GURBETTEN YETKİLİLERE EĞİTİM MEKTUBU

Doçent Dr. Nuh Aydın, Amerika’da bir üniversitede 17 yildan beri öğretim üyesi.

Nuh Bey, Amerika’dan Türkiye’ye bakınca neden Türkiye’de özellikle eğitim alanında bazı şeylerin eksik, aksak ve yanlış gittiğine dikkat çekiyor. Bununla ilgili yetkililere açık bir mektup yazmış. Bu yazımı sizlere bu mektubu paylaşmak istiyorum. İşte o mektubunun tamamını siz aziz okurlara sunuyor. Gerisini yetkililere bırakıyorum.

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Eğitim Bakanım ve Sayın YÖK Başkanım!

Ben 17 yıldır ABD’de bulunan bir akademisyenim. Şu an Ohio eyaletinde bir üniversitede Matematik alanında doçent olarak vazife yapıyorum.  Ülkemizde YÖK kanunu ve üniversitelerimizde yapılması düşünülen köklü reformların gündemde olduğu şu günlerde eğitim sistemimiz adına ciddi bir problem olarak gördüğüm çok önemli bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Genel olarak üniversitelerimizde verilen eğitim kalitesi.
Konuya girmeden önce özgeçmişim  hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. 1989 yılında Bakırköy Endüstri Meslek Lisesinden mezun olup ODTÜ Matematik Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1994 Şubat döneminde mezun olup ODTÜ Matematik bölümünde master ve asistanlığa başladım. Aralık 1994 tarihinde master ve doktora çalışmalarıma devam etmek üzere MEB bursu ile Ohio Devlet Üniversitesine gittim. O tarihten beri ABD’deyim. 2002 yılında Matematik alanında doktora aldım. Ayrıca Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Bilimleri alanlarında da master dereceleri aldım. 2002 yılından beri Kenyon College’ta çalışmaktayım. 2008 yılında doçent oldum. 2009–2010 akademik yılında  misafir öğretim görevlisi olarak Bakü’deki özel Qafqaz Üniversitesi’nde bulundum. Bu yaz TÜBİTAK’ın konuk bilim adamı programı çerçevesinde İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde ziyaretçi araştırmacı olarak ortak çalışmalarda bulundum. Birkaç gün önce ABD’ye geri döndüm.
Bu yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlar hayatım boyunca yaşadığım tecrübeler, aldığım eğitim ve ülkemde ve ABD’deki uzun yılların müşahedelerine binaen ortaya çıkmış fikir ve mülahazalardır. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki bu yazıyı kaleme almamın yegane sebebi ülkemizin eğitim sisteminin özellikle de üniversitelerimizde verilen  eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve  olumlu yönde değişime katkıda bulunabilme çabasıdır.  Tarihi bir süreçten geçen ülkemizin dünya standartlarında hak ettiği yeri alabilmesi için eğitim alanında da gerekli reformların hayata geçirmesinin bir zaruret olduğu kanaatindeyim.
Eğitim sistemi içerisinde üniversite eğitimi önemli bir yere sahiptir. Genel olarak ele alırsak maalesef ülkemizde üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hak ettiği önemin verilmediği görülür. Genel manzaraya bakarsak üniversite sınavı adeta bir at yarışı haline gelmiş durumda ve gençlerimizde üniversiteyi kazandıktan sonra adeta herşey bitmiş havası hâkim olmaktadır. “Ha gayret biraz daha dişini sık, üniversite sınavını kazan” anlayışı ile motive edilen –ki bu motivasyonun arkasında  bazen açık bazen dolaylı olarak  “üniversiteyi kazandıktan sonra pek ders çalışmak zorunda kalmayacaksın” iması var –gençler maalesef üniversiteye başladıklarında hakikaten öyle bir ortam buluyorlar ki derslere devam etmek, düzenli ders çalışmak, düzenli ödev, proje ve araştırma yapmak gibi gerekliliklerle karşılaşmıyorlar. Tabii ki bunun istisnaları var ama genele bakarsak durum böyle. Eğitim sisteminin üniversite öğrencilerini düzenli olarak çalışmaya mecbur etmemesi neticesinde üniversite gençliğimizin önemli bir kısmı potansiyel olarak alabilecekleri  kalite ve nitelikte bir eğitimin çok gerisinde  eğitim alarak mezun oluyorlar. Bundan en fazla zarar gören ise ülkemiz oluyor. Üniversite sınavı adeta nihai bir hedef haline gelmiş durumda. Bunun sonucu olarak çok sayıda kabiliyetli ve donanımlı gencimiz ulaşmaları mümkün olan noktaya ulaşamadan üniversitelerden mezun oluyor.
Günümüz dünyasında üniversite eğitimi sadece bir diploma elde etmek için girilen bir süreç değildir. Özgür ve eleştirisel düşünme, araştırma yöntemlerini öğrenme, çalışma disiplini ve akademik kültür kazanma, bir konu hakkında derinlemesine düşünme ve araştırma kabiliyeti geliştirme, düşüncelerini başkaları ile yazılı ve sözlü olarak paylaşabilme gibi vasıfları öğrencilere kazandırmak üniversite eğitiminin temel hedefleri arasında olmalıdır. Sadece sınavlardan önce ders çalışarak “ders notları kimde var”, “sınavda neler çıkacak” gibi kaygılarla geçirilen bir üniversite eğitiminin talebeleri bu hedeflere ulaştıramayacağı açıktır. Üniversitelerimizden mezun olmuş öğrencilerin yüzde kaçı bir konuda ciddi araştırma yapmış ve bunları yazılı veya sözlü olarak sunmuş diye bir araştırma yapsak pek iyi sonuçlarla karşılaşmayacağız. Üniversite hazırlık dershanesindeki dersleri kaçırmayan öğrencilerin üniversitedeki profesörün dersine gitmediği ve bunun ciddi bir sonucunun olmadığı sistemde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Üniversite eğitim kalitesinin bu durumda olmasının önemli bir sebebi mevcut sistemin üniversite hocalarından beklentileriyle direk ilgilidir. Doçentlik ve profesörlük için belli yayın kriterleri bulunmaktadır. Bu olması gereken kriter üniversite hocalarının görevlerinden biri olan araştırma (research) konusu ile alakalıdır. Fakat pek çok hocanın en çok vaktini harcadığı ders verme (İngilizce tabiri ile teaching) konusu ile ilgili olarak sistemimizde herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Mevcut sistem hocaların hangi kalitede ders anlattığı konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor.  Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip ABD’de –ki orada tek tip bir üniversite modeli ve merkezi bir sistem yok– nereye giderseniz gidin bütün hocalar 3 kriter üzerinden değerlendirilir ve promosyonları hatta maaş artışları bu kriterler üzerindeki performanslarına göre belirlenir. Bu kirterler de research quality (araştırma  kalitesi),  teaching excellence (ders verme ve pedagoji konusundaki başarı) ve service (bölüme, üniversiteye, mesleğe ve topluma katkılar) olmak üzere 3 maddedir. Her üniversite kendi misyon ve önceliklerine göre bu kriterlerin ağırlıklarını kendisi belirler. Mesela teaching ağırlıklı üniveristelerde teaching excelence birinci kriter iken araştırma üniversitelerinde research birinci kriterdir. Fakat her yerde bu 3 kriter vardır ve hiçbiri sıfır seviyesine düşmez. Ülkemizdeki üniversite eğitim kalitesinin yükseltilmesi için en gerekli  değişikliklerden bir tanesi teaching excellence maddesinin promosyon kriterleri arasına girmesidir. Tabii bunun nasıl olacağının detayları ayrıca ele alınması  gereken bir konudur.

Son yıllarda ülkemizden pekçok akademisyen arkadaşla bu düşüncelerimi paylaştım. Hemen herkes bu kaygılara hak verdi fakat bazen şöyle itirazlar da yükseldi: Üniversitelerimizde öğretim görevlisi sayısı yetersiz, hocalar çok sayıda derse girmek zorunda kalıyorlar bu da kaliteyi düşürüyor. Üstelik bunlar üniversite öğrencisi olmuş yetişkin insanlar. Sorumlu davranıp içlerinden gelerek ciddiyetle ders çalışmalılar. Ben de bu arkadaşlara şöyle cevaplar verdim. Olması gereken seviyenin çok uzağında bulunan bu sistem değişmek zorunda. Yapacak birşey yok deyip “böyle gelmiş böyle gider” anlayışı ile hareket edemeyiz, edersek zararı ülkemiz çekecek. Bir şeyleri değiştirmek ve bir yerden başlamak zorundayız. Nasıl ki doçentlik ve profesörlük için daha önce olmayan yayın kriterleri geldikten sonra insanlar bu konuda gayret içerisine girdi ve yayın sayıları artmaya başladı. Aynen öyle de “teaching excellenc” da bir kriter haline gelirse üniversitelerde anlatılan derslerin kalitesi kesin olarak artacak, hocalar pedagojik kavram ve gelişmeleri daha yakından takip edecektir.
Gelelim üniversite öğrencilerine ortaokul talebesi gibi davranmamak gerektiği argümanına. Düzenli ve sistemli çalışmanın mesela ödev yapmanın, araştırma yapmanın, akademik yazılar yazmanın ve sunumlar hazırlamanın beklenmediği bir sistemde öğrencilere akademik kültür nasıl verilecek? Öğrencilerden bunları kendi kendilerine mi elde etmeleri beklenecek? Çok sayıda üniversitenin açıldığı ülkemizde kalifiye akademisyen açığı ciddi bir sorun. Gençlerimize akademik kültürü üniversite yıllarında vermezsek ne zaman vereceğiz? Sporda altyapının önemi ne ise akademisyen yetiştirmede de üniversite eğitiminin rolü odur. Daha fazla sayıda gencimiz kaliteli bir üniversite eğitimi alırsa dünyanın seçkin üniversitelerinde daha fazla Türk genci doktora yapma imkânına kavuşabilir. Kaldı ki kaliteli bir üniversite eğitimi sadece geleceğin akademisyenleri için değil her kesim için önemli bir meseledir. Çalışma disiplini, bir probleme değişik açılardan bakabilme alışkanlığı, öz eleştiri, analiz ve sentez gibi kabiliyetler her alanda gerekli ve kıymetli hasletlerdir. Bunlar üniversite eğitimi sırasında düzenli ve sistemli bir şekilde verilmezse öğrencilerin kendi kendilerine elde etmesi beklenemez. İnsanların kendi içlerinden gelerek çalışmasını beklersek sadece istisna kabilinden küçük bir yüzdenin bunu başardığını görürüz. Çoktan seçmeli test tekniğine odaklanmış öğrencilerin modern üniversite eğitiminden beklenen donanımları kazanması üniversite hocalarının özel gayretini gerektirmektedir. (Burada üniversite yerleştirme sisteminin mutlaka kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin üniversiteye gidemeyeceği bir sistemde şu veya bu şekilde bir seçme olmak zorunda. Şahsen üniversiteye girdiğim yıllarda mevcut olan ÖSS-ÖYS sistemini bilgiyi ölçmede ve seçicilikte son derece kuvvetli bulduğumu ifade etmek istiyorum.)
ABD üniversite anlayışında  liseden vasat bir donanım ve hazırlıkla gelen öğrenciler bile  sistem tarafında devamlı ve düzenli çalışmaya teşvik ve mecbur edilerek potansiyellerinin el verdiği en yüksek seviyelere çıkmaları   hedeflenir. Bazı lisans öğrencilerine ileri derecede araştırma projeleri yapma ve bunları yayınlama imkânı sağlanır. Hatta bazen lisans öğrencileri tarafından yapılan araştırmalar birinci derecede dergilerde yayınlanır.  Hocalardan derslerini iyi anlatmaları ve pedagojik konuları takip etmeleri beklenir. Bu bazı üniversitelerde promosyon için birinci dereceden kriterdir. Araştırma ağırlıklı üniversitelerde bile bu kriter göz ardı edilmez.  Hemen her üniversitede hocalara pedagojik konularda yardımcı olan eğitim merkezleri vardır. Hâlbuki kendi ülkemizde liseden daha hazırlıklı gelen nice öğrenciler sistem içerisinde körelmektedir. Kendi öğrencilik yıllarımda ODTÜ gibi ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde fen lisesi gibi çok iyi liselerden yüksek puanlarla gelen   nice arkadaşlarımın bu yazıda dile getirmeye çalıştığım sebeplerden dolayı okuldan atılma noktasına geldiklerine şahit oldum. Bunca yıllık tecrübeden sonra geriye dönüp baktığımda nice parlak beyinleri heba eden bu sistemin değişmesi gerektiğine kesin kanaat getirmiş bulunuyorum.
Tabii ki bu değişiklikler bir anda olmayacak ve olması beklenmez. Önemli olan bu vizyonun eğitim sistemimizin hedefleri arasına girmesi ve bu hedeflerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda kafa yorulmaya ve istişarelere başlanmasıdır.  Meselenin finansal yönünün de olduğu açıktır. Kalitenin artırılması için hocaların ders yüklerinin azaltılması gerekir. Bu da daha fazla öğretim elemanı ihtiyacı ve daha yüksek maliyet demektir. Fakat uzun vadede ülkemiz kazanacaktır. Maliyeti azaltabilecek bir husus ise müfredatta ders sayısından çok kaliteye önem verilmesi ve bazı derslerin müfredattan çıkarılması veya seçmeli hale getirilmesi olabilir.

Esasen birçok program için müfredatların yeni hedefler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Tekrar ifade edeyim ki bu meseleler sihirli bir değnekle bir anda çözülebilecek meseleler değil. Uzunca bir süreç gerekmektedir. Bazı şeylerin nasıl hayata geçirilebileceği konuları  üzerinde kafa yorulması gerekmektedir. Fakat herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için ülke çapında kaliteli bir üniversite eğitimi  vizyon ve hedefi gündemimize girmek zorunda. Bu konularla alakalı olarak herhangi bir hususta görüş alışverişinde bulunmak isterseniz memnuniyetle  konuşmaya hazırım.

Diyor sn. Profesör Nuh Aydın.

 

Bence buna eklenecek bir şey yok! İlgililerin kulağı çınlar umuduyla(!)

Kontak bilgilerim aşağıdadır. Saygılarımla, Nuh Aydın.”

Adresi:

Associate Professor Nuh Aydın, Department of Mathematics Kenyon College, Gambier Ohio 43022  US

e-mail: HYPERLINK “http://us.mc659.mail.yahoo.com/mc/compose?to=aydinn@kenyon.edu” \t “_blank” aydinn@kenyon.edu, http://www2.kenyon.edu/Depts/Math/Aydin).

Nuh Aydın matematik doçenti olarak 17 yıldan beri Amerika’da yaşıyor ve üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor.

Kaynak: Dr. Süleyman DOGAN

 

 

 

GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

07.02.2012

 

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır.

Sosyal devletin görevlerinin başında:

1. Çalışma hakkı ve bireylerin çalışma görevi

2. Adil ücret hakkı

3. Sosyal güvenlik hakkı

4. Konut hakkı

5. Sağlık hakkı

6. Eğitim hakkı

1) Çalışma hakkı

1982 anayasamızın 49. maddesi çalışma hakkını tanımıştır. Bu maddeye göre “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir“. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.

2) Adil ücret hakkı

Çalışanların insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam seviyesine ulaşması ve adil bir ücret elde etmeleri gerekir. Anayasamızın 55’inci maddesinde bu konu düzenlenmiştir. 55’inci madde şöyle diyor:

“Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal olanaklardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”

3) Sosyal güvenlik hakkı

Çalışan ve yeterli ücret alan insanların, yarın yaşlılık, hastalık, sakatlık, işsizlik gibi sebeplerle çalışamayacak duruma düştüklerinde, sosyal güvenlik haklarının tanınmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekir. Sosyal güvenlik hakkı anayasamızın 60’ıncı maddesinde yer almaktadır. “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Ayrıca 61. maddede özel olarak korunması gereken kişilerden bahsedilmektedir. “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.”

4) Konut hakkı

Konutlarımız her birimizin yorgun bir günün arkasından çekileceğimiz, dinleneceğimiz, aile olarak beraber olacağımız yerdir. Bu nedenle, konut sorunu devletin ilk ele alması gerekenlerden birisidir.

Konut hakkı Anayasa madde 57 de açıklanmıştır. “Devlet , şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”

5) Sağlık hakkı

Nice insanlar vardır ki; hasta oldukları zaman Dr. Parası olmadığı için yakalandıkları hastalığın esaretinden kurtulamayarak hayatlarını kaybederler. Aile üyelerinin tedavisi için mallarını mülklerini satarak iflasın eşiğine gelenleri hepimiz biliriz. Sosyal düzenin ilklerinden birisi de; tabii ki sağlık hizmetinin olmasıdır.

Anayasamız bu hakkı 57’inci maddesinde düzenlemiştir. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir… Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir”.

6) Eğitim hakkı

Milletlerin geleceğini yönlendiren muhakkak ki eğitimdir. Olmazsa olmazların bir parçası olan eğitim, devletin görevlerinin başında gelmelidir.

“Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır… Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”.

Buraya kadar sosyal bir devletin görevlerini sıraladık. Peki; bireysel “sosyal” olmanın görevleri nelerdir.

Burada uzun bir liste yapmanın bir anlamı olmaz diye düşünüyorum. Bir kaş cümle ile anlatılabilinir.

Sosyal bireylerin görevleri:

Vergisini kaçırmaz, zamanında öder. Sosyal dairelerden yardım alırken maddi varlığını gizleyerek yalan söylemez. Kimseyi rahatsız etmez. Aile sorumluluğunun bilincinde olarak çocuklarının iyi bir eğitim almasını, sağlıklı bir ortam içerisinde yaşamasını oluşturmak için çaba sarfeder.

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

 

UMUT KIRAN YANSIMALAR – Boşa Geçen Yıllar

YAZAR: FERRUH SIDAR

Bir gurup Türk akademisyenin Batılı ve Uzak Doğulu bilim adamlarıyla birlikte, uzun yıllar çalışarak gün yüzüne çıkardıkları kimi bulgular kaç kişinin umurundadır, bilmiyorum. “Köklerimize” ilişkin bilgileri bir çok belgeye dayandıran bilim adamlarımız, Türklerin Anadolu’ya gelişinin sanıldığından çok daha önceleri olduğuna dikkat çekiyorlar. Geçmişte, Orta Asya’dan gelişimizi 1071’e dayandırmak fikri kimi nedenlerle (bilgi yetersizliği vb.) anlaşılır olsa da, bu konuda halen ısrar etmek anlaşılmaz bir dayatmadır,diyen araştırmacılarımız, bu durumu; bazı nedenlerin yanında, özellikle o dönemlerde bilim adamlarımızın bulunmayışıyla açıklıyorlar ve tarihimizin yeniden yazılmasını dillendiriyorlar… Pek çok eşyanın,  bilgi ve yaşam tarzının tespit edilmesiyle birlikte, 10.000 yıldır burada olduğumuzu vurgulayan açıklamalarında; daha önceki kurguların, yani Orta Asya’dan Anadolu’ya gerçekleştirilen göçe ait bilgilerin kısmen olsa da tamamen doğru olmadığını pek çok belge ve ayrıntıyla kanıtlıyorlar…

Bizi heyecanlandırması gereken bu çalışmalara ilişkin bilgilerin derlendiği kitaplar ne yazık ki depolarda çürümeye terk edilmiş durumda; söz konusu kitaplara devletin ve yayınevlerinin ilgi göstermiyor olması “tez” konusu olabilecek nitelikte olsa da, bu durum sosyolojik özelliğimiz nedeniyle pek de şaşırtıcı değildir. Henüz yeni kurulan devleti hakkında bile bilgi sahibi olmamaya direnen, yine Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini oraya buraya sündürmeye çalışan insanların geriye dönük ayrıntıları öğrenme, anlama ve değerlendirme gibi bir niyeti olabilir mi? Sıkı sıkıya bağlı bulunduğunu iddia ettiği “dini”ne ilişkin bilgileri bile kaynağından okumayarak; o böyle söyledi, bu böyle söyledi, diye direten ve guruplara bölünerek birbirini inciten insanlardan oluşan kalabalıklar el kadar “anayasa” kitapçığını niye okusun ki? Yine, “nutuk”u okuyarak Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin bilgileri ne diye öğrensin ki…?  Asıl sorun, bu yansımanın ışığından esinlenerek çağdaş bir yolculuğa çıkma konusundaki anlayışın ürememesidir. Başka bir söyleyişle,  geçmişe dair  (doğru ya da yanlış) kulaktan duyma bilgilerle yetinmeyi yeğleyen bir halkın evrim sürecindeki hastalıklarını tam da burada aramanın gerekliliğine inanmamaktır…

Çok partili  döneme geçtiğimiz yıllarda anayasal haklarımıza sahip çıkarak geleceğimizi belirleyebilirdik belki. Bunu gerçekleştiremedik. Büyük ölçüde eğitim ve öğrenim düzeyimizle açıklamaya çalıştığımız ilk yanılgılarımızın anlaşılabilir yanları vardı kuşkusuz. Ayrıca, varlığını faşizan baskılarla sürdürmeye çalışan ve ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetenler de demokrasi adına iyi örnek değildiler. Bağrından çıktığı bir partiye ve onun taraftarlarına ve de basına uyguladığı baskılarıyla, ülkeyi abuk-sabuk yatırımlar yüzünden borçlandırmasıyla, dinî cemaatleri şahlandırmasıyla, evli barklı kadınları ilişkiye zorlayarak “üç aile”yi yıkmasıyla ünlü; eline, diline ve beline sahip olamayan bir lideri baş tacı etmiş olmaya birçok gerekçe de yaratabiliriz; ancak, o lideri hâla kutsuyor olmamızı ise yukarıdaki nedenler dışında nasıl açıklayabiliriz ki?

Hiç değilse sonraki dönemlerde, dramatik bir ölümden beslenen ve o partinin devamı olduğunu söyleyerek popülist yaklaşımlarla ve dini argümanlarla iktidarını sürdüren diğer partilerin oyuncağı olmamalıydık. Demokratikleşmenin önünü açmak yerine; “dün dündür, bugün bugündür,” diyerek yasaları keyfine göre tanımlayan, “bir kez delindi diye anayasa’ya bir şey olmaz,” mantığıyla yasalarla alay eden ve de “egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” zihniyetiyle ülkeyi yönettiklerini zanneden  liderlerin kulluğuna soyunmamalıydık. Dahası, bunca sürede demokrasinin ne anlama geldiğini öğrenmiş olmalıydık ve 1924 anayasasını mumla arayacağımıza, daha iyi bir anayasa yapmalıydık. İnsan ve insan haklarına ilişkin yasaların pazarlık konusu yapılmasından utanmalıydık. Kendi iş adamını, kendi basınını, kendi kolluk gücünü, kendi hukukunu ve kendi dünya görüşünü dayatan partileri baş tacı ederek durduğumuz noktaya gelmemeliydik. Her bakımdan Norveç gibi olamayarak, onun bunun kapısında ve de güdümlü bir halde; ülkeyi nasıl bir gelecek beklediğini bilmeksizin, öylesine yaşıyor olmayı içimize sindirmemeliydik… Çok partili yaşama geçişimizden başlayarak, kar topu gibi büyüyen borçlarımızın altında eziliyor olmamızı ve maddi değerlerimizi (kazanımlarımızı) satarak günübirlik yaşadığımızı; en önemlisi, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda bizimle aynı koşullarda bulunan ülkelerin şimdi hangi noktada olduğuna işaret ederek, ulusal mutsuzluğumuzun temelini derinleştirenleri sorgulayabilmeliydik, “iğne-iplik” edebiyatıyla başarısızlıklarını örtmeye çalışanlara; kahreden veriler ışığında matematiksel   yanıtlar vererek akılsız olmadığımızı göstermeliydik…

Gerçek bilim “metot” dan ibaret değildir, onun  kendine özgü yöntemleri vardır, bu nedenle metot kullanarak bilime ulaşma olanağı yoktur. Demokrasiler de öyledir, onun kurumları ve kuralları yalnızca sistemden oluşmuyor; işlevsel olacak düzeye ulaşmamışsa eğer, hiçbir anlam taşımaz… Temelleri “ulu önder” tarafından atılmış bulunan medeni bir sistemi geliştirmeyerek rejimin içler acısı, bu günkü görüntüsünden o’nu sorumlu tutmaya çalışmak gerçekten hüzün vericidir; 65 yıldır lider diktasındaki partilerin demokratik kuruluşlar olamamasını “bozuk evrimimizle değil,” onunla ilintilendiriyoruz …! Yine, kendimizle çelişecek bir biçimde “güç erki”nin her iktidar tarafından birleştirme çabalarına tanıklık ede ede, “ayrılık ilkesi”nin bulunduğunu söylüyoruz. Hangi projeye ve kime oy attığımızı fark etmeden (çağdaş olma yönünde bilinçli bir dayatma olmaksızın) seçme hakkımızı kullandığımızı sanıyoruz…

Ne geçmişte ne de şimdi, hiçbir zaman demokrasi talebi olmayan bir toplum yaratmak yalnızca yönetimlerin becerisi değildir. El birlikteliği olmaksızın bu günkü bulanıklığı sağlayamazdık. Öyle olmasaydı eğer, demokrasinin vazgeçilmezi olan “laiklik ilkesine karşıt hareketlerin odağı olduğu” tescillenen bir partiye yerel seçimlerde yeniden güven oyu verir miydik? Halkın seçeneksiz olduğuna katılıyor olsam bile; kendi söyleyişleriyle, demokrasiyi araç olarak kullananların % 40 gibi, yarı yarıya oy almaları yukarıdaki tezi doğrulamaktadır… Her şeye rağmen bu günkü durumumuzun sorumluları gelmiş-geçmiş tüm yönetimlerdir, yani yumurtaların tavuklardan çıktığını söylemek yanlış değildir.

Kimi bilim adamlarımızın, giriş bölümünde aktarmaya çalıştığım serzenişlerine karşı ilgisiz kalmak yukarıdaki nedenlerle anlaşılabilir bir olgudur. Bu durum, onların yıllarca verdiği emeğin boşa gittiği anlamına gelmez. Bilim ve gerçek sanat bu günkü görüntümüzle ölçülemez çünkü. Basın organlarının da basımevlerinin de ilgi ve bilgi düzeyi bundan farklı olamaz elbette. Aynı kap içinde bulunan bütün kurum ve kuruluşların farklı bir evrim gerçekleştirmelerini beklemek hayalciliktir.

Bilgi Çağı, demokrasiyi bir bütün halinde içselleştiren ve bilgiyle beslenen ülkelerin çağıdır. Ve güç, bu nedenle onlardadır. Çağdaş olamayan toplumların  sömürüye sürekli açık kalmalarındaki nedenler “kum kadar” çok olsa da, sonunda bütün savların “bilgi”ye, ya da bilginin kavranmasına (bilinç) dayanacağı kuşkusuzdur. Kısacası, bilgiyi üretenlere bağımlı olanların çırpınışları da serzenişleri de boşunadır; yine, bilgiye direnerek “düşünme eylemi”ni gerçekleştirmeyen toplumların bedel ödemeyeceğini düşünmekse kör olmak demektir…

Bilgiyi üretenlerin dili durup dururken değer kazanmıyor ve bilim dili bir anda oluşmuyor. Evrensellik çağdaşlığın çakışmasıyla ya da kesişmesiyle oluşan bir kavramdır. Bu yolculuğunu bilgi üreterek ve insana yakışan bir rejimi geliştirerek sürdürmeyen milletlerin çağdaşlık çizgisinde kesişmeleri olanaksızdır…

Kimi müzik adamlarımızın yaptığı organizasyonlarda 100 adet bağlamayla sergiledikleri gösterileri “çok sesli” müzik diye adlandıranlarla, “çok parti” var diye ülkeyi demokratik sayanlara cahil denilmez mi? Çok sazın bir araya gelmesiyle çok sesli müziğin olmayacağını bilmeyenlerle, demokratik zihniyeti barındırmayan bütün partilerin varlığını demokrasinin göstergesi diye adlandıranlar aynı bilgisizlerdir.

“Hem kel hem de fodul” değilsek eğer; kıyaslama yöntemiyle, o güzelim yılların boşa gitmediğini kanıtlayabilmeliyiz, diye düşünüyorum.

Ferruh Sidar

SEN BİLİYORSUN, BEN BİLİYORUM, ALLAH BİLİYOR. BU BİZE YETER (Mİ)?

Yüz yıllar boyunca dünya yönetiminde söz sahibi olan bir milletin mirasçıları olarak tarihimizi dünya milletlerine ne kadar anlatabilmiş-iz?

İşte bu soruyu her gün sormalıyız kendimize. Sormalıyız ki; belki genç ve yarının kuşakları olanlar bu güne kadar yapılan hatalara düşmezler. Fransanın son tutumundan sonra nihayet arşivler açılmaya başlandı. Milyonlarca; çok önemli dökümanlarla dolu olan arşivlerimizi bu güne kadar neden ihmal etmişiz bilinmez. Neyse…zararın neresinden dönülürse kardir. İnşallah iyi bir çalışma ile bundan sonra kendimizi ve 1915 ile 1921 tarihleri arasında gerçeklerin neler olduğunu dünyaya anlatırız.

Bin yıldan beri Anadolu’nun ideresini elinde tutan Türkler; tolerans ve Mevlana düşüncesine ters düşmeden tüm azınlıkları bağrına basmış, “Ötekiler” olarak görmeden beraberce yaşamıştır.

500. Yıl vakfının ana sayfasında şunlar yazıyor:(1)

Türk Ulusunun; yüzyıllar boyu baskı, zulüm ve bağnazlık ortamından kaçma zorunluluğunda kalan herkese, Yahudilere, Polonyalılara, Macarlara, Romenlere, Ukraynalılara, Abazalara, Çerkezlere, Kırım Tatarlarına, Gürcülere, Azerilere, Kazaklara, Kırgızlara, Komünist İhtilalinden kaçan Ruslara, Bangladeş, Afgan ve Kuzey Irak halklarına kucak açan ve sığınma hakkı tanıyan davranışı insanlığa adanmış bir Onur Anıtı’dır.

ABD eski başkanlarından Ronald Reagan`ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, yaptırdığı araştırmalar sonunda kayıtlara şunları yazdırıyor.

ABD eski Başkanı Reagan`ın danışmanı Fein`den Takvim`e özel açıklama: Beyaz Saray araştırma yaptı; Ermeniler`in 2 milyon Müslüman Osmanlı`yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…

ABD Başkanı Ronald Reagan`ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını Takvim`e değerlendirdiğinde şu sonuca varıyor.

Ermeniler`in bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan`ın başkan olduğu 1981`de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein`in açıklamaları:  Osmanlı İmparatorluğu`nun azınlıklara karşı `müthiş` sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürüyorlardı.

…diyor Bruce Fein.

Başkalarının bizi bizden daha iyi anlatmakta olmaları sevindirici olabilir; ama biraz da utandırıcı değilmi?

Şimdi sormak lazim(!) Bu yazıları yazanlar yalan bir şeyi mi uydurmuşlar? Ülkemizde bu insanlar yaşamıyormu? Bu insanlara kucak açmış bir millet, yüz yıllardan beri beraber yaşadığı Ermeni ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza karşı neden sebepsiz bir zulum yapsın? 1915 te Ülkemizin bölünmesini isteyenler Ermeni vatandaşlarımızdı. Şimdi ise 30 yıldan beri PKK adı altında; ancak aynı bölücü ideolojiye hizmet verenler değil mi?

Bu tolerans ve hoş görüyü kendi genetik bağlarının yanında; İslam dininin insana verdiği yüce değerden alan Türkler…ne yazık ki bunu başkalarına anlatmaya hiç te önem vermemiştirler, sanki; “yapılan iyilik söylenmez” olduğu gibi.

Bu yüce ruhumuzun ve toleransımızın ezikliğini her gün bir yerlerde hissederek yaşamaktayız. Gerek Avrupa’da yaşayan ve çalışanlarımız, gerek se dünyadaki siyasi arenada olduğu gibi. Bunun en bariz örneği; son günlerde her yıl gündeme geldiği gibi bu yılda güncelliğini koruyan Ermeni soy kırım olayı.

1915 te ne olmuştu, nasıl olmuştu, kimler kimleri nasıl ve ne kadar insan zayıatıyla acılara boğmuştu? Bunu tam ayrıntılarıyla ortaya koyabilmek zor olsa bile(?)…bilinen bir gerçek tarihsel belgelerle ispatlanabilinir. Osmanlı İmparatorluğunun zayıf gününü bulan Ermeni vatandaşlarımız; Rusya, İngiltere ve Fransızların destek ve teşvikiyle topraklarımızın üzerinde bir Bağımsız Ermenistan kurmak istemeleriydi. Bu bölücü isyana karşı tedbir alan Osmanlı hükümeti ve onun mirasçısı olan biz Osmanlı torunları bu gün bazı haddini bilmeyen devlet başkanları tarafından;… Ermeni lobisinin oylarına göz dikenler tarafından gündemde tutulmaktadır.

Ne var ki; bu madalyonun bir tarafı. Öteki tarafına baktığımızda görüyoruz ki; Ermeni diasporası 1970 lerde başlattığı ASALA terörüyle bir çok vatan evladımızı katlederken sesini de dünyaya duyurabilmiştir. Ve sonunda üstlendiği “misyonu” gerçekleştirip sahneden çekilmiştir. Yerine geçen “modern ve psikolojik” terör durmamıştır ve durmayacaktır. Yüksek düzeyde yetiştirdikleri akademisyenler günümüzün şartalarını çok iyi kullanarak bize “Ermeni soy kırımı” konusunda uluslar arası çalışmalarının meyvesi olarak baskı uygulatmakta-dırlar.

1915 yıllarını yaşayanlardan aramızda ne kadar daha yaşayan vardır bilinmez. Bilinen bir şey varsa, oda kimler hala yaşıyorlarsa onların o günkü yaşadıklarını onlardan dinlemeliyiz ve uluslar arası tarafsız noterler tarafından kayıt altına almalıyız. Bir kaç yıl sonra onları da bulamayabiliriz.

Bu görevin adayları ise; her Türk vatandaşı olduğu gibi…özellikle Akademisyenlerimizdir. Akademisyenlerimizin bu tarihi konuyu bir kaç araştırmaya bırakmadan kökten bir arayışla ve canla başla yapmaları çok önemlidir!…eğer bu ülkeye bir şeyler vermek istiyorlarsa…

Esenlik ve mutluluk hepinizle olması dileğimle…

Mehmet Sungur

(1) 500 Yıl Vakfı Yahudilerin İspanyadan İspanya Kralının fermanıyla sürgüne gitmeye zorlandığı tarihtir. 1992 yılında 113 Türk ve Yahudi Türkleri tarafından Yahudilerin İspanyadan sürgün oluşunun 500. yılının anısına yaptırılan bir vakıftır. 

TEŞEKKÜRLER! – THANKS! – DANKESCHÖN! – GRACİAS! – GRAZİE! –MERCİ!

Çubuklu köyü İnternet dünyasında 38.000 ziyaretçisine hoş geldiniz söyleyebilmenin onurunu yine sizlerle paylaşmaktan gurur duymaktadır.

Mart 2011 den itibaren aktif yayına başlayan Çubuklu köyü Web sayfası; bu kısa bir zaman diliminde tüm dünyadan sitemize ilgi duyan ziyaretçilerine ve okuyucularına  teşekkür etmeyi ve müteşekkir olduğumuzu  iletmek istiyoruz.

Dünyanın tüm Kıtalarından Web sayfamızı ziyaret eden ve yorumlarını yazanların katkıları bizim için gelecekteki çalışmalarımızda ard edilmeyecektir.

Alttaki bağlantıyı açarak Çubuklu köyü Web sayfasını ziyaret edenlerin kimler ve hangi ülkelerden olduklarını görebilirsiniz.

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyoruz

Mehmet Sungur

www.cubuklukoyu.wordpress.com

English

Our village Çubuklu köyü is proud to be able to share you, that we have achieved in the shortest time Worldwide 38,000 visitors. We began publication March 2011. In this short time have exceeded our expectations were, but we want to thank all visitors and visitors!
If you want more recognized, please click that link below!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Regards

Mehmet Sungur

Deutsch

Unserer Dorf Çubuklu köyü ist stolz darauf Ihnen teilen zu dürfen; dass wir in kürzeste Zeit Weltweit 38.000 Besucher erreicht haben.

Unserer Veröffentlichung begann März 2011. In diesem kurze Zeit sind unserer Erwartungen übertroffen wurde, dafür wollen wir uns bei alle Besucher und Besucherinnen herzlich bedanken!

Wenn Sie mehr wiesen  wollen, bitte klicken Sie dass unten angegebene link!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Grüße

Mehmet Sungur

Español

Nuestro pueblo Çubuklu köyü se enorgullece de ser capaz decompartir lo que hemos logrado en el mundo de tiempo más cortohasta 38.000 visitantes.
Comenzamos la publicación marzo de 2011. En este corto tiempohan superado nuestras expectativas eran, pero queremos dar las gracias a todos los visitantes y los visitantes!
Si desea más reconocido, por favor haga clic en ese enlace de abajo!
http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Saludos

Mehmet Sungur

italiano

Il nostro popolo Çubuklu köyü è orgogliosa di essere in gradodecompartir quello che abbiamo realizzato nel mondo del tempocortohasta 38.000 visitatori.
Ha iniziato la pubblicazione nel marzo 2011. In questo brevetiempohan superato le nostre aspettative erano, ma vogliamoringraziare tutti i visitatori e gli ospiti!
Per ulteriori riconosciuto, clicca sul link qui sotto!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Cordiali saluti

Mehmet Sungur

Française Notre peuple Cubuklu köyü est fière d’être en mesure decompartirce que nous avons accompli dans le monde du temps cortohasta38000 visiteurs.
A commencé la publication en Mars 2011. Dans cette courtetiempohan dépassé nos attentes ont été, mais nous tenons à remercier tous les visiteurs et les invités!
Pour plus reconnue, s’il vous plaît cliquer sur le lien ci-dessous!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

salutations

Mehmet Sungur

….connecting world!

04 Ocak Çarşamba 2011

YILIMIZ YENİLENDİ; YA İNSANLIK… ONUN DURUMU NASIL?

Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik; daha neler istemedik ki(?)

Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.

Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.
Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar. Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih ediyorlar. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde Dr. yerine sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.

Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor; korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bağırarak (TRT. hariç) insanın üzülmemesi imkansız.

Nerede ve kimler kaç kişi ölmüştür?  ”Arap baharı rüzgarları” kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Trafikte ne kadar zayiat var, gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler yine ne kadar evladımızı şehit eylemiş, daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)

Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü…

Sovyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 2000 lerden beri hepimiz şahitiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganıstan ve İrak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.

Tunus, Mısır, Libya ve Suriyede ki dişardan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü kapital sermayenin cebini doldurucu olarak üretilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır(!)

Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrikada? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.

Ya ülkemiz?

Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışardan ve içerden destekli PKK.? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler(!) Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.

Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde; eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.

Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yalnış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.

Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?

Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygunmudur“ diye…(!)

Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addederdik; şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da biterdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.
Bütün buları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz. Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlarda olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki harıtalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye. Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.

Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz. Sanayimiz sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür, kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?

Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?

Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı? Unutmuşuz bunları… Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz. Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef(!)

Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik; şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışabilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur(!)

Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak?
Ya kazancımız karşılığında yaptığımız harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğeiz?

Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.

Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.
Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar.
Saygılarımla
Mehmet Sungur
01 Ocak 2012 Pazar

YENİ YILINIZ KUTLU OLSU!

 

Her geçen yıl bir iz bırakır arkasında
Gönüllerden silinmeyen izler
Mutluluklar, umutlar
Acılar, burukluklar
Bazen sevinç, bazen hüzün
Yanağımızdan dökülen
Iki damla tomurcuklar
İleriye…öne doğru; eğilmeden!
Umutlarımızı umutsuzluğa
Sevgimizi hicrana
Dostluğumuzu hüsrana
Döndürmeden
Mesafe olsun alnımızla
Göğsümüzün arasında.
Dik tutalım başımızı
Diklenmeden
Eğilelim
Eğilmeden
Gülelim
Bazen zor olsa bile
Umutlarımızı Kaybetmeden

Mehmet Sungur

31. Aralık 2011

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers