30/03/2012
tarafından Mehmet Sungur
Yazar: Ferruh SİDAR
Giriş:
Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunan tek İngiliz gazeteci Grace Ellison Atatürk’le yaptığı söyleşide, ulu önderin “devrim”i siyasal ideolojilerle dondurmanın olanaksız olacağı yönündeki görüşlerini aktarırken, “Kemalist” sözcüğünün ulu önder tarafından: “Bu kelime hareketin ruhunu anlatmıyor. Ben ölsem de, canlı da kalsam hareket devam edecektir,” diye vurgulandığına dikkat çekiyor. Ş.Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında “Atatürk bir doktrin adamı mıydı?” diye attığı bir ara başlıkta: “Hayır, o bir doktrin adamı değildi. Çünkü Atatürk sistemleştirilmiş, tartışılsa bile fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı ve nazari biçimlenmesi de buna göre değildi,” diyerek bir değerlendirmede bulunuyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun C.Halk Partisini kastederek; “- Paşam, bu partinin doktrini yok,” deyişine, Atatürk’ün “- Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz,” deyişini de, görüşlerini desteklemek açısından aktarıyor. Ahmet Taner Kışlalı ise, Kemalizm’i akla ve insancıl değerlere dayalı, çağdaş bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideoloji olarak tanımlamaktadır.
Atatürk’ün geliştirdiği dinamik yapı değerlendirilirken temel ilkelerin savaş alanlarının yanında kongre ve meclislerde geliştirildiği unutulmamalıdır. Bu yapının ideoloji olarak nitelenmesi devrim sürecinin dingin hale geldiği süreçtedir. Başka bir deyişle, CHP programına 1931 Kurultayında giren “Altı Ok İlkesi”yle birlikte “Kemalist,” 50’li yıllardan sonra da “Kemalizm” kavram olarak dillendirilmeye başlanmıştır.
Atatürk’ün çağdaşlaşma tasarımını farklı kavramlarla dillendiren pek çok yerli ve yabancı düşünür vardır. Kim, hangi vurguyla ulu önderi tanımlarsa tanımlasın, kurumlarının yanında, gelişme ve çağdaşlaşmaya ilişkin görüşleri benimsenmişse eğer sorun yoktur. O’nun dinamik ilkelerinin anlaşılmasıdır esas olan.
Kavramları kendi kalıpları içinde değerlendirmek, kendileriyle veya birbiriyle çarpıştırmak istenmeyen bir ayrışmayı besleyebilir. Ki böyle bir gelişme de gözlenmektedir ne yazık ki. Kemalizm’in “tutucu,” Atatürkçülüğün “yenilikçi” bir bakış açısı taşıdığına ilişkin tartışmalar özel bir amaç taşımıyorsa eğer, gerçekten akıl tutulmasının bir yansımasıdır. Bu tutum, her iki koşulda da Atatürk karşıtlarını sevindirip-umutlandırmaktan öte hiçbir anlam taşımaz. .
Devrimler halkların liderlerine güvenerek gerçekleştirdiği bir eylemdir. Fransız Devriminin, Bolşevik ve diğer sosyalist devrimlerin kanlı serüveniyle Türk Devriminin demokratik ufku ve insan değerinden başlayan aydınlık yolu karşılaştırıldığında Atatürk’ün bakış açısına biraz daha yaklaşmış oluruz. O, devrime karşı dövüşecek olanlara fırsat vermeyen bilgeliği ile ulusunun kanını esirgemiştir. Bu konuda, “ İnsanları mutlu edeceğim diye onları, birbirinin boğazına saldırtmak, insanlık dışı ve son derece üzüntü verici bir yöntemdir. İnsanları mutlu edecek tek amaç, onları birbirine yaklaştırarak, birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi gereksinimlerini gidermeye yarayan davranış ve güçtür. Dünya barışı için de, insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalmasına ve başarılı olmasına bağlıdır,” diyordu.
İlkeler:
Kimi çevrelerce kült olarak ta nitelenen Kemalizm’in “Cumhuriyetçilik” ilkesi, Atatürk’ün kafasında biçimsel bir yapıyla sınırlı değildi, doğrudan demokrasiye yönelik olduğunu biliyoruz. Avrupa genelinde otoriter bir yapıya yöneliş varken, oraya oranla daha demokratik bir nitelik taşıyordu. Faşizmin üniversitelerden süpürdüğü 142 Alman’ın uzun bir süre kalmak arzusuyla Türkiye’ye gelmesi, Türkçe öğrenerek Türkçe ders verme istekleri diktatörlükten kaçarak diktatörlüğe sığınma eğiliminden değildir kuşkusuz. Bu seçkin aydınların akılsız olduklarını kimse düşünmez sanırım. Yukarıda da vurgulandığı gibi, demokrasiye ilişkin bu günkü konumumuz pek çok gerekçenin yanında karşı devrimin serüveniyle ilintilidir…
Toplumun evrimleşmesi açısından bakıldığında, Atatürkçülüğün en devrimci yanı siyasal ideolojisinde belirleniyordu. Siyasal değişmeyi etkileyen evrim süreçleri içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyetçi akımlarına yer açmak gerekirse de, Cumhuriyetçilik bütün bu evrimleşme sürecini aşan ve meşrutiyetçilik çerçevesinde düşünülmesi olanağı bulunmayan bir eylemdir. Bu büyük değişimi gerçekleştiren Kemalizm, toplum üzerinde yeni siyasal düzenin sahibi olarak egemenliğini kurmuş ve diğer devrimleri bu egemenliğe dayanarak gerçekleştirmiştir.
Yayılımcı olmayan, “Yurtta sulh, cihanda sulh,” diye nitelenen, başka bir söyleyişle barışçıl bir ilke olan “Milliyetçilik veya ulusçuluk” ilkesi ırkçılığı ret etmektedir. Bunun en belirgin dillendirilmesi de Atatürk’ün “Ne mutlu Türk olana,” yerine, “Ne mutlu Türk’üm diyene,” deyişiyle yapılmış olmasıdır. Rum, Çerkeş, Ermeni, Yahudi, Arap ve diğerlerinin oluşturduğu bir ulusçuluktur vurgulanan anlayış. Sağcı ve tutucu olmayan bu ulusçuluk Türkiye’yi bölgenin veya İslam dünyasının en güçlü devleti yapmak gibi sınırlı hedeflere yönelik değildi. Türkiye’nin en ileri ve gelişmiş ülkeleriyle yarışabilir olmasını hedefliyordu; askeri ve ekonomik gücün yanında, bilim, insan hakları, sanat gibi konularda da ön sıralarda yer almaktı Türk ulusçuluğu…
Ulusçu yaklaşım dört alanda yapılan devrimlerle pekiştirildi. Türk dili, Türk tarihi, ekonomi ve siyaset. Türk dili çeşitli gurup ve sınıflar arası farklılaşma nedeni olmaktan çıkartılmış, ulusal bütünlüğü sağlayıcı bir işlev görmesi sağlanmıştır. Türk Dil Kurumu’nun kuruluş gerekçelerinden biri de budur zaten. Ulusal kökenler ve ulusun tarih içindeki gelişimi ulusçu bir görüşle ele alınması için Türk Tarih Kurumu kuruldu ve ulusal kimliğin güçlenmesi hedeflendi. Ulusal ekonomiyi yaratmak için etkinlikler yapıldıktan başka, ulusal burjuvasının desteklenmesi yönünde adımlar atıldı.
Halktan yana siyaset güden “halkçılık ilkesi” bütün sınıfları kapsayan bir kavramdır. Böyle olmakla birlikte, öncelikle dar gelirli olan köylüleri, işçileri ve diğerlerini amaçlar. Onları kalkındırmayı, toplumsal adaleti sağlamayı hedefleyen maddi ve kültürel bir anlayıştır. Tek parti döneminde halk dalkavukçuluğundan ve oy avcılığından uzak, diğerleri gibi içtenlikli bir ilkedir… Kanunlar önünde mutlak eşitçiliği kabul eden, hiçbir ferde, aileye, sınıfa, cemaate ayrıcalık tanımayan bir anlayıştır halkçılık. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın bir sonucu olan böyle bir halkçılık, ekonomik bir siyaset aracı olan devletçilikle bütünleşti. Halkçılık ve ulusçuluk üzerine kurulan devletçilik ilkesi sonunda kapitalist bir sınıfın ortaya çıkmasına neden oldu. Halkçılık, siyasal niteliği yanında, toplumdaki kültürel ikiliği yok etmeyi amaçlayan bir özellik taşır. Parti programında, bu konuda : “Türkiye Cumhuriyet’i halkını, ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil, fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü bakımından türlü hizmetlere ayrılmış bir cemaat saymak esas prensiplerimizdendir,” denmektedir.
“Devletçilik” deneyimlerle geliştirilmiş bir ilkedir. Türkiye’de yeni yeni gelişen kapitalist sınıf 20’li yıllarda elle tutulur bir sanayi kuramayınca, ayrıca 1929 ekonomik bunalımının getirdiği sıkıntıların kıskacına girildiğinde yaratılan bir yöntem. Bu ilke ile Atatürk döneminde ve daha sonraki yıllarda pek çok sanayinin temelleri kuruldu. Amaç, devletin denetim altında tuttuğu bir ekonomi değil, olanaklı olduğu ölçüde yabancı denetiminden bağımsız, ulusal bir ekonomi yaratmaya yönelikti. Böylece devlet işlerinde çalışan insanlara da düzgün konutlar, okul, sağlık hizmetleri, sosyal ve kültürel olanaklar sağlandı. Sosyal devlet işlevi de yerine getirilmiş oldu. Devletçiliğin o dönemde Avrupa’da da yaygın olduğu unutulmamalıdır. Bu ilkeden bir ölçüde ayrılma girişimlerinin 80’li yıllardan sonra geliştiğini ve halen bu yönde çalışmaların sürdüğünü biliyoruz. Yine de, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, devletlerin milli çıkarlar nedeniyle bu ilkeden büsbütün ayrılmayacağı da bir gerçektir.
“Laiklik,” çağdaş devlet kuramını tamamlayan, siyasal, hukuksal ve toplumsal bir ilkeydi. Diğerleri gibi, bu ilke de Osmanlı düzenine bir tepki olarak biçimlendi. Devlet ve dinin ayrılması bakımından siyasal bir ilke olmanın ötesinde dinin, hukuksal, eğitimsel ve kültürel alandan soyutlanmasını da amaçlıyordu. Eğitimin birleştirilmesi, medeni yasanın kabulü ve Halifeliğin kaldırılması ve benzeri örnekler gibi. Bu nedenlerle Cumhuriyet kadrolarının dine karşı olarak suçlandıklarını biliyoruz. Altı yüz yıllık İslam dininin egemenliğinde sürdürülen toplumsal, kültürel ve siyasal yaşamın yerle bir edilişi nedeniyle karşıtlığın olacağı da kuşkusuzdu…
Bugün dönüp dönüp kıyafet devrimine ilişkin akıl almaz cümleler kuran ve “türban”a özgü simgesel yaklaşımları reddeden kişilerin 25 Kasım 1925 tarihinde “fes”i yasaklayan yasanın kabulü aşamasında nasıl kıyametler koptuğunu bilmiyor olmaları düşünülemez. Meclis içinde ve dışında şaşkınlık yaratacak biçimde tepkilere yol açan bu yasa dinci-gelenekçi ve gerici gurupları çileden çıkarmıştı adeta. Atatürk bir simgeye saldırarak hem halkın görünümünü çağdaşlaştırmak istemiş, hem de çağdaşlaşma çabalarına karşı gösterilebilecek direnmeleri kırmayı amaçlamıştı. Başka bir söyleyişle, Atatürk’ün kıyafet devrimini çarşaf yerine elbiseyi, fes yerine şapkayı getirmek amacıyla yaptığı söylenemez kuşkusuz. Bu devrimin amacı, geleneklere tutsak olmuş, değişimlere karşı çıkan kafalara, değişmenin kaçınılmaz bir toplumsal gerçek olduğunu göstermekti.
Atatürkçülük ya da Kemalizm’in dine karşı bir öğreti olarak algılanıp damgalanmasının nedeni, dini ve geleneği, bir siyasal güç olarak kontrol altına almış olmasından ve toplumu bu yöntemle devrimlere hazırlamasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Mustafa Kemal’in bu tavrı İslam dinine karşı değildi.
Aydınlanmayı Türkiye’de her yere ve herkese yaymak ve bütünsel kalkınmayı gerçekleştirmek için etkin çabalar göstermektir “devrimcilik” ilkesi. Bu ilkenin hedefine ulaşmadığı bir gerçektir. Ve bu ilke hâlâ gündemdedir… Atatürk devrimciliği altıncı ilke olarak biçimlendirirken, benimseme sürecine yardımcı olacak süreç içerisinde yeni toplumun oluşturulmasında gerçekleştirilmiş olanlara yeni devrimlerin de eklenmesi gerektiğini düşünmüştü. Devrimlerini Türk gençliğine emanet etmesinin gerekçelerinden biri de buydu. Kısa sürede yok edilmeyecek olan eski düzene bir tepki olan “devrimcilik,” o’nun en belirgin niteliğiydi…
Kazanımlarımızı kısaca, laiklik ilkesinin devlete temel yapılması, saltanat ve halifeliğin kaldırılması, ulus kavramının demokratik içerikli olarak nitelenmesi, insanları uyruk olmaktan kurtarıp, dil-din-ırk-cinsiyet ayrımı gözetmeden devleti kuran ve egemenliğin asıl sahibi olan yurttaş konumuna yükseltilmesi, uluslar arası ilişkilerde bağımsızlığı kısıtlayan her türlü bağın kaldırılması, İsviçre gibi Batı Avrupa toplumlarına bile öncülük edecek olan uygulamalar içeren Türk Medeni Yasası’nın kabulü, insanlığın ilk kez tanık olduğu eğitim ve kültür devriminin yapılması, hem bireyi hem de devleti koruyan bir ekonomik sistemin benimsenmesi, yazı-dil-sanat-giyim gibi üstün değerlere ilişkin devrimler biçiminde
sıralayabiliriz. Yalnızca çarpıtılmış İslami anlamaları değil, Avrupa’nın düşünme biçimini de aşan Atatürk Devrimleri için Fransa Başbakanı Prof. Edouard Herriot, “ Paşa, size nasıl hayran olmayayım, Ben Fransa’da laik bir devlet kurmuştum. Bu hükümeti, Papa’nın Fransa’daki temsilcisinin yardımıyla papazlar devirdi. Siz ise bir halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamda laik bir devlet kurdunuz. Siz bu bağnazlık içinde laikliği bu topluma kabul ettirdiniz,” demişti.
Batılılaşma felsefesi:
İmparatorluk dönemlerindeki Batılılaşma çabalarındaki başarısızlıkların nedeni yapılan eylemlerin nitelikleriydi. Gerekli toplumsal, ekonomik ve siyasi temeller atılmadan Batı kurumlarını aktarma girişimleri umutsuzdu kuşkusuz.
Atatürk’ün Batılılaşmaya ilişkin gerçekleştirdiği eylemin başarısı toplumun güç dağılımını, dinsel ve geleneksel nitelikten çağdaş ve demokratik niteliğe aktarmasıyla ilintilidir. Halk egemenliği kavramını yeni toplumu yaratmakta temel öğe olarak kullanmış, böylece devrimlere karşı ortaya çıkacak direnmeleri en aza indirmiştir. Bilindiği gibi devrimler, bölük pörçük uygulamalar halinde değil, tutarlı ve bir bütünün anlamlı parçaları olarak sunulmuştur. Yeni bir düzenin ayrılmaz parçası olarak gerçekleştirilen devrimler yaklaşık 10 yılda gerçekleştirilmiştir.
Bağımsızlık Savaşı ve Devrimleri emperyalizme karşı yapılmıştı. Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşırken, araç olarak, onun kendi silahını seçmesi ilgi çekicidir. Batı tipi bir toplumun yaratılması, o’nun Batı Emperyalizmine karşı geliştirdiği bir savunmaydı. Bu nedenle bütün devrimler, olanaklı olan hızla Batı tipi bir toplumsal yapı oluşturmaya yöneldi. Halkçılık, devletçilik, laiklik ve diğerleri Batı ülkelerinin toplumsal ve ekonomik niteliklerine ulaşmak için kullanılan kestirme yollardı.
Atatürk Devrimi aydınlanma hareketidir. Modeli ve esin kaynağı 18.yy da Avrupa’da başlatılmış olan aydınlanmadır. Aydınlanmanın gerisinde bilindiği gibi hümanizm hareketiyle Rönesans vardır. Hümanizm zihnin sınırsız özgürlüğüdür. Bu özgürlüğe kavuşan zihin, taklit ve kopyacılıktan uzak durur. Hümanizm insan, doğa, sanat ve yurt sevgisi gibi özellikler taşır. Hümanist bir devlet adamı olan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en tehlikeli anlarında bile din savaşı ilan etme yoluna gitmemiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra tutsak düşen Yunan Başkomutanı General Trikupis önüne getirildiğinde gösterdiği centilmenlik, İzmir’de ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmesi, Anzak ölüleri için yazdıkları o’nun hümanistliğini gösterir.
Atatürk Batılılaşmadan, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi anladığını hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde birçok kez açıklamıştır. O’nun anlayışı bir dış politika ilkesi değil, iç politika ilkesiydi. Atatürk, ülke içindeki devrim hareketleri ile dış politikada Batıya bağlanmayı özenle birbirinden ayırmıştı. İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’yi yönetenlerin Batıya bağlanma arzuları elbette tartışmaya açık bir yaklaşımdır. Ancak Atatürk’ün Batılılaşma felsefesinden farklı bir anlayıştır.
Batılılaşma stratejisinin en önemli yönlerinden biri de, tamamen özgür bir irade ile, hiçbir dış etki ve baskıya maruz kalmadan, Batılı devletlerin telkin ve zorlamaları olmadan yapılmış olmasıdır.
Atatürk’ün Batılılaşma felsefesini “kalkınma modeli” ile açıklamak belki de en kestirme yoldur. Batı’dan makineleri, araç ve aletleri ve de fabrikaları almak yetmez. Çünkü alınan bu teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almazsak, aldığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur. Ne var ki bilimin üst sınırlarında felsefe yatmaktadır. O halde Batı’nın felsefesi ve onun parçası olduğu insan bilimleri de, toplumsal bilimlerle birlikte alınmalıdır. Felsefenin gelişmesi için onun sezgisel yönleri, sanat ve kültürle olan ilişkisi de çok değerlidir. Kısaca, bilim-teknoloji-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bu değerlere ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermeksizin gelişmek olanaksızdır… Bu düşünü ışığında Atatürk’ün kurmuş olduğu kurumları sıralamak gerekmez sanırım. Batı felsefesinin ışığındaki bütünsel kalkınma modelinin tersi, bu düşünüyü değerlendirmek açısından önemlidir. Arap dünyasına petrolden sağlanan dövizlerle akan teknolojiler baş döndürücüdür. Uçaklar, otomobiller, fabrikalar, bilgisayarlar, her türlü eşya ve aletlerin yanında, teknolojik konutlar, deniz suyu arıtma tesisleri ve akla gelen her şey. Böyle olmakla birlikte 8. yy. eşdeğer bir yaşam sürdürüyor oldukları da ortadadır.
Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yıllık döneminde devleti kurtarma çabaları içinde en dikkat çekici fikir akımı Batıcılık olmuştur. Özellikle Cumhuriyetin laboratuarı olarak görülen Meşrutiyet devri fikir tartışmaları ortamında yetişen Mustafa Kemal Atatürk’te Batılılaşma düşüncesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından itibaren çağdaşlaşmanın, çağdaş bir devlet ve toplum olmanın temelini oluşturmuştur. Öncelikli hedef olan Anadolu’nun işgalden kurtarılması sonrasında ve Lozan’da bir barış antlaşmasının imzalanması ile birlikte, hızla devrimlere girişilmiş, yeni devletin Batılı anlamda modern, çağdaş bir devlet olması için İmparatorluktan devreden bütün kurumlar terk edilerek yerlerine çağdaş kurumlar oluşturulmuştur. Bu amaçla gerçekleştirilen devrimlerin hepsi Türk toplumunu Batı toplumları gibi çağdaş ve modern bir toplum haline getirmeyi amaçlamaktaydı. Bu devrim hareketleri içinde temel hareket noktası ise daima Batılılaşma fikri olmuştur. Ancak Mustafa Kemal, pek çok yenilikçiden farklı olarak salt bir modernleşmeden öte, toplumun ve devletin yapısında temelden değişikliklerin zorunlu olduğuna inanmış, kültür ve medeniyet tartışmalarını bir yana bırakarak Batı medeniyetinin bir bütün olarak alınmasından yana olmuştur.
Atatürk’ün: “Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam anlamı ile medeni bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur. Medeni eser meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı tutulmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi doğrulamaktadır. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cahilliği ve tedbirsizliğinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur. Medeniyetin buluşlarının, tekniğin harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığın korunması mümkün değildir.” diyerek, yapılanları yeterli görmediğini ve Türk milletine yeni ve sürekli bir hedef gösterdiğini biliyoruz.
Genel değerlendirme ve sonuç:
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türk Devrimi’ni gerçekleştirmiş bulunan tek bir lider vardır. O’nun bütünleyici düşünceleri ise açık ve nettir. Bu nedenle ulu önderi parçalara bölerek akıl dışı düşünüler üretmek anlaşılmaz bir şeydir. Dahası, “ Beni anlayın, yeter,” demesine karşın, “Seni anlamadık, anlamıyoruz,” demektir. Krallık, hanedan düzeni ve derebeyliğe karşı çıkan kapitalist uygarlık düzeni ile, yine kapitalizme karşı olan tepkilerin ürünü Marksist ve sosyalist tasarımlar Türk Devriminin ayrıcalığını göstermektedir. “Adımızı koyalım, kapitalist miyiz, sosyalist miyiz, Bolşevik miyiz,” diye soranlara Mustafa Kemal: “ Efendiler, değişimlerin durgun ve değişmez kuralları olmaz, onun için biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz, kendimiz olmalıyız,” demişti. 21.yy koşullarının gerektirdiği bir biçimde yapılacak olan analizlerle devrimin tamamlanması gerekirken kısır değerlendirmelerin gölgesinde, adeta patinaj yapıyor olmak hüzün vericidir. Elbette, bu hüznün derinliklerinde yatan karşı devrimcilerin gelişip-serpilmesine olanak sağlayan koşulları göz ardı edemeyiz…
Düşünce özgürlüğünün uzantısı olarak demokrasilerde tartışılabilir olmayan hiçbir şey yoktur. M. Kemal Atatürk: “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış ilke bırakmıyorum, benim manevi mirasım, ilim ve akıldır,” dediğine göre, o’nun tasarımları da tartışılamaz değildir elbette. Değişimin durgun ve değişmez kuralları olmadığını vurgulayan bir liderin çağdaşlaşmaya açık olan tasarımları tartışılırken sorun yaratan şey, o’nu anlamama ve bilinçli bir biçimde aşındırma yapmadır.
Batı’dan esinlenerek ürettiği bir felsefe ile kurulan Türkiye’de Atatürk ilkelerinin hangi gerekçelerle tartışıldığı iyi irdelenmelidir. “Kemalizm’e artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerekir,” diyen bir profesöre ve o’nu destekler nitelikte konferanslar düzenleyerek Kemalizm için, kiminin, “ politik bir din,” kiminin “çağdaş bir devlette olmaması gereken bir sistem” diye görüş bildirdiği çok sayıdaki (artık ünlü olan) öğretim üyesinin gerçekleri bilmiyor olması düşünülemez. Yüzlerinin Batıya çevrili olduğunu söyleyen zevatın Atatürk ilkelerinin gündemde olduğunu bile bile, o’na karşı olan tutumları aşındırma çabasından öte bir şey değildir. Batı kaynaklı felsefede değişim değil, gelişme olmuştur. Batıda, özelleştirmelerle birlikte devletçilik mi, laiklik mi, ilerleme ve yenileşmenin karşılığı olan devrimcilik mi, kişi hak ve özgürlüklerinin karşılığı olan halkçılık mı ve de ulusalcılık mı terk edildi. Ulusalcılıktan ödün vermemek için ekonomik birliktelikten öte geçemeyen Batıda siyasi birlikteliğin bir türlü kurulamayışına tanıklık etmiyor muyuz? Kaldı ki bu proje gerçekleşse bile, ulusalcılık anlayışından vazgeçişin çok sınırlı olacağı da bilinmektedir. Özetleyecek olursak eğer, Atatürk’ün Batı’dan esinlendiği ilkeler Batıda da günceldir. Bu ilkelerin Batıya eş değer gelişmiş olmaması ise ulu önderden sonraki yönetimlerin beceriksizliği ile ilgili bir durumdur.
Atatürk ilkelerinin güncelliği konusunda fikir birlikteliği olan tanınmış pek çok siyaset bilimci ve siyasetçi vardır. Aşağıdaki iki örnek yeteri kadar doyurucudur sanırım.
Gorbaçov:“ Atatürk belli bir şeyi kendisine dogma olarak kabul etmemiştir. Yeni ve genç topluma belli bir yön vererek, kendine özgü bir yolda yürümesini değil, toplumun istediği bir rejimi bulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Atatürk akıllıca davrandı, ancak zaman yetersizdi. Yaptıkları onun ne kadar büyük bir insan olduğunu gösteriyor. Atatürk’ün mirasına saygı gösterilmelidir. Zira onun ilkeleri sadece Türkiye için değildir. Söz konusu ilkeler, bugün karşımıza çıkan problemlerin çözümünde de önemini yitirmemiştir. O’nun düşüncesi yaşlanmadı. O, sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecektir de. Atatürk’ün ilkeleri günümüzde de günceldir,” demektedir. Konuşmasının sonundaki “Sovyetler Birliği’nde totaliter rejime son verilmesine ilişkin kınamalar faydasızdır, yenik düşen sosyalizm değil, uygulanan totaliter, dikta model idi. Herhangi bir ülkenin refahı için liberal değerlerin yanı sıra, sosyal değerlere de gereksinim vardır,” vurgusu ise, Atatürk’ü bir diktatör olarak değerlendirip, düşünce sistemini de totaliter olarak gösterme çabasında olanlara yanıt niteliğindedir.
Varşova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jerz J Wiatr’ın görüşleri de şöyledir: “ Tarihte, kendilerinden sonra etkileri de kaybolan sayısız büyük adam yanında, daha az olmakla birlikte kalıcı izler bırakanlar da vardır. Fakat etkileri kendi milletlerinin tarihlerini aşıp, beynelmilel olanlar özellikle çok enderdir… Kemalizm’in devrimci ideoloji olarak hem birçok Asya ve Afrika, hem de bir yere kadar Latin Amerika ülkelerinin siyasi gelişmelerindeki etkisinden dolayı Kemal Atatürk’ün son kategoridekilerin önde gelen bir örneği olduğudur. Popüler gazetecilik ve siyasal bilimler dilinde sık sık Mısır veya Arjantin’de, Nijerya veya Brezilya’da, Endonezya ve Irak’taki genç Türklerden bahsedilir. Bu terimin altında yatan Kemalizm’in yalnız Türkiye’de değil, genelde gelişmekte olan ülkelerdeki etkisinin takdiridir. Kemalizm’in niçin başarılı olduğunu kendimize sormalıyız. Onu Türkiye’deki ilerici gelişmenin yaşayabilen ve etkisini sürdüren bir ideoloji ve gelişen dünyadaki diğer birçoklarına cazip bir model yapan nedir? Kemalizm, benzeri ilk defa gelişmekte olan bir ülkede görülen ve tarihi deneyimden geçmiş bir gelişme ideolojisidir. Samuel P. Huntington, birçok ülkenin modernleşme sorunlarıyla mücadele ettikleri yolun rastlantı veya talihin eseri olduğuna karşılık, Türkiye’deki değişiklik sırasının Mustafa Kemal tarafından bilinçli olarak planlandığını ve birlik-otorite-eşitlik örneğinin en etkili modernleşme sırası olduğunu yazmaktadır. Türk Devrimi’nin anlamı altı prensibin içindedir. Bu ilkeler, Türkiye’nin yeni siyasal kültürünün en esaslı görüşünü oluşturmuştur. Geleceğin reformcuları kendi çalışmalarının ideolojik çatısını araladıklarında, Kemalizm’de millet yaratma, modernleşme ve sosyal reformların örneklerini gördüler. Nasır’ın “İnkılabın Felsefesi” ideolojik birleştirmenin ilginç bir örneğidir, ki burada Kemalizm’den faydalanma çok önemli bir rol oynamaktadır…”
Kaynakça;
M.Kemal Atatürk “Söylev” (H.V. Velidedeoğlu)
Taner Timur, “Türk Devrimi ve sonrası”
Sina Akşin, “Türkiye’nin yakın tarihi”
Emre Kongar “Türkiye’nin toplumsal yapısı”
Ş.S.Aydemir “Tek adam”
Mesut Erşan “Atatürk’ün Batılılaşma düşünceleri” Makale
Ferruh Sidar “Atatürk’e ilişkin notlar” Deneme ve makaleler
Özer Ozankaya, Muzaffer Ender ve İhsan Tayhani’nin yapıtlarından derlenmiş
(kısmi) int. notları
Ferruh Sidar
Like this:
Be the first to like this post.
Son Yorumlar