GURBETTEN YETKİLİLERE EĞİTİM MEKTUBU

Doçent Dr. Nuh Aydın, Amerika’da bir üniversitede 17 yildan beri öğretim üyesi.

Nuh Bey, Amerika’dan Türkiye’ye bakınca neden Türkiye’de özellikle eğitim alanında bazı şeylerin eksik, aksak ve yanlış gittiğine dikkat çekiyor. Bununla ilgili yetkililere açık bir mektup yazmış. Bu yazımı sizlere bu mektubu paylaşmak istiyorum. İşte o mektubunun tamamını siz aziz okurlara sunuyor. Gerisini yetkililere bırakıyorum.

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Eğitim Bakanım ve Sayın YÖK Başkanım!

Ben 17 yıldır ABD’de bulunan bir akademisyenim. Şu an Ohio eyaletinde bir üniversitede Matematik alanında doçent olarak vazife yapıyorum.  Ülkemizde YÖK kanunu ve üniversitelerimizde yapılması düşünülen köklü reformların gündemde olduğu şu günlerde eğitim sistemimiz adına ciddi bir problem olarak gördüğüm çok önemli bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Genel olarak üniversitelerimizde verilen eğitim kalitesi.
Konuya girmeden önce özgeçmişim  hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. 1989 yılında Bakırköy Endüstri Meslek Lisesinden mezun olup ODTÜ Matematik Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1994 Şubat döneminde mezun olup ODTÜ Matematik bölümünde master ve asistanlığa başladım. Aralık 1994 tarihinde master ve doktora çalışmalarıma devam etmek üzere MEB bursu ile Ohio Devlet Üniversitesine gittim. O tarihten beri ABD’deyim. 2002 yılında Matematik alanında doktora aldım. Ayrıca Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Bilimleri alanlarında da master dereceleri aldım. 2002 yılından beri Kenyon College’ta çalışmaktayım. 2008 yılında doçent oldum. 2009–2010 akademik yılında  misafir öğretim görevlisi olarak Bakü’deki özel Qafqaz Üniversitesi’nde bulundum. Bu yaz TÜBİTAK’ın konuk bilim adamı programı çerçevesinde İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde ziyaretçi araştırmacı olarak ortak çalışmalarda bulundum. Birkaç gün önce ABD’ye geri döndüm.
Bu yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlar hayatım boyunca yaşadığım tecrübeler, aldığım eğitim ve ülkemde ve ABD’deki uzun yılların müşahedelerine binaen ortaya çıkmış fikir ve mülahazalardır. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki bu yazıyı kaleme almamın yegane sebebi ülkemizin eğitim sisteminin özellikle de üniversitelerimizde verilen  eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve  olumlu yönde değişime katkıda bulunabilme çabasıdır.  Tarihi bir süreçten geçen ülkemizin dünya standartlarında hak ettiği yeri alabilmesi için eğitim alanında da gerekli reformların hayata geçirmesinin bir zaruret olduğu kanaatindeyim.
Eğitim sistemi içerisinde üniversite eğitimi önemli bir yere sahiptir. Genel olarak ele alırsak maalesef ülkemizde üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hak ettiği önemin verilmediği görülür. Genel manzaraya bakarsak üniversite sınavı adeta bir at yarışı haline gelmiş durumda ve gençlerimizde üniversiteyi kazandıktan sonra adeta herşey bitmiş havası hâkim olmaktadır. “Ha gayret biraz daha dişini sık, üniversite sınavını kazan” anlayışı ile motive edilen –ki bu motivasyonun arkasında  bazen açık bazen dolaylı olarak  “üniversiteyi kazandıktan sonra pek ders çalışmak zorunda kalmayacaksın” iması var –gençler maalesef üniversiteye başladıklarında hakikaten öyle bir ortam buluyorlar ki derslere devam etmek, düzenli ders çalışmak, düzenli ödev, proje ve araştırma yapmak gibi gerekliliklerle karşılaşmıyorlar. Tabii ki bunun istisnaları var ama genele bakarsak durum böyle. Eğitim sisteminin üniversite öğrencilerini düzenli olarak çalışmaya mecbur etmemesi neticesinde üniversite gençliğimizin önemli bir kısmı potansiyel olarak alabilecekleri  kalite ve nitelikte bir eğitimin çok gerisinde  eğitim alarak mezun oluyorlar. Bundan en fazla zarar gören ise ülkemiz oluyor. Üniversite sınavı adeta nihai bir hedef haline gelmiş durumda. Bunun sonucu olarak çok sayıda kabiliyetli ve donanımlı gencimiz ulaşmaları mümkün olan noktaya ulaşamadan üniversitelerden mezun oluyor.
Günümüz dünyasında üniversite eğitimi sadece bir diploma elde etmek için girilen bir süreç değildir. Özgür ve eleştirisel düşünme, araştırma yöntemlerini öğrenme, çalışma disiplini ve akademik kültür kazanma, bir konu hakkında derinlemesine düşünme ve araştırma kabiliyeti geliştirme, düşüncelerini başkaları ile yazılı ve sözlü olarak paylaşabilme gibi vasıfları öğrencilere kazandırmak üniversite eğitiminin temel hedefleri arasında olmalıdır. Sadece sınavlardan önce ders çalışarak “ders notları kimde var”, “sınavda neler çıkacak” gibi kaygılarla geçirilen bir üniversite eğitiminin talebeleri bu hedeflere ulaştıramayacağı açıktır. Üniversitelerimizden mezun olmuş öğrencilerin yüzde kaçı bir konuda ciddi araştırma yapmış ve bunları yazılı veya sözlü olarak sunmuş diye bir araştırma yapsak pek iyi sonuçlarla karşılaşmayacağız. Üniversite hazırlık dershanesindeki dersleri kaçırmayan öğrencilerin üniversitedeki profesörün dersine gitmediği ve bunun ciddi bir sonucunun olmadığı sistemde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Üniversite eğitim kalitesinin bu durumda olmasının önemli bir sebebi mevcut sistemin üniversite hocalarından beklentileriyle direk ilgilidir. Doçentlik ve profesörlük için belli yayın kriterleri bulunmaktadır. Bu olması gereken kriter üniversite hocalarının görevlerinden biri olan araştırma (research) konusu ile alakalıdır. Fakat pek çok hocanın en çok vaktini harcadığı ders verme (İngilizce tabiri ile teaching) konusu ile ilgili olarak sistemimizde herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Mevcut sistem hocaların hangi kalitede ders anlattığı konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor.  Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip ABD’de –ki orada tek tip bir üniversite modeli ve merkezi bir sistem yok– nereye giderseniz gidin bütün hocalar 3 kriter üzerinden değerlendirilir ve promosyonları hatta maaş artışları bu kriterler üzerindeki performanslarına göre belirlenir. Bu kirterler de research quality (araştırma  kalitesi),  teaching excellence (ders verme ve pedagoji konusundaki başarı) ve service (bölüme, üniversiteye, mesleğe ve topluma katkılar) olmak üzere 3 maddedir. Her üniversite kendi misyon ve önceliklerine göre bu kriterlerin ağırlıklarını kendisi belirler. Mesela teaching ağırlıklı üniveristelerde teaching excelence birinci kriter iken araştırma üniversitelerinde research birinci kriterdir. Fakat her yerde bu 3 kriter vardır ve hiçbiri sıfır seviyesine düşmez. Ülkemizdeki üniversite eğitim kalitesinin yükseltilmesi için en gerekli  değişikliklerden bir tanesi teaching excellence maddesinin promosyon kriterleri arasına girmesidir. Tabii bunun nasıl olacağının detayları ayrıca ele alınması  gereken bir konudur.

Son yıllarda ülkemizden pekçok akademisyen arkadaşla bu düşüncelerimi paylaştım. Hemen herkes bu kaygılara hak verdi fakat bazen şöyle itirazlar da yükseldi: Üniversitelerimizde öğretim görevlisi sayısı yetersiz, hocalar çok sayıda derse girmek zorunda kalıyorlar bu da kaliteyi düşürüyor. Üstelik bunlar üniversite öğrencisi olmuş yetişkin insanlar. Sorumlu davranıp içlerinden gelerek ciddiyetle ders çalışmalılar. Ben de bu arkadaşlara şöyle cevaplar verdim. Olması gereken seviyenin çok uzağında bulunan bu sistem değişmek zorunda. Yapacak birşey yok deyip “böyle gelmiş böyle gider” anlayışı ile hareket edemeyiz, edersek zararı ülkemiz çekecek. Bir şeyleri değiştirmek ve bir yerden başlamak zorundayız. Nasıl ki doçentlik ve profesörlük için daha önce olmayan yayın kriterleri geldikten sonra insanlar bu konuda gayret içerisine girdi ve yayın sayıları artmaya başladı. Aynen öyle de “teaching excellenc” da bir kriter haline gelirse üniversitelerde anlatılan derslerin kalitesi kesin olarak artacak, hocalar pedagojik kavram ve gelişmeleri daha yakından takip edecektir.
Gelelim üniversite öğrencilerine ortaokul talebesi gibi davranmamak gerektiği argümanına. Düzenli ve sistemli çalışmanın mesela ödev yapmanın, araştırma yapmanın, akademik yazılar yazmanın ve sunumlar hazırlamanın beklenmediği bir sistemde öğrencilere akademik kültür nasıl verilecek? Öğrencilerden bunları kendi kendilerine mi elde etmeleri beklenecek? Çok sayıda üniversitenin açıldığı ülkemizde kalifiye akademisyen açığı ciddi bir sorun. Gençlerimize akademik kültürü üniversite yıllarında vermezsek ne zaman vereceğiz? Sporda altyapının önemi ne ise akademisyen yetiştirmede de üniversite eğitiminin rolü odur. Daha fazla sayıda gencimiz kaliteli bir üniversite eğitimi alırsa dünyanın seçkin üniversitelerinde daha fazla Türk genci doktora yapma imkânına kavuşabilir. Kaldı ki kaliteli bir üniversite eğitimi sadece geleceğin akademisyenleri için değil her kesim için önemli bir meseledir. Çalışma disiplini, bir probleme değişik açılardan bakabilme alışkanlığı, öz eleştiri, analiz ve sentez gibi kabiliyetler her alanda gerekli ve kıymetli hasletlerdir. Bunlar üniversite eğitimi sırasında düzenli ve sistemli bir şekilde verilmezse öğrencilerin kendi kendilerine elde etmesi beklenemez. İnsanların kendi içlerinden gelerek çalışmasını beklersek sadece istisna kabilinden küçük bir yüzdenin bunu başardığını görürüz. Çoktan seçmeli test tekniğine odaklanmış öğrencilerin modern üniversite eğitiminden beklenen donanımları kazanması üniversite hocalarının özel gayretini gerektirmektedir. (Burada üniversite yerleştirme sisteminin mutlaka kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin üniversiteye gidemeyeceği bir sistemde şu veya bu şekilde bir seçme olmak zorunda. Şahsen üniversiteye girdiğim yıllarda mevcut olan ÖSS-ÖYS sistemini bilgiyi ölçmede ve seçicilikte son derece kuvvetli bulduğumu ifade etmek istiyorum.)
ABD üniversite anlayışında  liseden vasat bir donanım ve hazırlıkla gelen öğrenciler bile  sistem tarafında devamlı ve düzenli çalışmaya teşvik ve mecbur edilerek potansiyellerinin el verdiği en yüksek seviyelere çıkmaları   hedeflenir. Bazı lisans öğrencilerine ileri derecede araştırma projeleri yapma ve bunları yayınlama imkânı sağlanır. Hatta bazen lisans öğrencileri tarafından yapılan araştırmalar birinci derecede dergilerde yayınlanır.  Hocalardan derslerini iyi anlatmaları ve pedagojik konuları takip etmeleri beklenir. Bu bazı üniversitelerde promosyon için birinci dereceden kriterdir. Araştırma ağırlıklı üniversitelerde bile bu kriter göz ardı edilmez.  Hemen her üniversitede hocalara pedagojik konularda yardımcı olan eğitim merkezleri vardır. Hâlbuki kendi ülkemizde liseden daha hazırlıklı gelen nice öğrenciler sistem içerisinde körelmektedir. Kendi öğrencilik yıllarımda ODTÜ gibi ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde fen lisesi gibi çok iyi liselerden yüksek puanlarla gelen   nice arkadaşlarımın bu yazıda dile getirmeye çalıştığım sebeplerden dolayı okuldan atılma noktasına geldiklerine şahit oldum. Bunca yıllık tecrübeden sonra geriye dönüp baktığımda nice parlak beyinleri heba eden bu sistemin değişmesi gerektiğine kesin kanaat getirmiş bulunuyorum.
Tabii ki bu değişiklikler bir anda olmayacak ve olması beklenmez. Önemli olan bu vizyonun eğitim sistemimizin hedefleri arasına girmesi ve bu hedeflerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda kafa yorulmaya ve istişarelere başlanmasıdır.  Meselenin finansal yönünün de olduğu açıktır. Kalitenin artırılması için hocaların ders yüklerinin azaltılması gerekir. Bu da daha fazla öğretim elemanı ihtiyacı ve daha yüksek maliyet demektir. Fakat uzun vadede ülkemiz kazanacaktır. Maliyeti azaltabilecek bir husus ise müfredatta ders sayısından çok kaliteye önem verilmesi ve bazı derslerin müfredattan çıkarılması veya seçmeli hale getirilmesi olabilir.

Esasen birçok program için müfredatların yeni hedefler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Tekrar ifade edeyim ki bu meseleler sihirli bir değnekle bir anda çözülebilecek meseleler değil. Uzunca bir süreç gerekmektedir. Bazı şeylerin nasıl hayata geçirilebileceği konuları  üzerinde kafa yorulması gerekmektedir. Fakat herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için ülke çapında kaliteli bir üniversite eğitimi  vizyon ve hedefi gündemimize girmek zorunda. Bu konularla alakalı olarak herhangi bir hususta görüş alışverişinde bulunmak isterseniz memnuniyetle  konuşmaya hazırım.

Diyor sn. Profesör Nuh Aydın.

 

Bence buna eklenecek bir şey yok! İlgililerin kulağı çınlar umuduyla(!)

Kontak bilgilerim aşağıdadır. Saygılarımla, Nuh Aydın.”

Adresi:

Associate Professor Nuh Aydın, Department of Mathematics Kenyon College, Gambier Ohio 43022  US

e-mail: HYPERLINK “http://us.mc659.mail.yahoo.com/mc/compose?to=aydinn@kenyon.edu” \t “_blank” aydinn@kenyon.edu, http://www2.kenyon.edu/Depts/Math/Aydin).

Nuh Aydın matematik doçenti olarak 17 yıldan beri Amerika’da yaşıyor ve üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor.

Kaynak: Dr. Süleyman DOGAN

 

 

 

GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANIRSA; 30 YILDIR YAPILAN İCRAATLAR MEŞRU SAYILIR MI?

12 Eylül darbesi ile yapılan ihtilal ülkemizi bir karanlıktan bir başka karanlığa sürüklediği bir dönem olarak kabul edilmelidir.
1980 öncesinde yaşayanlar bunları çok iyi bilirler. Ülkemizde her gün, 30-40 insan hayatını kaybettiği bir dönemdi o dönem.
Basiretsiz ve cesaretsiz politikacılarımızın karar verme acizliği, iç ve dış kışkırtmaların oluşturduğu sağ sol kavgası günlük hayatımızın en korkulu anlarını yaşadığımız bir dönemdi o dönem.
Kendi aralarında tutuştukları sürtüşmeden milletin derdiyle uğraşacak zamanları olmayan politikacıların yönetiminde olduğumuz bir zaman dilimiy di 1980 öncesi.
Kapının zili çaldığında korku terlerinin alnımızda biriktiği bir dönemdi o dönem ve sonrası. 12 Eylül darbesini halkın bir çoğu doğru bulmuştu. Sonra ne oldu bilinmez ama; darbeciler amacın çok dışına çikarak büyük haksızlıklara imza atmış oldukları da bir gerçektir.
Ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası yapılanların doğru olduğu söylenemez. Her iki zaman diliminde farklı sebepler farklı karanlık günler getirmiştir ülkemize. Yapılan her darbe ülkemizi; ekonomik, kültürel, sosyal olarak yıllarca geriye atmıştır. Kayıp ettiğimiz insanlar ise ayrı bir yürek acısıdır. Bunun yanında; her gelen kendine göre bir değişiklik yaparak yaşam düzenimizi alt üst etmiştir. Eğitim bunun bir örneğidir.
Ben burada darbenin sebeplerini ve daha sonra darbecilerin yaptığı haksızlıkların detayını dile getirmek istemiyorum. Çünkü o gerçekler bir kaç sayfa yazı ile anlatılacak kadar kolay değildir. Kolay değildir ve bireysel kişiler tarafından üstesinden gelinecek kadar basit bir çalışma ile olmasıda imkansızlar arasındadır.
Benim sorgulamak istediğim başka bir düşüncedir…(?)
Bu gün mahkeme önüne çikardığımız darbecileri, mahkeme sonunda Türk milleti adına suçlu olarak yargılarsak; bu yargının hukuksal değeri ne kadar inandırıcı olabilir?
Bu yargı ile aynı zamanda 1982 Anayasasını da yargılamış olmazmıyız?
Bu yargı ile 1982 Anayasasını ezici bir çoğunlukla kabul eden halkımızı da yargılamış olmazmıyız?
Değilmi ki 1982 Anayasası darbeciler tarafından yapılan bir Anayasadır! Değilmi ki 1982 Anayasası Türk halkının % 92 çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
Değilmi ki 30 yıldan beri bir o kadar hükümetler bu Anayasa ile icraat yapmıştır?
Değilmi ki Türkiye Cumhuriyeti 30 yıldan beri tüm icraatlarında verdiği hukuksal, icraatsal ve yönetimsel kararlarda 1982 Anayasası ile hareket etmiştirler?
Peki… biz bu gün mahkeme önüne çıkarılan iki kişiyi yargılamakla neyi yargıladığımızın farkında değilmiyiz?
Milletlerin hukuksal ve icraatsal yönetimlerinde temel dayanakları Anayasa değilmidir?
Anayasanın iyi ya da kötü olması ayrı bir meseledir. Ama var olduğu süre içerisinde geçerliliği tartışılmaz olan tek yetki merceğidir; ve tüm kararlar onun hukuksal düzenlemelerine göre verilir.
Bu, dünyanın tüm ülkelerinde aynıdır. Aksine verilen kararlar Anayasayı ihlal etmekten başka bir şey olamaz.
% 92 oylama çoğunluğuyla yürürlüğe giren 1982 Anayasası bu gün hala yürürlüktedir. Yapılan tüm icraatlar ona dayanarak yapılmak mecburiyeti vardır. 12 Eylül darbecileri yargılanıp, darbeciler suçlu bulunursa;…onların yaptığı, halkın büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa hükümsüz sayılmazmı? Hükümsüz sayılırsa eğer…(!)…biz 30 yıldır gayrimeşru olan bir Anayasa ile mi idare edilmişiz sorusu kendiliğinden ortaya çıkmazmı?
Anayasa üzerine yemin ederek görev teslim alanların hukuksal meşruiyetini nasıl anlamalıyız?
30 yıldan beri Anayasa hükmünde verilen kararlar hükümsüz olmazmı?
30 yıldan beri yapılan evlilikler, boşanmalar, tapu kayıtları, trafik kanunları, cebimizdeki ehliyet yasal değilmidir. Birisini öldürene verilen ceza hangi Anayasanın hukuk kanununa göre verilmiş sayılacak?
Daha bitmeyecek kadar hayatımızı düzenleyen icraatlar,uygulamalar ve binlerce sorular.
Bu yargılamalar ile demokrasiye hizmet edildiğini sananlar olabilir. Ancak hiç bir demokrası kendi dayanağı olan Anayasayı hiçe sayarak varlığını sürdüremez. Kuralsız bir demokrasi düşünmek, demokrasiye verilecek en büyük zarar değilmidir?
Yukarıda söylediğim gibi; Anayasanın iyi ya da kötü olması mesele değildir. O ayrı bir platform tartışması olabilir. Önemli olan onun varlığıdır ve halen yürürlükte olmasından ötürü hayatımızın düzenleyicisidir.
Bu günkü Anayasaya göre, darbecilere açılan mahkeme yetkilimidir(?) …sorusunu da hukukculara ve karar makamında oturacak olan hakimlerimize bırakıyorum… Kaş yaparken göz çıkarmayalım; gelen ağam, giden paşam düşüncesiyle demokrasi yaşanmaz olduğunun bilincinde olabilmek umuduyla…

Saygılarımla
Mehmet Nuri Sungur

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ÜLKEMİZDE UYGULANAN ASGARİ ÜCRET POLİTİKASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor. Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur. Bu günkü yaşam şartlarında, asgari de olsa bile; bu para ile onurlu yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tesbit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 4,50 iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgarı ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır.

Ülkemiz son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadır. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu göğsümüzü kabartarak bağırmaktayız. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişimidir. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 90 cı sıradayız. 17 ile 90 nın arasındaki farkı düşündüğümüzde aradaki farkı anlamak zor olmasa gerek.

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulama hakkına sahiptir. Kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar.

Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmektir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır. Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Asgari ücret tablosuna karşı bir asgari yaşam tablosu yaparsak aradaki farkı görmek imkkanımız olacaktır. Baz olarak iki çocuklu bir aileyi örnek alalım.

En ucuz ev kirası: 350 + Elektrik ve su aylık: 60 + Gaz tüpü: 70 + Ekmek: 60 +

2 kg et: 50 + Sebze meyve:100 + Kahvaltılık:100 + Tencere malzemesi Bulgur pirinç gibi: 50 + Temizlik:50 + Giyecek:50 + Çouklar küçükse;Mama ve bez:100 + Büyükse okul; 100 + Isınma malzemesi:100 + Toplam:1240 TL Eksi Asgarı ücret:                  701TL = Her ayki açık: 539 TL

Bu listede henüz bir kitap, bir Gazete, bir sigara, bir sinema seansı yok. Telefon İnternet gibi özellikler zaten hiç aklıma gelmedi bile; içecekler de aklıma gelmedi. Ya eşinize bir çiçek?…aman Allah korusun! İnsana bir de gülerler. Git kırdan topla, ya da işten gelirken komşunun bahçesinden azacık çalı-verirsin vesselam…

Himm… listenin sonu gelmiyor. Geri kalanları da herkes kendine göre hesaplasın.

Şimdi sormak lazım: Bu tabloyu yapanlar yaptıklarından utanmıyorlarmı? İnsan hak ve hukukuna riayet ettiklerini iddia edebiliyorlarmı?

Altta ki asgari ücret tablosuna bir göz atarsanız meseleyi daha rahat anlarsınız!

Buyurun…!!

Asgari ücret 2012 in brüt tutarı 886,50 TL olarak, 2012 asgari ücret in net tutarı 701,14 lira olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari ücret 2012 un net hesabı ve işverene maliyeti aşağıda hesaplanmıştır. 01.07.2012 tarihinden itibaren 16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. 42 TL lik asgari ücrette artış olacak.. Asgari ücret 2012 net ve asgari ücret 2012 brüt rakamlarını aşağıda görebilirsiniz.

01.01.2012 – 30.06.2012 tarihleri arasında (ASGARİ ÜCRET);

ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN BRÜT: 886,50 TL
ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN NET:   701,44 TL

Asgari Ücret 2012 yılı Tablosu:

ASGARİ ÜCRET VE YASAL KESİNTİLER

(01.01.2012-30.06.2012 Dönemi)

16 Yaşından
Büyükler

Brüt Ücret

886,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı

124,11 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı

8,87 TL

Gelir Vergisi Matrahı

753,53 TL

Gelir Vergisi

113,03 TL

Damga Vergisi

5,85 TL

Kesintiler Toplamı

251,85 TL

Asgari Geçim İndirimi
(Bekar ve Çocuksuz)

66,49 TL

 NET ELE GEÇEN (Asgari Ücret + AGİ)

701,14

Asgari Geçim İndirimi 2012

2012 yılı asgari ücretin brüt tutarının 886,50 TL olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari geçim indirimi 2012 (agi 2012) miktarları aşağıda hesaplanmıştır. 2012 yılında en düşük ücret asgari geçim indirimi (bekar olarak çalışan) 66,49 TL olmuştur. Yine 2012 yılında yeni zamla birlikte en çok ücret (evli – eşi çalışmayan – 4 çocuklu) 113,03 TL olmuştur. İşte asgari geçim indirimi miktarları:

Açıklanan asgari ücret üzerinden 2012 yılına ilişkin hesaplanan asgari geçim indirimi 2012 bilgileri aşağıdadır.

ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2012 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO

(Asgari ücret; 2012 yılı için aylık brüt 886,50 TL olarak dikkate alınmıştır)

ÜCRETLİNİN MEDENİ

DURUMU

AYLIK TUTAR

BEKAR

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           1 ÇOCUKLU

76,46

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           2 ÇOCUKLU

86,43

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           3 ÇOCUKLU

93,08

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           4 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN

79,79

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 1 ÇOCUKLU

89,76

EVLİ EŞİ Ç ALIŞMAYAN 2 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 3 ÇOCUKLU

106,38

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 4 ÇOCUKLU

113,03

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR. BÖLÜM II

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaların ikinci bölümü.

BÖLÜM II

Mehmet Bey

Sanırım birbirimizi biraz anlamaya başladık. Bu konuyu bu kadar araştırmış olmanız doğrusu beni şaşırttı. Mutlu da oldum. Düşünen ve araştıran insanlardan korkulmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu çeşit insanlar ulaştıkları sonuç bizim fikirlerimizi desteklemese de eninde sonunda doğruyu bulurlar. Bu nedenle yazıma başlamadan sizi tebrik etmeme izin verin.

Yazınızda organ nakli konusunun kapitalist eğiliminden bahsediyorsunuz ki bu konuda son derece haklısınız. Olayın arkasında kapitalist bir mantık var. Çünkü eğer bu olaya bir çare bulamaz isek 2025 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin %30 unu diyaliz merkezlerine vermek zorunda kalacağız. Kamu maliyesi açısından bakılınca bu korkunç bir durum.

Bu sebeple de kapitallerle düşünen insanlar da organ nakliyle ilgileniyorlar.Ayrıca kaybedilen yetişmiş insan gücünün kamuya verdiği zarar da bu kayıplara eklenecektir.

Bu açıdan bakılınca elbette olayın arkasında para da gizli. Ancak eğer kastınız fakirlerin böbreklerinin alınıp zenginlere aktarılması ise bu durum bizim ülkemizde nerede ise yok denecek kadar azdır.

Münferit bazı vakalar olmadı değil. Dr Yusuf faciasını hatırlarsınız.. Hani Uğur Dündar’ın ortaya çıkarttığı, kaçak olarak fakirlerle anlaşıp organlarını zengin lere naklederek para kazanan yaratıktan bahsediyorum.

Bilmem bu yaratığın sonunu da biliyormusunuz. Meslektaşları tarafından lanetlendi, diploması elinden alındı. O da yurt dışına kaşmak zorunda kaldı. Bildiğimiz kadarı ile Romanya‘da aynı işi yapmaya devam ediyor. Keşke bu kişi tıp fakültesinden hiç mezun olamasaydı. Ama olmuş işte. Ne yaparsınız arada bir çürük elma çıkıyor işte.

Birde Antalya’da olan son organ yolsuzlğu var. Buradaki hadiseyi başından itibaren takip ettik. Olayın aktörlerini yakından tanıyoruz. Emin olun ki Antalya’daki durum kanunların minik bir açığını yakalayan tıp dışı insanların mafyavari tavırlarından doğmuştur.

Yani burada hekim camiası kullanılmıştır.Ama bunlar dışında organ ile ilgili bir yolsuzluktan bahsedemeyiz.

Ayrıca organ naklindeki illegal uygulamaların tamamı canlıdan nakiller için geçerlidir. Kadavradan (Cesetten) nakillerde yolsuzluk yapmak imkansızdır. Zira beyin ölümü tespit edildiğinde organların kime verileceği belli değildir.

Biz durumu sağlık bakanlığındaki ulusal koordinasyon merkezine bildiririz. Bu merkez veri tabanından organların kime uygun olduğunu bilimsel bir kurula da danışarak saatler içinde belirler.

Beyin ölüm kararı alan gurup son ana kadar organların hangi merkeze gönderileceğini bile bilmez. Organ verici nerkez organ alan merkez ile irtibata geçmez. İrtibatı UKM sağlar. Ayrıca beyin ölüm kararı alan gurup asla organ alacak olan hasta ile temasa geçmez ve organ nakledecek hekim gurubu içinde yer alamaz.

Bu sebepledir ki kadavra (Ceset) donörlerde şimdiye kadar tek bir yolsuzluk olmamıştır.

Savaş bölgeleriyle ilgili bu tür söylemler her zaman ortaya çıkar. Ama böyle bir organizasyon çok zordur.

Mehmet Bey; organ almak dünyanın en zor ameliyatlarından biridir. Organı alıcıya nakletmek çok dahah kolaydır. Ancak durum o kadar abartılır ki, yerine göre medya da evine girilerek bayıltılıp ekmek bıçağı ile böbrekleri çıkartılmak istenen insanlardan bile bahsedilir. Bunlar da bizi çok güldürür.

Organ mafyası var mıdır? Evet vardır. Lakin medyadaki gibi değil. Organları ampul söker gibi sökemezsiniz. Bu çok teknik bir iştir ve en az 6 uzman hekim tarafından yürütülen yaklaşık 4 saatlik bir operasyondur.

Mafya sokaktaki insanların böbreklerini köşe başında alamaz. O halde mafya nasıl çalışır?. Durum şudur.

Organnını verecek kadar fakir bir insan ve bir tek organ için servet ödeyebilecek organ yetmezlikli (çoğunlukla böbrektir) zengin bir adam vardır hikayede. Bir de bu ikisi arasında bağlantıyı sağlayan mafya dediğimiz karanlık kişiler. Mafya bir şekilde bu iki insanı ilişkilendirir. Verici fakirden organ alınmasını çoğu zaman resmi makamları ve etik kurulları kandırarak ayarlar.Sonuçta zenginden organ parasını alır, aldığı pararnın yaklaşık %10′unu organ aldığı fakire verir. Masraflar da çıkınca kendisine epeyce bir parar kalır. Ama bu mafya asla kadavra (Ceset) donörlerden parar kazanamaz.

Hayat çok değerlidir Mehmet Bey. Bir organın değeri ise hayatın değerine eşittir. Bu sebeple organ yetmezlikli hastaların sorununu legal yollardan engelleyemezsek illegalitenin (kanunsuzluğun) tırmanmasını asla önleyemeyiz. Bizim çabamız da legal (kanuni) yollardan çözüm üretmektir.

Kişi ne zaman ölmüştür? Evet hakikaten de bu çok felsefi bir soru. Kısa bir mail yazısında açıklanamayacak kadar karmaşık bir konu.

Lakin bilim bize hala beyin sapı fonksiyonlarının hayat ile eş anlamlı olduğunu söylüyor. Diğer organların bazıları otomatisiteye sahiptir. Mesela kalp atımları beyin olmasa bile bir süre devam edebilir.Bu bizim için önemli değil. Hatırlarmısınız bilmem. Eskiden liselerde kurbağa bacakları tahtalara toplu iğneler ile tutturularak kaslarına elektrik verilerek bacağın hareket etmesi deney olarak yapılırdı. Bu durumda kurbağanın o halde bile hala canlı olduğunu mu iddia  edeceğiz. Elbette değil. Eğer tüm doku ve hücre fonksiyonlarının kaybı ölüm olarak adlandırılırsa insan kalbi durduktan sonra bile 8 saat daha yaşar denmelidir.

Harvard kriterleri sanırım sizin epeyce canınızı sıkmış. Ancak lütfen bu kriterleri bir kenara itmeyin. Bunlar temel fikirlerdir. Aslında ülkemizde bu konudaki karmaşa en az düzeydedir.Biz 1979 da İtalya’dan sonra dünyadaki organ ve doku nakli kanununu kabul etmişiz. Bu kanun 1982 de aksaklıkları görülüp revize edilmişrir. (2238 sayılı kanun). Bu kanun daha sonra genelgelerle desteklenmiş ve hakikaten de gurur duyulacak kadar mükemmel hale gelmiştir.

Özellikle Sağlık Bakanlığının Ocak 2012 de yayınladığı genelge ile durum daha da netleşmiş ve uygulamadaki aksaklıklar en aza indirilmiştir.

Bu kanunda ne Avusturyada ki gibi aksi belirtilmedikçe organ bağışı yapılmış sayılacağı gibi toplumu rahatsız eden bir kural konmuş, ne de İran’daki gibi organ alım satımı devlet eliyle de olsa serbest bırakılmıştır.

Son derece modern ve toplum dinamiklerine göre hazırlanmış bir genelgedir.Dolayısıyla toplumun dünyanın değişik yerlerinde yaşanan olumsuzlukların ülkemizde görülmemesi için gerekli tedbirlerin alındığını ve bu tedbirlerinde hakikaten işe yaradığını bilmesi gerekir.

Ülkemizde hakikaten sevimsiz ve münferit iki vaka dışında şimdiye kadar organ nakli ile ilgili bir suç tespit edilmemiştir.

Buna rağmen beyin ölümü olduğu düşünülen hastaların %12 sinde şüpheli durumlar vardır. Medyada bahsedilen uzun yıllar sonra dirildi, 3 ay sonra çocuk doğurdu vs. şeklindeki haberlerin tamamı bu %12 lik guruba aittir.

Tüm çabamıza rağmen bu oranı azaltamıyoruz. Bizim sağlık bakanlığına önerimiz küçük bile olsa şüpheye düşülen bu %12 lik gurupta beyin ölüm kararının alınmamasıdır.

Ne yazık ki bakanlık bu konuda ketum davranıyor olup, illa da bu %12 lik gurupta da durumun açıklığa kavuşturulmasını bizlerden talep eder haldedir. Buna rağmen ben kendi kliniğimde şüphem varsa hasta hakkında asla beyin ölüm kararı almıyorum. Bence doğrusu da budur.

Mehmet Bey tıpta bir kaide vardır. Sonucu kesin olan durumlarda, beklenen sonuç bir türlü gerçekleşmiyorsa muhtemelen teşhisiniz yanlıştır. İşte bu teşhis hataları bu %12 lik zorlama gurupta oluyor. Yoksa beyin ölümünün sonucu bellidir.Bu hastalar kesin olarak ölürler ve beklenen yaşam süresi tam destek verilse bile 96 saat civarındadır.

Ben kendim bilimsel bir inatla beyin ölümlü bir hastayı yaşatmak için inat ettim. Günde yaklaşık 5.000 TL harcadım ve ancak 7. güne kadar yaşatabildim. Mehmet bey emin olun bu hastalarda teşhis hatası yoksa ki… %88 inde yoktur, ölüm muhakkaktır. burada spekülasyonları önlemenin en kolay yolu da %12 lik şüpheli vaka gurubunu yok farzetmektir.

İsterseniz Sağlık Bakanlığının son genelgesini size gönderebilirim. Oldukça anlaşılır bir dille yazılmış olup ayrıntılı bir metindir.

Son olarak yazılarımı yayınlanmaya değer bulduğunuz için teşekkür ederim. Elbette belirttiğiniz şartlarda ve anlamı değişmeden yayınlayabilirsiniz.

Saygıyla

Dr. Ayhan ONUR

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR.

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaları için çok teşekkür ederim.

Dünya literatüründe rastlanılmayacak açıklık ve dürüstlükle bizleri bilgilendiren Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR, dünyada ki bir çok hekimler için bir örnek olmalıdır. Bir kaç lisan eşliğinde yaptığım tüm araştırmalarda, organ nakli ve „beyinsel ölüm“ konusunda „beyinsel ölüm“ teşhisini destekleyen uzmanlardan bu kadar açık bir bilgilendirmeye rastlamadım.

Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. …diyor değerli hekimimiz.

„Beyinsel ölüm“ teşhisinde %12 ye varabilecek yanılma payı olduğunu, bu durumun bir çok hekimlerimizi rahatsız ettiğini söyleyen Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR; mevcut teknolojik imkanlarının kullanıldığına dikkat çekerek henüz bu yanılma payının ortadan kaldırılamadığının üzüntüsünü dile getirmektedir.

Bu önemli açıklamaları yayınlamayı bir görev olarak gördüğümden ötürü, (kendisinin iznini alarak) yorumlar platformundan ana sayfaya taşımayı uygun bulmaktayım.

Burada güdülen amac; konuyu daha geniş okuyucu platformuna taşımak ve kamuyu bilgilendirmektir.

Bilgilenen kişi; nasıl karar vereceğinin özgürlüğüne sahiptir ve buna kimsenin de itiraz hakkı olamaz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından kaleme alınan yazının orijinal kalması için, yazıyı genel makale karakterine çevirmeden, kişiye hitap olan karakteriyle vermeye özen gösterdim. Hepimiz için çok önemli olan bu yazının birinci bölümünü altta okumak imkanı bulacaksınız. Ayrıca kendi kişisel düşüncelerinizi yorum panelinde dile getirmek imkanını kullanarak konuya yardımcı olabilirsiniz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR’un kaleminden. Bölüm I  

Buyurun!

Mehmet Bey
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, beyin ölümü tespit edilen hastaların çocuk doğurmaları mümkün değildir.. Zira bu insanların beklenen kalp durması zamanları yaklaşık olarak 96 saattir. Eğer bu süre içinde sezeryan ile bebek dışarı alınıp yaşatılabilirse ne ala. Ancak bunun dışında uzun süre sonra bir bebeğin beyin ölümü olmuş anneden doğması imkansızdır.
Apne testi meselesine gelince :
İnsan hayatı büyük çoğunluğu beyin sapı denen bölgeden çıkan 12 çift sinir ile devam ettirilir ki, bu sinirler kafa çiftleri olarak bilinir.

Bu sinirlerin belki de en önemli görevi solunumun spontan olarak ve değişen ruhsal – mekanik strese göre devam ettirmektir.

Apne testi ile bu hayati refleks test edilmektedir. Burada hastaların akciğerleri içine jet akımla devamlı olarak  %100 oksijen verilerek hasta solunum cihazından ayrılır. 8-10 dakika kadar hasta soluk almadan bu şekilde oksijenize edilir.

Burada hastanın kan oksijen düzeyi asla azalmaz hatta çoğu durumda artar. Ancak solunum işi olmadığı için vücutta biriken karbondiaoksit atılamaz ve birikerek artmaya başlar.

Bu CO2 düzeyindeki artışın hastanın eğer mümkünse solunumunu başlatması beklenir. Çünkü artmış olan CO2 düzeyi bilinen en güçlü solunum uyaranı yani beyin sapı uyaranıdır. Şayet bu test esnasında hastada solunum işi başlar ise teste hemen son verilir.

Test ortalama olarak 10. dakikada ne olursa olsun sonlandırılır ve testin sonunda kan CO2 düzeyi yeniden belirlenir.

Başlangıç ve bitiş arasındaki CO2 farkı ve bu farka rağmen hastanın solunumun başlamamış olması neredeyse kesin olarak beyin kanlanmasının durduğunu gösterir. Ancak asla kesin denilemez.

Çünkü üzerinde tartıştığımız konu kalbi atan bir insanın ölüp ölmediğidir. Emin olun bu kararı vermemek için elimizden geleni yaparız. Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. Bu sebeple emin olmak iteriz. Bu sebeple aşağıda belirteceğim testlerin tamamı bu hastalara yapılır.Bu testlerden birinde bile şüpheli bir durum söz konusu olunca işlemi ve karar alma prosedürünü hemen durdururuz.

Bu muayene ve testler:
1-Hastanın koma durumunu açıklayacak hipotermi, ilaçla zehirlenme elektrolit bozukluğu vs. gibi başka bir patoloji olmadığından kesin olarak emin olunur. Hastanın tansiyonunun komaya yol açmayacak kadar düşük olması bile testten vazgeçmemiz için yeterli olmaktadır.
2-Hastada koma durumu açıkça gösterilmiş olmalıdır. Bu durum tomografi yada MRI ile teyid edilmelidir. Bu durumu gösteremez ve koma durumunu açıklayamazsanız beyin ölüm kararı da alamazsınız.
3-Hastanın hiç bir ağrılı uyarana cevap vermemesi, elleri kolları ve ayaklarının kesin hareketsiz olması, göz bebeklerinde ışık refleksi olmaması, göz küresinin kesin bir hareketsizik halinde olması, nefes borusunun içine bir kataterle dokunulunca bile hastada öksürük refleksi olmaması, çok az olsa bile asla bir solunum hareketi olmaması, kulağa soğuk suyla müdahale edilince göz kürelerinin devinim hareketi yapmaması, hastada hiçbir mimik hareketinin bulunmaması gerekir. Yani hasta total arefleksi denen tam bir koma halinde olması ön şarttır. Öyle ki vücudun hassas yerlerine iğne batırılınca bile hasta tepki vermemelidir.
4-Bu durum tespit edildikten sonra hala şüphe varsa hastaya MR anjıo, convancional serebral anjıo, transcraneal dopler, SPECT tomo, Xenon tomo vs. yapılarak hastanın beyin kanlanmasının kesin olarak durduğunun tespiti gerekir.
Tüm bu testler yaklaşık olarak 4 saatlik bir süreçte tamamlanır. Hepsi son derece sıkı prosedürlere bağlıdır. Sonuçları ve yorumları net olarak belirlidir ve sonuçta şüpheye yer kalmayacak şekilde beyin ölüm kararı; beyin ölümü olduğu tahmin edilen hastaların %88 inde alınabilir.

Kalan %12 vaka ise hakikaten bizleride ciddi olarak düşündürmektedir. Şu anda bulduğumuz yol ise bu  %12 vakada eğer çok küçük bir şüphemiz bile varsa, beyin ölüm kararı almaktan vazgeçmektir.

Her ne kadar olaya alışık bile olsanız, böyle bir durumda hata yapmak ihtimali hepimizi korkutur. Bu sebeple biz beyin ölüm kararı aldığımız bir hastada organ alınması ameliyatından 1 saat kadar önce tüm testleri yeniden yaparız.

Nitekim bizim kliniğimizde 2 yıl kadar önce ameliyattan 1 saat önce yapılan son testte şüpheli bir durum tespit edilince Ankaradan gelmiş olan ameliyat ekibi geri gönderilerek işlem durdurulmuştu. Bu duruma gelen ekip ve sağlık bakanlığı ekipleri de dahil kimse ses çıkartıp tepki göstermedi. Çünkü durumu bizim kadar onlarda aynı mantıkla tartıyorlardı.
Mehmet Bey, bizlerin beyin ölüm kararı aldığımız hastaları görme şansınız olsaydı eminim bizleri anlardınız.

Bu hastaları çoğu travma vakaları olup, bazılarının beyinleri inanamayacağınız kadar hasar görmüş ve sıkışmıştır. Öyle ki bazı hastaların kafa içi basınç artışından dolayı beyinleri burunlarından dışarı fışkırır. Emin olun şaka yapmıyorum. Bu hastalar için yaşamdan bahsedilemez. Şimdiye kadar literatürde beyin ölüm kararı alınıp da yaşama dönmüş tek bir hasta bile yoktur. Bu sebeple beyin ölümünün eski adı; -come de pase- yani geri dönüşümsüz koma dır.
Her ne kadar bazı hastaların gelişlerinde beyin ölümü olduğu belli ise de, bizler prosedür olarak 12 saatten önce hiçbir hastaya bu kararı almayız.

Yani eğer beyin ölüm kararı alınmışsa beyin en az 12 saattir kan ve oksijen almamaktadır.

Oysa beyin, oksijensizliğe ve kansızlığa en fazla 5,5 dakika dayanır. Daha sonra geri dönüşümsüz hasarlar başlar. 15 dakikalık oksijensizlik ise beyin açısından hayatla bağdaşmaz. Yani 15 dakikadan fazla beyne kan gitmez ise bu hastalar kesin olarak ölürler. Burada bizim limitimiz ise 15 dakika değil 12 saat üzeridir ki bu da hasta güvenliği açısından konulmuş bir kuraldır. Kayıtlar gereği bu kuralı asla çiğneyemezsiniz.
Belki hekimler uğraşmak istemedikleri için hastalara beyni öldü diyorlar diye düşünülebilir.

Şunu belirteyim ki beyin ölüm kararı alma prosedüründen itibaren organların alınıp nakil ambulansına konması arasında ortalama 18 saatlik bir süreç geçer. Ve yoğun bakımcı hekim bu sürenin önemli bri kısmını hastanın hemen yanında ve sandalye üzerinde geçirir. Beyin ölümlü hastaya bakmak emin olun ki beyin ölümü olmayan hastaya bakmaktan en az 10 kat daha zordur.
Mehmet Bey, beyin ölüm kararı almak da uygulamak da sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun vicdani yükünü hep üzerimde hissettim. Lakin inandığım bilim ve tüm veriler beyin ölümünün ölüm olduğunu söylemektedir.

Beyin ölümlü hastaların beyin EEG leri düzdür. Hiçbir beyin dalgası alınamaz. Uyaranlara minimal cevabı bile gösteren BAEP gibi uygulamalarda hiçbir cevap alınamaz. Vücut adeta 4 gün sonra durmak üzere kendi ivmesiyle hareket etmektedir.
Bizler beyin ölümlü hastalardan hoşlanmıyoruz. Bu mesleğimizin sevmediğimiz yanlarından biri.

Ailesine yakınlarının beyninin öldüğünü söylemek bizim için zordur.Bu zorluk içinde kaybedilmiş bir savaşın utancı da vardır. Başarısız olduğumuz için bu beyin ölmüştür. Ama bu başarısızlığı başka bir başarıya döndürmek için hasta yakınlarını organ bağışı talep etmek gibi son derece zor bir görevi de organ nakil koordinatörü arkadaşlarımız yürütürler.

Ailelerden organ bağışı alabilmenin tek yolu, ailenin bize güvenmesi ve hastası için gereken her şeyin yapıldığına , buna rağmen beyin ölümü oluştuğuna inanmasıdır.

Bunu sağlamanın en iyi yolu da hasta için gereken her şeyi gerçekten yapmaktır. Emin olun ki yapıyoruz. Ancak sonlu olan insan hayatı karşısında eninde sonunda yeniliyoruz. Bu durumda halkın güvenini kaybetmek organ bekleyen hastaların sonu olacaktır.
Size aşırı tepki verdiysem bu 45.000 can için duyduğum endişedendir. Sertliğim için yine de özür dilerim. Lakin siz de bizi anlayın. Bizler kaybedilmiş bir savaşın artıklarıyla başka bir savaşa girip kazanmak azminde olan insanlarız.
Umarın derdimizi anlatabilmişimdir
Saygıyla
Dr. Ayhan ONUR

 

Sn. Uz. Dr. Ayhan Onur beye bu önemli açıklamları için tekrar teşekkür ederim. Konuya duyarlı davrandığı için tebrik ederim, ayrıca müteşekkir olduğumu ifade etmek isterim!

 

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

YENİ ÇEK KANUNU: 6273 SAYILI KANUNLA KARŞILIKSIZ ÇEKTE HAPİS CEZASI KALDIRILMIŞTIR

Çek yasası resmi gazetede yayınlandı!

Yeni Çek Kanunu 04.02.2012 tarihinden itibaren resmen uygulanmaya başladı. Çek Yasası’nda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa Resmi Gazete’de yayımlandı.

Karşılıksız çekte adli para cezası ödenmediği için uygulanan hapis cezası yerine idari nitelikle yaptırım uygulanacak.

31.01.2012 TARİHLİ VE 6273 SAYILI ÇEK KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

MADDE 1- 14/12/2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “adlî sicil” ibaresi, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin yedinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.

d) Çekin basıldığı tarih

MADDE 2- 5941 sayılı Çek Kanunu 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “altıyüz” ibareleri “bin” şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “şikâyette” ibaresi “talepte” şeklinde değiştirilmiş; maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

(9) Çekin, üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren beş yıl içinde ibraz edilmemesi hâlinde, muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu sona erer.

MADDE 3- 5941 sayılı Çek Kanunu 5 inci maddesinin başlığı “Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “hukukî ve cezai sorumluluk” ibaresi “hukukî sorumluluk ile idarî yaptırım sorumluluğu” şeklinde, birinci ve onuncu fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş; ikinci, dördüncü, dokuzuncu ve onbirinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

(1) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılması hâlinde, altı ay içinde hamilin talepte bulunması üzerine, çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi hakkında, çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da çek hesabı sahibinin yahut talepte bulunanın yerleşim yeri Cumhuriyet savcısı tarafından, her bir çekle ilgili olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilir. Bu fıkra hükmüne göre çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı, karşılıksızdır işlemine tâbi tutulan çekin düzenlenmesi suretiyle dolandırıcılık, belgede sahtecilik veya başka bir suçun işlenmesi halinde de verilir

(2) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılacak başvuru ve itirazlar hakkında, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun kanun yoluna ilişkin hükümleri uygulanır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılan başvurunun kabulü hâlinde, bu kararla ilgili olarak da 8 inci fıkradaki bildirim ve yayımlanma usulü izlenir.

MADDE 4- 5941 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılması

MADDE 5- 5941 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin dokuzuncu fıkrasında yer alan “bir yıla kadar hapis” ibaresi “Cumhuriyet savcısı tarafından üçyüz Türk Lirasından üçbin Türk Lirasına kadar idarî para” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 6- (1) Karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödenmesi hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı Cumhuriyet savcısı tarafından kaldırılır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırıldığı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına 5 inci maddenin sekizinci fıkrasındaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

(2) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararının verildiği yer Cumhuriyet Başsavcılığına başvurularak talebin geri alınması hâlinde de birinci fıkra hükmü uygulanır.

(3) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına ilişkin kayıt, kaydın girildiği tarihten itibaren her hâlde on yıl geçmesiyle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından re’sen silinir ve bu işlem ilân olunur.”

MADDE 6- 5941 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

GEÇİCİ MADDE 3- (1) Bankalar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca bu maddenin yayımı tarihinden itibaren bir ay içinde 2 nci maddeye göre yayımlanacak tebliğde belirlenen esaslara uygun olarak yeni çek defterleri bastırırlar.

(2) Bankalar, 31/12/2012 tarihine kadar müşterilerine yeni çek defterlerini verir ve ellerindeki eski çek defterlerini imha ederler.

(3) Bu Kanunun bu maddenin yayımı tarihinden önce yürürlükte bulunan hükümleri ile 3167 sayılı Kanun hükümleri gereğince düzenlenmiş olan eski çeklerin hukukî geçerliliği devam eder.

(4) Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, muhatap bankanın 3 üncü maddenin üçüncü fıkrasına göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu 30/6/2018 tarihinde sona erer.

(5) 31/12/2017 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.

(6) Bu maddenin yayımı tarihinden önce verilen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararlarına ilişkin kayıtlar, 6 ncı maddede düzenlenen yasağın kaldırılmasına ilişkin şartlar oluşuncaya kadar Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında tutulmaya devam olunur.

(7) Bu Kanun hükümlerine göre suç karşılığı uygulanan yaptırımı, idarî yaptırıma dönüştürülen fiiller nedeniyle,

a) Soruşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığınca,

b) Kovuşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında mahkemece, idarî yaptırım kararı verilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay’ın ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında ise ilgili dairece, bu Kanuna göre işlem yapılmak üzere dava dosyası hükmü veren mahkemeye gönderilir ve bu mahkeme tarafından duruşma yapılmaksızın karar verilir.”

Madde 7- 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 726 ncı maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “altı ay” ibareleri “üç yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

Madde 8- 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 814 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “altı ay” ibareleri “üç yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 9- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 10- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

 

ORGAN NAKLİ/BÖLÜM III: HEKİMLERİMİZ VE HARVARD KRİTERLERİ.

Bu yazı serisinin üçüncü bölümüne başlamadan önce, çok önemli bir düşünceyi dile getirmek istiyorum.

Bu yazı serisi hiç bir hekime ve tıbbı olanaklara karşı değildir. Tıbbı araştırmalara çok şeyleri borçluyuz. Yaşamı, yaşar hale getiren hekimlerimizin toplumdaki sosyal statüleri her zaman mesleklerinden ötürü yüksek tutulmuştur ve öyle de kalmalıdır! Ne yazik ki, her meslekte olduğu gibi, bu mukaddes meslekte de bazi yeminini unutanlar vardır. Ancak bu durum hekimlerimize genel olarak güvenimizi asla sarsmamalidir. Organ bağışında yeterli bilgileri aldıktan sonra, özgürce vereceğiniz karar doğrultusunda; organ bağışlayarak bir başka hayatı kurtarbilirsiniz.

***

İnanmadığım bir şey var sa, o da mucize kavramıdır. İlimce tesbit edilmemiş olan kavramlara “mucize” deseler de; ben henüz araştırılmadığına inanırım. Buradan yola çikarsak, daha işin başındayız diyebiliriz.

İnşallah bir gün; “ölümsel beyin” yoluyla yapılan organ nakilleri bir “ara çözüm” olarak tıb tarihine geçer.

Hekimlik mesleğinin özü yaşamla ilgili; özellikle insan yaşamı ile ilgili olduğu için, çok komplex bir bütünü içermekte olduğu bir gerçektir.

Hekimlerimizin organ alımında hangi zor bir vicdanı sorumluluğunun içerisinde olduğunu çok iyi biliyorum. İleride bunu da yazacağım. Allah yardımcıları olsun!

Toplumu ve bir çok uzmanları rahatsız eden Harvard kriterlerinin başında; “beyinsel ölüm” kavramı ile tıbbı olanakların organ naklinde kullanılmasına destek veren hukuksal kriterlerdir.

Bu kriterlerin arkasında ne kadar kapitalist düşünce vardır sorusu ise, bir çok insanlar tarafından düşünülmektedir. Haklılığı varmıdır(?)… bu düşüncenin, o ise ayrı bir sorudur.

Kişi ne zaman ölmüştür?…kişi ne zaman gerçekten ölmüştür? …sorusu ikilem içersine düşmüştür. Bu ikilem şüphelerden ötürü organ bağışı tüm tanıtımlara rağmen istenilen düzeye getirilememiştir.

Bu böyle olduğu için; bir çok ülkelerde durum kanun eşliğinde tersine çevrilerek; organ kartında “organımı vermem” diye yazmayanlar, otomatıkman organı alınabilinir katogorisine giriyorlar. Örneğin Austurya. Bu yalnış bir politikadır diye düşünüyorum. Çünkü anti reaksiyon oluşturan bu zorlama, sosyal düzene uyumlu olmadığı gibi, organ bağışını da teşvik etmemektedir.

Harvard kriterleri ile tıb dünyasını değiştiren “beyinsel ölüm” kavramı, ölüm prösödürünü ikiye bölerek, toplumda şüphelere yol açmıştır. İnsanın hak ve hukukunu, ölüye saygı düşüncesini, etik anlamda değiştirmiştir. Bir çok insan kendisini yedek parça olarak görmeye başlamıştır.

Bunun yanında yasal olmayan organ ticareti oluşmuştur. Orta asya, uzak doğu Hindistan, Pakistan Çin gibi ülkelerden 500 $ dan başlayan fiatlarla alınan bir böbrek, dünyanın gelişmiş ülkelerinde 1 milyon $ a kadar alıcı bulmuştur. Organ mafiası oluşmuştur. Bu gibi yasal olmayan işlere bir çok popüler insanların isimleri karışmıştır; aralarında devlet başkanı bile var bu isimlerin. Örneğin; hakkında Birleşmiş Milletler nezninde soruşturma açılması istenen Kosova devlet başkanı.

Çin Halk Cumhuriyetinde idam mahkumlarının organları satılmaktadır. Hatta; siparış üzerine idam sehpalarının kurulduğu şüpheler arasındadır…henüz kanıt yok sa bile(?)

Organ nakli için yüksek lisans zorunluluğunu düşünürsek, olayın boyutunu daha kolay anlayabiliriz.

Bütün bunlar hekimlik mesleğini ciddiye almayan bir kaç hekimin yalnış tutumlarından ötürü, tüm mesleği şüpheli görmeye yetmiştir… maalesef. Gecesini gündüzünü  mesleğine adamış olan, yaşama… yaşam kalitesi veren milyonlarca hekimlerimizin toplumda ki statüsüne leke sürmüştür.

Bu yazı serisinin esas amacı ve hedefi Harvard kriterleridir.

Ölüm zamanını, anı’nı, öne çeken bu kriterler ile başlayan ölüm anı’nın tesbiti ise; tüm şüphelerin sonuna kadar takıp edilmesine rağmen… son şüphelerin ortadan kalkmadığıdır.

Bu nedenle:

The American Academy of Neurology, (AAN – Amarikada İlimsel ve bilimsel standartlardan sorumlu)  1995 tarihinde beyinsel ölüm tesbitinde açıklamış olduğu kriterleri, 2010 tarihinde geçerlilikten çikarmıştır. Beyinsel ölüm kriterlerinin yeniden tesbiti için gerekli araştırmaların daha yoğun olarak yapılmasının zorunlu olduğunu açıklayarak; 1995 de ki beyinsel ölüm tesbitinde ki kriterlerin günümüzdeki tıbbı olanaklar ile uyumlu olmadığını sebep olarak göstermiştir.

Tabii ki bununla beraber biraz duraklama devresine giren tartışmalar yeniden alevlenmiştir.

Beyinsel ölü kabul edilenler Çocuk doğurabilirmi?… Evet, doğurabilirler; tabii ki sezeryan yolu ile.

Yazımda bahsettiğim gibi; yapay destek ile 96 saati aşan uzun bir süre hayatta kalmaları sağlanmış olan olaylar mevcuttur. Literatüre geçmiş ve dünya basınında bunun örnekleri mevcuttur.

Burada sadece iki örnek olarak:

5.10.1992 tarihinde bir araba kazası sonunda Erlanger Unversitätsklinik unitesine getirilen Marion Ploch, 3 gün sonra tüm tıbbı veriler sonunda „beyinsel ölüm“ olarak rapor edilmiştir. Hekimlerin yoğun bakım desteğiyle 5 hafta daha hayatta tutulan Marion Ploch, sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Allington/Virginia, USA. Suzan Torres, „beyinsel ölmüştür“ teşhisinden sonra 3 ay daha yoğun bakım desteğiyle yaşatılmıştır ve sonunda sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Hortumlar ile yaşamayı istermiyim? Hayır! Çocuklarıma; yapay olarak bir dakika yaşamam için hiç bir hekimin zamanını (ç)almayın diye vasiyetim var dır.

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir…..

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ / BÖLÜM II. BEYİNSEL ÖLÜM KAVRAMI SAÇMALIKTIR.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir.

Hastaya verilmekte olan yapay solunum, 1-10 dakikaya kadar kesilerek, hastanın kendi solunum imkanlarıyla kendisini yaşamda tutabilmesini ölçmek için uygulanan bu test, acımasızca ve sorumsuzca uygulanan bir test metodu dur;… diyor Nörolog Dr. Cicero Coimbra ve devam ediyor…

Bu uygulamada şüphesizce görülen şudur ki: Beyin için zorunlu olan oksijen kesilerek, beynin iyileşmesini engellemektedir; hatta ölümüne sebep olan bir faktör olarak görülebilinir. Dr. Cicero devamla…

Bir çok beyin komasına giren hastalar; hatta derin komaya girenler dahi yeniden yaşama dönebilirler. Sinir dokularının görev dışı olmaları “dönüşü olmayan” (irreversibel) anlamına gelmememelidir. Kan dolaşımındaki yetersizliğin faktörlerinden birisi olarak görülmelidir. 44 yıl önce beyinsel ölümün kriterleri konulduğu zaman bu bilgiler mevcut olmadığına dikkat çeken Dr. Cicero Coimbra: Günümüzde, beyinsel ölümü ve beyin sapı ölümünün tesbit edilmesinde hala geçerliliğini koruyan ve önemli test olarak görülen Apnoe-Test, yardıma ihtiyacı olan hastayı dönüşü olmayan (irreversibel) bir beyin komasına sokma olasalığı mevcuttur; hatta kalp durmasının sebebi olabilir.

Çünkü:

Apnoe-Tests uygulamasında hastanın Karbondioxid atabilmesi engellenmektedir. Atılamayan kandaki Karbondioxid ise kalp için zehirden başka bir şey değildir ve kalbin durmasına da sebep olabilir. Bu testin sonucu olarak düşen kan basıncı beyine yeterli kan veremediği için beyin fonksiyonu dönüşümü olmayan komaya  (irreversibel) girer ve beyinsel ölüm gerçekleşmiş olur.

Sonuç olarak yapılan bu test neticesinde tüm önemli yaşam organları hasara  uğrayarak, yaşam için önemli olan fonksiyonlarını kaybederler.

Dr. Coimbra konuşmasını bitermeden şunları ekliyor: Apnoe-Test, etik olmayan, insan hak ve onuruyla bağlaşmayan, tıbbı yardım müdahalesinde uygulanması yasaklanması gerekli bir test metodu olarak kabul edilmelidir. Dr. Coimbra devamla… Eğer hasta yakınları bu acımasızca ve riziko dolu olan uygulama hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar, kesinlikle organ alımına izin vermezler.

İnsan bu açıklamaları okuduğunda aklına farklı düşünceler gelmektedir. Kalp krizi ile acile kaldırılan bir hastaya, yoğun bakımda her türlü tıbbı yardım verilirken, kalbin gücünü ölçmek için kalbi zorlayacak hiç bir test yapılmazken, neden beyin hastalarında böyle bir test uygulanmaktadır. Beyinsel ölümü gerçekleştirip yaşayan organlara erişmek için mi(?) ….oluşturulmuştur Harvard ve daha onlarca “beyinsel ölüm” kriterleri?…ve kimler için?

Aynı sempozyumda bulunan Japonyalı Kardiolog Dr. Yoshio Watanabe, yapılan bu açıklamaları onaylayarak şunları ekliyor.

Dr. Yoshio Watanabe devamla: Eğer bu hastalarda Apnoe-Test yöntemi uygulanmasa, bedendeki ısı düşürülerek tedavi yoluna gidilmesiyle yardım edilse…hastaların %60 a kadar varan kurtulma şansları vardır…; yeniden yaşama dönmeleri için.

Sempozyumda bulunan bir başka sempozyum üyelerinden olan Dr. David Hill Cambridge/İngiltere’de görevli Anestezist, konuyla ilgili olarak:

En azından şunu kabul etmeliyiz ki; Beyinsel ölüm anında, beynin bir çok fonksiyonları işler durumda olabilirler. Hastanın beyinsel ölmüş olması ile gerçek ölmesi arasındaki zaman organ alımı için öemli bir zamandır. Bu zamanın kullanılması için hastayı beyinsel ölmüştür diye vasıflandırmak için uygulanan bu metod, kesinlikle hastaya yardım etmemektedir. Sadece ve sadece… organ alıcıya hizmet etmektedir.

Apnoe-test uygulaması, Hippokrat yemini ile bağlaşmayan bir kriterdir…diyor Anestezist  Dr. David Hill.

Ülkemize baktığımızda:

Beyin ölümü hakkında Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada şunlara yer verilmektedir.

”Beyin ölümünün geri dönüşsüz” olduğu vurgulanan açıklamada.   ”Beyin ölümü, ölümdür. ‘Geri dönme’ olasılığı olsaydı, ölümden söz edemezdik. Nitekim, geri dönme olasılığı bulunan başka durumlarda beyin ölümünden değil, örneğin bitkisel yaşam durumundan söz edilmektedir” denildi.

”Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın ‘ölüm’ dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Diyor TTB!

…himmm! …insanın beyni üşüyor bunları okuduğunda. İnsan kendisinden şüphe ediyor; insanmıyım, yoksa Allah’ın hekimler için yarattığı yedek parçamıyım(?) …ve diyesi geliyor içinden: Şu benim bedenimden, özellikle hala yaşayan kalbimden elini çekermisin lütfen! Sen yaptığın yemini unuttunmu? …doktor bey!

Ve arkasından sormak lazim.

Tıb dünyası „beyinsel ölümü“ nihai ölüm olarak değil, ölüm yolunda olarak tanımlarken; TTB bunu nasıl nihai ölüm(”Beyin ölümü, ölümdür.) olarak tanımlıyor?

Türk Tabipleri Birliği böyle bir açıklama yaparken, neden „Beyin ölümü“ tabirini kullanıyor? Neden kişi ölmüştür denilmiyor, denilemiyor? Çünkü Türk Tabipleri Birliği biliyor ki, „Beyin ölümü“ ölüm değil, ölüm yolunda olmaktır. Kişinin kalbi, böbrekleri gibi diğer organları da hala çalışmaktadır ve vucuda yapılan cerrahi taarruzun verdiği acıyı hissedebilmektedir; ve geriye dönme olasalığı çok az da olsa mevcuttur.

İnsanlığın, özellikle hekimlerimizin asıl görevi ise; „beyin ölümü“ kavramının arkasında saklanarak(?)…, yaşayan kalbi kesmek değil; ölüm yolunda olanlara refakat ederek huzurlu ölmelerini kolaylaştırmaktır. …hatta bir umut ışığı var sa, onu söndürmemektir.

Saygı değer hekimlerimizden ve Türk Tabipleri Birliğinden bir açıklama da, „Apnoe-Test“ hakkında beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum!

Bu yazı serisi devam edecektir. Haftaya üçüncü bölümünde buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

(*1)Apnoe-Test = Solunum testi yapılırken yapay solunum cihazlarının durdurularak 1 ile 10 dakika olan zaman dilimiyle kesilerek uygulanan bir tıbbı test metodudur… maalesef!

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers