alayları denilen süvari birlikleri teşkil ettirdi. Bunların subayları bölgedeki aşiretlerin ileri gelenlerinden seçiliyordu. (3)

Bu ayaklanmalardan önemlileri:

1. Sivas ayaklanması (11 Ekim 1881)

2. Erzurum olayı (20 Haziran 1890)

3. İstanbul’da Kumkapı ayaklanması (15 Temmuz 1890)

4. Yozgat olayı (Ekim 1893)

5. Tokat olayı (Ağustos 1894)

6. Birinci Sason isyanı (Haziran 1893 – Ağus. 1894)

7. İstanbul’da Bâb-ı Âli baskını (18 Eylül 1895)

8. 1895 – 1896 ayaklanmaları: Bu iki yıl içinde Ermeniler Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ayaklanmalar yaptılar. Bunların başlıcaları; Geyve, Yozgat, Kayseri, Develi, Diyarbakır, Siverek, Harput, Malatya, Arapgir, Adıyaman, Maraş, Urfa, Antep, Sivas, Niksar, Divriği, Merzifon, Amasya, Trabzon, Gümüşhane, Bitlis, Muş, Erzincan, Bayburt, Erzurum, Hınıs ayaklanmalarıdır.

9. Adana olayları (Ekim 1895 – Mart 1896)

10. Zeytun isyanı (Temmuz 1895 – Ocak 1896)

11. Van isyanı (Ekim 1895 – Ekim 1896)

12. Osmanlı Bankası baskını (14 Ağustos 1896)

13. İkinci Sason İsyanı (1898 – 1904)

14. Sultan Abdülhamid’e suikast girişimi, bomba olayı (21 Temmuz 1905)

BİTLİS AYAKLANMASI (Ekim 1895)

Bitlis Ermenilerini Diyarbakır, Erzurum, Van komiteleri ihtilâl ve isyana sürüklemişlerdir.

Bitlis’teki Amerikan kolejinin de ihtilali tahrik ve teşvikte önemli yeri vardır. Bu koleji Bitlis’ten Amerika’ya gitmiş bir Ermeni açmıştır. Bitlis Koleji bu Amerikalının Bitlis’te doğmuş ve çocukluğunu arada geçirmiş olan oğlu Corc’un idaresindedir. Bitlis’e onbeş-yirmi saat uzaktaki köylerden gelen Ermeni çocukları burada yatılı olarak okumaktadırlar. Misyoner Corc, Ermeni çocuklarının kafalarını hükümet aleyhine ihtilâl ve isyan düşünceleriyle doldurup köylerine göndermektedir. Buradan mezun olanlar yakınlarına ve komşularına da ihtilâl ve isyan fikrini aşılamışlar, Ermenileri bağımsızlık hayaline sürüklemiş, Osmanlı Devleti ve Türk milletine düşman etmişlerdir.

Misyoner Corc ile piskopos vekili Ermenilerin ileri gelenlerine, onlar da Ermeni halkına Hınçak komitesinin programını telkin ederek ayaklanma düşüncesini zihinlerine yerleştirdikten sonra, fedâî kaydına başlamışlardır. Bundan sonra her taraftan fedâîler Bitlis’e dolmuşlar, hayalî vaatlerle cesaretlenmişler, devlet memuru Ermeniler istifa edip vazifelerinden ayrılmışlardır.

Ermeni esnafına gelince, alış veriş için dükkanlarına gelen müslümanlara; “Şu belindeki bıçağı ne taşıyorsun? Birkaç güne kadar hükmü kalmayacaktır.” gibi hükümete sadakat, itaat ve tabiiyete aykırı küstahlıklara başlamışlardır.

Gümüşhane olayının çıktığı 13 Ekim 1895 Cuma günü, müslümanlar camilerde hutbe dinlerlerken, protestan kolejindeki kilise çanının ilk kez çalınmasında, Ermenilerin ileri gelenleri görünürlerden çekilip şuraya buraya gizlenmişler; ikinci defa çan çalınmasında, bütün Ermeniler dükkanlarını kapamışlar, eşyalarını öteye beriye dökerek yangın çıkarmaya kalkışmışlar; bir taraftan da evlerine gidip silahlarını alarak camilerin kapılarına doğru ilerlemeye başlamışlardır.

Bu sırada, Ermenilerin her taraftan birden hücuma geçmelerinin işareti olan kilisenin çanlarını üçüncü kez çalmasından önce pencerelerden durumu gören islam kadınları çocuklarını camilere göndermişler, Ermenilerin hücuma geçmek üzere oldukları haberini vermişlerdir. Bu haber üzerine müslümanlar hutbenin bitmesini beklemeden dışarı fırlamışlardır. Camilerden dışarı çıkan İslâmlar, Ermenileri kapı önünde silahlı ve hücuma hazır görünce, çatışma başlamıştır.

Ermenilerin silah kullanmaktaki korkaklığı, müslümanların ise; iyi silah kullanmaları sonucu, Ermenilerin tasarladıklarını yapmalarına imkân bırakılmamıştır. Müslümanlar böyle bir durumla karşılaşacaklarını akıllarına getirmediklerinden yanlarında bıçak ve deynekten başka silah olmadığı halde çarpışmışlardır. Memurlar, komutan ve askerlerin aldıkları ciddi tedbirlerle ayaklanma ancak iki saat sürmüştür. Bu kargaşalıkta İslâmlardan 38 ölü 135 yaralı, Ermenilerden de 136 ölü 40 yaralı olmuştur.

Bitlis’teki olay çevreye de sıçramış, Bitlis’in kaza ve köylerinde de ayaklanmalar olmuştur. Bu ayaklanmalarda İslâmlardan 86 ölü 38 yaralı, Ermenilerden 171 ölü 49 yaralı olduğu alınan tahkikat raporlarından anlaşılmıştır.

Ermeni ayaklanmasının bastırılması elbette hükümetin vazifesidir. İslâmların bu işe karışmasının sebebi, Ermenilerin olaydan önce tenhalarda rastgeldikleri İslâmları öldürmeleri, müslüman kızlarını kaçırıp ırzlarına tecavüz etmeleri; en sonunda müslümanlar Cuma namazı kılmak için camilerde toplandıkları bir sırada tecavüze kalkışmaları; ve nihayet zühd ve takvâsıyla İslâmların büyük saygı duydukları Şeyh Haydar Efendi’nin Ermeniler tarafından korkunç bir şekilde, vahşice şehid edilmesi, bardağı taşıran son damla olmuş; İslâmları nefis müdafaasına zorlamıştır. (4)


D. İkinci Meşrutiyetten sonra ayaklanmalar

Meşrutiyetin ilanıyla (1908) herkeste bir hürriyet sarhoşluğu görüldü. Gazeteler eski idarenin kötülüklerini, hürriyetin nimetlerini sayıp dökerken her köşe başında bir hatip türemişti. Tek kelime ile ağızdan çıkanı kulak işitmiyordu. Bu hengâmeden faydalanan Ermeni siyâsî suçluları, mahkûmları, kaçakçıları İstanbul’a doldular. Şapkaları, kelebekkravatları, Rus lehçesiyle konuştukları Ermeniceleriyle dikkati çekiyorlardı.

Meşrutiyetin ilanıyla, komitelerin artık ihtilalci siyasetlerini birtarafa bırakarak meşrutiyete yardımcı olmaları, memleketin iktisâdî ve medenî gelişmesi için çalışmaları gerekiyordu. Komiteler görünüşte buna karar verdiler.

İttihatçılar Ermenilerin yalanlarına aldandılar, devletin yüksek mevkilerine bir çok Ermeni aydını getirdiler. Bayram ve merasimlerde en önde, ittihat ve terakki Cemiyetinin önemli kişilerinin yanında bulundular. Şişli mezarlığında sözüm ona meşrutiyet uğruna ölen Ermeni fedaileri adına düzenlenen törendi İttiha e terakki Cemiyeti ileri gelenleri de bulunuyordu. Türk ve İslâm düşmanı kanlı katil Patrik Matyos İzmirliyan sürgünde bulunduğu Kudüs’ten İstanbul’a gelirken, İttihatçılar tarafından karşılandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti Ermeni cemiyetlerini himayesine aldı. Bu cemiyetler adına müsamere ve konserler verildi.

En önemli yerler, Rusya’dan koğulmuş, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden İstanbul’a gelmiş vatansız, milliyetsiz alçaklar tarafından işgal edilmişti. Bu sözde diplomatlar, içlerindekini açığa vurarak Osmanlı devletini devlet olarak tanımayacaklarını ilan ediyorlardı. Taşnak Hınçak ve diğer komiteler yeniden örgütlenmeye, şubeler açmaya başladılar. İstanbul’daki Ermeni basınında Türk-İslâm düşmanlığını körükleyen yazılar birbirini takib etmeğe başladı. (5)

ADANA AYAKLANMASI (14 Nisan 1909):

Adana piskoposu Muşeg, büyük devletlerin dikkatini çekmek ve türkiye’den bir Ermenistan devleti koparabilmek için aylarca hazırlanmış, binlerce Ermeniyi silahlandırmıştı. Piskopos isyan emrini, Osmanlı Devletinin en nazik anında, 31 Mart ihtilalinin ertesi günü, 14 Nisan 1909′da verdi. Adana, Tarsus, Erzin, Misis, Dörtyol, bahçecik ve diğer kazalardaki Ermeniler ayaklanarak zayıf buldukları Türk evlerine dalıp, ırza, mala ve cana saldırmağa başladılar. Üç günde Adana ve çevresi altüst oldu. Ermeniler beşikteki Türk çocuklarını bile öldürüyor, hazırlıksız olan asker ve polis karşı koyamıyordu. İsyana bizzat Türk halkı karşı koydu, nefsini savundu; Ermenilere yıllarca unutamayacakları bir ders verdi. Piskopos Muşeg Mısır’a kaçtı.

Ayaklanmanın sonunda harb divanı kuruldu. Uzun tahkikat ve muhakemeler sonucunda 9 Türk, 6 Ermeni idama mahkûm edildi.

Ermeniler durumu Avrupa basınına Türklerin zulüm ve barbarlığı şeklinde aksettirdiler. Tamamen vahşî, yüksek kültür ve medeniyetten külliyyen mahrum, musiki, şiir, yemek gibi en ibtidâî ihtiyaçlarını Türk kültüründen aynen iktibas eden bir kavim olan Ermeniler, Avrupa ve Amerika basınında mazlum olarak ilan edildi.

Sultan Abdülhamid’i devirdikleri için Avrupa basınında alkışlanan İttihatçılar, telaşa düştüler. Avrupa’ya şirin görünmek için meşrû müdafaa halinde olan Türkleri rastgele asıp kestiler. Bu sırada Adana valisi olan meşhur Cemal Paşa, (o zaman Kurmay Albay Cemal Bey) yeniden harb divanı kurdurdu. Adana şehrinde 30 müslümanı, Erzin kasabasında 17 müslümanı idam ettirdi. İdam edilenler arasında Adana’nın en eski ve zengin ailelerine mensup gençler olduğu gibi, bölgede pek büyük bir nüfuza sahip olan Bahçe müftüsü de vardı. Ermenilerden ise yalnız bir kişiyi idam ettirdi. (6)


E. Birinci Dünya Savaşında Ermeni Olayları

Daha Osmanlı hükümeti Ruslarla savaşa girmeden önce, Kafkasya’da hazırlıklar başlamıştı. Her taraftan Ermeni gönüllüleri Rus ordusuna, Türkiye’ye karşı savaşacak çetelere, intikam alaylarına girmek üzere Kafkasya’ya, Tiflis’e doluşuyordu. Osmanlı meclisinde Erzurum milletvekili olan Karakin Pastırmacıyan, komite tarafından örgüt için Kafkasya’ya gönderildi. Ermeniler bölgeyi iyi tanıyorlardı. Rusların da bunlara ihtiyacı vardı.

Uzlaşma devletleri Ermenilere büyük umutlar bağlamışlardı. Öteden beri siyasi çıkarlarına alet ettikleri bu topluluğu Osmanlı devletine karşı kullandılar. Rus, Fransız ve İngiliz konsolosları bulundukları yerlerde, Çarlık Genel Valisi de Tiflis’te komite başkanlarına gerekli emri verdiler. Ermeni komitelerine ellerinden gelen yardımı yaparak Ermenileri cepheye sürdükleri gibi, bol miktarda para ve cephane vererek içeride de isyanlar çıkarttılar.

Osmanlı Devleti pek az bir zaman önce Balkan Savaşı gibi bir yenilgiden çıkmıştı. Dünya savaşının patlamasıyla, yaşamı ve geleceği söz konusu olmaya başlamıştı. Bu nedenle seferberlik ilan etti. Ermenilerden askere alınanlar, silahlarıyla birlikte düşman saflarına kaçarken, ülkede yaşayanlar da Türk devletini yıkmak için yer yer silahlı ayaklanmalara kalkıştılar. (7)

Bu ayaklanmaların başlıcaları:

1. Zeytun olayları

2. Kayseri Olayları

3. Bitlis ve Muş olayları

4. Erzurum ve Erzincan olayları

5. Elazığ (Harput) olayları

6. Yozgat olayları

7. Sivas olayları

8. Adana olayları

9. Trabzon ve Samsun olayları

10. İzmit ve Adapazarı olayları

11. Urfa olayları

12. Van isyanı

MUŞ’TA ERMENİ ZULMÜ

Muş ahalisinden Mehmet Resul’un yeminli ifadesi:

Ben asker olarak harpte bulunuyordum. Aldığım yaradan ötürü Bitlis’e doğru çekilen birliği takip edemediğim gibi, yaralı ve sakat üç erle birlikte geri kaldık. Az sonra Rus kazaklarının öncüleri olan Ermeniler yanımıza geldiler. Arkadaşlarımızdan Harputlu Hüseyin adındaki erin gözlerini çıkararak, “Kalk bak, Türk askeri geliyor mu?” dediler. Sonra zavallıyı kurşunlayarak şehid ettiler.

Diğer erin sağ yanından derisinin bir kısmını yüzerek çanta şekline koydular. Bu Zavallıya da, “Elini sok, bu çantada padişahınızın parası var mı?” diye işkenceye başladılar, sonra şehid ettiler.

Üçüncü arkadaşımızı yere yatırıp tenâsül aletini kestiler; sonra ağzına koyarak, “Bu boruyu çal, size Osmanlı askerinden yardıma gelsin!” yollu hakaretlerden sonra, onu da şehid ettiler. Artık sıra bana gelmişti. Bu alçaklıkları yapanlar bana yabancı gelmiyorlardı. Yüzlerine baktım, içlerinden üçünü tanıdım. Bunlardan birisi Muş Ermenilerinden ve Çıkar mahallesinden Keşiş oğlu Aram. İkincisi yine Muş’un Yaş mahallesinden Bağdasar Körük oğlu Alkesam, üçüncüsü yine ayni mahalleden Avukat Herant Efendi oğlu Herant idi.

Bunlar beni bir dereye götürdüler. Yaktıkları ateşte tüfeklerini, şişlerini güzelce kızdırdıktan sonra yirmi dört yerimden dağladılar. Yalvarmalarıma, bağırıp çağırmalarıma, sızlanmalarıma asla kulak vermiyorlardı. O sırada birkaç Rus askeri yetişti. Bunlardan birisi beni ölümden kurtardı. Bu asker gizlice kulağıma Rusya’daki müslümanlardan olduğunu söyledi.

Artık Rus, Kazak ve Ermeni çeteleriyle birlikte Bitlis’e doğru yola çıktık. Yolda kaçak kafilelerine, ordunun arkasından göçen zavallılara rastladık. Ermeniler, bu müafaasız kadın ve çocuklarla, zavallı ihtiyarlara şiddetle saldırıyor, yürekler parçalayıcı, insanlık dışı vahşilikle zavallıları katlediyorlardı. İçlerinden Muş’un Ziyaret köyü ahallisinden olduğunu tanıdığım bir Ermeni ile altı arkadaşı, altı müslüman kızını getirdiler. Bunları rükû’a varacak şekilde çırılçıplak durdurdular, sonra iffetlerini kirletmeye başladılar. Bir taraftan bu çirkin ve insanlık dışı işi yapıyorlar, bir taraftan da, “Bundan sonra müslümanlara böyle namaz kıldıracağız!” diyorlardı.

Biz ordan ayrıldık, Tel köyüne vardık. Orada üç gün kaldık. Bu üç günde evvelce beni kurtarmış Tatar Abdulmelik ekmek verdi. Üçüncü gün, artık yardım edemiyeceğini, zira bir müslüman himaye ettiği anlaşılırsa şiddetli ceza göreceğini söyledi. Bu sebeple başımın çaresine bakmam lâzım geldiğini anlattı.

Gecenin karanlığından faydalanarak oradan kaçtım. Şafak sökerken Kızanan köyünün karşısındaki tepeye yetiştim. Köyden feryad ve figanlar işitiliyordu. Ermeni çeteleri bir taraftan köyü ateşe vermişler, diğer taraftan katliâma girişmişlerdi. Oradan da kaçtım. Birçok tehlikeler atlattıktan sonra muhacirlerle birlikte geri çekildik. (8)

VAN’DA ERMENİ ZULMÜ

Van jandarma alay komutanının Raporu:

Çarıksır köyünde bir çocuğun kuzu gibi kızartılarak bir süngü üzerinde direğe iliştirildiğini birçokları yeminle söylemişler cesedin kalıntılarını göstermişlerdir. Ahorik ve Avzerik köyleri arasında elleri bağlı ve karınlarına sokulmuş tenasül aletleri kesilerek ağızlarına sokulmuş dört Türkün cesedi bulunmuştur.

Kavlık Köyünde 7 yaşındaki Fatma ve 5 yaşındaki Gülnar adlarında iki kız çocuğunun iki taraftan kirletilmiş oldukları, ve bu bu kötü hareketin sonucu her ikisinin de sakat kaldıkları görülmüştür. Bugün bu zavallılar Ermeni mezaliminin canlı bir timsali olarak yaşamaktadır. Yine bu köyde 70 yaşından fazla Ali adında bir ihtiyarın, çene kemiklerini süngülerle kırarak, kesip ağzına koymuşlardır. Bunu Van’ı geri alan Türk ordusunun ileri gelen subayları gözleriyle görmüşlerdir.

Ahtoci Köyünde Kemo adındaki şahsın Zeliha isimli eşi tandır başında ekmek pişirirken, Ermeniler Zeliha’nın altı aylık çocuğunu ateşe atarak pişirmişler, zorla annesine yedirmek istemişler; zavallı annenin reddetmesi üzerine, kadının bir bacağını ateşe sokarak yakmışlardır. Bu gün bu zavallı kadın yaşıyor. Gördüğü bu korkunç zulmü anlatırken yürekler tırmalayıcı feryat ediyor. Bu zavallı kadının hikâye ve feryadına katılmamak için taş veya demirden yürek gerekiyor.

Yine bu köyde Ermeniler birçok Türk çocuğunu tezek yığınları arasına koyduktan sonra tezekleri ateşlemişler; bu zavallı masum yavruları diri diri yakmışlardır ki, durum yerinde yapılan inceleme sonucu kalıntılardan anlaşılmıştır. (9)

ESMA NİNE ANLATIYOR

Molla Kasım köyünden 95 yaşındaki Esma Hanım yaşadığı faciayı hafızasında kalan kırıntılarla şöyle anlatıyor:

Ermeniler, Molla Kasım köyünü yerle bir ettikten sonra Zeve’ye gittim. Zeve çayını geçemedim, beni atla gelip aldılar. Zeve’de toplu halde bulunan kadınların tamamını Ermeniler bir dama koyduktan sonra, yere oturulmasın diye su ile doldurdular. Yarı belimize kadar su içinde kaldık. Sonra erkekleri ayırıp götürdüler. Onları başka bir damda diri diri yakmışlar. Ermeniler, 15 yaşından küçük çocukları da bir tarafa ayırdıktan sonra süngüleyerek katlettiler. Kadınları da gruplar halinde Van’a götürdüler.

Bir çocuğumu, gözümün önünde koyun boğazlar gibi boğazladılar. Bir Ermeni, komşumuz Firdevs hanımın oğlunu ayağının altına alıp, iki bacağından ayırarak iki parça edip şehid etti. Ermeniler o kadar çok müslüman boğazladılar ki, akan kanlar koskoca tandırları doldurdu. En son Rus ordusunda vazifeli bir Tatar bu korkunç faciaya son verdi.

Ermeniler, esir ettikleri müslüman kadınları iki sıra halinde aralarına alıp türkü söyleyerek, tef çalarak götürüyorlar; ikide bir; “Korkmayın sizi Van valisi Cevdet Paşa’ya götürüyoruz Cevdet paşa size pilâv ikram edecek!” diyorlardı. Sonra koro halinde: “Cevdet Paşa et temâşa / Gelinlerin oldu matuşka! (fahişe demek)” diyorlardı.

Molla Kasım köyünden Şeyh Selim Efendinin gözlerini oyduktan sonra şehid ettiler. Gene Molla Kasım köyünden Müslim amcayı öldürdükten sonra, cesedini namaz kılıyor gibi bir duruma soktular, İslâmın dini ve imânına küfür ettiler, alaya aldılar.

Ermeniler, bir taraftan erkekleri öldürüyorlar, sonra da: “Korkmayın, size bir şey yok! Onları Rusya’ya para kazanmaya gönderiyoruz.” yalanını gözümüzün içine bakarak söylüyorlardı. (10)

ZEVE’DE ERMENİ KATLİAMI

Kıymet Başıbüyük, Zeveli annesi Hediye hanımdan naklen bu faciayı şöyle anlatıyor:

Seferberlik ilân edilir edilmez Van halkı muhacir olmaya başladı. Zeve ve çevresindeki köyler muhacir olmadılar. Buna sebep olan zeve ve çevresindeki köyler ve muhtarı Süleyman çavuştur. Çünkü muhtar köylüyü toplayıp, “Buradan muhacir olup gitmeye hiç lüzum yok! Ben Ermenilerle kardeş oldum, (!) size bir şey yapmazlar.” diye teminat verdi.

Bu söze inanarak köyü terk etmedik. Sonra Vandaki Ermenilerin ortalığı kana buladıklarını, her tarafı yakıp yıktıklarını duyduk. Ermeniler binlerce müslümanı kesmeye başladılar. Van’ı terk etmeyen hasta, yaşlı, çocuk ve kadınları asıp kesmeye, bir kısmını da çaylara, kuyulara atmaya koyuldular. Sıra bizim köylere gelmişti. O sırada komşu köylerin ahalisi bizim köyde toplandı. Her köyün en az 400-500 nüfusu vardı.

Ermeniler, bir sabah köyümüzü ateşe tuttular. Zeve’de toplanmış müslümanlar, cephaneleri bitinceye kadar köyü müdafaa ettiler. Türklerin cephaneleri bitince Ermeniler köye girdiler. Korkunç facia bundan sonra başladı. Önce Ermenilerle kardeş olduğunu söyleyerek halkın göç etmesine engel olan Süleyman Çavuş’u yakalayıp, korkunç şekilde şehid ettiler. Ermeniler, hamile kadınların karnını yırtıp çıkardıkları çocukları süngülerinin ucuna takarak annelerine gösterdiler.

Kızların ve kadınların kollarındaki bilezikleri almak için çok kolay bir usul buldular. Kasaturalarıyla kızların ve kadınların kollarını kesiyor, sonra bilezik ve yüzükleri çıkarıyorlardı.

Ben, annem ve 20-30 kadar köylü kadını ve çocuk Sultan Hacı Hamza’nın türbesine sığındık. Ermeniler bizi öldürmek için türbeye gazyağı ve benzin serptiler ve ateşlediler. Türbe yanmadı. Kazma kürekle türbeyi yıkmak istedilerse de, yıkamadılar. Hayret ve şaşkınlık içinde, “Yahu bu mutlaka bizdendir.” diyerek gittiler.

Biz oradan çıktık. Çıktığımızı gören Ermeniler üzerimize hücum ettiler. Bu sefer köyün köpekleri bizi kurtardı. Köydeki köpekler insan cesedi yiyerek kuduz olmuşlardı. Her tarafa saldırıyor, köye hiç kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Bir zaman köpekler bizi korudu. Sonra Ermeniler köyü işgal ettiler. Biz yine katil ve canavar Ermenilerin eline düştük. Bir hafta sonra Ruslar bizi alıp aç, susuz Van’daki Ermeni kışlasına götürdüler.

Rus Kırgız muhafızlarına, yiyecek bulmak için bizi serbest bırakmaları için yalvarıyorduk. Kısa bir zaman kışlanın yanına çıkınca, hayvanlar gibi söğüt yapraklarına üşüşüyor, bir yandan çabuk çabuk bu yaprakları yerken, diğer yandan etek ve ceplerimizi dolduruyorduk. Aç midelerimize bu acı söğüt yaprakları, bal gibi tatlı geliyordu.

Böylece günler geçti. Sonra Ruslar bizi serbest bıraktılar. Tarlalara dağıldık, ektik, biçtik. Değirmen gösterdiler buğdayları öğüttük. Türk askerinin görünmesiyle tam ve gerçek hürriyete kavuştuk. (11)


F. Ermenilerin Savaş Bölgesinden Çıkartılması ve Tehcir Kanunu 
(14 Mayıs 1915)

Osmanlı hükümeti ilk aylarda isyanlara karşı yalnız yöresel ve özel önlemler almakla yetindi. Rus ordularının doğu illerini işgali sırasında, özellikle onlara öncülük eden Ermeni gönüllü intikam alayları tarafından müslüman halk acımasızca yok ediliyordu. Van’ın düşmesi, Bitlis, Muş, Erzincan, Bayazit, Zeytun, Sivas vs. bölgelerde isyanların ve saldırıların sürmesi üzerine hükümet, orduyu korumak için hareket etmek zorunda kaldı. Halâ serbestçe çalışan Ermeni komite merkezlerini kapattı, komite liderlerini ve kışkırtıcıları tutuklattı. (24 Nisan 1915) Dışardaki Ermeni topluluklarının her yıl katliam yıldönümü diye andıkları 24 Nisan işte bu tarihtir.

Daha sonra 14 Mayıs 1915′te tehcir (göç) kanunu çıkarıldı. Buna göre:

1. Seferde ordu, kolordu ve tümen komutanları, bunların vekilleri ve bağımsız bölge komutanları, ahali tarafından herhangi bir surette hükümetin emirlerine ve ülkenin savunmasına, güvenliği korumaya ilişkin uygulamalara karşı koymak, silahla saldırı ve direnme görürlerse, derhal askerî kuvvetlerle şiddetli biçimde cezalandırmaya ve direnmeyi esasından yok etmeye izinli ve mecburdur.

2. Ordu, müstakil kolordu, tümen komutanları askerî icablardan dolayı veya casusluk ve hainliklerini hissettikleri köyler ve kasabalar ahalisini, tek tek veya topluca diğer yerlere sevk ve iskân edebilirler.

3. İşbu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir. (12)

Bu kanuna göre, ayaklanma hazırlığı içinde olan Ermeniler İç ve Doğu Anadolu’dan güneye, o zaman sınırlarımız içinde bulunan Suriye, Lübnan ve Irak’a göç ettirilmiştir.


G. Ermenilerin 1918 – 1920 yılları arasında yaptıkları mezâlim

Ermenilerin Ruslara yardımcı olarak birlikte işgal ve katliamlar yaptıklarını yukarıda anlatmıştık. İşgal yıllarında bu zulüm çeşitli şekillerde devam etti. Nihayet 7 Kasım 1917′de Rusya’da ihtilâl oldu, 22 Ocak 1918′de Rusya mütareke istedi. Bunun üzerine Rus ordusu işgal ettiği doğu Anadolu’dan çekilmeğe başladı. Bu esnada Ermeniler yine yağma ve katliamlar yaptılar. Her tarafı yakıp yıktılar. Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Erzincan, Van, Bitlis, Muş ve Kars bölgelerinde pek çok zulümler icra ettiler.

ERZURUM’DA ERMENİ ZULMÜ

Ilıca’da kaçamayan Türklerin hepsinin öldürüldüğünü ve kör baltalarla enselerinden kesilmiş bir çok çocuk cesetleri gördüğünü Erzincan’dan Erzurum’a dönüşünde bizzat başkomutan Odişelidze söyledi. Ilıca katliamından üç hafta sonra 11 Mart 1918 pazartesi günü ordan dönen yarbay Griyazmof gördüklerini şöyle anlattı:

“Köylere giden yollarda uzuvları tahrib edilmiş bir çok cesetlere rastladım. Her geçen Ermeni bu cesetlere bir kere söğüp tükürüyordu. 25-30 metrekarelik cami avlusuna iki arşın (141 cm) yüksekliğinde cenaze yığılmıştı. Bunların arasında her yaşta kadın, erkek, çoluk çocuk ve yaşlılar vardı. Kadın cesetlerinde zorla ırza geçme halleri pek belli bir halde idi. Birçok kadın ve kızların tenasül yerlerine tüfek fişeği sokulmuştu.

Alaca menzil komutanlığı müteahhidi olan bir Ermeni 12 Mart 1918′de yapılan vahşilik üzerine şunu anlattı: Ermeniler bir kadını canlı olduğu halde bir duvara çivilemişler; sonra kalbini oyup başının üstüne asmışlar.

Erzurum’da Rus topçu subaylarından Gürcü asıllı teğmen Midvani şöyle bir olaya tanık olduğunu anlattı: Bir Ermeni, arabacılardan bir müslümanı vurmuş, fakat öldürememiş, sırt üstü düşmüş. Ermeni elindeki sopayı, can çekişen müslümanın ağzına sokmak istemiş. Dişleri kilitlenmiş olduğundan sopayı ağzına sokamayan Ermeni, müslümanın karnını tekmeleye tekmeleye öldürmüş. (13)

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra Türk Ordusu Kars ve çevresini terk ederek 1877-1878 Türk-Rus savaşı sonrası çizilen sınırın batısına çekilmişti. Bu bölge tekrar Ermeni cellatların ellerine bırakılmış oldu. Bağımsız Ermenistan devletine bağlı çeteler iki yıl boyunca çeşitli zulümler yaptılar. Nihayet Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu 30 Ekim 1920′de Kars’ı, 12 Kasım 1920′de Iğdır’ı Ermenilerden kurtardı. 3 Aralık 1920 günü Ermenistan’la Gümrü anlaşması imzalandı.

Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak Uzlaşma Devletleri Anadolu’nun her bir tarafını işgale başlamışlardı. Güney illerimiz (Urfa, Antep, Maraş, Adana) önceleri İngilizler tarafından işgal edilmiş ve daha sonraları ise Fransızların denetimine geçmişti. Ermeniler bu bölgede de, Fransızların himayesinde zulüm ve katliamlarını sürdürdüler.

ADANA’DA ERMENİ ZULMÜ

Vanlızade Nihat anlatıyor:

Fransızlar, Ermenilerle iş birliği halinde vesileler icat ederek Türkleri öldürüyorlar; para ve mallarını yağmalıyorlardı. Ermeni kilisesi kasaphane (maktel) olmuştu. Köşe bucaklarda, ıssız yerlerde yakaladıklarını sürüyerek kiliseye götürürler, işkenceler içinde canını alırlardı. Bu gibi facialar bir taraftan devam ederken diğer taraftan Fransızlar sorgusuz sualsiz masum Türkleri Kumlukta Hacı Ali tekkesinde kurşuna dizerlerdi. Rahmetli babam eski sarayda oturuyordu. Güpe gündüz evini bastılar. Bütün ev eşyasını aldıktan sonra depodaki çenberli pamuklarını da götürdüler.

Ermeni çeteleri ansızın çiftliğimize baskın yaptılar. Hazırladığımız bütün malları, ne var ne yok, yataklarımıza varıncaya kadar alıp arabalara yüklediler. Hayvanlarımızı da önlerine katıp, bizim üçümüzün elini kolunu sıkı sıkıya bağlayıp, Şahin Ağa kilisesi köyüne sevk ettiler. Burası mahşerden bir nümune idi. Binlerce Ermeni ile dolmuştu. Çeteler, dişinden tırnağına kadar çapulcu, yağmacı Ermeniler burada mevcuttu. Bizi hay u huyla karşıladılar. Binbir çeşit yakası açılmadık küfür ve hakaretler içerisinde, çete başı Sivaslı Kireççi Agop’un önüne çıkardılar. Gayet terbiyesiz bir biçimde bizden para istedi:

“–Sakladığınız yeri gösteriniz, aksi takdirde başınıza çeşitli işkencelerle ölüm gelecektir!” dedi.

Varımız olan 17 altun lira ile 637 banknotumuzu daha önce elimizden almışlardı.

“–Bir şeyimiz kalmadı ki verelim; verecek paramız yok!” der demez, öldüresiye bir dayak atıp beni merdivenden aşağıya tekmelerle yuvarladılar. Kahkahalarla halimizi seyr edenler arasında, Adana’nın zengin ileri gelen Ermeni tüccarlarından Kalasyan ile Bızdıkyan ve Kasparyan’ı gördüm.

Babamı çırıl çıplak ederek bir çukura götürdüler. Aşıkyan fabrikasında çalışan İstepan adındaki Ermeni, belinden çıkardığı 60 cm. uzunluğundaki kamayı babamın sağ böğrünün karaciğer nahiyesine sapladı. Kelime-i şehadet getiren babama kızan kaatil peygamberimize küfür etti. İkinci darbeyi de aynı bıçakla boynunun sağ tarafına indirdi. Rahmetli babamın başı göğsüne sarktı, şehid olarak gözlerini kapadı.

Babamın ayaklarına bir ip takarak takur tukur sürükleyip kör bir kuyuya cesedini attılar. Tüyler ürpertici bu manzara, hemen beş metre uzağımda cereyan etti. Facianın dehşetinden kanım dondu. Şimdi sıra bana gelmişti. Perişan halimde yanıma geldiler. Beni de anadan doğma soyundurdular. Üzerime bir teneke gaz yağı döktüler. Bir elinde kibrit, diğerinde kutusu olan Ermeni üzerime geldi. Dedi ki:

“–Siz çok zenginsiniz, çok paranız olduğunu biliyoruz. Üzerinizden çıkan para ile bizi aldatamazsınız. Eğer paranın yerini söylemezseniz, babanın akıbetini gördün, seni de diri diri yakacağız. Çabuk söyle, böyle bir ölümden kendini kurtar!”

Diri diri yakılıp ölmenin çok feci olduğunu düşünerek vakit kazanmak maksadıyla:

“–Evet, çok paramız var, hem de heybe dolusu… Bunların yerini çiftlikte size göstereceğim!” dedim.

Derhal gazlı vücuduma elbisemi giydirdiler. Çete başının yanına götürdüler. Çete başının verdiği emir de, derhal çiftliğe gidilmesi, paralar alındıktan sonra geri dönülmesi idi. Verdiğim cevapta:

“–Bu çok yanlış bir emirdir. Paralar samanlıkta gömülüdür. Samanlığı boşaltmak, gömülü yeri açmak hayli vakte bağlıdır. Burası akşam olur olmaz Türk çetelerinin at oynattığı ve etrafı gözettikleri bir yerdir. Şimdi vakit akşam, nerede ise güneş batmak üzeredir. Biz oraya gidip işe başladığımız zamanda, behemehal Türk çeteleri gelecek, iki taraf arasında şiddetli bir çarpışma olacaktır. Ben belki bu çarpışmalarda ölebilirim. Sizin elinize para geçmediği gibi, bir hayli zayiata maruz kalabilirsiniz. Beni öldürseniz bu saatte çiftliğe ayak basmam!” dedim.

Çete başı bu düşüncemi haklı buldu. İşi yarına bıraktı. Beni üç nöbetçinin nezareti altında bir odaya soktu. Köyün etrafına da nöbetçiler kondu. Çeşitli yerlere de gözcüler dikildi. İlk işim kolay ölümün çaresini aramaktı. Yarın çiftliğe gidip kendilerini aldattığımı anlarlarsa, kim bilir bana nasıl işkenceli bir ölüm tatbik edecekler. Bunları düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu.

Altının, çuval dolusu banknotların neşesi içinde, çeteler yaptıkları günlük mezalimi iftiharla çete başına anlatıyorlardı. Yeğenim Tahsin’in Taşcı’da cesedinin kuyuya atıldığını, Zağarlı, Kamışlı, Yalnızca, Mıhıllı köylerinin tamamen yakıldığını, buralarda ellerine geçenleri ve Yalnızca’da Afganlı müslüman bekçinin, Aşık Kâhya’nın, Zağarlı’dan Sağır Sait’in ve berber Mahmut’un kız kardeşleriyle birlikte çocuklarının, Şahin Ağa kilise köyünden Deli Kerim’in, Gök Mehmet’in karısı Emine’nin, Veysel’in karısı Emine’nin ve daha isimlerini hatırlıyamadığım elli kadar Türk’ün, çeşitli işkenceler içinde nasıl öldürüldüklerini kahkahalarla anlatıyorlardı.

Geç vakte kadar içtiler, hepsi de sızdı. Yediğim dayaktan, yarın karşılaşacağım felaketten yerimde oturamıyordum. Kurtulmak değil kolay ölmek istiyordum. (14)

Fransızların ve Ermenilerin zulmü Maraş’ta halkın ayaklanmasına sebep oldu. Yirmi gün süren şiddetli çarpışmalardan sonra 11 Şubat 1920′de Maraş kurtarıldı.

Daha sonra 20 Ekim 1921′de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı. Fransızlar güneyde işgal ettikleri yerleri boşalttılar. Sadece Adana bölgesinden 120.000 Ermeni Suriye’ye kaçtı. 30.000 kadarı da Kıbrıs, Mısır, Adalar ve İstanbul’a gitti.


SONUÇ:

Yukarıda yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere isyan eden Ermenidir, zulmeden Ermenidir, katliam eden Ermenidir. Mazlum ve mağdur olan, yüzbinlercesi katledilen, tecavüze uğrayan, yerinden yurdundan sürülen mâsum Anadolu müslümanıdır. Fakat Ermeniler bir asırdır yaygara yapmakta, basın, yayın ve propaganda yoluyla dünyayı aldatmağa çalışmakta; haçlı ruhuyla hareket eden bazı devletler de onlara destek olmaktadır.

Soykırım iddiasına gelince; 1914 nüfus sayımına göre Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni sayısı 1.300.000′dir. Bunun 525.000′i işgalci Ruslarla beraber Rusya’ya göç etmiştir. Amerika, Suriye, Yunanistan, İran, Lübnan vs. ülkelere göç edenlerin sayısı da 582.000′dir. Toplam 1.107.000 Ermeninin göç ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye’de kalan 50.000 civarındaki Ermeni’yi hesaba katınca, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında, Ermeni isyanları ve göçler esnasındaki toplam Ermeni kaybının 143.000 civarında olduğu anlaşılır. Halbuki aynı dönemde, aynı bölgelerdeki müslüman ahalinin kayıpları 1.400.000′i bulmaktadır. (15) Yâni esas soykırıma uğrayan müslümanlar olmuştur.


(1) Türkiye’nin Siyasi Tarihinde Ermeniler ve Ermeni Olayları, Halil Metin, M. Eğitim Yayını, İstanbul 1997, s. 16
(2) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 87-93
(3) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 180-181
(4) Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Mehmet Hocaoğlu, İstanbul 1976, s. 275-276
(5) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 478 – 480
(6) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 227
(7) Türkiye’nin S. T. E. ve E. O. s. 129-131
(8) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 720-721
(9) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 723
(10) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 733-734
(11) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 735-736
(12) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 146-147
(13) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 764
(14) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 704
(15) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 28, 157

Ermeni zulmünü sergileyen resimleri görmek için alttaki dosyayı tıklayabilirsiniz!

 Anadoluda Ermeni zulmu

“FRANSA’NIN ERMENİ SORUNU”; CEZAYİRİ UNUTTUNMU M. Nicolas SARKOZY?

Biz millet olarak her şeyimizi başkalarına bırakmayı daha uygun bulmuşuz her halde. Başkalarına bıraktığımız tarihimiz ise ap ayrı bir acı, ap ayrı bir yara. Nice yıllardan beri becerip te dünya milletlerine anlatamamışız Ermeni dosyasını. Ne zaman yumurta „oraya“ dayanır, o zaman ayağa kalkarız, bağırırız; şunu yaparız v.b. slogan haline gelmiş bir sürü laflar ederiz; büyüğümüzden küçüğümüze kadar.Yahu bunca yıllar geçmiş olayların üzerinden, neden doğru dürüst bir gelişim ve girişim yapılmamış?
Fransa yüz yıllardan beri yaptıklarının hesabını sormadan her yıl al baştan, Ermeni dosyasını ele alır ve onu güzel bir işler. Şimdi de Parlementerlerine yasaklar koyarak „Sözde Ermeni  soykırımını“ Parlementodan geçirmeye çalışıyor; ve gerekirse kendi değerlerini de hiçe saymaya hazırlar.

 

Fransa’nın Cezayir Katliamı? Fransızlar Orda Ne Yaptı?

Cezayirli yöneticiler, “Fransa, Cezayir’de soykırım yaptı, özür dilesin.” dedikçe; Fransızlar, “Bu işi tarihçilere bırakalım.” yanıtını vermektedir. Aynı Fransa, “Ermeni iddialarını tarihçiler araştırsın.”biçimindeki öneriye karşı çıkarak, sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasaları hiç yüzü kızarmadan ulusal meclisinden geçirebilmektedir. Bu çifte standart karşısında sesini yükselten, başta Jean Paul Sartre, Didier Billion olmak üzere kimi Fransız aydınlar ise, Fransa’nın tutumunu,“Cezayir, Fransa’nın tabusudur.” sözleriyle açıklamaktadır. Oysa, yalnızca Cezayir değil, Fransız tarihinin neredeyse tümü Fransa’nın tabusudur.

Fransa, Yeni Kaledonya, Madagaskar, Haiti, Martinigue, Guadaloup, Fransız Guyan’ı, Komor, Senegal, Mali, Fil Dişi Sahili, Gabon, Kamerun, Gana, Gine, Benin, Rwanda, Vietnam, Laos ve Kamboçya gibi bir bölümü halen Fransız toprağı olan ülkelerde yaptığı katliamların yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa ve Adana’da işlediği suçlardan dolayı da tarihiyle yüzleşmekten kaçmaktadır. Fransa’da resmi tarih, Fransız ordusunun Anadolu’da yaptığı katliamları yok sayar, ders kitaplarında bu konuya yer verilmez.

Fransız tarihinin karartılan sayfaları, yalnızca Fransa dışında yapılan kötülükleri içermez. Fransa’da yaşanan soykırım ve katliamlar da, tarihiyle yüzleşme cesareti olmayan bu ülkede tabudur. “Fransız’ın Fransız’a soykırımı” olarak adlandırılan 1793-1796 Vendée Soykırımı, 24-25 Ağustos 1572 Saint Barthelemy Katliamı, Kölelik Dönemi, “Terör Süreci” olarak adlandırılan Fransız Devrimi, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hitler’in Fransa’daki işbirlikçisi Vichy Hükümeti Dönemi, bu durumun en somut örnekleridir.

1789 Fransız Devrimi, dünyayı yeniden biçimlendirmesinin yanı sıra, insanlık tarihinin en kanlı dönemlerinden biri olma özelliğini de taşımaktadır. Fransa’nın batısında, Atlantik Okyanusu kıyısındaki Vendée’de yaşananlar, Fransız resmi tarihinde, “Vendée İsyanı” ya da“Vendée Savaşı” olarak adlandırılmakta, bu olaya karşı devrim yakıştırması da yapılmaktadır.

Kral ve kiliseye bağlı insanların yaşadığı Vendée, Kral 16. Louis’in idamına karşı çıkmış, Paris’in atadığı yöneticilerin ve anayasaya bağlılık yemini eden rahiplerin otoritesini tanımamış, yeni vergileri ödemeyi de reddetmişti.

Kimi Fransız tarihçiye göre, bölge halkı, soylularının önderliğinde ayaklanmış, monarşiyi geri getirmek için savaşmış, cumhuriyetçi güçlere yenilmişti. Oysa yaşananların boyutları çok farklıydı; yüz binlerce insan, genç-yaşlı, kadın-çocuk ayrımı yapılmaksızın vahşi yöntemlerle katledilmişti.

Bir tarım bölgesi olan Vendée’nin yoksul köylüleri, durumlarının düzeleceği umuduyla devrimin ilk yıllarında Paris’e bağlı kaldılar. Devrimin, ekonomik alanda bekleneni vermemesi ve yoksulluğun sürmesi, din adamlarının köylüler üzerindeki etkisini artırdı. 1791′de, rahiplerden anayasa bağlılık yemini etmeleri istenince, bu yeminin din yolundan çıkmak olduğunu öne süren köktendinci Katolik rahiplerin kışkırtmasıyla ilk karışıklıklar başladı. Daha önce boş olan kiliseler, artık ayinler sırasında tıka basa doluyor, Paris’e yönelik muhalefetin merkezi oluyordu.

Kral 16. Louis’in, Ocak 1793′te giyotine gönderilmesi, soyluların bölgeden göçe zorlanması, isyanı tetikleyen öğelerin arasında sayılsa da, asıl nedenin yoksulluk olduğu belirtilir.

Bu sırada, yalnızca Vendée’de değil, Fransa’nın birçok bölgesinde halk ayaklanmaları vardır. Cumhuriyet askerleri hemen her yerde isyanları bastırırken, Vendée’de Köylü Ordusu kurulmuş, “Beyazlar” olarak adlandırılan köylü güçleri “Maviler”i, yani cumhuriyet birliklerini yenilgiye uğratmıştı. Köylülerin başlattığı direnişe yakın bölgelerden de destek gelmesi üzerine, Vendée’ye, tüm Fransa’ya örnek olacak bir ders vermek için harekete geçen Paris yönetimi, sivillere yönelik katliamların önünü açan kararlar alır ve 1 Ağustos 1793′te bir kararname yayımlar.

Buna göre, bölgedeki ormanlar kesilecek, tarlalardaki ürünlere, büyük ve küçükbaş hayvanlara el koyulacak, isyancıların mal varlığının cumhuriyete ait olduğu açıklanacak, kadın, çocuk ve yaşlılar başka bölgelere sürülecekti.

Vendée’nin Köylü Ordusu, Aralık 1793′te, Nantes yakınlarında Savenay’da yenilir ve dağılır. Geride kalan küçük gruplar ise, isyanı sürdürmek için ormanlık alanlara çekilir. Ordular arasındaki savaş Savenay’da bitmiş, sıra 1796′ya dek sürecek olan toplu katliamlara gelmiştir.

Artık daha rahat hareket eden Louis-Marie Turreau yönetimindeki cumhuriyetçi “Cehennem Birlikleri”, kitleler biçiminde teslim olanları acımasızca öldürür, savunmasız yüzlerce köyü yakar, ateşli silahlardan tasarruf etmek için kadın, çocuk ve yaşlıları kesici silahlarla katleder.

Bu kanlı zaferin ardından, General François Joseph Westermann, Paris’e gönderdiği raporda durumu şöyle özetler:

“Cumhuriyetçi yurttaşlar, artık Vendée yok! Çocuklarıyla ve kadınlarıyla kılıcımız altında can verdi. Vendée’yi, Savenay bataklıklarına ve ormanlarına gömdük. Bana verdiğiniz emir uyarınca, çocukları atlarımızın ayakları altında ezdik. Kadınları, yeni asiler doğurmamaları için katlettik. Yolları cesetlerle kapladık. Teslim olmak için gruplar biçiminde gelen köylüleri durmaksızın kurşuna dizdik. Onlara, devrimin acımasız olduğunu göstermek için hiç tutsak kabul etmedik.” [1]

Cezayir Katliamı

Cezayir, ilk kez 1830 yılında bir Fransız kolonisi oldu. Cezayir halkı, Fransız koloni yönetimine karşı ayaklandığında, Fransızlar koloni karşıtı ayaklanmayı bastırmak için ülkeye 400 bin asker yerleştirdi.

Fransa Ulusal Meclisi’ndeki azınlık durumundaki sosyalistler, 1915 yılında Türkiye’de işlendiği iddia edilen Ermeni soykırımının yalanlanmasını reddedenlere yönelik ceza getirmeyi öngören yasanın gerekçelerine bakıldığında, Fransa’nın Cezayir’de işlediği soykırımlar konusunda bu ulusun anılarını canlandırmanın hayati öneme sahip olduğu ortaya çıkıyor.

Çok sayıda tarafsız Fransız yetkili, Cezayir’de Fransa kolonel yönetiminin hüküm sürdüğü 130 yıl boyunca kendi ülkelerinin işkencelerini dile getirdi. Örneğin, zorla boyun eğdirmeye katılan paralı askerlerden Edouard Sablier, daha sonra durumu şöyle tarif edecektir:”Kasabaların her yerinde etrafı dikenli tellerle çevrili, içinde binlerce şüphelinin tutulduğu kamplar vardı… Dağlar arasındaki izole edilmiş köylere denetime gittiğimizde, insanların, “Ürünlerini ellerinden alarak onları cezalandırmamız gerekir.” sözlerini duyardım.”

Fransız Troçkistleri tarafından yayınlanan ”Ohe Partizanları” isimli gazetede, Setif’i ”Cezayir Oradour”u olarak tanımlamışlardı. Oradour, Nazi işgalcilerinin aralarında çocukların da bulunduğu 600′den fazla insanı kestiği bir Fransız kasabasıydı.

Tarihin gördüğü en büyük soykırım

Cezayir, ilk kez 1830 yılında bir Fransız kolonisi oldu. Cezayir halkı, Fransız koloni yönetimine karşı ayaklandığında, Fransızlar koloni karşıtı ayaklanmayı bastırmak için ülkeye 400 bin asker yerleştirdi. Fransız kolonel güçleri, kolonel yönetime karşı çıkan ayaklanmaya karşı doğudaki birkaç kente hava ve kara saldırısı düzenledi, özellikle de Setif ve Guelma’ya. Bu sıkı önlemler birkaç gün sürdü ve Cezayir Devleti’ne göre geride 45 bin ölü insan bıraktı. Avrupalı tarihçiler, bu rakamı 15 bin ya da 20 bin olarak kayda geçti. Fansız saldırıları sadece Cezayir topraklarında değil, Fransa’nın içinde de devam etti. 1961 yılındaki Paris katliamı buna en canlı örnektir: 17 Ekim tarihinde, Fransız polisi ülkelerinin Fransız koloni yönetiminden bağımsızlığını kazanmasını talep eden silahsız Cezayirli göstericilerin üzerine ateş açtı. Bu saldırıda kaç göstericinin öldüğü hâlâ net değil; ancak tahminler 32 ila 200 kişi arasında değişiyor. Bu olay, 1999 yılına kadar resmi olarak doğrulanmamıştı. O tarihe kadar tüm Fransız hükümetleri gerçeği saklamışlardı.

Bağımsızlık savaşı boyunca da idamlar ve geniş çaplı tutuklamalar oldu;”Pek çok Avrupalı hukukçu suçlananları savunmayı reddetti. Köylüler havadan bombalandı ve denizden kruvazörlerle top ateşine maruz bırakıldılar. Bu saldırılar rastgele yapılıyordu. Amaç sadece ayaklananları cezalandırmak değil, aynı zamanda tüm Müslüman nüfusa yerini ve haddini bilmesini öğretmekti. Yerleşimciler kendi resmi olmayan ölüm timlerini kurdular ve binlerce Müslüman öldürdüler. Alman ve İtalyan savaş tutukluları, bu katliamda yer almaları amacıyla serbest bırakıldı. 1945 katliamları ise Fransızların Cezayir’de giriştiği en trajik katliamlardan biri oldu. Le Monde gazetesinin de aktardığı gibi, “Fransa, 8 Mayıs 1945′te Avrupa’da zaferi kutlarken, bu ülkenin ordusu Setif ve Guelma’da binlerce masum sivili katlediyordu; bu olaylar Cezayir bağımsızlığının gerçek başlangıcı olmuştu”.

Ahmed Bin Bella’nın da dile getirdiği gibi Fransızlar, insanlara ve Cezayir kültürüne karşı bir soykırım işlemişti: “Cezayir’in yerli halkının büyük bir bölümü Fransız kolonel yönetiminin başlarında yok edilmişti, 1830′da dört milyonun üzerinde, 1890′da ise 2,5 milyon kişi öldürülmüştü. Sistematik soykırım, Cezayir kültürel kimliğinin vahşice ezilmesiyle sürdürüldü. Yerli Cezayirliler Fransız tebaasıydı ancak İslam dinini ve Arap kültürünü reddettiklerinde Fransız vatandaşı olabiliyorlardı. Bu acımasız kültürsüzleştirme politikası, geriye kalan Cezayirlilerin kendi anadilleri olan Arapça konuşmamaları yönündeki baskı ve Fransız kolonel kültürü dayatması ile sürdü. Cezayir’in yerli Müslüman halkının silah taşımasına ya da kendi politik toplantılarını düzenlemesine izin verilmedi. Katı yasalara maruz bırakıldılar, hatta evlerini ya da köylerini terk etme konusunda bile kolonel yönetimlerinin onayı gerekiyordu. Dahası, 2005 yılındaki El Cezire televizyonundaki bir röportajında Ahmed Bin Bella, yüzlerce Cezayirlinin 17 Ekim 1961′de canlı canlı La Sinn Nehri’ne atıldığını ve sürüklenmelerinin seyredildiğini anlatmıştı. Çünkü bu insanlar bağımsızlık istiyor ve Fransız yönetimine karşı ayaklanıyordu. Cezayir gazetesi, la Tribune’nin editörü Abdülkerim Gazali, Fransa’nın bağımsız ve egemen Cezayir’in işgalini, Nazi Almanya’sının pek çok Avrupa ülkesini işgaline benzetmiş ve bunun ırkçılık olduğunu yazmıştı. 2005 yılında Cezayir, Fransa’dan kolonel yönetimi sırasında işlediği suçlardan dolayı özür dilemesini talep etti. Cezayir Senatosu sözcüsü Amar Bakhouche, Fransa’nın katliamlar için özür dilememesine tepki göstermişti. Bu konuda Fransa’daki arşivler bugüne kadar kapalı tutuldu. Fransızlar, katliam ve soykırıma dair tüm belgeleri topladı. Pek çok kişi için kapalı tutulan bu arşivler, Fransa’nın Cezayir’deki soykırımının birer kanıtı. Bakhouche, Fransa’nın arşivlerini kapalı tutmasına da tepki gösterdi. Bakhouche, bu dönemde tutulan arşivlerin büyük bir bölümünün Fransa’ya götürüldüğünü ve gizlendiğini belirtiyor:”Arşivler Fransız ve Cezayirlilere açık değil. Bir an önce bunların kamuya açılmasını istiyoruz.”

Fransız Parlamentosu’nun, sözde Ermeni soykırımını inkarı suç sayan kararına karşılık Türk Parlamentosu da Fransızların Cezayir’de işlediği soykırımı yasadışı sayan bir tasarıyı gündemine alıyor. Cezayirliler şimdi her 8 Mayıs’ta Fransa’nın Setif kentinde 45 bin Cezayirliyi öldürmesini ve işkenceleri anıyor ve yürüyüşler düzenliyor. Bu yılın nisan ayındaki Paris ziyaretinde Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Bouteflika, “Kolonileştirme; kimliğimizi, tarihimizi, dilimizi ve geleneklerimizi soykırıma uğrattı.” demişti. Fransa’nın tüm çağrılara rağmen soykırım konusundaki olumsuz tavrı nedeniyle 2005 yılında yürürlüğe girmesi beklenen Cezayir-Fransız dostluk anlaşması gerçekleşmedi. Bununla birlikte, ilişkilerin normalleşmesi de çok yavaş ilerliyor. Cezayir her daim, Fransa’nın soykırım için bir özür dilemesini umut etti ve bunun ilişkilerin düzelmesi için gerekli olduğunu belirtti. Tıpkı, 1963′teki Fransız-Alman mutabakatında olduğu gibi.

Derleme

Mehmet Sungur


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers