KİTAP OKUMAK GÜNAHMIDIR?

Korkmayın; kitap okumak günah değildir…! Eğer kitap okumak günah olsaydı, Kur’an-ı kerimin ilk kelimesi “oku” olmazdı. Ikra (Alak) suresinin ilk ayeti vahiy olduğunda; Kur’an-ı kerim henüz yoktu. Yoktu ama; oku emriyle başlamıştı ilk ayet: “İkra = Oku”! olarak inmişti.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla 

1.Yaratan Rabbin adıyla oku.
2.O, insanı bir alak’tan yarattı.
3.Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
4.Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. 

5.İnsana bilmediğini öğretti.
Demek ki, kitap okumanın günah olmadığı açık ve seçik ispat edilmiştir.

Şimdi soracaksınız ki…bu yazıya neden böyle başladım?

Böyle başladım; çünkü içimde bir sızı var; kanayan bir yaranın oluşturduğu bir sızı. Bu kanayan yaranın daha bir çok insanların içinde olması beni teselli etmiyor. Aynı “sızıyı” paylaşmak; yaranın derinliğinin bir kanıtı olmaktan öteye gidemiyor.

Ülkemizin insanları kitap okumaktan “nefret” eder gibi bir durum sergiliyor. Kitaptan korkuyorlar mı bilinmez ama; gerçekten çok az kitap okuyan bir milletiz. Alttaki istatistiklere bakıldığında insanın içi burkuluyor.

TÜRKİYE VE DÜNYADA KİTAP OKUMA ORANLARI ARAŞTIRMASI…!

Bir Fin atasözü:

” Kitaplıklar demokrasinin kaleleridir” demekte.
Kaleleri ve muhafızları olmayan ülkelerdeki idarenin zarfı demokrasi olsa da buna mazrufsuz demokrasi denmezse başka ne denir!…
2000 yıl öncesinden Ovidius’da(İ.Ö. 43 – İ.S. 17) “Gençlerini kitapla beslemeyen toplumların sonu acıdır.” uyarısını yapmış….
Ülkemizde henüz tam gelişmemiş bir demokrasi olduğunu düşünürsek; kitap okumanın daha da zorunlu olması gereklidir. Okumayan bir toplum kendisini geliştiremediği gibi, demokrasisini de geliştiremez bir toplum olur.

Kitap okumak bizleri medeni toplumlar arasına katar. Farklı dünyaları tanımak imkanımız olur. Kelime hazinemiz zenginleşir. Karşılaştığımız problemleri çözmekte zorluk çekmeyiz. Daha sayılıp ta bitmeyecek kadar faydası olan kitap okumayı çocuklarımıza aşılamak ebeveynlerin “mecburi” borcudur.

Dünya üzerinde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre:
• Kitap, Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 nci sırada yer alıyor.

• Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, ABD’de yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken, bizim ülkemizde sadece on binde bir kişi kitap okuyor.

• Türkiye’de günde ortalama beş saat televizyon seyredilirken, kitap okumaya yılda sadece altı saat ayrılıyor.

• Türkiye’de okunan kitaplar genellikle siyaset, aşk, cinsellik konularını işliyor.

• 8 milyon Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 75 milyona yakın Türkiye’de bu rakam ortalama 2 bin – 4 bin dolayında. Çünkü Türkiye’de okuma alışkanlığına sahip kişilerin sayısı 70 bin dolayında.

• Japon’lar yılda ortalama 25, İsviçreli 10, Fransız 7 kitap okurken, Türkiye’de bir kişi on yılda bir kitap okuyor.

• Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor yılda. Dünya ortalaması da 1,3 dolar. Ülkemizde ise bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar yani 45 sent ayırabiliyor.

• Türkiye’de dergi okuma oranı yüzde 4, gazete okuma oranı yüzde 22, radyo dinleme oranı yüzde 24, televizyon izleme oranı yüzde 95.

• Biz Türklerin kitap okumaya ayırdığı zamanı, Norveçli 300’e, ABD’li 210’a, İngiliz 87’ye, Japon 97’ye katlıyor.

• Birleşmiş Milletler’in insani gelişim raporunda ülkeler kitap okuma oranına göre sıraya dizilmiş. Türkiye 86 ncı sırada.

Evet…Dünya sıralamasında; İnsan gelişiminde 86 ıncı sırada saymaktayız. Ama laf ebeliğine gelince birinci sıralarda olma ihtimalimiz haylı fazladır.

Şimdi anlıyormusunuz içimdeki sızıyı?

 

Gelecek nesillerin birer „kitap faresi“ olmaları umuduyla….

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

 

 

 

 

GURBETTEN YETKİLİLERE EĞİTİM MEKTUBU

Doçent Dr. Nuh Aydın, Amerika’da bir üniversitede 17 yildan beri öğretim üyesi.

Nuh Bey, Amerika’dan Türkiye’ye bakınca neden Türkiye’de özellikle eğitim alanında bazı şeylerin eksik, aksak ve yanlış gittiğine dikkat çekiyor. Bununla ilgili yetkililere açık bir mektup yazmış. Bu yazımı sizlere bu mektubu paylaşmak istiyorum. İşte o mektubunun tamamını siz aziz okurlara sunuyor. Gerisini yetkililere bırakıyorum.

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Eğitim Bakanım ve Sayın YÖK Başkanım!

Ben 17 yıldır ABD’de bulunan bir akademisyenim. Şu an Ohio eyaletinde bir üniversitede Matematik alanında doçent olarak vazife yapıyorum.  Ülkemizde YÖK kanunu ve üniversitelerimizde yapılması düşünülen köklü reformların gündemde olduğu şu günlerde eğitim sistemimiz adına ciddi bir problem olarak gördüğüm çok önemli bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Genel olarak üniversitelerimizde verilen eğitim kalitesi.
Konuya girmeden önce özgeçmişim  hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. 1989 yılında Bakırköy Endüstri Meslek Lisesinden mezun olup ODTÜ Matematik Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1994 Şubat döneminde mezun olup ODTÜ Matematik bölümünde master ve asistanlığa başladım. Aralık 1994 tarihinde master ve doktora çalışmalarıma devam etmek üzere MEB bursu ile Ohio Devlet Üniversitesine gittim. O tarihten beri ABD’deyim. 2002 yılında Matematik alanında doktora aldım. Ayrıca Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Bilimleri alanlarında da master dereceleri aldım. 2002 yılından beri Kenyon College’ta çalışmaktayım. 2008 yılında doçent oldum. 2009–2010 akademik yılında  misafir öğretim görevlisi olarak Bakü’deki özel Qafqaz Üniversitesi’nde bulundum. Bu yaz TÜBİTAK’ın konuk bilim adamı programı çerçevesinde İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde ziyaretçi araştırmacı olarak ortak çalışmalarda bulundum. Birkaç gün önce ABD’ye geri döndüm.
Bu yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlar hayatım boyunca yaşadığım tecrübeler, aldığım eğitim ve ülkemde ve ABD’deki uzun yılların müşahedelerine binaen ortaya çıkmış fikir ve mülahazalardır. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki bu yazıyı kaleme almamın yegane sebebi ülkemizin eğitim sisteminin özellikle de üniversitelerimizde verilen  eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve  olumlu yönde değişime katkıda bulunabilme çabasıdır.  Tarihi bir süreçten geçen ülkemizin dünya standartlarında hak ettiği yeri alabilmesi için eğitim alanında da gerekli reformların hayata geçirmesinin bir zaruret olduğu kanaatindeyim.
Eğitim sistemi içerisinde üniversite eğitimi önemli bir yere sahiptir. Genel olarak ele alırsak maalesef ülkemizde üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hak ettiği önemin verilmediği görülür. Genel manzaraya bakarsak üniversite sınavı adeta bir at yarışı haline gelmiş durumda ve gençlerimizde üniversiteyi kazandıktan sonra adeta herşey bitmiş havası hâkim olmaktadır. “Ha gayret biraz daha dişini sık, üniversite sınavını kazan” anlayışı ile motive edilen –ki bu motivasyonun arkasında  bazen açık bazen dolaylı olarak  “üniversiteyi kazandıktan sonra pek ders çalışmak zorunda kalmayacaksın” iması var –gençler maalesef üniversiteye başladıklarında hakikaten öyle bir ortam buluyorlar ki derslere devam etmek, düzenli ders çalışmak, düzenli ödev, proje ve araştırma yapmak gibi gerekliliklerle karşılaşmıyorlar. Tabii ki bunun istisnaları var ama genele bakarsak durum böyle. Eğitim sisteminin üniversite öğrencilerini düzenli olarak çalışmaya mecbur etmemesi neticesinde üniversite gençliğimizin önemli bir kısmı potansiyel olarak alabilecekleri  kalite ve nitelikte bir eğitimin çok gerisinde  eğitim alarak mezun oluyorlar. Bundan en fazla zarar gören ise ülkemiz oluyor. Üniversite sınavı adeta nihai bir hedef haline gelmiş durumda. Bunun sonucu olarak çok sayıda kabiliyetli ve donanımlı gencimiz ulaşmaları mümkün olan noktaya ulaşamadan üniversitelerden mezun oluyor.
Günümüz dünyasında üniversite eğitimi sadece bir diploma elde etmek için girilen bir süreç değildir. Özgür ve eleştirisel düşünme, araştırma yöntemlerini öğrenme, çalışma disiplini ve akademik kültür kazanma, bir konu hakkında derinlemesine düşünme ve araştırma kabiliyeti geliştirme, düşüncelerini başkaları ile yazılı ve sözlü olarak paylaşabilme gibi vasıfları öğrencilere kazandırmak üniversite eğitiminin temel hedefleri arasında olmalıdır. Sadece sınavlardan önce ders çalışarak “ders notları kimde var”, “sınavda neler çıkacak” gibi kaygılarla geçirilen bir üniversite eğitiminin talebeleri bu hedeflere ulaştıramayacağı açıktır. Üniversitelerimizden mezun olmuş öğrencilerin yüzde kaçı bir konuda ciddi araştırma yapmış ve bunları yazılı veya sözlü olarak sunmuş diye bir araştırma yapsak pek iyi sonuçlarla karşılaşmayacağız. Üniversite hazırlık dershanesindeki dersleri kaçırmayan öğrencilerin üniversitedeki profesörün dersine gitmediği ve bunun ciddi bir sonucunun olmadığı sistemde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Üniversite eğitim kalitesinin bu durumda olmasının önemli bir sebebi mevcut sistemin üniversite hocalarından beklentileriyle direk ilgilidir. Doçentlik ve profesörlük için belli yayın kriterleri bulunmaktadır. Bu olması gereken kriter üniversite hocalarının görevlerinden biri olan araştırma (research) konusu ile alakalıdır. Fakat pek çok hocanın en çok vaktini harcadığı ders verme (İngilizce tabiri ile teaching) konusu ile ilgili olarak sistemimizde herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Mevcut sistem hocaların hangi kalitede ders anlattığı konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor.  Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip ABD’de –ki orada tek tip bir üniversite modeli ve merkezi bir sistem yok– nereye giderseniz gidin bütün hocalar 3 kriter üzerinden değerlendirilir ve promosyonları hatta maaş artışları bu kriterler üzerindeki performanslarına göre belirlenir. Bu kirterler de research quality (araştırma  kalitesi),  teaching excellence (ders verme ve pedagoji konusundaki başarı) ve service (bölüme, üniversiteye, mesleğe ve topluma katkılar) olmak üzere 3 maddedir. Her üniversite kendi misyon ve önceliklerine göre bu kriterlerin ağırlıklarını kendisi belirler. Mesela teaching ağırlıklı üniveristelerde teaching excelence birinci kriter iken araştırma üniversitelerinde research birinci kriterdir. Fakat her yerde bu 3 kriter vardır ve hiçbiri sıfır seviyesine düşmez. Ülkemizdeki üniversite eğitim kalitesinin yükseltilmesi için en gerekli  değişikliklerden bir tanesi teaching excellence maddesinin promosyon kriterleri arasına girmesidir. Tabii bunun nasıl olacağının detayları ayrıca ele alınması  gereken bir konudur.

Son yıllarda ülkemizden pekçok akademisyen arkadaşla bu düşüncelerimi paylaştım. Hemen herkes bu kaygılara hak verdi fakat bazen şöyle itirazlar da yükseldi: Üniversitelerimizde öğretim görevlisi sayısı yetersiz, hocalar çok sayıda derse girmek zorunda kalıyorlar bu da kaliteyi düşürüyor. Üstelik bunlar üniversite öğrencisi olmuş yetişkin insanlar. Sorumlu davranıp içlerinden gelerek ciddiyetle ders çalışmalılar. Ben de bu arkadaşlara şöyle cevaplar verdim. Olması gereken seviyenin çok uzağında bulunan bu sistem değişmek zorunda. Yapacak birşey yok deyip “böyle gelmiş böyle gider” anlayışı ile hareket edemeyiz, edersek zararı ülkemiz çekecek. Bir şeyleri değiştirmek ve bir yerden başlamak zorundayız. Nasıl ki doçentlik ve profesörlük için daha önce olmayan yayın kriterleri geldikten sonra insanlar bu konuda gayret içerisine girdi ve yayın sayıları artmaya başladı. Aynen öyle de “teaching excellenc” da bir kriter haline gelirse üniversitelerde anlatılan derslerin kalitesi kesin olarak artacak, hocalar pedagojik kavram ve gelişmeleri daha yakından takip edecektir.
Gelelim üniversite öğrencilerine ortaokul talebesi gibi davranmamak gerektiği argümanına. Düzenli ve sistemli çalışmanın mesela ödev yapmanın, araştırma yapmanın, akademik yazılar yazmanın ve sunumlar hazırlamanın beklenmediği bir sistemde öğrencilere akademik kültür nasıl verilecek? Öğrencilerden bunları kendi kendilerine mi elde etmeleri beklenecek? Çok sayıda üniversitenin açıldığı ülkemizde kalifiye akademisyen açığı ciddi bir sorun. Gençlerimize akademik kültürü üniversite yıllarında vermezsek ne zaman vereceğiz? Sporda altyapının önemi ne ise akademisyen yetiştirmede de üniversite eğitiminin rolü odur. Daha fazla sayıda gencimiz kaliteli bir üniversite eğitimi alırsa dünyanın seçkin üniversitelerinde daha fazla Türk genci doktora yapma imkânına kavuşabilir. Kaldı ki kaliteli bir üniversite eğitimi sadece geleceğin akademisyenleri için değil her kesim için önemli bir meseledir. Çalışma disiplini, bir probleme değişik açılardan bakabilme alışkanlığı, öz eleştiri, analiz ve sentez gibi kabiliyetler her alanda gerekli ve kıymetli hasletlerdir. Bunlar üniversite eğitimi sırasında düzenli ve sistemli bir şekilde verilmezse öğrencilerin kendi kendilerine elde etmesi beklenemez. İnsanların kendi içlerinden gelerek çalışmasını beklersek sadece istisna kabilinden küçük bir yüzdenin bunu başardığını görürüz. Çoktan seçmeli test tekniğine odaklanmış öğrencilerin modern üniversite eğitiminden beklenen donanımları kazanması üniversite hocalarının özel gayretini gerektirmektedir. (Burada üniversite yerleştirme sisteminin mutlaka kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin üniversiteye gidemeyeceği bir sistemde şu veya bu şekilde bir seçme olmak zorunda. Şahsen üniversiteye girdiğim yıllarda mevcut olan ÖSS-ÖYS sistemini bilgiyi ölçmede ve seçicilikte son derece kuvvetli bulduğumu ifade etmek istiyorum.)
ABD üniversite anlayışında  liseden vasat bir donanım ve hazırlıkla gelen öğrenciler bile  sistem tarafında devamlı ve düzenli çalışmaya teşvik ve mecbur edilerek potansiyellerinin el verdiği en yüksek seviyelere çıkmaları   hedeflenir. Bazı lisans öğrencilerine ileri derecede araştırma projeleri yapma ve bunları yayınlama imkânı sağlanır. Hatta bazen lisans öğrencileri tarafından yapılan araştırmalar birinci derecede dergilerde yayınlanır.  Hocalardan derslerini iyi anlatmaları ve pedagojik konuları takip etmeleri beklenir. Bu bazı üniversitelerde promosyon için birinci dereceden kriterdir. Araştırma ağırlıklı üniversitelerde bile bu kriter göz ardı edilmez.  Hemen her üniversitede hocalara pedagojik konularda yardımcı olan eğitim merkezleri vardır. Hâlbuki kendi ülkemizde liseden daha hazırlıklı gelen nice öğrenciler sistem içerisinde körelmektedir. Kendi öğrencilik yıllarımda ODTÜ gibi ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde fen lisesi gibi çok iyi liselerden yüksek puanlarla gelen   nice arkadaşlarımın bu yazıda dile getirmeye çalıştığım sebeplerden dolayı okuldan atılma noktasına geldiklerine şahit oldum. Bunca yıllık tecrübeden sonra geriye dönüp baktığımda nice parlak beyinleri heba eden bu sistemin değişmesi gerektiğine kesin kanaat getirmiş bulunuyorum.
Tabii ki bu değişiklikler bir anda olmayacak ve olması beklenmez. Önemli olan bu vizyonun eğitim sistemimizin hedefleri arasına girmesi ve bu hedeflerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda kafa yorulmaya ve istişarelere başlanmasıdır.  Meselenin finansal yönünün de olduğu açıktır. Kalitenin artırılması için hocaların ders yüklerinin azaltılması gerekir. Bu da daha fazla öğretim elemanı ihtiyacı ve daha yüksek maliyet demektir. Fakat uzun vadede ülkemiz kazanacaktır. Maliyeti azaltabilecek bir husus ise müfredatta ders sayısından çok kaliteye önem verilmesi ve bazı derslerin müfredattan çıkarılması veya seçmeli hale getirilmesi olabilir.

Esasen birçok program için müfredatların yeni hedefler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Tekrar ifade edeyim ki bu meseleler sihirli bir değnekle bir anda çözülebilecek meseleler değil. Uzunca bir süreç gerekmektedir. Bazı şeylerin nasıl hayata geçirilebileceği konuları  üzerinde kafa yorulması gerekmektedir. Fakat herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için ülke çapında kaliteli bir üniversite eğitimi  vizyon ve hedefi gündemimize girmek zorunda. Bu konularla alakalı olarak herhangi bir hususta görüş alışverişinde bulunmak isterseniz memnuniyetle  konuşmaya hazırım.

Diyor sn. Profesör Nuh Aydın.

 

Bence buna eklenecek bir şey yok! İlgililerin kulağı çınlar umuduyla(!)

Kontak bilgilerim aşağıdadır. Saygılarımla, Nuh Aydın.”

Adresi:

Associate Professor Nuh Aydın, Department of Mathematics Kenyon College, Gambier Ohio 43022  US

e-mail: HYPERLINK “http://us.mc659.mail.yahoo.com/mc/compose?to=aydinn@kenyon.edu” \t “_blank” aydinn@kenyon.edu, http://www2.kenyon.edu/Depts/Math/Aydin).

Nuh Aydın matematik doçenti olarak 17 yıldan beri Amerika’da yaşıyor ve üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor.

Kaynak: Dr. Süleyman DOGAN

 

 

 

GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

KEMALİZM VE BATILILAŞMA FELSEFESİ

Yazar: Ferruh SİDAR

Giriş:

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunan tek İngiliz gazeteci Grace Ellison Atatürk’le yaptığı söyleşide, ulu önderin “devrim”i siyasal ideolojilerle dondurmanın olanaksız olacağı yönündeki görüşlerini aktarırken, “Kemalist” sözcüğünün ulu önder tarafından: “Bu kelime hareketin ruhunu anlatmıyor. Ben ölsem de, canlı da kalsam hareket devam edecektir,” diye vurgulandığına dikkat çekiyor. Ş.Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında “Atatürk bir doktrin adamı mıydı?” diye attığı bir ara başlıkta: “Hayır, o bir doktrin adamı değildi. Çünkü Atatürk sistemleştirilmiş, tartışılsa bile fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı ve nazari biçimlenmesi de buna göre değildi,” diyerek bir değerlendirmede bulunuyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun C.Halk Partisini kastederek; “- Paşam, bu partinin doktrini yok,” deyişine, Atatürk’ün “- Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz,” deyişini de, görüşlerini desteklemek açısından aktarıyor. Ahmet Taner Kışlalı ise, Kemalizm’i akla ve insancıl değerlere dayalı, çağdaş bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir ideoloji olarak tanımlamaktadır.
Atatürk’ün geliştirdiği dinamik yapı değerlendirilirken temel ilkelerin savaş alanlarının yanında kongre ve meclislerde geliştirildiği unutulmamalıdır. Bu yapının ideoloji olarak nitelenmesi devrim sürecinin dingin hale geldiği süreçtedir. Başka bir deyişle, CHP programına 1931 Kurultayında giren “Altı Ok İlkesi”yle birlikte “Kemalist,” 50’li yıllardan sonra da “Kemalizm” kavram olarak dillendirilmeye başlanmıştır.
Atatürk’ün çağdaşlaşma tasarımını farklı kavramlarla dillendiren pek çok yerli ve yabancı düşünür vardır. Kim, hangi vurguyla ulu önderi tanımlarsa tanımlasın, kurumlarının yanında, gelişme ve çağdaşlaşmaya ilişkin görüşleri benimsenmişse eğer sorun yoktur. O’nun dinamik ilkelerinin anlaşılmasıdır esas olan.
Kavramları kendi kalıpları içinde değerlendirmek, kendileriyle veya birbiriyle çarpıştırmak istenmeyen bir ayrışmayı besleyebilir. Ki böyle bir gelişme de gözlenmektedir ne yazık ki. Kemalizm’in “tutucu,” Atatürkçülüğün “yenilikçi” bir bakış açısı taşıdığına ilişkin tartışmalar özel bir amaç taşımıyorsa eğer, gerçekten akıl tutulmasının bir yansımasıdır. Bu tutum, her iki koşulda da Atatürk karşıtlarını sevindirip-umutlandırmaktan öte hiçbir anlam taşımaz. .
Devrimler halkların liderlerine güvenerek gerçekleştirdiği bir eylemdir. Fransız Devriminin, Bolşevik ve diğer sosyalist devrimlerin kanlı serüveniyle Türk Devriminin demokratik ufku ve insan değerinden başlayan aydınlık yolu karşılaştırıldığında Atatürk’ün bakış açısına biraz daha yaklaşmış oluruz. O, devrime karşı dövüşecek olanlara fırsat vermeyen bilgeliği ile ulusunun kanını esirgemiştir. Bu konuda, “ İnsanları mutlu edeceğim diye onları, birbirinin boğazına saldırtmak, insanlık dışı ve son derece üzüntü verici bir yöntemdir. İnsanları mutlu edecek tek amaç, onları birbirine yaklaştırarak, birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi gereksinimlerini gidermeye yarayan davranış ve güçtür. Dünya barışı için de, insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalmasına ve başarılı olmasına bağlıdır,” diyordu.

İlkeler:

Kimi çevrelerce kült olarak ta nitelenen Kemalizm’in “Cumhuriyetçilik” ilkesi, Atatürk’ün kafasında biçimsel bir yapıyla sınırlı değildi, doğrudan demokrasiye yönelik olduğunu biliyoruz. Avrupa genelinde otoriter bir yapıya yöneliş varken, oraya oranla daha demokratik bir nitelik taşıyordu. Faşizmin üniversitelerden süpürdüğü 142 Alman’ın uzun bir süre kalmak arzusuyla Türkiye’ye gelmesi, Türkçe öğrenerek Türkçe ders verme istekleri diktatörlükten kaçarak diktatörlüğe sığınma eğiliminden değildir kuşkusuz. Bu seçkin aydınların akılsız olduklarını kimse düşünmez sanırım. Yukarıda da vurgulandığı gibi, demokrasiye ilişkin bu günkü konumumuz pek çok gerekçenin yanında karşı devrimin serüveniyle ilintilidir…
Toplumun evrimleşmesi açısından bakıldığında, Atatürkçülüğün en devrimci yanı siyasal ideolojisinde belirleniyordu. Siyasal değişmeyi etkileyen evrim süreçleri içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyetçi akımlarına yer açmak gerekirse de, Cumhuriyetçilik bütün bu evrimleşme sürecini aşan ve meşrutiyetçilik çerçevesinde düşünülmesi olanağı bulunmayan bir eylemdir. Bu büyük değişimi gerçekleştiren Kemalizm, toplum üzerinde yeni siyasal düzenin sahibi olarak egemenliğini kurmuş ve diğer devrimleri bu egemenliğe dayanarak gerçekleştirmiştir.
Yayılımcı olmayan, “Yurtta sulh, cihanda sulh,” diye nitelenen, başka bir söyleyişle barışçıl bir ilke olan “Milliyetçilik veya ulusçuluk” ilkesi ırkçılığı ret etmektedir. Bunun en belirgin dillendirilmesi de Atatürk’ün “Ne mutlu Türk olana,” yerine, “Ne mutlu Türk’üm diyene,” deyişiyle yapılmış olmasıdır. Rum, Çerkeş, Ermeni, Yahudi, Arap ve diğerlerinin oluşturduğu bir ulusçuluktur vurgulanan anlayış. Sağcı ve tutucu olmayan bu ulusçuluk Türkiye’yi bölgenin veya İslam dünyasının en güçlü devleti yapmak gibi sınırlı hedeflere yönelik değildi. Türkiye’nin en ileri ve gelişmiş ülkeleriyle yarışabilir olmasını hedefliyordu; askeri ve ekonomik gücün yanında, bilim, insan hakları, sanat gibi konularda da ön sıralarda yer almaktı Türk ulusçuluğu…
Ulusçu yaklaşım dört alanda yapılan devrimlerle pekiştirildi. Türk dili, Türk tarihi, ekonomi ve siyaset. Türk dili çeşitli gurup ve sınıflar arası farklılaşma nedeni olmaktan çıkartılmış, ulusal bütünlüğü sağlayıcı bir işlev görmesi sağlanmıştır. Türk Dil Kurumu’nun kuruluş gerekçelerinden biri de budur zaten. Ulusal kökenler ve ulusun tarih içindeki gelişimi ulusçu bir görüşle ele alınması için Türk Tarih Kurumu kuruldu ve ulusal kimliğin güçlenmesi hedeflendi. Ulusal ekonomiyi yaratmak için etkinlikler yapıldıktan başka, ulusal burjuvasının desteklenmesi yönünde adımlar atıldı.
Halktan yana siyaset güden “halkçılık ilkesi” bütün sınıfları kapsayan bir kavramdır. Böyle olmakla birlikte, öncelikle dar gelirli olan köylüleri, işçileri ve diğerlerini amaçlar. Onları kalkındırmayı, toplumsal adaleti sağlamayı hedefleyen maddi ve kültürel bir anlayıştır. Tek parti döneminde halk dalkavukçuluğundan ve oy avcılığından uzak, diğerleri gibi içtenlikli bir ilkedir… Kanunlar önünde mutlak eşitçiliği kabul eden, hiçbir ferde, aileye, sınıfa, cemaate ayrıcalık tanımayan bir anlayıştır halkçılık. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın bir sonucu olan böyle bir halkçılık, ekonomik bir siyaset aracı olan devletçilikle bütünleşti. Halkçılık ve ulusçuluk üzerine kurulan devletçilik ilkesi sonunda kapitalist bir sınıfın ortaya çıkmasına neden oldu. Halkçılık, siyasal niteliği yanında, toplumdaki kültürel ikiliği yok etmeyi amaçlayan bir özellik taşır. Parti programında, bu konuda : “Türkiye Cumhuriyet’i halkını, ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil, fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü bakımından türlü hizmetlere ayrılmış bir cemaat saymak esas prensiplerimizdendir,” denmektedir.
“Devletçilik” deneyimlerle geliştirilmiş bir ilkedir. Türkiye’de yeni yeni gelişen kapitalist sınıf 20’li yıllarda elle tutulur bir sanayi kuramayınca, ayrıca 1929 ekonomik bunalımının getirdiği sıkıntıların kıskacına girildiğinde yaratılan bir yöntem. Bu ilke ile Atatürk döneminde ve daha sonraki yıllarda pek çok sanayinin temelleri kuruldu. Amaç, devletin denetim altında tuttuğu bir ekonomi değil, olanaklı olduğu ölçüde yabancı denetiminden bağımsız, ulusal bir ekonomi yaratmaya yönelikti. Böylece devlet işlerinde çalışan insanlara da düzgün konutlar, okul, sağlık hizmetleri, sosyal ve kültürel olanaklar sağlandı. Sosyal devlet işlevi de yerine getirilmiş oldu. Devletçiliğin o dönemde Avrupa’da da yaygın olduğu unutulmamalıdır. Bu ilkeden bir ölçüde ayrılma girişimlerinin 80’li yıllardan sonra geliştiğini ve halen bu yönde çalışmaların sürdüğünü biliyoruz. Yine de, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, devletlerin milli çıkarlar nedeniyle bu ilkeden büsbütün ayrılmayacağı da bir gerçektir.
“Laiklik,” çağdaş devlet kuramını tamamlayan, siyasal, hukuksal ve toplumsal bir ilkeydi. Diğerleri gibi, bu ilke de Osmanlı düzenine bir tepki olarak biçimlendi. Devlet ve dinin ayrılması bakımından siyasal bir ilke olmanın ötesinde dinin, hukuksal, eğitimsel ve kültürel alandan soyutlanmasını da amaçlıyordu. Eğitimin birleştirilmesi, medeni yasanın kabulü ve Halifeliğin kaldırılması ve benzeri örnekler gibi. Bu nedenlerle Cumhuriyet kadrolarının dine karşı olarak suçlandıklarını biliyoruz. Altı yüz yıllık İslam dininin egemenliğinde sürdürülen toplumsal, kültürel ve siyasal yaşamın yerle bir edilişi nedeniyle karşıtlığın olacağı da kuşkusuzdu…
Bugün dönüp dönüp kıyafet devrimine ilişkin akıl almaz cümleler kuran ve “türban”a özgü simgesel yaklaşımları reddeden kişilerin 25 Kasım 1925 tarihinde “fes”i yasaklayan yasanın kabulü aşamasında nasıl kıyametler koptuğunu bilmiyor olmaları düşünülemez. Meclis içinde ve dışında şaşkınlık yaratacak biçimde tepkilere yol açan bu yasa dinci-gelenekçi ve gerici gurupları çileden çıkarmıştı adeta. Atatürk bir simgeye saldırarak hem halkın görünümünü çağdaşlaştırmak istemiş, hem de çağdaşlaşma çabalarına karşı gösterilebilecek direnmeleri kırmayı amaçlamıştı. Başka bir söyleyişle, Atatürk’ün kıyafet devrimini çarşaf yerine elbiseyi, fes yerine şapkayı getirmek amacıyla yaptığı söylenemez kuşkusuz. Bu devrimin amacı, geleneklere tutsak olmuş, değişimlere karşı çıkan kafalara, değişmenin kaçınılmaz bir toplumsal gerçek olduğunu göstermekti.
Atatürkçülük ya da Kemalizm’in dine karşı bir öğreti olarak algılanıp damgalanmasının nedeni, dini ve geleneği, bir siyasal güç olarak kontrol altına almış olmasından ve toplumu bu yöntemle devrimlere hazırlamasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Mustafa Kemal’in bu tavrı İslam dinine karşı değildi.
Aydınlanmayı Türkiye’de her yere ve herkese yaymak ve bütünsel kalkınmayı gerçekleştirmek için etkin çabalar göstermektir “devrimcilik” ilkesi. Bu ilkenin hedefine ulaşmadığı bir gerçektir. Ve bu ilke hâlâ gündemdedir… Atatürk devrimciliği altıncı ilke olarak biçimlendirirken, benimseme sürecine yardımcı olacak süreç içerisinde yeni toplumun oluşturulmasında gerçekleştirilmiş olanlara yeni devrimlerin de eklenmesi gerektiğini düşünmüştü. Devrimlerini Türk gençliğine emanet etmesinin gerekçelerinden biri de buydu. Kısa sürede yok edilmeyecek olan eski düzene bir tepki olan “devrimcilik,” o’nun en belirgin niteliğiydi…
Kazanımlarımızı kısaca, laiklik ilkesinin devlete temel yapılması, saltanat ve halifeliğin kaldırılması, ulus kavramının demokratik içerikli olarak nitelenmesi, insanları uyruk olmaktan kurtarıp, dil-din-ırk-cinsiyet ayrımı gözetmeden devleti kuran ve egemenliğin asıl sahibi olan yurttaş konumuna yükseltilmesi, uluslar arası ilişkilerde bağımsızlığı kısıtlayan her türlü bağın kaldırılması, İsviçre gibi Batı Avrupa toplumlarına bile öncülük edecek olan uygulamalar içeren Türk Medeni Yasası’nın kabulü, insanlığın ilk kez tanık olduğu eğitim ve kültür devriminin yapılması, hem bireyi hem de devleti koruyan bir ekonomik sistemin benimsenmesi, yazı-dil-sanat-giyim gibi üstün değerlere ilişkin devrimler biçiminde
sıralayabiliriz. Yalnızca çarpıtılmış İslami anlamaları değil, Avrupa’nın düşünme biçimini de aşan Atatürk Devrimleri için Fransa Başbakanı Prof. Edouard Herriot, “ Paşa, size nasıl hayran olmayayım, Ben Fransa’da laik bir devlet kurmuştum. Bu hükümeti, Papa’nın Fransa’daki temsilcisinin yardımıyla papazlar devirdi. Siz ise bir halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamda laik bir devlet kurdunuz. Siz bu bağnazlık içinde laikliği bu topluma kabul ettirdiniz,” demişti.

Batılılaşma felsefesi:

İmparatorluk dönemlerindeki Batılılaşma çabalarındaki başarısızlıkların nedeni yapılan eylemlerin nitelikleriydi. Gerekli toplumsal, ekonomik ve siyasi temeller atılmadan Batı kurumlarını aktarma girişimleri umutsuzdu kuşkusuz.
Atatürk’ün Batılılaşmaya ilişkin gerçekleştirdiği eylemin başarısı toplumun güç dağılımını, dinsel ve geleneksel nitelikten çağdaş ve demokratik niteliğe aktarmasıyla ilintilidir. Halk egemenliği kavramını yeni toplumu yaratmakta temel öğe olarak kullanmış, böylece devrimlere karşı ortaya çıkacak direnmeleri en aza indirmiştir. Bilindiği gibi devrimler, bölük pörçük uygulamalar halinde değil, tutarlı ve bir bütünün anlamlı parçaları olarak sunulmuştur. Yeni bir düzenin ayrılmaz parçası olarak gerçekleştirilen devrimler yaklaşık 10 yılda gerçekleştirilmiştir.
Bağımsızlık Savaşı ve Devrimleri emperyalizme karşı yapılmıştı. Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşırken, araç olarak, onun kendi silahını seçmesi ilgi çekicidir. Batı tipi bir toplumun yaratılması, o’nun Batı Emperyalizmine karşı geliştirdiği bir savunmaydı. Bu nedenle bütün devrimler, olanaklı olan hızla Batı tipi bir toplumsal yapı oluşturmaya yöneldi. Halkçılık, devletçilik, laiklik ve diğerleri Batı ülkelerinin toplumsal ve ekonomik niteliklerine ulaşmak için kullanılan kestirme yollardı.
Atatürk Devrimi aydınlanma hareketidir. Modeli ve esin kaynağı 18.yy da Avrupa’da başlatılmış olan aydınlanmadır. Aydınlanmanın gerisinde bilindiği gibi hümanizm hareketiyle Rönesans vardır. Hümanizm zihnin sınırsız özgürlüğüdür. Bu özgürlüğe kavuşan zihin, taklit ve kopyacılıktan uzak durur. Hümanizm insan, doğa, sanat ve yurt sevgisi gibi özellikler taşır. Hümanist bir devlet adamı olan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en tehlikeli anlarında bile din savaşı ilan etme yoluna gitmemiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra tutsak düşen Yunan Başkomutanı General Trikupis önüne getirildiğinde gösterdiği centilmenlik, İzmir’de ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmesi, Anzak ölüleri için yazdıkları o’nun hümanistliğini gösterir.
Atatürk Batılılaşmadan, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi anladığını hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde birçok kez açıklamıştır. O’nun anlayışı bir dış politika ilkesi değil, iç politika ilkesiydi. Atatürk, ülke içindeki devrim hareketleri ile dış politikada Batıya bağlanmayı özenle birbirinden ayırmıştı. İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’yi yönetenlerin Batıya bağlanma arzuları elbette tartışmaya açık bir yaklaşımdır. Ancak Atatürk’ün Batılılaşma felsefesinden farklı bir anlayıştır.
Batılılaşma stratejisinin en önemli yönlerinden biri de, tamamen özgür bir irade ile, hiçbir dış etki ve baskıya maruz kalmadan, Batılı devletlerin telkin ve zorlamaları olmadan yapılmış olmasıdır.
Atatürk’ün Batılılaşma felsefesini “kalkınma modeli” ile açıklamak belki de en kestirme yoldur. Batı’dan makineleri, araç ve aletleri ve de fabrikaları almak yetmez. Çünkü alınan bu teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almazsak, aldığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur. Ne var ki bilimin üst sınırlarında felsefe yatmaktadır. O halde Batı’nın felsefesi ve onun parçası olduğu insan bilimleri de, toplumsal bilimlerle birlikte alınmalıdır. Felsefenin gelişmesi için onun sezgisel yönleri, sanat ve kültürle olan ilişkisi de çok değerlidir. Kısaca, bilim-teknoloji-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bu değerlere ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermeksizin gelişmek olanaksızdır… Bu düşünü ışığında Atatürk’ün kurmuş olduğu kurumları sıralamak gerekmez sanırım. Batı felsefesinin ışığındaki bütünsel kalkınma modelinin tersi, bu düşünüyü değerlendirmek açısından önemlidir. Arap dünyasına petrolden sağlanan dövizlerle akan teknolojiler baş döndürücüdür. Uçaklar, otomobiller, fabrikalar, bilgisayarlar, her türlü eşya ve aletlerin yanında, teknolojik konutlar, deniz suyu arıtma tesisleri ve akla gelen her şey. Böyle olmakla birlikte 8. yy. eşdeğer bir yaşam sürdürüyor oldukları da ortadadır.
Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yıllık döneminde devleti kurtarma çabaları içinde en dikkat çekici fikir akımı Batıcılık olmuştur. Özellikle Cumhuriyetin laboratuarı olarak görülen Meşrutiyet devri fikir tartışmaları ortamında yetişen Mustafa Kemal Atatürk’te Batılılaşma düşüncesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından itibaren çağdaşlaşmanın, çağdaş bir devlet ve toplum olmanın temelini oluşturmuştur. Öncelikli hedef olan Anadolu’nun işgalden kurtarılması sonrasında ve Lozan’da bir barış antlaşmasının imzalanması ile birlikte, hızla devrimlere girişilmiş, yeni devletin Batılı anlamda modern, çağdaş bir devlet olması için İmparatorluktan devreden bütün kurumlar terk edilerek yerlerine çağdaş kurumlar oluşturulmuştur. Bu amaçla gerçekleştirilen devrimlerin hepsi Türk toplumunu Batı toplumları gibi çağdaş ve modern bir toplum haline getirmeyi amaçlamaktaydı. Bu devrim hareketleri içinde temel hareket noktası ise daima Batılılaşma fikri olmuştur. Ancak Mustafa Kemal, pek çok yenilikçiden farklı olarak salt bir modernleşmeden öte, toplumun ve devletin yapısında temelden değişikliklerin zorunlu olduğuna inanmış, kültür ve medeniyet tartışmalarını bir yana bırakarak Batı medeniyetinin bir bütün olarak alınmasından yana olmuştur.
Atatürk’ün: “Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam anlamı ile medeni bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur. Medeni eser meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı tutulmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi doğrulamaktadır. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cahilliği ve tedbirsizliğinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur. Medeniyetin buluşlarının, tekniğin harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığın korunması mümkün değildir.” diyerek, yapılanları yeterli görmediğini ve Türk milletine yeni ve sürekli bir hedef gösterdiğini biliyoruz.

Genel değerlendirme ve sonuç:

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türk Devrimi’ni gerçekleştirmiş bulunan tek bir lider vardır. O’nun bütünleyici düşünceleri ise açık ve nettir. Bu nedenle ulu önderi parçalara bölerek akıl dışı düşünüler üretmek anlaşılmaz bir şeydir. Dahası, “ Beni anlayın, yeter,” demesine karşın, “Seni anlamadık, anlamıyoruz,” demektir. Krallık, hanedan düzeni ve derebeyliğe karşı çıkan kapitalist uygarlık düzeni ile, yine kapitalizme karşı olan tepkilerin ürünü Marksist ve sosyalist tasarımlar Türk Devriminin ayrıcalığını göstermektedir. “Adımızı koyalım, kapitalist miyiz, sosyalist miyiz, Bolşevik miyiz,” diye soranlara Mustafa Kemal: “ Efendiler, değişimlerin durgun ve değişmez kuralları olmaz, onun için biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz, kendimiz olmalıyız,” demişti. 21.yy koşullarının gerektirdiği bir biçimde yapılacak olan analizlerle devrimin tamamlanması gerekirken kısır değerlendirmelerin gölgesinde, adeta patinaj yapıyor olmak hüzün vericidir. Elbette, bu hüznün derinliklerinde yatan karşı devrimcilerin gelişip-serpilmesine olanak sağlayan koşulları göz ardı edemeyiz…

Düşünce özgürlüğünün uzantısı olarak demokrasilerde tartışılabilir olmayan hiçbir şey yoktur. M. Kemal Atatürk: “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış ilke bırakmıyorum, benim manevi mirasım, ilim ve akıldır,” dediğine göre, o’nun tasarımları da tartışılamaz değildir elbette. Değişimin durgun ve değişmez kuralları olmadığını vurgulayan bir liderin çağdaşlaşmaya açık olan tasarımları tartışılırken sorun yaratan şey, o’nu anlamama ve bilinçli bir biçimde aşındırma yapmadır.
Batı’dan esinlenerek ürettiği bir felsefe ile kurulan Türkiye’de Atatürk ilkelerinin hangi gerekçelerle tartışıldığı iyi irdelenmelidir. “Kemalizm’e artık aşılması gereken bir tarihi fikirler bütünü olarak bakmamız gerekir,” diyen bir profesöre ve o’nu destekler nitelikte konferanslar düzenleyerek Kemalizm için, kiminin, “ politik bir din,” kiminin “çağdaş bir devlette olmaması gereken bir sistem” diye görüş bildirdiği çok sayıdaki (artık ünlü olan) öğretim üyesinin gerçekleri bilmiyor olması düşünülemez. Yüzlerinin Batıya çevrili olduğunu söyleyen zevatın Atatürk ilkelerinin gündemde olduğunu bile bile, o’na karşı olan tutumları aşındırma çabasından öte bir şey değildir. Batı kaynaklı felsefede değişim değil, gelişme olmuştur. Batıda, özelleştirmelerle birlikte devletçilik mi, laiklik mi, ilerleme ve yenileşmenin karşılığı olan devrimcilik mi, kişi hak ve özgürlüklerinin karşılığı olan halkçılık mı ve de ulusalcılık mı terk edildi. Ulusalcılıktan ödün vermemek için ekonomik birliktelikten öte geçemeyen Batıda siyasi birlikteliğin bir türlü kurulamayışına tanıklık etmiyor muyuz? Kaldı ki bu proje gerçekleşse bile, ulusalcılık anlayışından vazgeçişin çok sınırlı olacağı da bilinmektedir. Özetleyecek olursak eğer, Atatürk’ün Batı’dan esinlendiği ilkeler Batıda da günceldir. Bu ilkelerin Batıya eş değer gelişmiş olmaması ise ulu önderden sonraki yönetimlerin beceriksizliği ile ilgili bir durumdur.
Atatürk ilkelerinin güncelliği konusunda fikir birlikteliği olan tanınmış pek çok siyaset bilimci ve siyasetçi vardır. Aşağıdaki iki örnek yeteri kadar doyurucudur sanırım.
Gorbaçov:“ Atatürk belli bir şeyi kendisine dogma olarak kabul etmemiştir. Yeni ve genç topluma belli bir yön vererek, kendine özgü bir yolda yürümesini değil, toplumun istediği bir rejimi bulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Atatürk akıllıca davrandı, ancak zaman yetersizdi. Yaptıkları onun ne kadar büyük bir insan olduğunu gösteriyor. Atatürk’ün mirasına saygı gösterilmelidir. Zira onun ilkeleri sadece Türkiye için değildir. Söz konusu ilkeler, bugün karşımıza çıkan problemlerin çözümünde de önemini yitirmemiştir. O’nun düşüncesi yaşlanmadı. O, sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecektir de. Atatürk’ün ilkeleri günümüzde de günceldir,” demektedir. Konuşmasının sonundaki “Sovyetler Birliği’nde totaliter rejime son verilmesine ilişkin kınamalar faydasızdır, yenik düşen sosyalizm değil, uygulanan totaliter, dikta model idi. Herhangi bir ülkenin refahı için liberal değerlerin yanı sıra, sosyal değerlere de gereksinim vardır,” vurgusu ise, Atatürk’ü bir diktatör olarak değerlendirip, düşünce sistemini de totaliter olarak gösterme çabasında olanlara yanıt niteliğindedir.
Varşova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jerz J Wiatr’ın görüşleri de şöyledir: “ Tarihte, kendilerinden sonra etkileri de kaybolan sayısız büyük adam yanında, daha az olmakla birlikte kalıcı izler bırakanlar da vardır. Fakat etkileri kendi milletlerinin tarihlerini aşıp, beynelmilel olanlar özellikle çok enderdir… Kemalizm’in devrimci ideoloji olarak hem birçok Asya ve Afrika, hem de bir yere kadar Latin Amerika ülkelerinin siyasi gelişmelerindeki etkisinden dolayı Kemal Atatürk’ün son kategoridekilerin önde gelen bir örneği olduğudur. Popüler gazetecilik ve siyasal bilimler dilinde sık sık Mısır veya Arjantin’de, Nijerya veya Brezilya’da, Endonezya ve Irak’taki genç Türklerden bahsedilir. Bu terimin altında yatan Kemalizm’in yalnız Türkiye’de değil, genelde gelişmekte olan ülkelerdeki etkisinin takdiridir. Kemalizm’in niçin başarılı olduğunu kendimize sormalıyız. Onu Türkiye’deki ilerici gelişmenin yaşayabilen ve etkisini sürdüren bir ideoloji ve gelişen dünyadaki diğer birçoklarına cazip bir model yapan nedir? Kemalizm, benzeri ilk defa gelişmekte olan bir ülkede görülen ve tarihi deneyimden geçmiş bir gelişme ideolojisidir. Samuel P. Huntington, birçok ülkenin modernleşme sorunlarıyla mücadele ettikleri yolun rastlantı veya talihin eseri olduğuna karşılık, Türkiye’deki değişiklik sırasının Mustafa Kemal tarafından bilinçli olarak planlandığını ve birlik-otorite-eşitlik örneğinin en etkili modernleşme sırası olduğunu yazmaktadır. Türk Devrimi’nin anlamı altı prensibin içindedir. Bu ilkeler, Türkiye’nin yeni siyasal kültürünün en esaslı görüşünü oluşturmuştur. Geleceğin reformcuları kendi çalışmalarının ideolojik çatısını araladıklarında, Kemalizm’de millet yaratma, modernleşme ve sosyal reformların örneklerini gördüler. Nasır’ın “İnkılabın Felsefesi” ideolojik birleştirmenin ilginç bir örneğidir, ki burada Kemalizm’den faydalanma çok önemli bir rol oynamaktadır…”

Kaynakça;

M.Kemal Atatürk “Söylev” (H.V. Velidedeoğlu)
Taner Timur, “Türk Devrimi ve sonrası”
Sina Akşin, “Türkiye’nin yakın tarihi”
Emre Kongar “Türkiye’nin toplumsal yapısı”
Ş.S.Aydemir “Tek adam”
Mesut Erşan “Atatürk’ün Batılılaşma düşünceleri” Makale
Ferruh Sidar “Atatürk’e ilişkin notlar” Deneme ve makaleler
Özer Ozankaya, Muzaffer Ender ve İhsan Tayhani’nin yapıtlarından derlenmiş
(kısmi) int. notları
Ferruh Sidar

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ÜLKEMİZDE UYGULANAN ASGARİ ÜCRET POLİTİKASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor. Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur. Bu günkü yaşam şartlarında, asgari de olsa bile; bu para ile onurlu yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tesbit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 4,50 iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgarı ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır.

Ülkemiz son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadır. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu göğsümüzü kabartarak bağırmaktayız. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişimidir. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 90 cı sıradayız. 17 ile 90 nın arasındaki farkı düşündüğümüzde aradaki farkı anlamak zor olmasa gerek.

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulama hakkına sahiptir. Kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar.

Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmektir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır. Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Asgari ücret tablosuna karşı bir asgari yaşam tablosu yaparsak aradaki farkı görmek imkkanımız olacaktır. Baz olarak iki çocuklu bir aileyi örnek alalım.

En ucuz ev kirası: 350 + Elektrik ve su aylık: 60 + Gaz tüpü: 70 + Ekmek: 60 +

2 kg et: 50 + Sebze meyve:100 + Kahvaltılık:100 + Tencere malzemesi Bulgur pirinç gibi: 50 + Temizlik:50 + Giyecek:50 + Çouklar küçükse;Mama ve bez:100 + Büyükse okul; 100 + Isınma malzemesi:100 + Toplam:1240 TL Eksi Asgarı ücret:                  701TL = Her ayki açık: 539 TL

Bu listede henüz bir kitap, bir Gazete, bir sigara, bir sinema seansı yok. Telefon İnternet gibi özellikler zaten hiç aklıma gelmedi bile; içecekler de aklıma gelmedi. Ya eşinize bir çiçek?…aman Allah korusun! İnsana bir de gülerler. Git kırdan topla, ya da işten gelirken komşunun bahçesinden azacık çalı-verirsin vesselam…

Himm… listenin sonu gelmiyor. Geri kalanları da herkes kendine göre hesaplasın.

Şimdi sormak lazım: Bu tabloyu yapanlar yaptıklarından utanmıyorlarmı? İnsan hak ve hukukuna riayet ettiklerini iddia edebiliyorlarmı?

Altta ki asgari ücret tablosuna bir göz atarsanız meseleyi daha rahat anlarsınız!

Buyurun…!!

Asgari ücret 2012 in brüt tutarı 886,50 TL olarak, 2012 asgari ücret in net tutarı 701,14 lira olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari ücret 2012 un net hesabı ve işverene maliyeti aşağıda hesaplanmıştır. 01.07.2012 tarihinden itibaren 16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. 42 TL lik asgari ücrette artış olacak.. Asgari ücret 2012 net ve asgari ücret 2012 brüt rakamlarını aşağıda görebilirsiniz.

01.01.2012 – 30.06.2012 tarihleri arasında (ASGARİ ÜCRET);

ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN BRÜT: 886,50 TL
ASGARİ ÜCRET 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN NET:   701,44 TL

Asgari Ücret 2012 yılı Tablosu:

ASGARİ ÜCRET VE YASAL KESİNTİLER

(01.01.2012-30.06.2012 Dönemi)

16 Yaşından
Büyükler

Brüt Ücret

886,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı

124,11 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı

8,87 TL

Gelir Vergisi Matrahı

753,53 TL

Gelir Vergisi

113,03 TL

Damga Vergisi

5,85 TL

Kesintiler Toplamı

251,85 TL

Asgari Geçim İndirimi
(Bekar ve Çocuksuz)

66,49 TL

 NET ELE GEÇEN (Asgari Ücret + AGİ)

701,14

Asgari Geçim İndirimi 2012

2012 yılı asgari ücretin brüt tutarının 886,50 TL olarak açıklandı. Çalışanları ilgilendiren asgari geçim indirimi 2012 (agi 2012) miktarları aşağıda hesaplanmıştır. 2012 yılında en düşük ücret asgari geçim indirimi (bekar olarak çalışan) 66,49 TL olmuştur. Yine 2012 yılında yeni zamla birlikte en çok ücret (evli – eşi çalışmayan – 4 çocuklu) 113,03 TL olmuştur. İşte asgari geçim indirimi miktarları:

Açıklanan asgari ücret üzerinden 2012 yılına ilişkin hesaplanan asgari geçim indirimi 2012 bilgileri aşağıdadır.

ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2012 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO

(Asgari ücret; 2012 yılı için aylık brüt 886,50 TL olarak dikkate alınmıştır)

ÜCRETLİNİN MEDENİ

DURUMU

AYLIK TUTAR

BEKAR

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN

66,49

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           1 ÇOCUKLU

76,46

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           2 ÇOCUKLU

86,43

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           3 ÇOCUKLU

93,08

EVLİ EŞİ ÇALIŞAN           4 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN

79,79

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 1 ÇOCUKLU

89,76

EVLİ EŞİ Ç ALIŞMAYAN 2 ÇOCUKLU

99,73

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 3 ÇOCUKLU

106,38

EVLİ EŞİ ÇALIŞMAYAN 4 ÇOCUKLU

113,03

Mehmet Nuri Sungur

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır.

Sosyal devletin görevlerinin başında:

1. Çalışma hakkı ve bireylerin çalışma görevi

2. Adil ücret hakkı

3. Sosyal güvenlik hakkı

4. Konut hakkı

5. Sağlık hakkı

6. Eğitim hakkı

1) Çalışma hakkı

1982 anayasamızın 49. maddesi çalışma hakkını tanımıştır. Bu maddeye göre “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir“. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.

2) Adil ücret hakkı

Çalışanların insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam seviyesine ulaşması ve adil bir ücret elde etmeleri gerekir. Anayasamızın 55’inci maddesinde bu konu düzenlenmiştir. 55’inci madde şöyle diyor:

“Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal olanaklardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”

3) Sosyal güvenlik hakkı

Çalışan ve yeterli ücret alan insanların, yarın yaşlılık, hastalık, sakatlık, işsizlik gibi sebeplerle çalışamayacak duruma düştüklerinde, sosyal güvenlik haklarının tanınmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekir. Sosyal güvenlik hakkı anayasamızın 60’ıncı maddesinde yer almaktadır. “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Ayrıca 61. maddede özel olarak korunması gereken kişilerden bahsedilmektedir. “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.”

4) Konut hakkı

Konutlarımız her birimizin yorgun bir günün arkasından çekileceğimiz, dinleneceğimiz, aile olarak beraber olacağımız yerdir. Bu nedenle, konut sorunu devletin ilk ele alması gerekenlerden birisidir.

Konut hakkı Anayasa madde 57 de açıklanmıştır. “Devlet , şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”

5) Sağlık hakkı

Nice insanlar vardır ki; hasta oldukları zaman Dr. Parası olmadığı için yakalandıkları hastalığın esaretinden kurtulamayarak hayatlarını kaybederler. Aile üyelerinin tedavisi için mallarını mülklerini satarak iflasın eşiğine gelenleri hepimiz biliriz. Sosyal düzenin ilklerinden birisi de; tabii ki sağlık hizmetinin olmasıdır.

Anayasamız bu hakkı 57’inci maddesinde düzenlemiştir. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir… Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir”.

6) Eğitim hakkı

Milletlerin geleceğini yönlendiren muhakkak ki eğitimdir. Olmazsa olmazların bir parçası olan eğitim, devletin görevlerinin başında gelmelidir.

“Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır… Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”.

Buraya kadar sosyal bir devletin görevlerini sıraladık. Peki; bireysel “sosyal” olmanın görevleri nelerdir.

Burada uzun bir liste yapmanın bir anlamı olmaz diye düşünüyorum. Bir kaş cümle ile anlatılabilinir.

Sosyal bireylerin görevleri:

Vergisini kaçırmaz, zamanında öder. Sosyal dairelerden yardım alırken maddi varlığını gizleyerek yalan söylemez. Kimseyi rahatsız etmez. Aile sorumluluğunun bilincinde olarak çocuklarının iyi bir eğitim almasını, sağlıklı bir ortam içerisinde yaşamasını oluşturmak için çaba sarfeder.

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

 

UMUT KIRAN YANSIMALAR – Boşa Geçen Yıllar

YAZAR: FERRUH SIDAR

Bir gurup Türk akademisyenin Batılı ve Uzak Doğulu bilim adamlarıyla birlikte, uzun yıllar çalışarak gün yüzüne çıkardıkları kimi bulgular kaç kişinin umurundadır, bilmiyorum. “Köklerimize” ilişkin bilgileri bir çok belgeye dayandıran bilim adamlarımız, Türklerin Anadolu’ya gelişinin sanıldığından çok daha önceleri olduğuna dikkat çekiyorlar. Geçmişte, Orta Asya’dan gelişimizi 1071’e dayandırmak fikri kimi nedenlerle (bilgi yetersizliği vb.) anlaşılır olsa da, bu konuda halen ısrar etmek anlaşılmaz bir dayatmadır,diyen araştırmacılarımız, bu durumu; bazı nedenlerin yanında, özellikle o dönemlerde bilim adamlarımızın bulunmayışıyla açıklıyorlar ve tarihimizin yeniden yazılmasını dillendiriyorlar… Pek çok eşyanın,  bilgi ve yaşam tarzının tespit edilmesiyle birlikte, 10.000 yıldır burada olduğumuzu vurgulayan açıklamalarında; daha önceki kurguların, yani Orta Asya’dan Anadolu’ya gerçekleştirilen göçe ait bilgilerin kısmen olsa da tamamen doğru olmadığını pek çok belge ve ayrıntıyla kanıtlıyorlar…

Bizi heyecanlandırması gereken bu çalışmalara ilişkin bilgilerin derlendiği kitaplar ne yazık ki depolarda çürümeye terk edilmiş durumda; söz konusu kitaplara devletin ve yayınevlerinin ilgi göstermiyor olması “tez” konusu olabilecek nitelikte olsa da, bu durum sosyolojik özelliğimiz nedeniyle pek de şaşırtıcı değildir. Henüz yeni kurulan devleti hakkında bile bilgi sahibi olmamaya direnen, yine Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini oraya buraya sündürmeye çalışan insanların geriye dönük ayrıntıları öğrenme, anlama ve değerlendirme gibi bir niyeti olabilir mi? Sıkı sıkıya bağlı bulunduğunu iddia ettiği “dini”ne ilişkin bilgileri bile kaynağından okumayarak; o böyle söyledi, bu böyle söyledi, diye direten ve guruplara bölünerek birbirini inciten insanlardan oluşan kalabalıklar el kadar “anayasa” kitapçığını niye okusun ki? Yine, “nutuk”u okuyarak Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin bilgileri ne diye öğrensin ki…?  Asıl sorun, bu yansımanın ışığından esinlenerek çağdaş bir yolculuğa çıkma konusundaki anlayışın ürememesidir. Başka bir söyleyişle,  geçmişe dair  (doğru ya da yanlış) kulaktan duyma bilgilerle yetinmeyi yeğleyen bir halkın evrim sürecindeki hastalıklarını tam da burada aramanın gerekliliğine inanmamaktır…

Çok partili  döneme geçtiğimiz yıllarda anayasal haklarımıza sahip çıkarak geleceğimizi belirleyebilirdik belki. Bunu gerçekleştiremedik. Büyük ölçüde eğitim ve öğrenim düzeyimizle açıklamaya çalıştığımız ilk yanılgılarımızın anlaşılabilir yanları vardı kuşkusuz. Ayrıca, varlığını faşizan baskılarla sürdürmeye çalışan ve ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetenler de demokrasi adına iyi örnek değildiler. Bağrından çıktığı bir partiye ve onun taraftarlarına ve de basına uyguladığı baskılarıyla, ülkeyi abuk-sabuk yatırımlar yüzünden borçlandırmasıyla, dinî cemaatleri şahlandırmasıyla, evli barklı kadınları ilişkiye zorlayarak “üç aile”yi yıkmasıyla ünlü; eline, diline ve beline sahip olamayan bir lideri baş tacı etmiş olmaya birçok gerekçe de yaratabiliriz; ancak, o lideri hâla kutsuyor olmamızı ise yukarıdaki nedenler dışında nasıl açıklayabiliriz ki?

Hiç değilse sonraki dönemlerde, dramatik bir ölümden beslenen ve o partinin devamı olduğunu söyleyerek popülist yaklaşımlarla ve dini argümanlarla iktidarını sürdüren diğer partilerin oyuncağı olmamalıydık. Demokratikleşmenin önünü açmak yerine; “dün dündür, bugün bugündür,” diyerek yasaları keyfine göre tanımlayan, “bir kez delindi diye anayasa’ya bir şey olmaz,” mantığıyla yasalarla alay eden ve de “egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” zihniyetiyle ülkeyi yönettiklerini zanneden  liderlerin kulluğuna soyunmamalıydık. Dahası, bunca sürede demokrasinin ne anlama geldiğini öğrenmiş olmalıydık ve 1924 anayasasını mumla arayacağımıza, daha iyi bir anayasa yapmalıydık. İnsan ve insan haklarına ilişkin yasaların pazarlık konusu yapılmasından utanmalıydık. Kendi iş adamını, kendi basınını, kendi kolluk gücünü, kendi hukukunu ve kendi dünya görüşünü dayatan partileri baş tacı ederek durduğumuz noktaya gelmemeliydik. Her bakımdan Norveç gibi olamayarak, onun bunun kapısında ve de güdümlü bir halde; ülkeyi nasıl bir gelecek beklediğini bilmeksizin, öylesine yaşıyor olmayı içimize sindirmemeliydik… Çok partili yaşama geçişimizden başlayarak, kar topu gibi büyüyen borçlarımızın altında eziliyor olmamızı ve maddi değerlerimizi (kazanımlarımızı) satarak günübirlik yaşadığımızı; en önemlisi, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda bizimle aynı koşullarda bulunan ülkelerin şimdi hangi noktada olduğuna işaret ederek, ulusal mutsuzluğumuzun temelini derinleştirenleri sorgulayabilmeliydik, “iğne-iplik” edebiyatıyla başarısızlıklarını örtmeye çalışanlara; kahreden veriler ışığında matematiksel   yanıtlar vererek akılsız olmadığımızı göstermeliydik…

Gerçek bilim “metot” dan ibaret değildir, onun  kendine özgü yöntemleri vardır, bu nedenle metot kullanarak bilime ulaşma olanağı yoktur. Demokrasiler de öyledir, onun kurumları ve kuralları yalnızca sistemden oluşmuyor; işlevsel olacak düzeye ulaşmamışsa eğer, hiçbir anlam taşımaz… Temelleri “ulu önder” tarafından atılmış bulunan medeni bir sistemi geliştirmeyerek rejimin içler acısı, bu günkü görüntüsünden o’nu sorumlu tutmaya çalışmak gerçekten hüzün vericidir; 65 yıldır lider diktasındaki partilerin demokratik kuruluşlar olamamasını “bozuk evrimimizle değil,” onunla ilintilendiriyoruz …! Yine, kendimizle çelişecek bir biçimde “güç erki”nin her iktidar tarafından birleştirme çabalarına tanıklık ede ede, “ayrılık ilkesi”nin bulunduğunu söylüyoruz. Hangi projeye ve kime oy attığımızı fark etmeden (çağdaş olma yönünde bilinçli bir dayatma olmaksızın) seçme hakkımızı kullandığımızı sanıyoruz…

Ne geçmişte ne de şimdi, hiçbir zaman demokrasi talebi olmayan bir toplum yaratmak yalnızca yönetimlerin becerisi değildir. El birlikteliği olmaksızın bu günkü bulanıklığı sağlayamazdık. Öyle olmasaydı eğer, demokrasinin vazgeçilmezi olan “laiklik ilkesine karşıt hareketlerin odağı olduğu” tescillenen bir partiye yerel seçimlerde yeniden güven oyu verir miydik? Halkın seçeneksiz olduğuna katılıyor olsam bile; kendi söyleyişleriyle, demokrasiyi araç olarak kullananların % 40 gibi, yarı yarıya oy almaları yukarıdaki tezi doğrulamaktadır… Her şeye rağmen bu günkü durumumuzun sorumluları gelmiş-geçmiş tüm yönetimlerdir, yani yumurtaların tavuklardan çıktığını söylemek yanlış değildir.

Kimi bilim adamlarımızın, giriş bölümünde aktarmaya çalıştığım serzenişlerine karşı ilgisiz kalmak yukarıdaki nedenlerle anlaşılabilir bir olgudur. Bu durum, onların yıllarca verdiği emeğin boşa gittiği anlamına gelmez. Bilim ve gerçek sanat bu günkü görüntümüzle ölçülemez çünkü. Basın organlarının da basımevlerinin de ilgi ve bilgi düzeyi bundan farklı olamaz elbette. Aynı kap içinde bulunan bütün kurum ve kuruluşların farklı bir evrim gerçekleştirmelerini beklemek hayalciliktir.

Bilgi Çağı, demokrasiyi bir bütün halinde içselleştiren ve bilgiyle beslenen ülkelerin çağıdır. Ve güç, bu nedenle onlardadır. Çağdaş olamayan toplumların  sömürüye sürekli açık kalmalarındaki nedenler “kum kadar” çok olsa da, sonunda bütün savların “bilgi”ye, ya da bilginin kavranmasına (bilinç) dayanacağı kuşkusuzdur. Kısacası, bilgiyi üretenlere bağımlı olanların çırpınışları da serzenişleri de boşunadır; yine, bilgiye direnerek “düşünme eylemi”ni gerçekleştirmeyen toplumların bedel ödemeyeceğini düşünmekse kör olmak demektir…

Bilgiyi üretenlerin dili durup dururken değer kazanmıyor ve bilim dili bir anda oluşmuyor. Evrensellik çağdaşlığın çakışmasıyla ya da kesişmesiyle oluşan bir kavramdır. Bu yolculuğunu bilgi üreterek ve insana yakışan bir rejimi geliştirerek sürdürmeyen milletlerin çağdaşlık çizgisinde kesişmeleri olanaksızdır…

Kimi müzik adamlarımızın yaptığı organizasyonlarda 100 adet bağlamayla sergiledikleri gösterileri “çok sesli” müzik diye adlandıranlarla, “çok parti” var diye ülkeyi demokratik sayanlara cahil denilmez mi? Çok sazın bir araya gelmesiyle çok sesli müziğin olmayacağını bilmeyenlerle, demokratik zihniyeti barındırmayan bütün partilerin varlığını demokrasinin göstergesi diye adlandıranlar aynı bilgisizlerdir.

“Hem kel hem de fodul” değilsek eğer; kıyaslama yöntemiyle, o güzelim yılların boşa gitmediğini kanıtlayabilmeliyiz, diye düşünüyorum.

Ferruh Sidar

TEŞEKKÜRLER! – THANKS! – DANKESCHÖN! – GRACİAS! – GRAZİE! –MERCİ!

Çubuklu köyü İnternet dünyasında 38.000 ziyaretçisine hoş geldiniz söyleyebilmenin onurunu yine sizlerle paylaşmaktan gurur duymaktadır.

Mart 2011 den itibaren aktif yayına başlayan Çubuklu köyü Web sayfası; bu kısa bir zaman diliminde tüm dünyadan sitemize ilgi duyan ziyaretçilerine ve okuyucularına  teşekkür etmeyi ve müteşekkir olduğumuzu  iletmek istiyoruz.

Dünyanın tüm Kıtalarından Web sayfamızı ziyaret eden ve yorumlarını yazanların katkıları bizim için gelecekteki çalışmalarımızda ard edilmeyecektir.

Alttaki bağlantıyı açarak Çubuklu köyü Web sayfasını ziyaret edenlerin kimler ve hangi ülkelerden olduklarını görebilirsiniz.

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyoruz

Mehmet Sungur

www.cubuklukoyu.wordpress.com

English

Our village Çubuklu köyü is proud to be able to share you, that we have achieved in the shortest time Worldwide 38,000 visitors. We began publication March 2011. In this short time have exceeded our expectations were, but we want to thank all visitors and visitors!
If you want more recognized, please click that link below!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Regards

Mehmet Sungur

Deutsch

Unserer Dorf Çubuklu köyü ist stolz darauf Ihnen teilen zu dürfen; dass wir in kürzeste Zeit Weltweit 38.000 Besucher erreicht haben.

Unserer Veröffentlichung begann März 2011. In diesem kurze Zeit sind unserer Erwartungen übertroffen wurde, dafür wollen wir uns bei alle Besucher und Besucherinnen herzlich bedanken!

Wenn Sie mehr wiesen  wollen, bitte klicken Sie dass unten angegebene link!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Grüße

Mehmet Sungur

Español

Nuestro pueblo Çubuklu köyü se enorgullece de ser capaz decompartir lo que hemos logrado en el mundo de tiempo más cortohasta 38.000 visitantes.
Comenzamos la publicación marzo de 2011. En este corto tiempohan superado nuestras expectativas eran, pero queremos dar las gracias a todos los visitantes y los visitantes!
Si desea más reconocido, por favor haga clic en ese enlace de abajo!
http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Saludos

Mehmet Sungur

italiano

Il nostro popolo Çubuklu köyü è orgogliosa di essere in gradodecompartir quello che abbiamo realizzato nel mondo del tempocortohasta 38.000 visitatori.
Ha iniziato la pubblicazione nel marzo 2011. In questo brevetiempohan superato le nostre aspettative erano, ma vogliamoringraziare tutti i visitatori e gli ospiti!
Per ulteriori riconosciuto, clicca sul link qui sotto!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

Cordiali saluti

Mehmet Sungur

Française Notre peuple Cubuklu köyü est fière d’être en mesure decompartirce que nous avons accompli dans le monde du temps cortohasta38000 visiteurs.
A commencé la publication en Mars 2011. Dans cette courtetiempohan dépassé nos attentes ont été, mais nous tenons à remercier tous les visiteurs et les invités!
Pour plus reconnue, s’il vous plaît cliquer sur le lien ci-dessous!

http://cubuklukoyu.files.wordpress.com/2012/01/c3a7ubuklu-kc3b6yc3bc-web-sayfasi-2011-raporu.pdf

salutations

Mehmet Sungur

….connecting world!

04 Ocak Çarşamba 2011

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers