GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANIRSA; 30 YILDIR YAPILAN İCRAATLAR MEŞRU SAYILIR MI?

12 Eylül darbesi ile yapılan ihtilal ülkemizi bir karanlıktan bir başka karanlığa sürüklediği bir dönem olarak kabul edilmelidir.
1980 öncesinde yaşayanlar bunları çok iyi bilirler. Ülkemizde her gün, 30-40 insan hayatını kaybettiği bir dönemdi o dönem.
Basiretsiz ve cesaretsiz politikacılarımızın karar verme acizliği, iç ve dış kışkırtmaların oluşturduğu sağ sol kavgası günlük hayatımızın en korkulu anlarını yaşadığımız bir dönemdi o dönem.
Kendi aralarında tutuştukları sürtüşmeden milletin derdiyle uğraşacak zamanları olmayan politikacıların yönetiminde olduğumuz bir zaman dilimiy di 1980 öncesi.
Kapının zili çaldığında korku terlerinin alnımızda biriktiği bir dönemdi o dönem ve sonrası. 12 Eylül darbesini halkın bir çoğu doğru bulmuştu. Sonra ne oldu bilinmez ama; darbeciler amacın çok dışına çikarak büyük haksızlıklara imza atmış oldukları da bir gerçektir.
Ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası yapılanların doğru olduğu söylenemez. Her iki zaman diliminde farklı sebepler farklı karanlık günler getirmiştir ülkemize. Yapılan her darbe ülkemizi; ekonomik, kültürel, sosyal olarak yıllarca geriye atmıştır. Kayıp ettiğimiz insanlar ise ayrı bir yürek acısıdır. Bunun yanında; her gelen kendine göre bir değişiklik yaparak yaşam düzenimizi alt üst etmiştir. Eğitim bunun bir örneğidir.
Ben burada darbenin sebeplerini ve daha sonra darbecilerin yaptığı haksızlıkların detayını dile getirmek istemiyorum. Çünkü o gerçekler bir kaç sayfa yazı ile anlatılacak kadar kolay değildir. Kolay değildir ve bireysel kişiler tarafından üstesinden gelinecek kadar basit bir çalışma ile olmasıda imkansızlar arasındadır.
Benim sorgulamak istediğim başka bir düşüncedir…(?)
Bu gün mahkeme önüne çikardığımız darbecileri, mahkeme sonunda Türk milleti adına suçlu olarak yargılarsak; bu yargının hukuksal değeri ne kadar inandırıcı olabilir?
Bu yargı ile aynı zamanda 1982 Anayasasını da yargılamış olmazmıyız?
Bu yargı ile 1982 Anayasasını ezici bir çoğunlukla kabul eden halkımızı da yargılamış olmazmıyız?
Değilmi ki 1982 Anayasası darbeciler tarafından yapılan bir Anayasadır! Değilmi ki 1982 Anayasası Türk halkının % 92 çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
Değilmi ki 30 yıldan beri bir o kadar hükümetler bu Anayasa ile icraat yapmıştır?
Değilmi ki Türkiye Cumhuriyeti 30 yıldan beri tüm icraatlarında verdiği hukuksal, icraatsal ve yönetimsel kararlarda 1982 Anayasası ile hareket etmiştirler?
Peki… biz bu gün mahkeme önüne çıkarılan iki kişiyi yargılamakla neyi yargıladığımızın farkında değilmiyiz?
Milletlerin hukuksal ve icraatsal yönetimlerinde temel dayanakları Anayasa değilmidir?
Anayasanın iyi ya da kötü olması ayrı bir meseledir. Ama var olduğu süre içerisinde geçerliliği tartışılmaz olan tek yetki merceğidir; ve tüm kararlar onun hukuksal düzenlemelerine göre verilir.
Bu, dünyanın tüm ülkelerinde aynıdır. Aksine verilen kararlar Anayasayı ihlal etmekten başka bir şey olamaz.
% 92 oylama çoğunluğuyla yürürlüğe giren 1982 Anayasası bu gün hala yürürlüktedir. Yapılan tüm icraatlar ona dayanarak yapılmak mecburiyeti vardır. 12 Eylül darbecileri yargılanıp, darbeciler suçlu bulunursa;…onların yaptığı, halkın büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa hükümsüz sayılmazmı? Hükümsüz sayılırsa eğer…(!)…biz 30 yıldır gayrimeşru olan bir Anayasa ile mi idare edilmişiz sorusu kendiliğinden ortaya çıkmazmı?
Anayasa üzerine yemin ederek görev teslim alanların hukuksal meşruiyetini nasıl anlamalıyız?
30 yıldan beri Anayasa hükmünde verilen kararlar hükümsüz olmazmı?
30 yıldan beri yapılan evlilikler, boşanmalar, tapu kayıtları, trafik kanunları, cebimizdeki ehliyet yasal değilmidir. Birisini öldürene verilen ceza hangi Anayasanın hukuk kanununa göre verilmiş sayılacak?
Daha bitmeyecek kadar hayatımızı düzenleyen icraatlar,uygulamalar ve binlerce sorular.
Bu yargılamalar ile demokrasiye hizmet edildiğini sananlar olabilir. Ancak hiç bir demokrası kendi dayanağı olan Anayasayı hiçe sayarak varlığını sürdüremez. Kuralsız bir demokrasi düşünmek, demokrasiye verilecek en büyük zarar değilmidir?
Yukarıda söylediğim gibi; Anayasanın iyi ya da kötü olması mesele değildir. O ayrı bir platform tartışması olabilir. Önemli olan onun varlığıdır ve halen yürürlükte olmasından ötürü hayatımızın düzenleyicisidir.
Bu günkü Anayasaya göre, darbecilere açılan mahkeme yetkilimidir(?) …sorusunu da hukukculara ve karar makamında oturacak olan hakimlerimize bırakıyorum… Kaş yaparken göz çıkarmayalım; gelen ağam, giden paşam düşüncesiyle demokrasi yaşanmaz olduğunun bilincinde olabilmek umuduyla…

Saygılarımla
Mehmet Nuri Sungur

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ÜLKEMİZDE UYGULANAN ASGARİ ÜCRET POLİTİKASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor. Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur. Bu günkü yaşam şartlarında, asgari de olsa bile; bu para ile onurlu yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tesbit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 4,50 iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgarı ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır.

Ülkemiz son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadır. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu göğsümüzü kabartarak bağırmaktayız. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişimidir. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 90 cı sıradayız. 17 ile 90 nın arasındaki farkı düşündüğümüzde aradaki farkı anlamak zor olmasa gerek.

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulama hakkına sahiptir. Kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar.

Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmektir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır. Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Asgari ücret tablosuna karşı bir asgari yaşam tablosu yaparsak aradaki farkı görmek imkkanımız olacaktır. Baz olarak iki çocuklu bir aileyi örnek alalım.

En ucuz ev kirası: 350 + Elektrik ve su aylık: 60 + Gaz tüpü: 70 + Ekmek: 60 +

2 kg et: 50 + Sebze meyve:100 + Kahvaltılık:100 + Tencere malzemesi Bulgur pirinç gibi: 50 + Temizlik:50 + Giyecek:50 + Çouklar küçükse;Mama ve bez:100 + Büyükse okul; 100 + Isınma malzemesi:100 + Toplam:1240 TL Eksi Asgarı ücret:                  701TL = Her ayki açık: 539 TL

Bu listede henüz bir kitap, bir Gazete, bir sigara, bir sinema seansı yok. Telefon İnternet gibi özellikler zaten hiç aklıma gelmedi bile; içecekler de aklıma gelmedi. Ya eşinize bir çiçek?…aman Allah korusun! İnsana bir de gülerler. Git kırdan topla, ya da işten gelirken komşunun bahçesinden azacık çalı-verirsin vesselam…

Himm… listenin sonu gelmiyor. Geri kalanları da herkes kendine göre hesaplasın.

Şimdi sormak lazım: Bu tabloyu yapanlar yaptıklarından utanmıyorlarmı? İnsan hak ve hukukuna riayet ettiklerini iddia edebiliyorlarmı?

Altta ki asgari ücret tablosuna bir göz atarsanız meseleyi daha rahat anlarsınız!

Buyurun…!!

Asgari ücret 2012 in brüt tutarı 886,50 TL olarak, 2012 asgari ücret in net tutarı 701,14 lira olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari ücret 2012 un net hesabı ve işverene maliyeti aşağıda hesaplanmıştır. 01.07.2012 tarihinden itibaren 16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. 42 TL lik asgari ücrette artış olacak.. Asgari ücret 2012 net ve asgari ücret 2012 brüt rakamlarını aşağıda görebilirsiniz.

01.01.2012 – 30.06.2012 tarihleri arasında (ASGARİ ÜCRET);

ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN BRÜT: 886,50 TL
ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN NET:   701,44 TL

Asgari Ücret 2012 yılı Tablosu:

ASGARİ ÜCRET VE YASAL KESİNTİLER

(01.01.2012-30.06.2012 Dönemi)

16 Yaşından
Büyükler

Brüt Ücret

886,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı

124,11 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı

8,87 TL

Gelir Vergisi Matrahı

753,53 TL

Gelir Vergisi

113,03 TL

Damga Vergisi

5,85 TL

Kesintiler Toplamı

251,85 TL

Asgari Geçim İndirimi
(Bekar ve Çocuksuz)

66,49 TL

 NET ELE GEÇEN (Asgari Ücret + AGİ)

701,14

Asgari Geçim İndirimi 2012

2012 yılı asgari ücretin brüt tutarının 886,50 TL olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari geçim indirimi 2012 (agi 2012) miktarları aşağıda hesaplanmıştır. 2012 yılında en düşük ücret asgari geçim indirimi (bekar olarak çalışan) 66,49 TL olmuştur. Yine 2012 yılında yeni zamla birlikte en çok ücret (evli – eşi çalışmayan – 4 çocuklu) 113,03 TL olmuştur. İşte asgari geçim indirimi miktarları:

Açıklanan asgari ücret üzerinden 2012 yılına ilişkin hesaplanan asgari geçim indirimi 2012 bilgileri aşağıdadır.

ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2012 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO

(Asgari ücret; 2012 yılı için aylık brüt 886,50 TL olarak dikkate alınmıştır)

ÜCRETLİNİN MEDENİ

DURUMU

AYLIK TUTAR

BEKAR

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           1 ÇOCUKLU

76,46

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           2 ÇOCUKLU

86,43

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           3 ÇOCUKLU

93,08

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           4 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN

79,79

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 1 ÇOCUKLU

89,76

EVLİ EŞİ Ç ALIŞMAYAN 2 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 3 ÇOCUKLU

106,38

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 4 ÇOCUKLU

113,03

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR.

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaları için çok teşekkür ederim.

Dünya literatüründe rastlanılmayacak açıklık ve dürüstlükle bizleri bilgilendiren Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR, dünyada ki bir çok hekimler için bir örnek olmalıdır. Bir kaç lisan eşliğinde yaptığım tüm araştırmalarda, organ nakli ve „beyinsel ölüm“ konusunda „beyinsel ölüm“ teşhisini destekleyen uzmanlardan bu kadar açık bir bilgilendirmeye rastlamadım.

Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. …diyor değerli hekimimiz.

„Beyinsel ölüm“ teşhisinde %12 ye varabilecek yanılma payı olduğunu, bu durumun bir çok hekimlerimizi rahatsız ettiğini söyleyen Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR; mevcut teknolojik imkanlarının kullanıldığına dikkat çekerek henüz bu yanılma payının ortadan kaldırılamadığının üzüntüsünü dile getirmektedir.

Bu önemli açıklamaları yayınlamayı bir görev olarak gördüğümden ötürü, (kendisinin iznini alarak) yorumlar platformundan ana sayfaya taşımayı uygun bulmaktayım.

Burada güdülen amac; konuyu daha geniş okuyucu platformuna taşımak ve kamuyu bilgilendirmektir.

Bilgilenen kişi; nasıl karar vereceğinin özgürlüğüne sahiptir ve buna kimsenin de itiraz hakkı olamaz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından kaleme alınan yazının orijinal kalması için, yazıyı genel makale karakterine çevirmeden, kişiye hitap olan karakteriyle vermeye özen gösterdim. Hepimiz için çok önemli olan bu yazının birinci bölümünü altta okumak imkanı bulacaksınız. Ayrıca kendi kişisel düşüncelerinizi yorum panelinde dile getirmek imkanını kullanarak konuya yardımcı olabilirsiniz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR’un kaleminden. Bölüm I  

Buyurun!

Mehmet Bey
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, beyin ölümü tespit edilen hastaların çocuk doğurmaları mümkün değildir.. Zira bu insanların beklenen kalp durması zamanları yaklaşık olarak 96 saattir. Eğer bu süre içinde sezeryan ile bebek dışarı alınıp yaşatılabilirse ne ala. Ancak bunun dışında uzun süre sonra bir bebeğin beyin ölümü olmuş anneden doğması imkansızdır.
Apne testi meselesine gelince :
İnsan hayatı büyük çoğunluğu beyin sapı denen bölgeden çıkan 12 çift sinir ile devam ettirilir ki, bu sinirler kafa çiftleri olarak bilinir.

Bu sinirlerin belki de en önemli görevi solunumun spontan olarak ve değişen ruhsal – mekanik strese göre devam ettirmektir.

Apne testi ile bu hayati refleks test edilmektedir. Burada hastaların akciğerleri içine jet akımla devamlı olarak  %100 oksijen verilerek hasta solunum cihazından ayrılır. 8-10 dakika kadar hasta soluk almadan bu şekilde oksijenize edilir.

Burada hastanın kan oksijen düzeyi asla azalmaz hatta çoğu durumda artar. Ancak solunum işi olmadığı için vücutta biriken karbondiaoksit atılamaz ve birikerek artmaya başlar.

Bu CO2 düzeyindeki artışın hastanın eğer mümkünse solunumunu başlatması beklenir. Çünkü artmış olan CO2 düzeyi bilinen en güçlü solunum uyaranı yani beyin sapı uyaranıdır. Şayet bu test esnasında hastada solunum işi başlar ise teste hemen son verilir.

Test ortalama olarak 10. dakikada ne olursa olsun sonlandırılır ve testin sonunda kan CO2 düzeyi yeniden belirlenir.

Başlangıç ve bitiş arasındaki CO2 farkı ve bu farka rağmen hastanın solunumun başlamamış olması neredeyse kesin olarak beyin kanlanmasının durduğunu gösterir. Ancak asla kesin denilemez.

Çünkü üzerinde tartıştığımız konu kalbi atan bir insanın ölüp ölmediğidir. Emin olun bu kararı vermemek için elimizden geleni yaparız. Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. Bu sebeple emin olmak iteriz. Bu sebeple aşağıda belirteceğim testlerin tamamı bu hastalara yapılır.Bu testlerden birinde bile şüpheli bir durum söz konusu olunca işlemi ve karar alma prosedürünü hemen durdururuz.

Bu muayene ve testler:
1-Hastanın koma durumunu açıklayacak hipotermi, ilaçla zehirlenme elektrolit bozukluğu vs. gibi başka bir patoloji olmadığından kesin olarak emin olunur. Hastanın tansiyonunun komaya yol açmayacak kadar düşük olması bile testten vazgeçmemiz için yeterli olmaktadır.
2-Hastada koma durumu açıkça gösterilmiş olmalıdır. Bu durum tomografi yada MRI ile teyid edilmelidir. Bu durumu gösteremez ve koma durumunu açıklayamazsanız beyin ölüm kararı da alamazsınız.
3-Hastanın hiç bir ağrılı uyarana cevap vermemesi, elleri kolları ve ayaklarının kesin hareketsiz olması, göz bebeklerinde ışık refleksi olmaması, göz küresinin kesin bir hareketsizik halinde olması, nefes borusunun içine bir kataterle dokunulunca bile hastada öksürük refleksi olmaması, çok az olsa bile asla bir solunum hareketi olmaması, kulağa soğuk suyla müdahale edilince göz kürelerinin devinim hareketi yapmaması, hastada hiçbir mimik hareketinin bulunmaması gerekir. Yani hasta total arefleksi denen tam bir koma halinde olması ön şarttır. Öyle ki vücudun hassas yerlerine iğne batırılınca bile hasta tepki vermemelidir.
4-Bu durum tespit edildikten sonra hala şüphe varsa hastaya MR anjıo, convancional serebral anjıo, transcraneal dopler, SPECT tomo, Xenon tomo vs. yapılarak hastanın beyin kanlanmasının kesin olarak durduğunun tespiti gerekir.
Tüm bu testler yaklaşık olarak 4 saatlik bir süreçte tamamlanır. Hepsi son derece sıkı prosedürlere bağlıdır. Sonuçları ve yorumları net olarak belirlidir ve sonuçta şüpheye yer kalmayacak şekilde beyin ölüm kararı; beyin ölümü olduğu tahmin edilen hastaların %88 inde alınabilir.

Kalan %12 vaka ise hakikaten bizleride ciddi olarak düşündürmektedir. Şu anda bulduğumuz yol ise bu  %12 vakada eğer çok küçük bir şüphemiz bile varsa, beyin ölüm kararı almaktan vazgeçmektir.

Her ne kadar olaya alışık bile olsanız, böyle bir durumda hata yapmak ihtimali hepimizi korkutur. Bu sebeple biz beyin ölüm kararı aldığımız bir hastada organ alınması ameliyatından 1 saat kadar önce tüm testleri yeniden yaparız.

Nitekim bizim kliniğimizde 2 yıl kadar önce ameliyattan 1 saat önce yapılan son testte şüpheli bir durum tespit edilince Ankaradan gelmiş olan ameliyat ekibi geri gönderilerek işlem durdurulmuştu. Bu duruma gelen ekip ve sağlık bakanlığı ekipleri de dahil kimse ses çıkartıp tepki göstermedi. Çünkü durumu bizim kadar onlarda aynı mantıkla tartıyorlardı.
Mehmet Bey, bizlerin beyin ölüm kararı aldığımız hastaları görme şansınız olsaydı eminim bizleri anlardınız.

Bu hastaları çoğu travma vakaları olup, bazılarının beyinleri inanamayacağınız kadar hasar görmüş ve sıkışmıştır. Öyle ki bazı hastaların kafa içi basınç artışından dolayı beyinleri burunlarından dışarı fışkırır. Emin olun şaka yapmıyorum. Bu hastalar için yaşamdan bahsedilemez. Şimdiye kadar literatürde beyin ölüm kararı alınıp da yaşama dönmüş tek bir hasta bile yoktur. Bu sebeple beyin ölümünün eski adı; -come de pase- yani geri dönüşümsüz koma dır.
Her ne kadar bazı hastaların gelişlerinde beyin ölümü olduğu belli ise de, bizler prosedür olarak 12 saatten önce hiçbir hastaya bu kararı almayız.

Yani eğer beyin ölüm kararı alınmışsa beyin en az 12 saattir kan ve oksijen almamaktadır.

Oysa beyin, oksijensizliğe ve kansızlığa en fazla 5,5 dakika dayanır. Daha sonra geri dönüşümsüz hasarlar başlar. 15 dakikalık oksijensizlik ise beyin açısından hayatla bağdaşmaz. Yani 15 dakikadan fazla beyne kan gitmez ise bu hastalar kesin olarak ölürler. Burada bizim limitimiz ise 15 dakika değil 12 saat üzeridir ki bu da hasta güvenliği açısından konulmuş bir kuraldır. Kayıtlar gereği bu kuralı asla çiğneyemezsiniz.
Belki hekimler uğraşmak istemedikleri için hastalara beyni öldü diyorlar diye düşünülebilir.

Şunu belirteyim ki beyin ölüm kararı alma prosedüründen itibaren organların alınıp nakil ambulansına konması arasında ortalama 18 saatlik bir süreç geçer. Ve yoğun bakımcı hekim bu sürenin önemli bri kısmını hastanın hemen yanında ve sandalye üzerinde geçirir. Beyin ölümlü hastaya bakmak emin olun ki beyin ölümü olmayan hastaya bakmaktan en az 10 kat daha zordur.
Mehmet Bey, beyin ölüm kararı almak da uygulamak da sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun vicdani yükünü hep üzerimde hissettim. Lakin inandığım bilim ve tüm veriler beyin ölümünün ölüm olduğunu söylemektedir.

Beyin ölümlü hastaların beyin EEG leri düzdür. Hiçbir beyin dalgası alınamaz. Uyaranlara minimal cevabı bile gösteren BAEP gibi uygulamalarda hiçbir cevap alınamaz. Vücut adeta 4 gün sonra durmak üzere kendi ivmesiyle hareket etmektedir.
Bizler beyin ölümlü hastalardan hoşlanmıyoruz. Bu mesleğimizin sevmediğimiz yanlarından biri.

Ailesine yakınlarının beyninin öldüğünü söylemek bizim için zordur.Bu zorluk içinde kaybedilmiş bir savaşın utancı da vardır. Başarısız olduğumuz için bu beyin ölmüştür. Ama bu başarısızlığı başka bir başarıya döndürmek için hasta yakınlarını organ bağışı talep etmek gibi son derece zor bir görevi de organ nakil koordinatörü arkadaşlarımız yürütürler.

Ailelerden organ bağışı alabilmenin tek yolu, ailenin bize güvenmesi ve hastası için gereken her şeyin yapıldığına , buna rağmen beyin ölümü oluştuğuna inanmasıdır.

Bunu sağlamanın en iyi yolu da hasta için gereken her şeyi gerçekten yapmaktır. Emin olun ki yapıyoruz. Ancak sonlu olan insan hayatı karşısında eninde sonunda yeniliyoruz. Bu durumda halkın güvenini kaybetmek organ bekleyen hastaların sonu olacaktır.
Size aşırı tepki verdiysem bu 45.000 can için duyduğum endişedendir. Sertliğim için yine de özür dilerim. Lakin siz de bizi anlayın. Bizler kaybedilmiş bir savaşın artıklarıyla başka bir savaşa girip kazanmak azminde olan insanlarız.
Umarın derdimizi anlatabilmişimdir
Saygıyla
Dr. Ayhan ONUR

 

Sn. Uz. Dr. Ayhan Onur beye bu önemli açıklamları için tekrar teşekkür ederim. Konuya duyarlı davrandığı için tebrik ederim, ayrıca müteşekkir olduğumu ifade etmek isterim!

 

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

ORGAN NAKLİ/BÖLÜM III: HEKİMLERİMİZ VE HARVARD KRİTERLERİ.

Bu yazı serisinin üçüncü bölümüne başlamadan önce, çok önemli bir düşünceyi dile getirmek istiyorum.

Bu yazı serisi hiç bir hekime ve tıbbı olanaklara karşı değildir. Tıbbı araştırmalara çok şeyleri borçluyuz. Yaşamı, yaşar hale getiren hekimlerimizin toplumdaki sosyal statüleri her zaman mesleklerinden ötürü yüksek tutulmuştur ve öyle de kalmalıdır! Ne yazik ki, her meslekte olduğu gibi, bu mukaddes meslekte de bazi yeminini unutanlar vardır. Ancak bu durum hekimlerimize genel olarak güvenimizi asla sarsmamalidir. Organ bağışında yeterli bilgileri aldıktan sonra, özgürce vereceğiniz karar doğrultusunda; organ bağışlayarak bir başka hayatı kurtarbilirsiniz.

***

İnanmadığım bir şey var sa, o da mucize kavramıdır. İlimce tesbit edilmemiş olan kavramlara “mucize” deseler de; ben henüz araştırılmadığına inanırım. Buradan yola çikarsak, daha işin başındayız diyebiliriz.

İnşallah bir gün; “ölümsel beyin” yoluyla yapılan organ nakilleri bir “ara çözüm” olarak tıb tarihine geçer.

Hekimlik mesleğinin özü yaşamla ilgili; özellikle insan yaşamı ile ilgili olduğu için, çok komplex bir bütünü içermekte olduğu bir gerçektir.

Hekimlerimizin organ alımında hangi zor bir vicdanı sorumluluğunun içerisinde olduğunu çok iyi biliyorum. İleride bunu da yazacağım. Allah yardımcıları olsun!

Toplumu ve bir çok uzmanları rahatsız eden Harvard kriterlerinin başında; “beyinsel ölüm” kavramı ile tıbbı olanakların organ naklinde kullanılmasına destek veren hukuksal kriterlerdir.

Bu kriterlerin arkasında ne kadar kapitalist düşünce vardır sorusu ise, bir çok insanlar tarafından düşünülmektedir. Haklılığı varmıdır(?)… bu düşüncenin, o ise ayrı bir sorudur.

Kişi ne zaman ölmüştür?…kişi ne zaman gerçekten ölmüştür? …sorusu ikilem içersine düşmüştür. Bu ikilem şüphelerden ötürü organ bağışı tüm tanıtımlara rağmen istenilen düzeye getirilememiştir.

Bu böyle olduğu için; bir çok ülkelerde durum kanun eşliğinde tersine çevrilerek; organ kartında “organımı vermem” diye yazmayanlar, otomatıkman organı alınabilinir katogorisine giriyorlar. Örneğin Austurya. Bu yalnış bir politikadır diye düşünüyorum. Çünkü anti reaksiyon oluşturan bu zorlama, sosyal düzene uyumlu olmadığı gibi, organ bağışını da teşvik etmemektedir.

Harvard kriterleri ile tıb dünyasını değiştiren “beyinsel ölüm” kavramı, ölüm prösödürünü ikiye bölerek, toplumda şüphelere yol açmıştır. İnsanın hak ve hukukunu, ölüye saygı düşüncesini, etik anlamda değiştirmiştir. Bir çok insan kendisini yedek parça olarak görmeye başlamıştır.

Bunun yanında yasal olmayan organ ticareti oluşmuştur. Orta asya, uzak doğu Hindistan, Pakistan Çin gibi ülkelerden 500 $ dan başlayan fiatlarla alınan bir böbrek, dünyanın gelişmiş ülkelerinde 1 milyon $ a kadar alıcı bulmuştur. Organ mafiası oluşmuştur. Bu gibi yasal olmayan işlere bir çok popüler insanların isimleri karışmıştır; aralarında devlet başkanı bile var bu isimlerin. Örneğin; hakkında Birleşmiş Milletler nezninde soruşturma açılması istenen Kosova devlet başkanı.

Çin Halk Cumhuriyetinde idam mahkumlarının organları satılmaktadır. Hatta; siparış üzerine idam sehpalarının kurulduğu şüpheler arasındadır…henüz kanıt yok sa bile(?)

Organ nakli için yüksek lisans zorunluluğunu düşünürsek, olayın boyutunu daha kolay anlayabiliriz.

Bütün bunlar hekimlik mesleğini ciddiye almayan bir kaç hekimin yalnış tutumlarından ötürü, tüm mesleği şüpheli görmeye yetmiştir… maalesef. Gecesini gündüzünü  mesleğine adamış olan, yaşama… yaşam kalitesi veren milyonlarca hekimlerimizin toplumda ki statüsüne leke sürmüştür.

Bu yazı serisinin esas amacı ve hedefi Harvard kriterleridir.

Ölüm zamanını, anı’nı, öne çeken bu kriterler ile başlayan ölüm anı’nın tesbiti ise; tüm şüphelerin sonuna kadar takıp edilmesine rağmen… son şüphelerin ortadan kalkmadığıdır.

Bu nedenle:

The American Academy of Neurology, (AAN – Amarikada İlimsel ve bilimsel standartlardan sorumlu)  1995 tarihinde beyinsel ölüm tesbitinde açıklamış olduğu kriterleri, 2010 tarihinde geçerlilikten çikarmıştır. Beyinsel ölüm kriterlerinin yeniden tesbiti için gerekli araştırmaların daha yoğun olarak yapılmasının zorunlu olduğunu açıklayarak; 1995 de ki beyinsel ölüm tesbitinde ki kriterlerin günümüzdeki tıbbı olanaklar ile uyumlu olmadığını sebep olarak göstermiştir.

Tabii ki bununla beraber biraz duraklama devresine giren tartışmalar yeniden alevlenmiştir.

Beyinsel ölü kabul edilenler Çocuk doğurabilirmi?… Evet, doğurabilirler; tabii ki sezeryan yolu ile.

Yazımda bahsettiğim gibi; yapay destek ile 96 saati aşan uzun bir süre hayatta kalmaları sağlanmış olan olaylar mevcuttur. Literatüre geçmiş ve dünya basınında bunun örnekleri mevcuttur.

Burada sadece iki örnek olarak:

5.10.1992 tarihinde bir araba kazası sonunda Erlanger Unversitätsklinik unitesine getirilen Marion Ploch, 3 gün sonra tüm tıbbı veriler sonunda „beyinsel ölüm“ olarak rapor edilmiştir. Hekimlerin yoğun bakım desteğiyle 5 hafta daha hayatta tutulan Marion Ploch, sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Allington/Virginia, USA. Suzan Torres, „beyinsel ölmüştür“ teşhisinden sonra 3 ay daha yoğun bakım desteğiyle yaşatılmıştır ve sonunda sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Hortumlar ile yaşamayı istermiyim? Hayır! Çocuklarıma; yapay olarak bir dakika yaşamam için hiç bir hekimin zamanını (ç)almayın diye vasiyetim var dır.

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir…..

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

07.02.2012

 

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır.

Sosyal devletin görevlerinin başında:

1. Çalışma hakkı ve bireylerin çalışma görevi

2. Adil ücret hakkı

3. Sosyal güvenlik hakkı

4. Konut hakkı

5. Sağlık hakkı

6. Eğitim hakkı

1) Çalışma hakkı

1982 anayasamızın 49. maddesi çalışma hakkını tanımıştır. Bu maddeye göre “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir“. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.

2) Adil ücret hakkı

Çalışanların insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam seviyesine ulaşması ve adil bir ücret elde etmeleri gerekir. Anayasamızın 55’inci maddesinde bu konu düzenlenmiştir. 55’inci madde şöyle diyor:

“Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal olanaklardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”

3) Sosyal güvenlik hakkı

Çalışan ve yeterli ücret alan insanların, yarın yaşlılık, hastalık, sakatlık, işsizlik gibi sebeplerle çalışamayacak duruma düştüklerinde, sosyal güvenlik haklarının tanınmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekir. Sosyal güvenlik hakkı anayasamızın 60’ıncı maddesinde yer almaktadır. “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Ayrıca 61. maddede özel olarak korunması gereken kişilerden bahsedilmektedir. “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.”

4) Konut hakkı

Konutlarımız her birimizin yorgun bir günün arkasından çekileceğimiz, dinleneceğimiz, aile olarak beraber olacağımız yerdir. Bu nedenle, konut sorunu devletin ilk ele alması gerekenlerden birisidir.

Konut hakkı Anayasa madde 57 de açıklanmıştır. “Devlet , şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”

5) Sağlık hakkı

Nice insanlar vardır ki; hasta oldukları zaman Dr. Parası olmadığı için yakalandıkları hastalığın esaretinden kurtulamayarak hayatlarını kaybederler. Aile üyelerinin tedavisi için mallarını mülklerini satarak iflasın eşiğine gelenleri hepimiz biliriz. Sosyal düzenin ilklerinden birisi de; tabii ki sağlık hizmetinin olmasıdır.

Anayasamız bu hakkı 57’inci maddesinde düzenlemiştir. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir… Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir”.

6) Eğitim hakkı

Milletlerin geleceğini yönlendiren muhakkak ki eğitimdir. Olmazsa olmazların bir parçası olan eğitim, devletin görevlerinin başında gelmelidir.

“Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır… Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”.

Buraya kadar sosyal bir devletin görevlerini sıraladık. Peki; bireysel “sosyal” olmanın görevleri nelerdir.

Burada uzun bir liste yapmanın bir anlamı olmaz diye düşünüyorum. Bir kaş cümle ile anlatılabilinir.

Sosyal bireylerin görevleri:

Vergisini kaçırmaz, zamanında öder. Sosyal dairelerden yardım alırken maddi varlığını gizleyerek yalan söylemez. Kimseyi rahatsız etmez. Aile sorumluluğunun bilincinde olarak çocuklarının iyi bir eğitim almasını, sağlıklı bir ortam içerisinde yaşamasını oluşturmak için çaba sarfeder.

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

 

DÜNYA SİLAH SANAYİ: ÖLDÜRÜCÜ İSTİHDAM VE KAYBOLAN İNSANLIK

Dünya silah sanayii her yıl ortalama olarak bir trilyon dolar miktarında silah üretiyor. Üretilen silahlar, bu silahları üreten ülkelerde önemli istihdam oluşturduğu bir gerçek. Kendi refahları için ürettikleri silahları kriz bölgelerine satmaları yasak olmasına rağmen; her üreten firma bunun bir yolunu bularak silah ticaretinden payını almaya çalışıyor.

Dünya silah sanayini elinde tutan ülkelerin başında ABD,Rusya,Almanya olduğu gibi daha bir çok ülkeler bu pastadan payını almaya çalışmaktadır. İşin paradox (zıt) tarafı ise; aynı ülkeler her gün insan haklarını tesbih çekercesine dillerinden düşürmezler. Yine bu ülkelerdir ki…dünya düzenini kendi istedikleri yöne  çevirmek için bir an bile zaman kayıp etmeden bu silahları kullanmaktan çekinmezler.

Bu üretilen silahların yılda ne kadar insanın hayatına mal olduğunu sadece tahmin edebiliriz. Gerçek sayılarını hiç bir zaman öğrenmek şansımız olmayacaktır. Yakın tarihimizde yaşanan savaşların sadece bir tanesini haklı olarak görebilmek mümkündür: Sırbıstan (eski Yugoslavya) savaşına haklı olarak müdahele edilmiştir. Saray Bosna’da Sırbıstan hükümetinin uyguladığı çirkin ve gaddarca soykırımına bir son verilmeliydi.

Afganıstan ve Irak savaşları siyasi düşüncenin sebep oluşturduğu savaşlardır.  Bu düşüncelerin temelini oluşturan; başta petrol olmak üzere daha bir çok yer altı kaynakları, yayılma ve pazar oluşturmak politikasıdır. Ayrıca orta doğuda etkin olmak ve Orta doğu halklarına: “Sizler burada oturuyorsunuz ama, hakimiyet bizdedir” sınyallerini sürekli olarak vermektir.

Dünya milletler hukukuna tamamen aykırı olan bu savaşlar, milyonları aşan can ve mal kaybına sebep olmuştur. Yüz binlerce insanın yurdunu terk etmek zorunda kalmış olduğu bu savaşlarda, insanlığın insana ne kadar değer verdiğinin bir ölçüsü olarak görülmelidir.

Ya savaş sonrası?

Sözde demokrasi getirdikleri bu ülkelerin insanlarI(!)… baskın yapanlar gittikten sonra yaşamlarını nasıl devam ettireceklerdir?

Örnek olarak baktığımızda komşumuz Irak bunun bir canlı örneğidir. Üç gruba Parçalanmış bir Irak ve yüreklerinde nasırlar oluşmuş bir Irak halkı bırakılmış arkada. Ülkenin fiziki nasırları bir kaç yıl sonra tamir olsa bile…bu yeterli olmayacaktır. Daha nice yüz yıllar devam edecektir Irak’lı komşumuzun geleceğini oluşturacak olan gençliğinin yüreğinde oluşan nasırlar.

Tarihin defterinde bir not olarak kalacak olan Irak savaşı, binlerce işçiye iş alanı açtığı için; Irak savaşı yıllarında silah sanayiinde çalışanların müreffeh bir yaşamı olduğu hatıralarda kalacaktır.

Dünya silah sanayii bu ölümleri varsayım olarak kabul etmektedir. Her gün daha da korkunç ve öldürücü silahlar üreterek, zayıf olan ülkeleri egemenlikleri altında tutmaya devam edeceklerdir. Her savaşın aldığı canlar, söndürdüğü aileler ve açtığı maddi zararlar bir kaç sermaye düşkününün cebini doldururken, iç piyasada istihdam oluşturarak yaşam standartlarına ve refaha katkısı olmaya devam edecektir.

Bu azgınca üretimin tüketim pazarı ise; örnek olarak söylersek(!) Cezayır, Mısır, Libya gibi daha bir çok gelişmemiş ülkelerin despot rejimlerinden kurtulma çabasıdır. Ne var ki…bu despot rejimler yine emperyalist güçler tarafından önce desteklenerek yıllarca devletin başında kalmaları sağlanır ve istenildiği zaman halk kışkırtılarak ayaklanmalar oluşturulur. Bunun yanında terörün önemli silah ihtiyacınıda karşılayan silah sanayii ülkeleri; terörü lanetlediklerini de her gün durmadan haykırırlar.  Her haykırışta iki yüzlülüklerini sakladıklarını sanan bu ülkeler, ne yazık ki dünya hakimiyetini de ellerinde tutmaktadırlar.

İnsanlık tarihinin gelişmesinde büyük katkıları olan Avrupa ve daha sonra ABD, geçmişteki sabıkalarından kurtulamayacaklardır. Refah uğruna gerekirse her şeyi üreterek yaşamlarını devam ettireceklerdir. Kör ve aydınlanmamış ülke halkları da birer oyuncak olmaktan kurtulamayacaklardır.

….ve öldürücü istihdam geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dünyayı yönetmeye devam edecektir. Her gün binlerce çocuğun açlıktan öldüğü bir dünya da…, açlık ve sefaletin esaretinden kurtulamayan insanların…”insanca yaşayabilmeleri” için sadece bir günde harcanan silah giderleri yeterli olurdu.

Dünyada silah sanayini elinde tutan 20 ülkenin ilk önemli 11 ülkesi altta verilmiştir.

Buna Göre:

1. Abd.                       % 30,3

2. Rusya                     % 23,0

3. Almanya                % 11,0

4. Fransa                   % 7,0

5. İngiltere                  % 4,0

6.Hollanda                 % 3,0

7. Çin                         % 3,0

8. İspanya                  % 3,0

9. İtalya                       % 2,0

10.İsveç                     % 2,0

11 İsrail                      % 1,9

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir….

Mehmet Nuri Sungur

21.01.2012

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN… “İYİ Kİ VARSIN…!”

Bir doğum günü olması için önce doğmak gereklidir. Bu öyle kolay değil artık yaşadığımız zaman diliminde. “İyi ki varsın…” diyerek kutladığımız doğum günlerinde “iyi ki varsın” söylerken ne kadar isabetli bir cümle kullandığımızı düşünürmüyüz?

Bana her doğum günümde “iyi ki varsın” diyen dost ve akrabalarıma teşekkür ederken, içimden önce Allah’a şükrederim; beni kulları arasına layik gördüğü için. Daha sonra içimde bir hüzün oluşur; annemi babamı hatırlarım ve dua ederim ki(!) “iyi ki onlarda vardı” diye. Beni doğmadan öldürmemiştiler. Zamanın şartlarında doğmamı engellemek için bir an dahi düşünmemiştiler. Ya şimdilerde?

Yaşadığımız çağımızda milyonlarca çocuk, henüz dünyayı görmeden yaşamını kayıp etmektedir ve hiç bir zaman “iyi ki varsın” cümlesini işitmeyeceklerdir. Çünkü onların hayata gelebilmesi için vesile olan ebeveynler sorumlu oldukları bu hayatların değerini bilmekten mahrumlar. Yaşadığımız çağda; çocukları Leyleklerin getirmediğini artık çocuklarda biliyor. Tıp dünyasında ön tedbirlerin alınabilmesi için her türlü imkanlar mevcut olmasına rağmen…ana rahmine düşen çocukları aldırmak için kapı kapı dolaşan, Dr. arayan insanları anlamakta zorluk çektiğimi itiraf etmeliyim. Zorluk çekiyorum…ve sormak istiyorum; ana rahminde olan bir çocuk artık yaşamaya başlamıştır. Nasıl bir düşünce olmalıdır bu düşünce ki(?)…yaşamaya başlayan öz çocuğunun yaşamına son vermek için böyle bir seçim yapabiliyor.

Özgürlüğün “sonsuz” olduğunu düşünen bireyler, zevki sefası için sorumsuzca yaptıkları birleşmelerden doğacak olan çocuklarına sahip çikacak yerde onları öldürmeyi yeğledikleri, bence bir katliamdır.!

Afrika’da misyonerlik yapan Katolik kilisesinin papazları ve Katolik kilisesinin başı olan Papa, doğum kontrolünde ön korumaları yasaklıyor. Milyonlarca kontrolsüz doğan çocuklar açlık ve sefalet içerisinde ölüme terk edilmektedirler. Aids hastalığının önüne bir türlü geçilemeyen Afrika ülkelerinde…kontrolsuz birleşmelerin birinci sebep olduğu bilinmektedir.

Halkının bilinçsizce nufus artımında izlediği tutumunu önlemek için, Çin Halk cumhuriyeti yıllardan beri iki çocuk politikasını kanunlarla yönetmektedir. Demektir ki… doğmasını istemediğiniz yaşamın, yaşamaya başlamadan önce tedbiri mümkündür.

“İyi ki varsınız” sevgili dostlarım…!

 

20 Ocak 2012 Cuma

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers