ÇUBUKLU KÖYÜ İNTERNET SAYFASINI NASIL BULUYORSUNUZ?

BİR YILLIK ÇALIŞMADAN SONRA DÜNYANIN TÜM KITALARINDAN 55000 ZİYARETÇİYİ MİSAFİR EYLEDİK. SİZLERİNDE DÜŞÜNCELERİ BİZİM İÇİN ÖNEMLİDİR. ANKETİMİZE KATILIN, OYUNUZU KULLANIN!
ÇUBUKLU KÖYÜNÜ DÜNYA TAKIP EDİYOR; SİZDE MİSAFİRİMİZ OLUN!
HEPİNİZİ SELAMLIYORUM!

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

HAYATTA EN ZOR OLAN, KIRILAN KALBİN TAMİRİDİR.

Geçenlerde facebook sayfalarından birinde Ayla Yıldız hanımın duvarında şu cümleyi okudum.

”Kalp kırmaya tek bir söz yeter,ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür,ne de bir ömür yeter.”

Ayla hanımın duvarında okuduğum bu cümle, beni önce suskunluğa düşürdü. Arkasından düşünmeye başladım. Düşündüm ki; ne zaman ve nerede, kimin kalbini kırmışımdır. Kırdığım bir kalb var ise…tamiri için neler yapmışım. Yani blanço gibi bir düşüncenin derinliklerine daldım. Sonuç olarak vardığım neticeyi sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün.

Yaşamım boyunca; davranışlarıma,sözlerime,sosyal ilişkilerime her zaman dikkat eyledim. İnsanları kırmamayı,kırılsam da; asla kırmamayı ilke edindim. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, vicdan azabı bana zaten yeter.O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım.Bunu büyük bir ustalıkla yapamazsam da…en azından bir çirak gibi denemekten kaçınmam.

Bir kalbi kırmak kadar kötü bir şey olamaz. Kalb, duygularımızın, düşünce ve kişiliğimizin odağı olan, insanı insan yapan beynimizin halk dilindeki odak noktasıdır. Sevginin pinar olarak aktığı, duygularımıza ev sahipliği yapan bu hassas yapıyı yıkmak, kişinin benliğini yıkmaktan başka bir şey değildir.

Ülkemiz son yıllarda zor bir dönemden geçmektedir. Bir çok maddi olanaklar eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi olmasına rağmen, insanlarımız şükür etmesini unutmuş gibi bir tablo sergiliyor. Bundan daha kötü olanı ise, geçmişteki olmazsa olmaz olan değerlerimiz erozyana uğramış gibi her gün biraz daha „toprağından“ kaybedişidir. Altmışlı yılların sonlarında Avrupa’da gençliğin baş kaldırısıyla başlayan bu kültür ve değer erozyonu günümüzde eski rağbetini kaybetmiş olsada, etkinliği devam etmektedir. Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, batı kültürünün etki alanında bulunmaktayız. Bunun çok değişik sebepleri mevcuttur. Yaşadığımız teknolojinin sunduğu medyasal etki bunların ilk sıralarındadır. Ayrıca sosyal paylaşım Siteleri kültürümüzü negatif olarak etilemekte olduğuna her gün şahit olmaktayız. Gençlerimiz Türkçe’yi düzgün yazmaktan çok uzak bir öğrenim almışlar. İnsanlara hitap türleri kabul edilemeyecek kadar kaba. Bir çok yazıları okuduğumda utanç duyuyorum. Küfürlü yazılar, hakaretler ve sövmeler artık normal olarak kabul ediliyor gençler arasında. İşin zor tarafı ise; bunları uyarmaya da çekiniyor insan. Çünkü nasıl bir reaksiyon ile karşılaşacağının hesabını yapmak mümkün değil. Alt yapısı yeterli olmayan bir eğitimin kulandğımız teknolojinin yan etkilerini görmemizi engellemektedir.

Değişen bu kültür anlayışı insana verilecek değer ölçülerinin çitasını sürekli aşağıya çekmektedir. İnsanın en değerli yaratık olduğunu unutur gibi oluyoruz ve bununla beraber yüce Allah’ın yarattığı kalbi kırabiliyoruz.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş: Bir kalbi kırmak, kabeyi 70 defa yıkmaktan daha fenadır.

Günümüzün insanı daha gerçekçi, (soğuk) sosyal ilişkiler hep karşılıklı çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemli görülmüyor artık. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek.Dostum bana küsmüş,küserse küssün,onun bileceği bir iş ”mantığı“ hakim günümüzün insanlarında.
Bence en güzeli geçmişte olan ve bir çok gayret ile kazanılan dostluk değerlerine sahip çıkmak. Bir birimize daha saygılı,daha hoşgörülü yaklaşabilmek,hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kör olası “önyargıyı” yok edebilmek.Toplumsal barışı ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlardır.

Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır.

Saygı ve sevgilerimle…

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ÜLKEMİZDE UYGULANAN ASGARİ ÜCRET POLİTİKASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor. Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur. Bu günkü yaşam şartlarında, asgari de olsa bile; bu para ile onurlu yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tesbit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 4,50 iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgarı ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır.

Ülkemiz son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadır. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu göğsümüzü kabartarak bağırmaktayız. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişimidir. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 90 cı sıradayız. 17 ile 90 nın arasındaki farkı düşündüğümüzde aradaki farkı anlamak zor olmasa gerek.

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulama hakkına sahiptir. Kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar.

Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmektir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır. Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Asgari ücret tablosuna karşı bir asgari yaşam tablosu yaparsak aradaki farkı görmek imkkanımız olacaktır. Baz olarak iki çocuklu bir aileyi örnek alalım.

En ucuz ev kirası: 350 + Elektrik ve su aylık: 60 + Gaz tüpü: 70 + Ekmek: 60 +

2 kg et: 50 + Sebze meyve:100 + Kahvaltılık:100 + Tencere malzemesi Bulgur pirinç gibi: 50 + Temizlik:50 + Giyecek:50 + Çouklar küçükse;Mama ve bez:100 + Büyükse okul; 100 + Isınma malzemesi:100 + Toplam:1240 TL Eksi Asgarı ücret:                  701TL = Her ayki açık: 539 TL

Bu listede henüz bir kitap, bir Gazete, bir sigara, bir sinema seansı yok. Telefon İnternet gibi özellikler zaten hiç aklıma gelmedi bile; içecekler de aklıma gelmedi. Ya eşinize bir çiçek?…aman Allah korusun! İnsana bir de gülerler. Git kırdan topla, ya da işten gelirken komşunun bahçesinden azacık çalı-verirsin vesselam…

Himm… listenin sonu gelmiyor. Geri kalanları da herkes kendine göre hesaplasın.

Şimdi sormak lazım: Bu tabloyu yapanlar yaptıklarından utanmıyorlarmı? İnsan hak ve hukukuna riayet ettiklerini iddia edebiliyorlarmı?

Altta ki asgari ücret tablosuna bir göz atarsanız meseleyi daha rahat anlarsınız!

Buyurun…!!

Asgari ücret 2012 in brüt tutarı 886,50 TL olarak, 2012 asgari ücret in net tutarı 701,14 lira olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari ücret 2012 un net hesabı ve işverene maliyeti aşağıda hesaplanmıştır. 01.07.2012 tarihinden itibaren 16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. 42 TL lik asgari ücrette artış olacak.. Asgari ücret 2012 net ve asgari ücret 2012 brüt rakamlarını aşağıda görebilirsiniz.

01.01.2012 – 30.06.2012 tarihleri arasında (ASGARİ ÜCRET);

ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN BRÜT: 886,50 TL
ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN NET:   701,44 TL

Asgari Ücret 2012 yılı Tablosu:

ASGARİ ÜCRET VE YASAL KESİNTİLER

(01.01.2012-30.06.2012 Dönemi)

16 Yaşından
Büyükler

Brüt Ücret

886,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı

124,11 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı

8,87 TL

Gelir Vergisi Matrahı

753,53 TL

Gelir Vergisi

113,03 TL

Damga Vergisi

5,85 TL

Kesintiler Toplamı

251,85 TL

Asgari Geçim İndirimi
(Bekar ve Çocuksuz)

66,49 TL

 NET ELE GEÇEN (Asgari Ücret + AGİ)

701,14

Asgari Geçim İndirimi 2012

2012 yılı asgari ücretin brüt tutarının 886,50 TL olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari geçim indirimi 2012 (agi 2012) miktarları aşağıda hesaplanmıştır. 2012 yılında en düşük ücret asgari geçim indirimi (bekar olarak çalışan) 66,49 TL olmuştur. Yine 2012 yılında yeni zamla birlikte en çok ücret (evli – eşi çalışmayan – 4 çocuklu) 113,03 TL olmuştur. İşte asgari geçim indirimi miktarları:

Açıklanan asgari ücret üzerinden 2012 yılına ilişkin hesaplanan asgari geçim indirimi 2012 bilgileri aşağıdadır.

ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2012 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO

(Asgari ücret; 2012 yılı için aylık brüt 886,50 TL olarak dikkate alınmıştır)

ÜCRETLİNİN MEDENİ

DURUMU

AYLIK TUTAR

BEKAR

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           1 ÇOCUKLU

76,46

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           2 ÇOCUKLU

86,43

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           3 ÇOCUKLU

93,08

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           4 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN

79,79

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 1 ÇOCUKLU

89,76

EVLİ EŞİ Ç ALIŞMAYAN 2 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 3 ÇOCUKLU

106,38

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 4 ÇOCUKLU

113,03

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR. BÖLÜM II

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaların ikinci bölümü.

BÖLÜM II

Mehmet Bey

Sanırım birbirimizi biraz anlamaya başladık. Bu konuyu bu kadar araştırmış olmanız doğrusu beni şaşırttı. Mutlu da oldum. Düşünen ve araştıran insanlardan korkulmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu çeşit insanlar ulaştıkları sonuç bizim fikirlerimizi desteklemese de eninde sonunda doğruyu bulurlar. Bu nedenle yazıma başlamadan sizi tebrik etmeme izin verin.

Yazınızda organ nakli konusunun kapitalist eğiliminden bahsediyorsunuz ki bu konuda son derece haklısınız. Olayın arkasında kapitalist bir mantık var. Çünkü eğer bu olaya bir çare bulamaz isek 2025 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin %30 unu diyaliz merkezlerine vermek zorunda kalacağız. Kamu maliyesi açısından bakılınca bu korkunç bir durum.

Bu sebeple de kapitallerle düşünen insanlar da organ nakliyle ilgileniyorlar.Ayrıca kaybedilen yetişmiş insan gücünün kamuya verdiği zarar da bu kayıplara eklenecektir.

Bu açıdan bakılınca elbette olayın arkasında para da gizli. Ancak eğer kastınız fakirlerin böbreklerinin alınıp zenginlere aktarılması ise bu durum bizim ülkemizde nerede ise yok denecek kadar azdır.

Münferit bazı vakalar olmadı değil. Dr Yusuf faciasını hatırlarsınız.. Hani Uğur Dündar’ın ortaya çıkarttığı, kaçak olarak fakirlerle anlaşıp organlarını zengin lere naklederek para kazanan yaratıktan bahsediyorum.

Bilmem bu yaratığın sonunu da biliyormusunuz. Meslektaşları tarafından lanetlendi, diploması elinden alındı. O da yurt dışına kaşmak zorunda kaldı. Bildiğimiz kadarı ile Romanya‘da aynı işi yapmaya devam ediyor. Keşke bu kişi tıp fakültesinden hiç mezun olamasaydı. Ama olmuş işte. Ne yaparsınız arada bir çürük elma çıkıyor işte.

Birde Antalya’da olan son organ yolsuzlğu var. Buradaki hadiseyi başından itibaren takip ettik. Olayın aktörlerini yakından tanıyoruz. Emin olun ki Antalya’daki durum kanunların minik bir açığını yakalayan tıp dışı insanların mafyavari tavırlarından doğmuştur.

Yani burada hekim camiası kullanılmıştır.Ama bunlar dışında organ ile ilgili bir yolsuzluktan bahsedemeyiz.

Ayrıca organ naklindeki illegal uygulamaların tamamı canlıdan nakiller için geçerlidir. Kadavradan (Cesetten) nakillerde yolsuzluk yapmak imkansızdır. Zira beyin ölümü tespit edildiğinde organların kime verileceği belli değildir.

Biz durumu sağlık bakanlığındaki ulusal koordinasyon merkezine bildiririz. Bu merkez veri tabanından organların kime uygun olduğunu bilimsel bir kurula da danışarak saatler içinde belirler.

Beyin ölüm kararı alan gurup son ana kadar organların hangi merkeze gönderileceğini bile bilmez. Organ verici nerkez organ alan merkez ile irtibata geçmez. İrtibatı UKM sağlar. Ayrıca beyin ölüm kararı alan gurup asla organ alacak olan hasta ile temasa geçmez ve organ nakledecek hekim gurubu içinde yer alamaz.

Bu sebepledir ki kadavra (Ceset) donörlerde şimdiye kadar tek bir yolsuzluk olmamıştır.

Savaş bölgeleriyle ilgili bu tür söylemler her zaman ortaya çıkar. Ama böyle bir organizasyon çok zordur.

Mehmet Bey; organ almak dünyanın en zor ameliyatlarından biridir. Organı alıcıya nakletmek çok dahah kolaydır. Ancak durum o kadar abartılır ki, yerine göre medya da evine girilerek bayıltılıp ekmek bıçağı ile böbrekleri çıkartılmak istenen insanlardan bile bahsedilir. Bunlar da bizi çok güldürür.

Organ mafyası var mıdır? Evet vardır. Lakin medyadaki gibi değil. Organları ampul söker gibi sökemezsiniz. Bu çok teknik bir iştir ve en az 6 uzman hekim tarafından yürütülen yaklaşık 4 saatlik bir operasyondur.

Mafya sokaktaki insanların böbreklerini köşe başında alamaz. O halde mafya nasıl çalışır?. Durum şudur.

Organnını verecek kadar fakir bir insan ve bir tek organ için servet ödeyebilecek organ yetmezlikli (çoğunlukla böbrektir) zengin bir adam vardır hikayede. Bir de bu ikisi arasında bağlantıyı sağlayan mafya dediğimiz karanlık kişiler. Mafya bir şekilde bu iki insanı ilişkilendirir. Verici fakirden organ alınmasını çoğu zaman resmi makamları ve etik kurulları kandırarak ayarlar.Sonuçta zenginden organ parasını alır, aldığı pararnın yaklaşık %10′unu organ aldığı fakire verir. Masraflar da çıkınca kendisine epeyce bir parar kalır. Ama bu mafya asla kadavra (Ceset) donörlerden parar kazanamaz.

Hayat çok değerlidir Mehmet Bey. Bir organın değeri ise hayatın değerine eşittir. Bu sebeple organ yetmezlikli hastaların sorununu legal yollardan engelleyemezsek illegalitenin (kanunsuzluğun) tırmanmasını asla önleyemeyiz. Bizim çabamız da legal (kanuni) yollardan çözüm üretmektir.

Kişi ne zaman ölmüştür? Evet hakikaten de bu çok felsefi bir soru. Kısa bir mail yazısında açıklanamayacak kadar karmaşık bir konu.

Lakin bilim bize hala beyin sapı fonksiyonlarının hayat ile eş anlamlı olduğunu söylüyor. Diğer organların bazıları otomatisiteye sahiptir. Mesela kalp atımları beyin olmasa bile bir süre devam edebilir.Bu bizim için önemli değil. Hatırlarmısınız bilmem. Eskiden liselerde kurbağa bacakları tahtalara toplu iğneler ile tutturularak kaslarına elektrik verilerek bacağın hareket etmesi deney olarak yapılırdı. Bu durumda kurbağanın o halde bile hala canlı olduğunu mu iddia  edeceğiz. Elbette değil. Eğer tüm doku ve hücre fonksiyonlarının kaybı ölüm olarak adlandırılırsa insan kalbi durduktan sonra bile 8 saat daha yaşar denmelidir.

Harvard kriterleri sanırım sizin epeyce canınızı sıkmış. Ancak lütfen bu kriterleri bir kenara itmeyin. Bunlar temel fikirlerdir. Aslında ülkemizde bu konudaki karmaşa en az düzeydedir.Biz 1979 da İtalya’dan sonra dünyadaki organ ve doku nakli kanununu kabul etmişiz. Bu kanun 1982 de aksaklıkları görülüp revize edilmişrir. (2238 sayılı kanun). Bu kanun daha sonra genelgelerle desteklenmiş ve hakikaten de gurur duyulacak kadar mükemmel hale gelmiştir.

Özellikle Sağlık Bakanlığının Ocak 2012 de yayınladığı genelge ile durum daha da netleşmiş ve uygulamadaki aksaklıklar en aza indirilmiştir.

Bu kanunda ne Avusturyada ki gibi aksi belirtilmedikçe organ bağışı yapılmış sayılacağı gibi toplumu rahatsız eden bir kural konmuş, ne de İran’daki gibi organ alım satımı devlet eliyle de olsa serbest bırakılmıştır.

Son derece modern ve toplum dinamiklerine göre hazırlanmış bir genelgedir.Dolayısıyla toplumun dünyanın değişik yerlerinde yaşanan olumsuzlukların ülkemizde görülmemesi için gerekli tedbirlerin alındığını ve bu tedbirlerinde hakikaten işe yaradığını bilmesi gerekir.

Ülkemizde hakikaten sevimsiz ve münferit iki vaka dışında şimdiye kadar organ nakli ile ilgili bir suç tespit edilmemiştir.

Buna rağmen beyin ölümü olduğu düşünülen hastaların %12 sinde şüpheli durumlar vardır. Medyada bahsedilen uzun yıllar sonra dirildi, 3 ay sonra çocuk doğurdu vs. şeklindeki haberlerin tamamı bu %12 lik guruba aittir.

Tüm çabamıza rağmen bu oranı azaltamıyoruz. Bizim sağlık bakanlığına önerimiz küçük bile olsa şüpheye düşülen bu %12 lik gurupta beyin ölüm kararının alınmamasıdır.

Ne yazık ki bakanlık bu konuda ketum davranıyor olup, illa da bu %12 lik gurupta da durumun açıklığa kavuşturulmasını bizlerden talep eder haldedir. Buna rağmen ben kendi kliniğimde şüphem varsa hasta hakkında asla beyin ölüm kararı almıyorum. Bence doğrusu da budur.

Mehmet Bey tıpta bir kaide vardır. Sonucu kesin olan durumlarda, beklenen sonuç bir türlü gerçekleşmiyorsa muhtemelen teşhisiniz yanlıştır. İşte bu teşhis hataları bu %12 lik zorlama gurupta oluyor. Yoksa beyin ölümünün sonucu bellidir.Bu hastalar kesin olarak ölürler ve beklenen yaşam süresi tam destek verilse bile 96 saat civarındadır.

Ben kendim bilimsel bir inatla beyin ölümlü bir hastayı yaşatmak için inat ettim. Günde yaklaşık 5.000 TL harcadım ve ancak 7. güne kadar yaşatabildim. Mehmet bey emin olun bu hastalarda teşhis hatası yoksa ki… %88 inde yoktur, ölüm muhakkaktır. burada spekülasyonları önlemenin en kolay yolu da %12 lik şüpheli vaka gurubunu yok farzetmektir.

İsterseniz Sağlık Bakanlığının son genelgesini size gönderebilirim. Oldukça anlaşılır bir dille yazılmış olup ayrıntılı bir metindir.

Son olarak yazılarımı yayınlanmaya değer bulduğunuz için teşekkür ederim. Elbette belirttiğiniz şartlarda ve anlamı değişmeden yayınlayabilirsiniz.

Saygıyla

Dr. Ayhan ONUR

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR.

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaları için çok teşekkür ederim.

Dünya literatüründe rastlanılmayacak açıklık ve dürüstlükle bizleri bilgilendiren Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR, dünyada ki bir çok hekimler için bir örnek olmalıdır. Bir kaç lisan eşliğinde yaptığım tüm araştırmalarda, organ nakli ve „beyinsel ölüm“ konusunda „beyinsel ölüm“ teşhisini destekleyen uzmanlardan bu kadar açık bir bilgilendirmeye rastlamadım.

Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. …diyor değerli hekimimiz.

„Beyinsel ölüm“ teşhisinde %12 ye varabilecek yanılma payı olduğunu, bu durumun bir çok hekimlerimizi rahatsız ettiğini söyleyen Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR; mevcut teknolojik imkanlarının kullanıldığına dikkat çekerek henüz bu yanılma payının ortadan kaldırılamadığının üzüntüsünü dile getirmektedir.

Bu önemli açıklamaları yayınlamayı bir görev olarak gördüğümden ötürü, (kendisinin iznini alarak) yorumlar platformundan ana sayfaya taşımayı uygun bulmaktayım.

Burada güdülen amac; konuyu daha geniş okuyucu platformuna taşımak ve kamuyu bilgilendirmektir.

Bilgilenen kişi; nasıl karar vereceğinin özgürlüğüne sahiptir ve buna kimsenin de itiraz hakkı olamaz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından kaleme alınan yazının orijinal kalması için, yazıyı genel makale karakterine çevirmeden, kişiye hitap olan karakteriyle vermeye özen gösterdim. Hepimiz için çok önemli olan bu yazının birinci bölümünü altta okumak imkanı bulacaksınız. Ayrıca kendi kişisel düşüncelerinizi yorum panelinde dile getirmek imkanını kullanarak konuya yardımcı olabilirsiniz.

Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR’un kaleminden. Bölüm I  

Buyurun!

Mehmet Bey
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, beyin ölümü tespit edilen hastaların çocuk doğurmaları mümkün değildir.. Zira bu insanların beklenen kalp durması zamanları yaklaşık olarak 96 saattir. Eğer bu süre içinde sezeryan ile bebek dışarı alınıp yaşatılabilirse ne ala. Ancak bunun dışında uzun süre sonra bir bebeğin beyin ölümü olmuş anneden doğması imkansızdır.
Apne testi meselesine gelince :
İnsan hayatı büyük çoğunluğu beyin sapı denen bölgeden çıkan 12 çift sinir ile devam ettirilir ki, bu sinirler kafa çiftleri olarak bilinir.

Bu sinirlerin belki de en önemli görevi solunumun spontan olarak ve değişen ruhsal – mekanik strese göre devam ettirmektir.

Apne testi ile bu hayati refleks test edilmektedir. Burada hastaların akciğerleri içine jet akımla devamlı olarak  %100 oksijen verilerek hasta solunum cihazından ayrılır. 8-10 dakika kadar hasta soluk almadan bu şekilde oksijenize edilir.

Burada hastanın kan oksijen düzeyi asla azalmaz hatta çoğu durumda artar. Ancak solunum işi olmadığı için vücutta biriken karbondiaoksit atılamaz ve birikerek artmaya başlar.

Bu CO2 düzeyindeki artışın hastanın eğer mümkünse solunumunu başlatması beklenir. Çünkü artmış olan CO2 düzeyi bilinen en güçlü solunum uyaranı yani beyin sapı uyaranıdır. Şayet bu test esnasında hastada solunum işi başlar ise teste hemen son verilir.

Test ortalama olarak 10. dakikada ne olursa olsun sonlandırılır ve testin sonunda kan CO2 düzeyi yeniden belirlenir.

Başlangıç ve bitiş arasındaki CO2 farkı ve bu farka rağmen hastanın solunumun başlamamış olması neredeyse kesin olarak beyin kanlanmasının durduğunu gösterir. Ancak asla kesin denilemez.

Çünkü üzerinde tartıştığımız konu kalbi atan bir insanın ölüp ölmediğidir. Emin olun bu kararı vermemek için elimizden geleni yaparız. Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. Bu sebeple emin olmak iteriz. Bu sebeple aşağıda belirteceğim testlerin tamamı bu hastalara yapılır.Bu testlerden birinde bile şüpheli bir durum söz konusu olunca işlemi ve karar alma prosedürünü hemen durdururuz.

Bu muayene ve testler:
1-Hastanın koma durumunu açıklayacak hipotermi, ilaçla zehirlenme elektrolit bozukluğu vs. gibi başka bir patoloji olmadığından kesin olarak emin olunur. Hastanın tansiyonunun komaya yol açmayacak kadar düşük olması bile testten vazgeçmemiz için yeterli olmaktadır.
2-Hastada koma durumu açıkça gösterilmiş olmalıdır. Bu durum tomografi yada MRI ile teyid edilmelidir. Bu durumu gösteremez ve koma durumunu açıklayamazsanız beyin ölüm kararı da alamazsınız.
3-Hastanın hiç bir ağrılı uyarana cevap vermemesi, elleri kolları ve ayaklarının kesin hareketsiz olması, göz bebeklerinde ışık refleksi olmaması, göz küresinin kesin bir hareketsizik halinde olması, nefes borusunun içine bir kataterle dokunulunca bile hastada öksürük refleksi olmaması, çok az olsa bile asla bir solunum hareketi olmaması, kulağa soğuk suyla müdahale edilince göz kürelerinin devinim hareketi yapmaması, hastada hiçbir mimik hareketinin bulunmaması gerekir. Yani hasta total arefleksi denen tam bir koma halinde olması ön şarttır. Öyle ki vücudun hassas yerlerine iğne batırılınca bile hasta tepki vermemelidir.
4-Bu durum tespit edildikten sonra hala şüphe varsa hastaya MR anjıo, convancional serebral anjıo, transcraneal dopler, SPECT tomo, Xenon tomo vs. yapılarak hastanın beyin kanlanmasının kesin olarak durduğunun tespiti gerekir.
Tüm bu testler yaklaşık olarak 4 saatlik bir süreçte tamamlanır. Hepsi son derece sıkı prosedürlere bağlıdır. Sonuçları ve yorumları net olarak belirlidir ve sonuçta şüpheye yer kalmayacak şekilde beyin ölüm kararı; beyin ölümü olduğu tahmin edilen hastaların %88 inde alınabilir.

Kalan %12 vaka ise hakikaten bizleride ciddi olarak düşündürmektedir. Şu anda bulduğumuz yol ise bu  %12 vakada eğer çok küçük bir şüphemiz bile varsa, beyin ölüm kararı almaktan vazgeçmektir.

Her ne kadar olaya alışık bile olsanız, böyle bir durumda hata yapmak ihtimali hepimizi korkutur. Bu sebeple biz beyin ölüm kararı aldığımız bir hastada organ alınması ameliyatından 1 saat kadar önce tüm testleri yeniden yaparız.

Nitekim bizim kliniğimizde 2 yıl kadar önce ameliyattan 1 saat önce yapılan son testte şüpheli bir durum tespit edilince Ankaradan gelmiş olan ameliyat ekibi geri gönderilerek işlem durdurulmuştu. Bu duruma gelen ekip ve sağlık bakanlığı ekipleri de dahil kimse ses çıkartıp tepki göstermedi. Çünkü durumu bizim kadar onlarda aynı mantıkla tartıyorlardı.
Mehmet Bey, bizlerin beyin ölüm kararı aldığımız hastaları görme şansınız olsaydı eminim bizleri anlardınız.

Bu hastaları çoğu travma vakaları olup, bazılarının beyinleri inanamayacağınız kadar hasar görmüş ve sıkışmıştır. Öyle ki bazı hastaların kafa içi basınç artışından dolayı beyinleri burunlarından dışarı fışkırır. Emin olun şaka yapmıyorum. Bu hastalar için yaşamdan bahsedilemez. Şimdiye kadar literatürde beyin ölüm kararı alınıp da yaşama dönmüş tek bir hasta bile yoktur. Bu sebeple beyin ölümünün eski adı; -come de pase- yani geri dönüşümsüz koma dır.
Her ne kadar bazı hastaların gelişlerinde beyin ölümü olduğu belli ise de, bizler prosedür olarak 12 saatten önce hiçbir hastaya bu kararı almayız.

Yani eğer beyin ölüm kararı alınmışsa beyin en az 12 saattir kan ve oksijen almamaktadır.

Oysa beyin, oksijensizliğe ve kansızlığa en fazla 5,5 dakika dayanır. Daha sonra geri dönüşümsüz hasarlar başlar. 15 dakikalık oksijensizlik ise beyin açısından hayatla bağdaşmaz. Yani 15 dakikadan fazla beyne kan gitmez ise bu hastalar kesin olarak ölürler. Burada bizim limitimiz ise 15 dakika değil 12 saat üzeridir ki bu da hasta güvenliği açısından konulmuş bir kuraldır. Kayıtlar gereği bu kuralı asla çiğneyemezsiniz.
Belki hekimler uğraşmak istemedikleri için hastalara beyni öldü diyorlar diye düşünülebilir.

Şunu belirteyim ki beyin ölüm kararı alma prosedüründen itibaren organların alınıp nakil ambulansına konması arasında ortalama 18 saatlik bir süreç geçer. Ve yoğun bakımcı hekim bu sürenin önemli bri kısmını hastanın hemen yanında ve sandalye üzerinde geçirir. Beyin ölümlü hastaya bakmak emin olun ki beyin ölümü olmayan hastaya bakmaktan en az 10 kat daha zordur.
Mehmet Bey, beyin ölüm kararı almak da uygulamak da sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun vicdani yükünü hep üzerimde hissettim. Lakin inandığım bilim ve tüm veriler beyin ölümünün ölüm olduğunu söylemektedir.

Beyin ölümlü hastaların beyin EEG leri düzdür. Hiçbir beyin dalgası alınamaz. Uyaranlara minimal cevabı bile gösteren BAEP gibi uygulamalarda hiçbir cevap alınamaz. Vücut adeta 4 gün sonra durmak üzere kendi ivmesiyle hareket etmektedir.
Bizler beyin ölümlü hastalardan hoşlanmıyoruz. Bu mesleğimizin sevmediğimiz yanlarından biri.

Ailesine yakınlarının beyninin öldüğünü söylemek bizim için zordur.Bu zorluk içinde kaybedilmiş bir savaşın utancı da vardır. Başarısız olduğumuz için bu beyin ölmüştür. Ama bu başarısızlığı başka bir başarıya döndürmek için hasta yakınlarını organ bağışı talep etmek gibi son derece zor bir görevi de organ nakil koordinatörü arkadaşlarımız yürütürler.

Ailelerden organ bağışı alabilmenin tek yolu, ailenin bize güvenmesi ve hastası için gereken her şeyin yapıldığına , buna rağmen beyin ölümü oluştuğuna inanmasıdır.

Bunu sağlamanın en iyi yolu da hasta için gereken her şeyi gerçekten yapmaktır. Emin olun ki yapıyoruz. Ancak sonlu olan insan hayatı karşısında eninde sonunda yeniliyoruz. Bu durumda halkın güvenini kaybetmek organ bekleyen hastaların sonu olacaktır.
Size aşırı tepki verdiysem bu 45.000 can için duyduğum endişedendir. Sertliğim için yine de özür dilerim. Lakin siz de bizi anlayın. Bizler kaybedilmiş bir savaşın artıklarıyla başka bir savaşa girip kazanmak azminde olan insanlarız.
Umarın derdimizi anlatabilmişimdir
Saygıyla
Dr. Ayhan ONUR

 

Sn. Uz. Dr. Ayhan Onur beye bu önemli açıklamları için tekrar teşekkür ederim. Konuya duyarlı davrandığı için tebrik ederim, ayrıca müteşekkir olduğumu ifade etmek isterim!

 

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

YENİ ÇEK KANUNU: 6273 SAYILI KANUNLA KARŞILIKSIZ ÇEKTE HAPİS CEZASI KALDIRILMIŞTIR

Çek yasası resmi gazetede yayınlandı!

Yeni Çek Kanunu 04.02.2012 tarihinden itibaren resmen uygulanmaya başladı. Çek Yasası’nda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa Resmi Gazete’de yayımlandı.

Karşılıksız çekte adli para cezası ödenmediği için uygulanan hapis cezası yerine idari nitelikle yaptırım uygulanacak.

31.01.2012 TARİHLİ VE 6273 SAYILI ÇEK KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

MADDE 1- 14/12/2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “adlî sicil” ibaresi, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin yedinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.

d) Çekin basıldığı tarih

MADDE 2- 5941 sayılı Çek Kanunu 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “altıyüz” ibareleri “bin” şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “şikâyette” ibaresi “talepte” şeklinde değiştirilmiş; maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

(9) Çekin, üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren beş yıl içinde ibraz edilmemesi hâlinde, muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu sona erer.

MADDE 3- 5941 sayılı Çek Kanunu 5 inci maddesinin başlığı “Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “hukukî ve cezai sorumluluk” ibaresi “hukukî sorumluluk ile idarî yaptırım sorumluluğu” şeklinde, birinci ve onuncu fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş; ikinci, dördüncü, dokuzuncu ve onbirinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

(1) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılması hâlinde, altı ay içinde hamilin talepte bulunması üzerine, çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi hakkında, çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da çek hesabı sahibinin yahut talepte bulunanın yerleşim yeri Cumhuriyet savcısı tarafından, her bir çekle ilgili olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilir. Bu fıkra hükmüne göre çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı, karşılıksızdır işlemine tâbi tutulan çekin düzenlenmesi suretiyle dolandırıcılık, belgede sahtecilik veya başka bir suçun işlenmesi halinde de verilir

(2) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılacak başvuru ve itirazlar hakkında, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun kanun yoluna ilişkin hükümleri uygulanır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılan başvurunun kabulü hâlinde, bu kararla ilgili olarak da 8 inci fıkradaki bildirim ve yayımlanma usulü izlenir.

MADDE 4- 5941 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılması

MADDE 5- 5941 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin dokuzuncu fıkrasında yer alan “bir yıla kadar hapis” ibaresi “Cumhuriyet savcısı tarafından üçyüz Türk Lirasından üçbin Türk Lirasına kadar idarî para” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 6- (1) Karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödenmesi hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı Cumhuriyet savcısı tarafından kaldırılır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırıldığı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına 5 inci maddenin sekizinci fıkrasındaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

(2) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararının verildiği yer Cumhuriyet Başsavcılığına başvurularak talebin geri alınması hâlinde de birinci fıkra hükmü uygulanır.

(3) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına ilişkin kayıt, kaydın girildiği tarihten itibaren her hâlde on yıl geçmesiyle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından re’sen silinir ve bu işlem ilân olunur.”

MADDE 6- 5941 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

GEÇİCİ MADDE 3- (1) Bankalar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca bu maddenin yayımı tarihinden itibaren bir ay içinde 2 nci maddeye göre yayımlanacak tebliğde belirlenen esaslara uygun olarak yeni çek defterleri bastırırlar.

(2) Bankalar, 31/12/2012 tarihine kadar müşterilerine yeni çek defterlerini verir ve ellerindeki eski çek defterlerini imha ederler.

(3) Bu Kanunun bu maddenin yayımı tarihinden önce yürürlükte bulunan hükümleri ile 3167 sayılı Kanun hükümleri gereğince düzenlenmiş olan eski çeklerin hukukî geçerliliği devam eder.

(4) Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, muhatap bankanın 3 üncü maddenin üçüncü fıkrasına göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu 30/6/2018 tarihinde sona erer.

(5) 31/12/2017 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.

(6) Bu maddenin yayımı tarihinden önce verilen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararlarına ilişkin kayıtlar, 6 ncı maddede düzenlenen yasağın kaldırılmasına ilişkin şartlar oluşuncaya kadar Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında tutulmaya devam olunur.

(7) Bu Kanun hükümlerine göre suç karşılığı uygulanan yaptırımı, idarî yaptırıma dönüştürülen fiiller nedeniyle,

a) Soruşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığınca,

b) Kovuşturma evresinde bulunan dosyalar hakkında mahkemece, idarî yaptırım kararı verilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay’ın ilgili dairesinde bulunan dosyalar hakkında ise ilgili dairece, bu Kanuna göre işlem yapılmak üzere dava dosyası hükmü veren mahkemeye gönderilir ve bu mahkeme tarafından duruşma yapılmaksızın karar verilir.”

Madde 7- 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 726 ncı maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “altı ay” ibareleri “üç yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

Madde 8- 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 814 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “altı ay” ibareleri “üç yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 9- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 10- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

 

ORGAN NAKLİ/BÖLÜM III: HEKİMLERİMİZ VE HARVARD KRİTERLERİ.

Bu yazı serisinin üçüncü bölümüne başlamadan önce, çok önemli bir düşünceyi dile getirmek istiyorum.

Bu yazı serisi hiç bir hekime ve tıbbı olanaklara karşı değildir. Tıbbı araştırmalara çok şeyleri borçluyuz. Yaşamı, yaşar hale getiren hekimlerimizin toplumdaki sosyal statüleri her zaman mesleklerinden ötürü yüksek tutulmuştur ve öyle de kalmalıdır! Ne yazik ki, her meslekte olduğu gibi, bu mukaddes meslekte de bazi yeminini unutanlar vardır. Ancak bu durum hekimlerimize genel olarak güvenimizi asla sarsmamalidir. Organ bağışında yeterli bilgileri aldıktan sonra, özgürce vereceğiniz karar doğrultusunda; organ bağışlayarak bir başka hayatı kurtarbilirsiniz.

***

İnanmadığım bir şey var sa, o da mucize kavramıdır. İlimce tesbit edilmemiş olan kavramlara “mucize” deseler de; ben henüz araştırılmadığına inanırım. Buradan yola çikarsak, daha işin başındayız diyebiliriz.

İnşallah bir gün; “ölümsel beyin” yoluyla yapılan organ nakilleri bir “ara çözüm” olarak tıb tarihine geçer.

Hekimlik mesleğinin özü yaşamla ilgili; özellikle insan yaşamı ile ilgili olduğu için, çok komplex bir bütünü içermekte olduğu bir gerçektir.

Hekimlerimizin organ alımında hangi zor bir vicdanı sorumluluğunun içerisinde olduğunu çok iyi biliyorum. İleride bunu da yazacağım. Allah yardımcıları olsun!

Toplumu ve bir çok uzmanları rahatsız eden Harvard kriterlerinin başında; “beyinsel ölüm” kavramı ile tıbbı olanakların organ naklinde kullanılmasına destek veren hukuksal kriterlerdir.

Bu kriterlerin arkasında ne kadar kapitalist düşünce vardır sorusu ise, bir çok insanlar tarafından düşünülmektedir. Haklılığı varmıdır(?)… bu düşüncenin, o ise ayrı bir sorudur.

Kişi ne zaman ölmüştür?…kişi ne zaman gerçekten ölmüştür? …sorusu ikilem içersine düşmüştür. Bu ikilem şüphelerden ötürü organ bağışı tüm tanıtımlara rağmen istenilen düzeye getirilememiştir.

Bu böyle olduğu için; bir çok ülkelerde durum kanun eşliğinde tersine çevrilerek; organ kartında “organımı vermem” diye yazmayanlar, otomatıkman organı alınabilinir katogorisine giriyorlar. Örneğin Austurya. Bu yalnış bir politikadır diye düşünüyorum. Çünkü anti reaksiyon oluşturan bu zorlama, sosyal düzene uyumlu olmadığı gibi, organ bağışını da teşvik etmemektedir.

Harvard kriterleri ile tıb dünyasını değiştiren “beyinsel ölüm” kavramı, ölüm prösödürünü ikiye bölerek, toplumda şüphelere yol açmıştır. İnsanın hak ve hukukunu, ölüye saygı düşüncesini, etik anlamda değiştirmiştir. Bir çok insan kendisini yedek parça olarak görmeye başlamıştır.

Bunun yanında yasal olmayan organ ticareti oluşmuştur. Orta asya, uzak doğu Hindistan, Pakistan Çin gibi ülkelerden 500 $ dan başlayan fiatlarla alınan bir böbrek, dünyanın gelişmiş ülkelerinde 1 milyon $ a kadar alıcı bulmuştur. Organ mafiası oluşmuştur. Bu gibi yasal olmayan işlere bir çok popüler insanların isimleri karışmıştır; aralarında devlet başkanı bile var bu isimlerin. Örneğin; hakkında Birleşmiş Milletler nezninde soruşturma açılması istenen Kosova devlet başkanı.

Çin Halk Cumhuriyetinde idam mahkumlarının organları satılmaktadır. Hatta; siparış üzerine idam sehpalarının kurulduğu şüpheler arasındadır…henüz kanıt yok sa bile(?)

Organ nakli için yüksek lisans zorunluluğunu düşünürsek, olayın boyutunu daha kolay anlayabiliriz.

Bütün bunlar hekimlik mesleğini ciddiye almayan bir kaç hekimin yalnış tutumlarından ötürü, tüm mesleği şüpheli görmeye yetmiştir… maalesef. Gecesini gündüzünü  mesleğine adamış olan, yaşama… yaşam kalitesi veren milyonlarca hekimlerimizin toplumda ki statüsüne leke sürmüştür.

Bu yazı serisinin esas amacı ve hedefi Harvard kriterleridir.

Ölüm zamanını, anı’nı, öne çeken bu kriterler ile başlayan ölüm anı’nın tesbiti ise; tüm şüphelerin sonuna kadar takıp edilmesine rağmen… son şüphelerin ortadan kalkmadığıdır.

Bu nedenle:

The American Academy of Neurology, (AAN – Amarikada İlimsel ve bilimsel standartlardan sorumlu)  1995 tarihinde beyinsel ölüm tesbitinde açıklamış olduğu kriterleri, 2010 tarihinde geçerlilikten çikarmıştır. Beyinsel ölüm kriterlerinin yeniden tesbiti için gerekli araştırmaların daha yoğun olarak yapılmasının zorunlu olduğunu açıklayarak; 1995 de ki beyinsel ölüm tesbitinde ki kriterlerin günümüzdeki tıbbı olanaklar ile uyumlu olmadığını sebep olarak göstermiştir.

Tabii ki bununla beraber biraz duraklama devresine giren tartışmalar yeniden alevlenmiştir.

Beyinsel ölü kabul edilenler Çocuk doğurabilirmi?… Evet, doğurabilirler; tabii ki sezeryan yolu ile.

Yazımda bahsettiğim gibi; yapay destek ile 96 saati aşan uzun bir süre hayatta kalmaları sağlanmış olan olaylar mevcuttur. Literatüre geçmiş ve dünya basınında bunun örnekleri mevcuttur.

Burada sadece iki örnek olarak:

5.10.1992 tarihinde bir araba kazası sonunda Erlanger Unversitätsklinik unitesine getirilen Marion Ploch, 3 gün sonra tüm tıbbı veriler sonunda „beyinsel ölüm“ olarak rapor edilmiştir. Hekimlerin yoğun bakım desteğiyle 5 hafta daha hayatta tutulan Marion Ploch, sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Allington/Virginia, USA. Suzan Torres, „beyinsel ölmüştür“ teşhisinden sonra 3 ay daha yoğun bakım desteğiyle yaşatılmıştır ve sonunda sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Hortumlar ile yaşamayı istermiyim? Hayır! Çocuklarıma; yapay olarak bir dakika yaşamam için hiç bir hekimin zamanını (ç)almayın diye vasiyetim var dır.

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir…..

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ / BÖLÜM II. BEYİNSEL ÖLÜM KAVRAMI SAÇMALIKTIR.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir.

Hastaya verilmekte olan yapay solunum, 1-10 dakikaya kadar kesilerek, hastanın kendi solunum imkanlarıyla kendisini yaşamda tutabilmesini ölçmek için uygulanan bu test, acımasızca ve sorumsuzca uygulanan bir test metodu dur;… diyor Nörolog Dr. Cicero Coimbra ve devam ediyor…

Bu uygulamada şüphesizce görülen şudur ki: Beyin için zorunlu olan oksijen kesilerek, beynin iyileşmesini engellemektedir; hatta ölümüne sebep olan bir faktör olarak görülebilinir. Dr. Cicero devamla…

Bir çok beyin komasına giren hastalar; hatta derin komaya girenler dahi yeniden yaşama dönebilirler. Sinir dokularının görev dışı olmaları “dönüşü olmayan” (irreversibel) anlamına gelmememelidir. Kan dolaşımındaki yetersizliğin faktörlerinden birisi olarak görülmelidir. 44 yıl önce beyinsel ölümün kriterleri konulduğu zaman bu bilgiler mevcut olmadığına dikkat çeken Dr. Cicero Coimbra: Günümüzde, beyinsel ölümü ve beyin sapı ölümünün tesbit edilmesinde hala geçerliliğini koruyan ve önemli test olarak görülen Apnoe-Test, yardıma ihtiyacı olan hastayı dönüşü olmayan (irreversibel) bir beyin komasına sokma olasalığı mevcuttur; hatta kalp durmasının sebebi olabilir.

Çünkü:

Apnoe-Tests uygulamasında hastanın Karbondioxid atabilmesi engellenmektedir. Atılamayan kandaki Karbondioxid ise kalp için zehirden başka bir şey değildir ve kalbin durmasına da sebep olabilir. Bu testin sonucu olarak düşen kan basıncı beyine yeterli kan veremediği için beyin fonksiyonu dönüşümü olmayan komaya  (irreversibel) girer ve beyinsel ölüm gerçekleşmiş olur.

Sonuç olarak yapılan bu test neticesinde tüm önemli yaşam organları hasara  uğrayarak, yaşam için önemli olan fonksiyonlarını kaybederler.

Dr. Coimbra konuşmasını bitermeden şunları ekliyor: Apnoe-Test, etik olmayan, insan hak ve onuruyla bağlaşmayan, tıbbı yardım müdahalesinde uygulanması yasaklanması gerekli bir test metodu olarak kabul edilmelidir. Dr. Coimbra devamla… Eğer hasta yakınları bu acımasızca ve riziko dolu olan uygulama hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar, kesinlikle organ alımına izin vermezler.

İnsan bu açıklamaları okuduğunda aklına farklı düşünceler gelmektedir. Kalp krizi ile acile kaldırılan bir hastaya, yoğun bakımda her türlü tıbbı yardım verilirken, kalbin gücünü ölçmek için kalbi zorlayacak hiç bir test yapılmazken, neden beyin hastalarında böyle bir test uygulanmaktadır. Beyinsel ölümü gerçekleştirip yaşayan organlara erişmek için mi(?) ….oluşturulmuştur Harvard ve daha onlarca “beyinsel ölüm” kriterleri?…ve kimler için?

Aynı sempozyumda bulunan Japonyalı Kardiolog Dr. Yoshio Watanabe, yapılan bu açıklamaları onaylayarak şunları ekliyor.

Dr. Yoshio Watanabe devamla: Eğer bu hastalarda Apnoe-Test yöntemi uygulanmasa, bedendeki ısı düşürülerek tedavi yoluna gidilmesiyle yardım edilse…hastaların %60 a kadar varan kurtulma şansları vardır…; yeniden yaşama dönmeleri için.

Sempozyumda bulunan bir başka sempozyum üyelerinden olan Dr. David Hill Cambridge/İngiltere’de görevli Anestezist, konuyla ilgili olarak:

En azından şunu kabul etmeliyiz ki; Beyinsel ölüm anında, beynin bir çok fonksiyonları işler durumda olabilirler. Hastanın beyinsel ölmüş olması ile gerçek ölmesi arasındaki zaman organ alımı için öemli bir zamandır. Bu zamanın kullanılması için hastayı beyinsel ölmüştür diye vasıflandırmak için uygulanan bu metod, kesinlikle hastaya yardım etmemektedir. Sadece ve sadece… organ alıcıya hizmet etmektedir.

Apnoe-test uygulaması, Hippokrat yemini ile bağlaşmayan bir kriterdir…diyor Anestezist  Dr. David Hill.

Ülkemize baktığımızda:

Beyin ölümü hakkında Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada şunlara yer verilmektedir.

”Beyin ölümünün geri dönüşsüz” olduğu vurgulanan açıklamada.   ”Beyin ölümü, ölümdür. ‘Geri dönme’ olasılığı olsaydı, ölümden söz edemezdik. Nitekim, geri dönme olasılığı bulunan başka durumlarda beyin ölümünden değil, örneğin bitkisel yaşam durumundan söz edilmektedir” denildi.

”Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın ‘ölüm’ dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Diyor TTB!

…himmm! …insanın beyni üşüyor bunları okuduğunda. İnsan kendisinden şüphe ediyor; insanmıyım, yoksa Allah’ın hekimler için yarattığı yedek parçamıyım(?) …ve diyesi geliyor içinden: Şu benim bedenimden, özellikle hala yaşayan kalbimden elini çekermisin lütfen! Sen yaptığın yemini unuttunmu? …doktor bey!

Ve arkasından sormak lazim.

Tıb dünyası „beyinsel ölümü“ nihai ölüm olarak değil, ölüm yolunda olarak tanımlarken; TTB bunu nasıl nihai ölüm(”Beyin ölümü, ölümdür.) olarak tanımlıyor?

Türk Tabipleri Birliği böyle bir açıklama yaparken, neden „Beyin ölümü“ tabirini kullanıyor? Neden kişi ölmüştür denilmiyor, denilemiyor? Çünkü Türk Tabipleri Birliği biliyor ki, „Beyin ölümü“ ölüm değil, ölüm yolunda olmaktır. Kişinin kalbi, böbrekleri gibi diğer organları da hala çalışmaktadır ve vucuda yapılan cerrahi taarruzun verdiği acıyı hissedebilmektedir; ve geriye dönme olasalığı çok az da olsa mevcuttur.

İnsanlığın, özellikle hekimlerimizin asıl görevi ise; „beyin ölümü“ kavramının arkasında saklanarak(?)…, yaşayan kalbi kesmek değil; ölüm yolunda olanlara refakat ederek huzurlu ölmelerini kolaylaştırmaktır. …hatta bir umut ışığı var sa, onu söndürmemektir.

Saygı değer hekimlerimizden ve Türk Tabipleri Birliğinden bir açıklama da, „Apnoe-Test“ hakkında beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum!

Bu yazı serisi devam edecektir. Haftaya üçüncü bölümünde buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

(*1)Apnoe-Test = Solunum testi yapılırken yapay solunum cihazlarının durdurularak 1 ile 10 dakika olan zaman dilimiyle kesilerek uygulanan bir tıbbı test metodudur… maalesef!

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers