GURBETTEN YETKİLİLERE EĞİTİM MEKTUBU

Doçent Dr. Nuh Aydın, Amerika’da bir üniversitede 17 yildan beri öğretim üyesi.

Nuh Bey, Amerika’dan Türkiye’ye bakınca neden Türkiye’de özellikle eğitim alanında bazı şeylerin eksik, aksak ve yanlış gittiğine dikkat çekiyor. Bununla ilgili yetkililere açık bir mektup yazmış. Bu yazımı sizlere bu mektubu paylaşmak istiyorum. İşte o mektubunun tamamını siz aziz okurlara sunuyor. Gerisini yetkililere bırakıyorum.

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Eğitim Bakanım ve Sayın YÖK Başkanım!

Ben 17 yıldır ABD’de bulunan bir akademisyenim. Şu an Ohio eyaletinde bir üniversitede Matematik alanında doçent olarak vazife yapıyorum.  Ülkemizde YÖK kanunu ve üniversitelerimizde yapılması düşünülen köklü reformların gündemde olduğu şu günlerde eğitim sistemimiz adına ciddi bir problem olarak gördüğüm çok önemli bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Genel olarak üniversitelerimizde verilen eğitim kalitesi.
Konuya girmeden önce özgeçmişim  hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. 1989 yılında Bakırköy Endüstri Meslek Lisesinden mezun olup ODTÜ Matematik Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1994 Şubat döneminde mezun olup ODTÜ Matematik bölümünde master ve asistanlığa başladım. Aralık 1994 tarihinde master ve doktora çalışmalarıma devam etmek üzere MEB bursu ile Ohio Devlet Üniversitesine gittim. O tarihten beri ABD’deyim. 2002 yılında Matematik alanında doktora aldım. Ayrıca Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Bilimleri alanlarında da master dereceleri aldım. 2002 yılından beri Kenyon College’ta çalışmaktayım. 2008 yılında doçent oldum. 2009–2010 akademik yılında  misafir öğretim görevlisi olarak Bakü’deki özel Qafqaz Üniversitesi’nde bulundum. Bu yaz TÜBİTAK’ın konuk bilim adamı programı çerçevesinde İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde ziyaretçi araştırmacı olarak ortak çalışmalarda bulundum. Birkaç gün önce ABD’ye geri döndüm.
Bu yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlar hayatım boyunca yaşadığım tecrübeler, aldığım eğitim ve ülkemde ve ABD’deki uzun yılların müşahedelerine binaen ortaya çıkmış fikir ve mülahazalardır. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki bu yazıyı kaleme almamın yegane sebebi ülkemizin eğitim sisteminin özellikle de üniversitelerimizde verilen  eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve  olumlu yönde değişime katkıda bulunabilme çabasıdır.  Tarihi bir süreçten geçen ülkemizin dünya standartlarında hak ettiği yeri alabilmesi için eğitim alanında da gerekli reformların hayata geçirmesinin bir zaruret olduğu kanaatindeyim.
Eğitim sistemi içerisinde üniversite eğitimi önemli bir yere sahiptir. Genel olarak ele alırsak maalesef ülkemizde üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hak ettiği önemin verilmediği görülür. Genel manzaraya bakarsak üniversite sınavı adeta bir at yarışı haline gelmiş durumda ve gençlerimizde üniversiteyi kazandıktan sonra adeta herşey bitmiş havası hâkim olmaktadır. “Ha gayret biraz daha dişini sık, üniversite sınavını kazan” anlayışı ile motive edilen –ki bu motivasyonun arkasında  bazen açık bazen dolaylı olarak  “üniversiteyi kazandıktan sonra pek ders çalışmak zorunda kalmayacaksın” iması var –gençler maalesef üniversiteye başladıklarında hakikaten öyle bir ortam buluyorlar ki derslere devam etmek, düzenli ders çalışmak, düzenli ödev, proje ve araştırma yapmak gibi gerekliliklerle karşılaşmıyorlar. Tabii ki bunun istisnaları var ama genele bakarsak durum böyle. Eğitim sisteminin üniversite öğrencilerini düzenli olarak çalışmaya mecbur etmemesi neticesinde üniversite gençliğimizin önemli bir kısmı potansiyel olarak alabilecekleri  kalite ve nitelikte bir eğitimin çok gerisinde  eğitim alarak mezun oluyorlar. Bundan en fazla zarar gören ise ülkemiz oluyor. Üniversite sınavı adeta nihai bir hedef haline gelmiş durumda. Bunun sonucu olarak çok sayıda kabiliyetli ve donanımlı gencimiz ulaşmaları mümkün olan noktaya ulaşamadan üniversitelerden mezun oluyor.
Günümüz dünyasında üniversite eğitimi sadece bir diploma elde etmek için girilen bir süreç değildir. Özgür ve eleştirisel düşünme, araştırma yöntemlerini öğrenme, çalışma disiplini ve akademik kültür kazanma, bir konu hakkında derinlemesine düşünme ve araştırma kabiliyeti geliştirme, düşüncelerini başkaları ile yazılı ve sözlü olarak paylaşabilme gibi vasıfları öğrencilere kazandırmak üniversite eğitiminin temel hedefleri arasında olmalıdır. Sadece sınavlardan önce ders çalışarak “ders notları kimde var”, “sınavda neler çıkacak” gibi kaygılarla geçirilen bir üniversite eğitiminin talebeleri bu hedeflere ulaştıramayacağı açıktır. Üniversitelerimizden mezun olmuş öğrencilerin yüzde kaçı bir konuda ciddi araştırma yapmış ve bunları yazılı veya sözlü olarak sunmuş diye bir araştırma yapsak pek iyi sonuçlarla karşılaşmayacağız. Üniversite hazırlık dershanesindeki dersleri kaçırmayan öğrencilerin üniversitedeki profesörün dersine gitmediği ve bunun ciddi bir sonucunun olmadığı sistemde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Üniversite eğitim kalitesinin bu durumda olmasının önemli bir sebebi mevcut sistemin üniversite hocalarından beklentileriyle direk ilgilidir. Doçentlik ve profesörlük için belli yayın kriterleri bulunmaktadır. Bu olması gereken kriter üniversite hocalarının görevlerinden biri olan araştırma (research) konusu ile alakalıdır. Fakat pek çok hocanın en çok vaktini harcadığı ders verme (İngilizce tabiri ile teaching) konusu ile ilgili olarak sistemimizde herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Mevcut sistem hocaların hangi kalitede ders anlattığı konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor.  Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip ABD’de –ki orada tek tip bir üniversite modeli ve merkezi bir sistem yok– nereye giderseniz gidin bütün hocalar 3 kriter üzerinden değerlendirilir ve promosyonları hatta maaş artışları bu kriterler üzerindeki performanslarına göre belirlenir. Bu kirterler de research quality (araştırma  kalitesi),  teaching excellence (ders verme ve pedagoji konusundaki başarı) ve service (bölüme, üniversiteye, mesleğe ve topluma katkılar) olmak üzere 3 maddedir. Her üniversite kendi misyon ve önceliklerine göre bu kriterlerin ağırlıklarını kendisi belirler. Mesela teaching ağırlıklı üniveristelerde teaching excelence birinci kriter iken araştırma üniversitelerinde research birinci kriterdir. Fakat her yerde bu 3 kriter vardır ve hiçbiri sıfır seviyesine düşmez. Ülkemizdeki üniversite eğitim kalitesinin yükseltilmesi için en gerekli  değişikliklerden bir tanesi teaching excellence maddesinin promosyon kriterleri arasına girmesidir. Tabii bunun nasıl olacağının detayları ayrıca ele alınması  gereken bir konudur.

Son yıllarda ülkemizden pekçok akademisyen arkadaşla bu düşüncelerimi paylaştım. Hemen herkes bu kaygılara hak verdi fakat bazen şöyle itirazlar da yükseldi: Üniversitelerimizde öğretim görevlisi sayısı yetersiz, hocalar çok sayıda derse girmek zorunda kalıyorlar bu da kaliteyi düşürüyor. Üstelik bunlar üniversite öğrencisi olmuş yetişkin insanlar. Sorumlu davranıp içlerinden gelerek ciddiyetle ders çalışmalılar. Ben de bu arkadaşlara şöyle cevaplar verdim. Olması gereken seviyenin çok uzağında bulunan bu sistem değişmek zorunda. Yapacak birşey yok deyip “böyle gelmiş böyle gider” anlayışı ile hareket edemeyiz, edersek zararı ülkemiz çekecek. Bir şeyleri değiştirmek ve bir yerden başlamak zorundayız. Nasıl ki doçentlik ve profesörlük için daha önce olmayan yayın kriterleri geldikten sonra insanlar bu konuda gayret içerisine girdi ve yayın sayıları artmaya başladı. Aynen öyle de “teaching excellenc” da bir kriter haline gelirse üniversitelerde anlatılan derslerin kalitesi kesin olarak artacak, hocalar pedagojik kavram ve gelişmeleri daha yakından takip edecektir.
Gelelim üniversite öğrencilerine ortaokul talebesi gibi davranmamak gerektiği argümanına. Düzenli ve sistemli çalışmanın mesela ödev yapmanın, araştırma yapmanın, akademik yazılar yazmanın ve sunumlar hazırlamanın beklenmediği bir sistemde öğrencilere akademik kültür nasıl verilecek? Öğrencilerden bunları kendi kendilerine mi elde etmeleri beklenecek? Çok sayıda üniversitenin açıldığı ülkemizde kalifiye akademisyen açığı ciddi bir sorun. Gençlerimize akademik kültürü üniversite yıllarında vermezsek ne zaman vereceğiz? Sporda altyapının önemi ne ise akademisyen yetiştirmede de üniversite eğitiminin rolü odur. Daha fazla sayıda gencimiz kaliteli bir üniversite eğitimi alırsa dünyanın seçkin üniversitelerinde daha fazla Türk genci doktora yapma imkânına kavuşabilir. Kaldı ki kaliteli bir üniversite eğitimi sadece geleceğin akademisyenleri için değil her kesim için önemli bir meseledir. Çalışma disiplini, bir probleme değişik açılardan bakabilme alışkanlığı, öz eleştiri, analiz ve sentez gibi kabiliyetler her alanda gerekli ve kıymetli hasletlerdir. Bunlar üniversite eğitimi sırasında düzenli ve sistemli bir şekilde verilmezse öğrencilerin kendi kendilerine elde etmesi beklenemez. İnsanların kendi içlerinden gelerek çalışmasını beklersek sadece istisna kabilinden küçük bir yüzdenin bunu başardığını görürüz. Çoktan seçmeli test tekniğine odaklanmış öğrencilerin modern üniversite eğitiminden beklenen donanımları kazanması üniversite hocalarının özel gayretini gerektirmektedir. (Burada üniversite yerleştirme sisteminin mutlaka kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin üniversiteye gidemeyeceği bir sistemde şu veya bu şekilde bir seçme olmak zorunda. Şahsen üniversiteye girdiğim yıllarda mevcut olan ÖSS-ÖYS sistemini bilgiyi ölçmede ve seçicilikte son derece kuvvetli bulduğumu ifade etmek istiyorum.)
ABD üniversite anlayışında  liseden vasat bir donanım ve hazırlıkla gelen öğrenciler bile  sistem tarafında devamlı ve düzenli çalışmaya teşvik ve mecbur edilerek potansiyellerinin el verdiği en yüksek seviyelere çıkmaları   hedeflenir. Bazı lisans öğrencilerine ileri derecede araştırma projeleri yapma ve bunları yayınlama imkânı sağlanır. Hatta bazen lisans öğrencileri tarafından yapılan araştırmalar birinci derecede dergilerde yayınlanır.  Hocalardan derslerini iyi anlatmaları ve pedagojik konuları takip etmeleri beklenir. Bu bazı üniversitelerde promosyon için birinci dereceden kriterdir. Araştırma ağırlıklı üniversitelerde bile bu kriter göz ardı edilmez.  Hemen her üniversitede hocalara pedagojik konularda yardımcı olan eğitim merkezleri vardır. Hâlbuki kendi ülkemizde liseden daha hazırlıklı gelen nice öğrenciler sistem içerisinde körelmektedir. Kendi öğrencilik yıllarımda ODTÜ gibi ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde fen lisesi gibi çok iyi liselerden yüksek puanlarla gelen   nice arkadaşlarımın bu yazıda dile getirmeye çalıştığım sebeplerden dolayı okuldan atılma noktasına geldiklerine şahit oldum. Bunca yıllık tecrübeden sonra geriye dönüp baktığımda nice parlak beyinleri heba eden bu sistemin değişmesi gerektiğine kesin kanaat getirmiş bulunuyorum.
Tabii ki bu değişiklikler bir anda olmayacak ve olması beklenmez. Önemli olan bu vizyonun eğitim sistemimizin hedefleri arasına girmesi ve bu hedeflerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda kafa yorulmaya ve istişarelere başlanmasıdır.  Meselenin finansal yönünün de olduğu açıktır. Kalitenin artırılması için hocaların ders yüklerinin azaltılması gerekir. Bu da daha fazla öğretim elemanı ihtiyacı ve daha yüksek maliyet demektir. Fakat uzun vadede ülkemiz kazanacaktır. Maliyeti azaltabilecek bir husus ise müfredatta ders sayısından çok kaliteye önem verilmesi ve bazı derslerin müfredattan çıkarılması veya seçmeli hale getirilmesi olabilir.

Esasen birçok program için müfredatların yeni hedefler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Tekrar ifade edeyim ki bu meseleler sihirli bir değnekle bir anda çözülebilecek meseleler değil. Uzunca bir süreç gerekmektedir. Bazı şeylerin nasıl hayata geçirilebileceği konuları  üzerinde kafa yorulması gerekmektedir. Fakat herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için ülke çapında kaliteli bir üniversite eğitimi  vizyon ve hedefi gündemimize girmek zorunda. Bu konularla alakalı olarak herhangi bir hususta görüş alışverişinde bulunmak isterseniz memnuniyetle  konuşmaya hazırım.

Diyor sn. Profesör Nuh Aydın.

 

Bence buna eklenecek bir şey yok! İlgililerin kulağı çınlar umuduyla(!)

Kontak bilgilerim aşağıdadır. Saygılarımla, Nuh Aydın.”

Adresi:

Associate Professor Nuh Aydın, Department of Mathematics Kenyon College, Gambier Ohio 43022  US

e-mail: HYPERLINK “http://us.mc659.mail.yahoo.com/mc/compose?to=aydinn@kenyon.edu” \t “_blank” aydinn@kenyon.edu, http://www2.kenyon.edu/Depts/Math/Aydin).

Nuh Aydın matematik doçenti olarak 17 yıldan beri Amerika’da yaşıyor ve üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor.

Kaynak: Dr. Süleyman DOGAN

 

 

 

EMNİYET TEŞKİLATI VE POLİSİMİZ 167 YAŞINDA

Yazan: Selva BAYRAKTAR

Emniyet Teşkilatının 167.kuruluş yıldönümünü ve polis haftasını kutlarken birkaç konuya da değinmek gerekir. Bu güzide teşkilatımız saygınlığından hiçbir şey kaybetmeden bugünlere gelebilmiş olmanın gururunu yaşıyor. İnsan hak ve hürriyetlerine, anayasada belirlenen hukuk devletine işlerlik kazandırmada polisimize de sorumluluklar düşüyor.

Sosyal hukuk devleti içersinde emniyet teşkilatının yeri ve görevi ehemmiyet arz eder. Milletimizin ve insanımız bir parçası olan polislerimizi bizden farklı düşünemeyiz. Biz-siz-onlar bu ülkede hep birlikte varız. Her zaman da beraber olmaya devam edeceğiz…
Polis teşkilatımız, bizim insanlarımızdan oluştuğundan onların iyilikleri, güzellikleri de, sevapları günahları da bizlere aittir. Çünkü onlar milletimizin bağrından çıkmış bizim bir parçamızdır. Onun için bizim olan her şeye sahip çıkmalıyız.

Devletin yapısı içersinde polislerimizin uğraşı alanı insandır. Hem de her çeşit ve her tip insanla uğraşmak kolay iş değildir. Bu teşkilattakilerin de insan olarak tabii ki istek ve beklentileri olacaktır.
“İnsanların en hayırlısı eline, diline sahip olanlardır.(Hadis).Herkes işini severek meşru zeminde, mesleki sorumluluk içersinde yapmalı. O halde kişiye göre kanun, adama göre hitap ve davranış dönemi kapanmalıdır. Her zaman hak ve hukukun üstünlüğü prensibi hayata geçirilmelidir.

Her işte empati yapar, hoşgörülü olursak birçok problemin üstesinden geliriz. Her işin kendine göre özel yapısı ve sorumluğu olacağından yaptığımız işi farkında olmalıyız. Bu teşkilatta yapılacak hizmet ve faaliyetlere binaen Mevlana’nın şu sözlerini de unutulmamalıdır. “Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir.” “İşte paranı ver, gönlünü ver, canını ver, ama sırrını verme!/Elini aç, gözünü aç, kalbini aç, ama ağzını açma!/Davet et, hayret et, affet, tövbe et, ama ihanet etme!/Doğrul, devril, ama eğilme!

Her fert ya da kurum yüksek hedefler için çalıştığında kendi durumunda da, toplumda da kendiliğinden düzelmeler olacaktır. Akıl, vicdan, gönül ve bilim çerçevesinde olaylara yaklaştığımızda, maddiyatı ve maneviyatı dengeleyen anlayışa sahip olduğumuzda o toplumdaki güzelliği bir görün…

Her işte ve kurum çalışanında önce ehliyet, liyakat ve güvenirlilik aranmalıdır. Herkes birinin değil, görevinin adamı olmalıdır. Emniyet teşkilatımız taşıdığı misyon itibariyle gündelik siyaset, çıkar grupları, dışardan güdümlü gizli veya açık ’ sakıncalı cemiyet’lerden uzak durmalıdır. Nereye hizmet ettiğini, kim adına hizmet ettiğini iyi bilmelidir.

Halkımız içindeki önyargılardan polisimiz kurtarılmalıdır… Polisimiz insan olduğunu ve devleti temsil ettiğini asla unutulmamalıdır. Bazen mesleğinin önemini ve de sorumluluklarını unutup, yanlış yollara sapanlar, mesleki onurunu ayaklar altına almış olanlar karşımıza çıksa da bunlar bireysel davranışlar olup, Emniyet Teşkilatının tümüne mal edilemez… Toplumun güvenliğini ve asayişi korumakla görevli olan bu teşkilat, içinde uyum sağlayamayanları da sonunda ayıklamalıdır.

Vatandaş Polis işbirliği ve dayanışması bu teşkilatı güçlendirecektir. Hiçbir meslek grubu yoktur ki kutsal olmasın. Emek verilerek güvene değer görülen her iş takdir ile karşılanmalı, saygı duyulmalıdır…
Ortak düşünce oluşturamayan toplumlarda fedakârlık, saygı, sevgi nezaket kalmayacağı gibi, herkes yalnızca kendi çıkar ve zevkini düşünür, başkalarının da oyunlarına alet olur. Müslüman Türk toplumu olarak bizim yapımıza, şartlarımıza ve insanımıza uygun, öyle sistem ve kanunlar geliştirmeliyiz ki, insanımızla barışık yaşayarak, suç toplumu ve polis devleti olmadan sorumluluklarımızı bilerek, kanunlara uyarak, insan olduğumuzu unutmadan, birbirimizin hak ve hukukuna saygılı olarak yaşamalıyız.

Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. İnsanlar arasında ırk, din, renk, düşünce, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan, birbirini ötekileştirmeden sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirerek, insanlara insanca yaklaşmak hedefimiz olmalıdır. Bu milli bütünlüğümüzü, insanlık anlayış ve demokrasiye bakışımızı geliştirecektir.
Yaptığı hizmet ve çalışmalarla geniş kitlelere hitabeden emniyet teşkilatımız her geçen gün birçok yenilik ve değişimi yaşamaktadır. Meslek ahlakı, insan ilişkileri, toplumsal ve yasal kuralları çerçevesinde hareket eden Teşkilat mensupları, vatandaşla hiçbir sürtüşmeye girmeden sorunların üstesinden gelme azminde olmalıdır…

Polisimizin aile hayatı, yaşam standardı, psikolojisi daha iyi nasıl olabilir diye düşünülerek çözümler üretilmelidir. Bilhassa zor branş ve görevde olanların psikolojik destek almaları gerekeceği unutulmamalı, emsallerine göre eşit işe eşit ücret düşüncesi hayata geçirilmelidir. Polise gerekli alt yapı, imkânlar ve kadro sağlanmalı, ondan sonra da eğiterek görev beklenmelidir. Donanım, teknik, teknolojik olarak çağım gereğine göre eksiklikler giderilmelidir.

Emniyet teşkilatımızın yıldönümünde ve bu güzel haftasında ilgimiz, sevgimiz, bir tebessümümüz bile onların mutluluklarına mutluluk katacaktır… Hatta bu haftada şimdiye kadar hep onlar vatandaşa çiçek, şeker ikram ederken bu sefer de buna karşılık olarak kaynaşma, birliktelik adına bizler kurum, kuruluş, esnaf ve sivil toplum örgütleri olarak gerek müdürlüklere, gerekse karakollara giderek günlerini kutlayalım. Müdürlerden izin alarak görev başındakilere de bir çiçek, bir çikolata ikram ederek polis vatandaş kaynaşmasının örneklerini gösterelim. Karşılıklı sevgi, saygı ve kaynaşma ve hoşgörünün birçok güzelliklere vesile olacağına inanalım…

Halkımızla el ele, gönül gönüle, onların güven ve sevgisini kazanma gayretinde olan polis teşkilatımızın bu kuruluş yıldönümü ve haftasını kutluyorum. Bu münasebetle şehit olan veya vefat eden emniyet mensuplarımıza Allah’tan rahmet gazilere, hizmete devam edenlere de sağlık, mutluluk, sevgi ve şükranlarımızı sunarken, ülkemiz ve insanlarımız için yapacakları hizmette, çalışmalarda başarılar diliyorum…

Selva Bayraktar

 

GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANIRSA; 30 YILDIR YAPILAN İCRAATLAR MEŞRU SAYILIR MI?

12 Eylül darbesi ile yapılan ihtilal ülkemizi bir karanlıktan bir başka karanlığa sürüklediği bir dönem olarak kabul edilmelidir.
1980 öncesinde yaşayanlar bunları çok iyi bilirler. Ülkemizde her gün, 30-40 insan hayatını kaybettiği bir dönemdi o dönem.
Basiretsiz ve cesaretsiz politikacılarımızın karar verme acizliği, iç ve dış kışkırtmaların oluşturduğu sağ sol kavgası günlük hayatımızın en korkulu anlarını yaşadığımız bir dönemdi o dönem.
Kendi aralarında tutuştukları sürtüşmeden milletin derdiyle uğraşacak zamanları olmayan politikacıların yönetiminde olduğumuz bir zaman dilimiy di 1980 öncesi.
Kapının zili çaldığında korku terlerinin alnımızda biriktiği bir dönemdi o dönem ve sonrası. 12 Eylül darbesini halkın bir çoğu doğru bulmuştu. Sonra ne oldu bilinmez ama; darbeciler amacın çok dışına çikarak büyük haksızlıklara imza atmış oldukları da bir gerçektir.
Ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası yapılanların doğru olduğu söylenemez. Her iki zaman diliminde farklı sebepler farklı karanlık günler getirmiştir ülkemize. Yapılan her darbe ülkemizi; ekonomik, kültürel, sosyal olarak yıllarca geriye atmıştır. Kayıp ettiğimiz insanlar ise ayrı bir yürek acısıdır. Bunun yanında; her gelen kendine göre bir değişiklik yaparak yaşam düzenimizi alt üst etmiştir. Eğitim bunun bir örneğidir.
Ben burada darbenin sebeplerini ve daha sonra darbecilerin yaptığı haksızlıkların detayını dile getirmek istemiyorum. Çünkü o gerçekler bir kaç sayfa yazı ile anlatılacak kadar kolay değildir. Kolay değildir ve bireysel kişiler tarafından üstesinden gelinecek kadar basit bir çalışma ile olmasıda imkansızlar arasındadır.
Benim sorgulamak istediğim başka bir düşüncedir…(?)
Bu gün mahkeme önüne çikardığımız darbecileri, mahkeme sonunda Türk milleti adına suçlu olarak yargılarsak; bu yargının hukuksal değeri ne kadar inandırıcı olabilir?
Bu yargı ile aynı zamanda 1982 Anayasasını da yargılamış olmazmıyız?
Bu yargı ile 1982 Anayasasını ezici bir çoğunlukla kabul eden halkımızı da yargılamış olmazmıyız?
Değilmi ki 1982 Anayasası darbeciler tarafından yapılan bir Anayasadır! Değilmi ki 1982 Anayasası Türk halkının % 92 çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
Değilmi ki 30 yıldan beri bir o kadar hükümetler bu Anayasa ile icraat yapmıştır?
Değilmi ki Türkiye Cumhuriyeti 30 yıldan beri tüm icraatlarında verdiği hukuksal, icraatsal ve yönetimsel kararlarda 1982 Anayasası ile hareket etmiştirler?
Peki… biz bu gün mahkeme önüne çıkarılan iki kişiyi yargılamakla neyi yargıladığımızın farkında değilmiyiz?
Milletlerin hukuksal ve icraatsal yönetimlerinde temel dayanakları Anayasa değilmidir?
Anayasanın iyi ya da kötü olması ayrı bir meseledir. Ama var olduğu süre içerisinde geçerliliği tartışılmaz olan tek yetki merceğidir; ve tüm kararlar onun hukuksal düzenlemelerine göre verilir.
Bu, dünyanın tüm ülkelerinde aynıdır. Aksine verilen kararlar Anayasayı ihlal etmekten başka bir şey olamaz.
% 92 oylama çoğunluğuyla yürürlüğe giren 1982 Anayasası bu gün hala yürürlüktedir. Yapılan tüm icraatlar ona dayanarak yapılmak mecburiyeti vardır. 12 Eylül darbecileri yargılanıp, darbeciler suçlu bulunursa;…onların yaptığı, halkın büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa hükümsüz sayılmazmı? Hükümsüz sayılırsa eğer…(!)…biz 30 yıldır gayrimeşru olan bir Anayasa ile mi idare edilmişiz sorusu kendiliğinden ortaya çıkmazmı?
Anayasa üzerine yemin ederek görev teslim alanların hukuksal meşruiyetini nasıl anlamalıyız?
30 yıldan beri Anayasa hükmünde verilen kararlar hükümsüz olmazmı?
30 yıldan beri yapılan evlilikler, boşanmalar, tapu kayıtları, trafik kanunları, cebimizdeki ehliyet yasal değilmidir. Birisini öldürene verilen ceza hangi Anayasanın hukuk kanununa göre verilmiş sayılacak?
Daha bitmeyecek kadar hayatımızı düzenleyen icraatlar,uygulamalar ve binlerce sorular.
Bu yargılamalar ile demokrasiye hizmet edildiğini sananlar olabilir. Ancak hiç bir demokrası kendi dayanağı olan Anayasayı hiçe sayarak varlığını sürdüremez. Kuralsız bir demokrasi düşünmek, demokrasiye verilecek en büyük zarar değilmidir?
Yukarıda söylediğim gibi; Anayasanın iyi ya da kötü olması mesele değildir. O ayrı bir platform tartışması olabilir. Önemli olan onun varlığıdır ve halen yürürlükte olmasından ötürü hayatımızın düzenleyicisidir.
Bu günkü Anayasaya göre, darbecilere açılan mahkeme yetkilimidir(?) …sorusunu da hukukculara ve karar makamında oturacak olan hakimlerimize bırakıyorum… Kaş yaparken göz çıkarmayalım; gelen ağam, giden paşam düşüncesiyle demokrasi yaşanmaz olduğunun bilincinde olabilmek umuduyla…

Saygılarımla
Mehmet Nuri Sungur

AŞK

Yazar: Ferruh SİDAR

Savaşlara, cinayetlere, yoksulluklara, birlikteliklerin bozulmasına, hırsızlıklara, ihanetlere, hastalıklara, intiharlara ve daha pek çok şeylere neden olan aşk, insana dair bilinemeyen şeylerden yalnızca birisidir. Vücut kimyasını alt üst eden bu duyguya ilişkin çok sayıda tanım getirilse de, beynimizin sağ alt lobundaki özel bir bölümün ürettiği salgı gibi açıklamalar yapılsa da, nasıl ve neden oluştuğu bilinememektedir. Yaşamımızın dingin ya da dalgalı sularında seyrediyorken, teknemizi aniden kontrolüne alarak bize inanılmaz bir heyecanı yaşattıktan sonra, her hangi bir kaza yaşamamışsak eğer, başlangıç noktasına getiren nehir gibidir aşk.

Yaşamımızın neresinde ve nasıl karşılaşacağımızı bilemediğimiz bu karmaşık duyguda hüznün, mutluluğun ve coşkunun aynı anda ve en üst  düzeyde yaşanıyor olması ilginçtir. Bütün değerler alt üst bile olsa, taşkın duyguların verdiği enerji, bütün sorunların, bütün alışkanlıkların, geçmişin ve geleceğin üzerine mavi ışıklarıyla abanarak, yeni bir soluğun oluşmasını sağlar adeta. Bu değişimde, ekonomik ve sosyal kaygılar farklı boyutlarda algılanırken, hiç olmadığı kadar insanların eşit, doğanın olduğundan daha etkileyici ve bütün şarkıların daha yakıcı olduğu, ya da tam tersi gibi bir anlama doğar…

Uğruna her şeyi yapabileceğimiz sevgililerin aslında birer simge olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz durumda onların hiçbir etkisi yoktur. Bizi yakıp kavuran şey, nasıl olduğunu tespit edemediğimiz duygu patlamasıdır. Çünkü sürecini tamamladıktan sonra, ya da bu duygu bizi terk ettikten sonra simgelerin sıradanlaştığına tanık oluruz. Hiçbir açıklaması olmayan aşkta, Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa” dediği gibi, ne bir beğeni, ne de okuduğumuz, işittiğimiz ya da tanık olduğumuz saygın ilişkilerdeki gibi uyum söz konusu değildir. Kalıcı olmayan bu duyguya yakalandığımız anda, bizim seçmediğimiz insanların simge olmasına bir içgüdü ile adeta kilitlenerek, daha sonraki zamanlarda,  “ Ne yapalım gönül bu, ota da konar, b…” da, diye tanım getirmemiz boşuna değildir.” Bu muydu beni mahveden”  adlı şarkının melodileri, sürecini tamamlamış âşıkların kulaklarında şaşkınlık uyandıracak şekilde neden çınlıyor olsun ki. Çevremizde karşılaştığımız kimi insanların yanında, anlaşılmaz bir piyasanın içerisinde pervasızca yaşayan, adına sanatçı dedikleri; aşk hakkında kitaplar çıkartıp, köşe yazıları yazan bir takım insanların TV’ programlarındaki, her an işittiğimiz aşka ilişkin söylem ve tavırları anlaşılabilir cinstendir. Ah aşk, dedikten sonra, sanki bir komut almış gibi gözleri fosforlaşan bu insanlarda, sıradan dediğimiz diğerlerinde olduğu gibi, aşkın verdiği enerji ve heyecanın bağımlılığı gözlenmektedir. Obje olan eski aşk tüketilmiş ve yeni bir aşk beklentisi içine girilmiştir. Yeniden bu duyguyu yaşamak isteğiyle yanıp tutuşanlar, düzelmesi olanaksız adrenalin tutkunları gibidirler…

İrademiz dışında gelişen ve genellikle denk düşse de, düşmese de, aklın almadığı yüksek voltajlı bu duygunun geçici olduğunu bilmek işimizi kolaylaştırabilir. Duygu ve düşüncelerimizi olgunlaştırmak gibi bir çabanın içerisinde yoğunlaşarak bu kepaze duygunun kıskacından, eğer istiyorsak kurtulabiliriz. Kavuşsak ta, kavuşmasak ta, her ne şekilde olursa olsun, bir gün tükenecek olan azgın duyguların bize ve çevremize zarar vermesine engel olabiliriz. Hektor’ un cansız bedenini omuzlarında tutuyorken Priamos’ un arkasındaki dehşet manzarasına benzer çok şey yaşanmıştır aşk uğruna. Her gün şaşkınlıklar içerisinde işittiğimiz pek çok gönül işlerinin can yakan sonuçları da bu duygunun ürünü değil midir?

Bizi tanınmaz hale getiren aşkı, bütün değerleri yıkmamak koşuluyla yaşanabilir kılıyorsak eğer sorun yoktur. Aksi durumda, aklın kontrolünden çıkmış bir algıyı besliyor olmanın sonuçlarına katlanma dileğine, delilik değil de, aşk mı denir, bilmiyorum.

“…Kimi zaman, yapraklarını kemiren böcekleri nasıl üretiyorsa ağaçlar/ Yüreğim de öylesine kederler üretirdi/ Başlangıcı yoktu ki bu aşkın/ Bütün zamanlar seninle tükenirdi…”

Ferruh Sidar

 

ÇUBUKLU KÖYÜ İNTERNET SAYFASINI NASIL BULUYORSUNUZ?

BİR YILLIK ÇALIŞMADAN SONRA DÜNYANIN TÜM KITALARINDAN 55000 ZİYARETÇİYİ MİSAFİR EYLEDİK. SİZLERİNDE DÜŞÜNCELERİ BİZİM İÇİN ÖNEMLİDİR. ANKETİMİZE KATILIN, OYUNUZU KULLANIN!
ÇUBUKLU KÖYÜNÜ DÜNYA TAKIP EDİYOR; SİZDE MİSAFİRİMİZ OLUN!
HEPİNİZİ SELAMLIYORUM!

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

HAYATTA EN ZOR OLAN, KIRILAN KALBİN TAMİRİDİR.

Geçenlerde facebook sayfalarından birinde Ayla Yıldız hanımın duvarında şu cümleyi okudum.

”Kalp kırmaya tek bir söz yeter,ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür,ne de bir ömür yeter.”

Ayla hanımın duvarında okuduğum bu cümle, beni önce suskunluğa düşürdü. Arkasından düşünmeye başladım. Düşündüm ki; ne zaman ve nerede, kimin kalbini kırmışımdır. Kırdığım bir kalb var ise…tamiri için neler yapmışım. Yani blanço gibi bir düşüncenin derinliklerine daldım. Sonuç olarak vardığım neticeyi sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün.

Yaşamım boyunca; davranışlarıma,sözlerime,sosyal ilişkilerime her zaman dikkat eyledim. İnsanları kırmamayı,kırılsam da; asla kırmamayı ilke edindim. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, vicdan azabı bana zaten yeter.O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım.Bunu büyük bir ustalıkla yapamazsam da…en azından bir çirak gibi denemekten kaçınmam.

Bir kalbi kırmak kadar kötü bir şey olamaz. Kalb, duygularımızın, düşünce ve kişiliğimizin odağı olan, insanı insan yapan beynimizin halk dilindeki odak noktasıdır. Sevginin pinar olarak aktığı, duygularımıza ev sahipliği yapan bu hassas yapıyı yıkmak, kişinin benliğini yıkmaktan başka bir şey değildir.

Ülkemiz son yıllarda zor bir dönemden geçmektedir. Bir çok maddi olanaklar eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi olmasına rağmen, insanlarımız şükür etmesini unutmuş gibi bir tablo sergiliyor. Bundan daha kötü olanı ise, geçmişteki olmazsa olmaz olan değerlerimiz erozyana uğramış gibi her gün biraz daha „toprağından“ kaybedişidir. Altmışlı yılların sonlarında Avrupa’da gençliğin baş kaldırısıyla başlayan bu kültür ve değer erozyonu günümüzde eski rağbetini kaybetmiş olsada, etkinliği devam etmektedir. Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, batı kültürünün etki alanında bulunmaktayız. Bunun çok değişik sebepleri mevcuttur. Yaşadığımız teknolojinin sunduğu medyasal etki bunların ilk sıralarındadır. Ayrıca sosyal paylaşım Siteleri kültürümüzü negatif olarak etilemekte olduğuna her gün şahit olmaktayız. Gençlerimiz Türkçe’yi düzgün yazmaktan çok uzak bir öğrenim almışlar. İnsanlara hitap türleri kabul edilemeyecek kadar kaba. Bir çok yazıları okuduğumda utanç duyuyorum. Küfürlü yazılar, hakaretler ve sövmeler artık normal olarak kabul ediliyor gençler arasında. İşin zor tarafı ise; bunları uyarmaya da çekiniyor insan. Çünkü nasıl bir reaksiyon ile karşılaşacağının hesabını yapmak mümkün değil. Alt yapısı yeterli olmayan bir eğitimin kulandğımız teknolojinin yan etkilerini görmemizi engellemektedir.

Değişen bu kültür anlayışı insana verilecek değer ölçülerinin çitasını sürekli aşağıya çekmektedir. İnsanın en değerli yaratık olduğunu unutur gibi oluyoruz ve bununla beraber yüce Allah’ın yarattığı kalbi kırabiliyoruz.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş: Bir kalbi kırmak, kabeyi 70 defa yıkmaktan daha fenadır.

Günümüzün insanı daha gerçekçi, (soğuk) sosyal ilişkiler hep karşılıklı çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemli görülmüyor artık. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek.Dostum bana küsmüş,küserse küssün,onun bileceği bir iş ”mantığı“ hakim günümüzün insanlarında.
Bence en güzeli geçmişte olan ve bir çok gayret ile kazanılan dostluk değerlerine sahip çıkmak. Bir birimize daha saygılı,daha hoşgörülü yaklaşabilmek,hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kör olası “önyargıyı” yok edebilmek.Toplumsal barışı ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlardır.

Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır.

Saygı ve sevgilerimle…

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ÜLKEMİZDE UYGULANAN ASGARİ ÜCRET POLİTİKASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor. Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur. Bu günkü yaşam şartlarında, asgari de olsa bile; bu para ile onurlu yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tesbit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 4,50 iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgarı ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır.

Ülkemiz son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadır. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu göğsümüzü kabartarak bağırmaktayız. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişimidir. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 90 cı sıradayız. 17 ile 90 nın arasındaki farkı düşündüğümüzde aradaki farkı anlamak zor olmasa gerek.

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulama hakkına sahiptir. Kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar.

Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmektir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır. Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Asgari ücret tablosuna karşı bir asgari yaşam tablosu yaparsak aradaki farkı görmek imkkanımız olacaktır. Baz olarak iki çocuklu bir aileyi örnek alalım.

En ucuz ev kirası: 350 + Elektrik ve su aylık: 60 + Gaz tüpü: 70 + Ekmek: 60 +

2 kg et: 50 + Sebze meyve:100 + Kahvaltılık:100 + Tencere malzemesi Bulgur pirinç gibi: 50 + Temizlik:50 + Giyecek:50 + Çouklar küçükse;Mama ve bez:100 + Büyükse okul; 100 + Isınma malzemesi:100 + Toplam:1240 TL Eksi Asgarı ücret:                  701TL = Her ayki açık: 539 TL

Bu listede henüz bir kitap, bir Gazete, bir sigara, bir sinema seansı yok. Telefon İnternet gibi özellikler zaten hiç aklıma gelmedi bile; içecekler de aklıma gelmedi. Ya eşinize bir çiçek?…aman Allah korusun! İnsana bir de gülerler. Git kırdan topla, ya da işten gelirken komşunun bahçesinden azacık çalı-verirsin vesselam…

Himm… listenin sonu gelmiyor. Geri kalanları da herkes kendine göre hesaplasın.

Şimdi sormak lazım: Bu tabloyu yapanlar yaptıklarından utanmıyorlarmı? İnsan hak ve hukukuna riayet ettiklerini iddia edebiliyorlarmı?

Altta ki asgari ücret tablosuna bir göz atarsanız meseleyi daha rahat anlarsınız!

Buyurun…!!

Asgari ücret 2012 in brüt tutarı 886,50 TL olarak, 2012 asgari ücret in net tutarı 701,14 lira olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari ücret 2012 un net hesabı ve işverene maliyeti aşağıda hesaplanmıştır. 01.07.2012 tarihinden itibaren 16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. 42 TL lik asgari ücrette artış olacak.. Asgari ücret 2012 net ve asgari ücret 2012 brüt rakamlarını aşağıda görebilirsiniz.

01.01.2012 – 30.06.2012 tarihleri arasında (ASGARİ ÜCRET);

ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN BRÜT: 886,50 TL
ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN NET:   701,44 TL

Asgari Ücret 2012 yılı Tablosu:

ASGARİ ÜCRET VE YASAL KESİNTİLER

(01.01.2012-30.06.2012 Dönemi)

16 Yaşından
Büyükler

Brüt Ücret

886,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı

124,11 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı

8,87 TL

Gelir Vergisi Matrahı

753,53 TL

Gelir Vergisi

113,03 TL

Damga Vergisi

5,85 TL

Kesintiler Toplamı

251,85 TL

Asgari Geçim İndirimi
(Bekar ve Çocuksuz)

66,49 TL

 NET ELE GEÇEN (Asgari Ücret + AGİ)

701,14

Asgari Geçim İndirimi 2012

2012 yılı asgari ücretin brüt tutarının 886,50 TL olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari geçim indirimi 2012 (agi 2012) miktarları aşağıda hesaplanmıştır. 2012 yılında en düşük ücret asgari geçim indirimi (bekar olarak çalışan) 66,49 TL olmuştur. Yine 2012 yılında yeni zamla birlikte en çok ücret (evli – eşi çalışmayan – 4 çocuklu) 113,03 TL olmuştur. İşte asgari geçim indirimi miktarları:

Açıklanan asgari ücret üzerinden 2012 yılına ilişkin hesaplanan asgari geçim indirimi 2012 bilgileri aşağıdadır.

ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2012 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO

(Asgari ücret; 2012 yılı için aylık brüt 886,50 TL olarak dikkate alınmıştır)

ÜCRETLİNİN MEDENİ

DURUMU

AYLIK TUTAR

BEKAR

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           1 ÇOCUKLU

76,46

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           2 ÇOCUKLU

86,43

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           3 ÇOCUKLU

93,08

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           4 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN

79,79

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 1 ÇOCUKLU

89,76

EVLİ EŞİ Ç ALIŞMAYAN 2 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 3 ÇOCUKLU

106,38

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 4 ÇOCUKLU

113,03

Mehmet Nuri Sungur

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers