KİTAP OKUMAK GÜNAHMIDIR?

Korkmayın; kitap okumak günah değildir…! Eğer kitap okumak günah olsaydı, Kur’an-ı kerimin ilk kelimesi “oku” olmazdı. Ikra (Alak) suresinin ilk ayeti vahiy olduğunda; Kur’an-ı kerim henüz yoktu. Yoktu ama; oku emriyle başlamıştı ilk ayet: “İkra = Oku”! olarak inmişti.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla 

1.Yaratan Rabbin adıyla oku.
2.O, insanı bir alak’tan yarattı.
3.Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
4.Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. 

5.İnsana bilmediğini öğretti.
Demek ki, kitap okumanın günah olmadığı açık ve seçik ispat edilmiştir.

Şimdi soracaksınız ki…bu yazıya neden böyle başladım?

Böyle başladım; çünkü içimde bir sızı var; kanayan bir yaranın oluşturduğu bir sızı. Bu kanayan yaranın daha bir çok insanların içinde olması beni teselli etmiyor. Aynı “sızıyı” paylaşmak; yaranın derinliğinin bir kanıtı olmaktan öteye gidemiyor.

Ülkemizin insanları kitap okumaktan “nefret” eder gibi bir durum sergiliyor. Kitaptan korkuyorlar mı bilinmez ama; gerçekten çok az kitap okuyan bir milletiz. Alttaki istatistiklere bakıldığında insanın içi burkuluyor.

TÜRKİYE VE DÜNYADA KİTAP OKUMA ORANLARI ARAŞTIRMASI…!

Bir Fin atasözü:

” Kitaplıklar demokrasinin kaleleridir” demekte.
Kaleleri ve muhafızları olmayan ülkelerdeki idarenin zarfı demokrasi olsa da buna mazrufsuz demokrasi denmezse başka ne denir!…
2000 yıl öncesinden Ovidius’da(İ.Ö. 43 – İ.S. 17) “Gençlerini kitapla beslemeyen toplumların sonu acıdır.” uyarısını yapmış….
Ülkemizde henüz tam gelişmemiş bir demokrasi olduğunu düşünürsek; kitap okumanın daha da zorunlu olması gereklidir. Okumayan bir toplum kendisini geliştiremediği gibi, demokrasisini de geliştiremez bir toplum olur.

Kitap okumak bizleri medeni toplumlar arasına katar. Farklı dünyaları tanımak imkanımız olur. Kelime hazinemiz zenginleşir. Karşılaştığımız problemleri çözmekte zorluk çekmeyiz. Daha sayılıp ta bitmeyecek kadar faydası olan kitap okumayı çocuklarımıza aşılamak ebeveynlerin “mecburi” borcudur.

Dünya üzerinde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre:
• Kitap, Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 nci sırada yer alıyor.

• Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, ABD’de yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken, bizim ülkemizde sadece on binde bir kişi kitap okuyor.

• Türkiye’de günde ortalama beş saat televizyon seyredilirken, kitap okumaya yılda sadece altı saat ayrılıyor.

• Türkiye’de okunan kitaplar genellikle siyaset, aşk, cinsellik konularını işliyor.

• 8 milyon Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 75 milyona yakın Türkiye’de bu rakam ortalama 2 bin – 4 bin dolayında. Çünkü Türkiye’de okuma alışkanlığına sahip kişilerin sayısı 70 bin dolayında.

• Japon’lar yılda ortalama 25, İsviçreli 10, Fransız 7 kitap okurken, Türkiye’de bir kişi on yılda bir kitap okuyor.

• Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor yılda. Dünya ortalaması da 1,3 dolar. Ülkemizde ise bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar yani 45 sent ayırabiliyor.

• Türkiye’de dergi okuma oranı yüzde 4, gazete okuma oranı yüzde 22, radyo dinleme oranı yüzde 24, televizyon izleme oranı yüzde 95.

• Biz Türklerin kitap okumaya ayırdığı zamanı, Norveçli 300’e, ABD’li 210’a, İngiliz 87’ye, Japon 97’ye katlıyor.

• Birleşmiş Milletler’in insani gelişim raporunda ülkeler kitap okuma oranına göre sıraya dizilmiş. Türkiye 86 ncı sırada.

Evet…Dünya sıralamasında; İnsan gelişiminde 86 ıncı sırada saymaktayız. Ama laf ebeliğine gelince birinci sıralarda olma ihtimalimiz haylı fazladır.

Şimdi anlıyormusunuz içimdeki sızıyı?

 

Gelecek nesillerin birer „kitap faresi“ olmaları umuduyla….

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

 

 

 

 

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

UMUT KIRAN YANSIMALAR – Boşa Geçen Yıllar

YAZAR: FERRUH SIDAR

Bir gurup Türk akademisyenin Batılı ve Uzak Doğulu bilim adamlarıyla birlikte, uzun yıllar çalışarak gün yüzüne çıkardıkları kimi bulgular kaç kişinin umurundadır, bilmiyorum. “Köklerimize” ilişkin bilgileri bir çok belgeye dayandıran bilim adamlarımız, Türklerin Anadolu’ya gelişinin sanıldığından çok daha önceleri olduğuna dikkat çekiyorlar. Geçmişte, Orta Asya’dan gelişimizi 1071’e dayandırmak fikri kimi nedenlerle (bilgi yetersizliği vb.) anlaşılır olsa da, bu konuda halen ısrar etmek anlaşılmaz bir dayatmadır,diyen araştırmacılarımız, bu durumu; bazı nedenlerin yanında, özellikle o dönemlerde bilim adamlarımızın bulunmayışıyla açıklıyorlar ve tarihimizin yeniden yazılmasını dillendiriyorlar… Pek çok eşyanın,  bilgi ve yaşam tarzının tespit edilmesiyle birlikte, 10.000 yıldır burada olduğumuzu vurgulayan açıklamalarında; daha önceki kurguların, yani Orta Asya’dan Anadolu’ya gerçekleştirilen göçe ait bilgilerin kısmen olsa da tamamen doğru olmadığını pek çok belge ve ayrıntıyla kanıtlıyorlar…

Bizi heyecanlandırması gereken bu çalışmalara ilişkin bilgilerin derlendiği kitaplar ne yazık ki depolarda çürümeye terk edilmiş durumda; söz konusu kitaplara devletin ve yayınevlerinin ilgi göstermiyor olması “tez” konusu olabilecek nitelikte olsa da, bu durum sosyolojik özelliğimiz nedeniyle pek de şaşırtıcı değildir. Henüz yeni kurulan devleti hakkında bile bilgi sahibi olmamaya direnen, yine Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini oraya buraya sündürmeye çalışan insanların geriye dönük ayrıntıları öğrenme, anlama ve değerlendirme gibi bir niyeti olabilir mi? Sıkı sıkıya bağlı bulunduğunu iddia ettiği “dini”ne ilişkin bilgileri bile kaynağından okumayarak; o böyle söyledi, bu böyle söyledi, diye direten ve guruplara bölünerek birbirini inciten insanlardan oluşan kalabalıklar el kadar “anayasa” kitapçığını niye okusun ki? Yine, “nutuk”u okuyarak Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin bilgileri ne diye öğrensin ki…?  Asıl sorun, bu yansımanın ışığından esinlenerek çağdaş bir yolculuğa çıkma konusundaki anlayışın ürememesidir. Başka bir söyleyişle,  geçmişe dair  (doğru ya da yanlış) kulaktan duyma bilgilerle yetinmeyi yeğleyen bir halkın evrim sürecindeki hastalıklarını tam da burada aramanın gerekliliğine inanmamaktır…

Çok partili  döneme geçtiğimiz yıllarda anayasal haklarımıza sahip çıkarak geleceğimizi belirleyebilirdik belki. Bunu gerçekleştiremedik. Büyük ölçüde eğitim ve öğrenim düzeyimizle açıklamaya çalıştığımız ilk yanılgılarımızın anlaşılabilir yanları vardı kuşkusuz. Ayrıca, varlığını faşizan baskılarla sürdürmeye çalışan ve ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetenler de demokrasi adına iyi örnek değildiler. Bağrından çıktığı bir partiye ve onun taraftarlarına ve de basına uyguladığı baskılarıyla, ülkeyi abuk-sabuk yatırımlar yüzünden borçlandırmasıyla, dinî cemaatleri şahlandırmasıyla, evli barklı kadınları ilişkiye zorlayarak “üç aile”yi yıkmasıyla ünlü; eline, diline ve beline sahip olamayan bir lideri baş tacı etmiş olmaya birçok gerekçe de yaratabiliriz; ancak, o lideri hâla kutsuyor olmamızı ise yukarıdaki nedenler dışında nasıl açıklayabiliriz ki?

Hiç değilse sonraki dönemlerde, dramatik bir ölümden beslenen ve o partinin devamı olduğunu söyleyerek popülist yaklaşımlarla ve dini argümanlarla iktidarını sürdüren diğer partilerin oyuncağı olmamalıydık. Demokratikleşmenin önünü açmak yerine; “dün dündür, bugün bugündür,” diyerek yasaları keyfine göre tanımlayan, “bir kez delindi diye anayasa’ya bir şey olmaz,” mantığıyla yasalarla alay eden ve de “egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” zihniyetiyle ülkeyi yönettiklerini zanneden  liderlerin kulluğuna soyunmamalıydık. Dahası, bunca sürede demokrasinin ne anlama geldiğini öğrenmiş olmalıydık ve 1924 anayasasını mumla arayacağımıza, daha iyi bir anayasa yapmalıydık. İnsan ve insan haklarına ilişkin yasaların pazarlık konusu yapılmasından utanmalıydık. Kendi iş adamını, kendi basınını, kendi kolluk gücünü, kendi hukukunu ve kendi dünya görüşünü dayatan partileri baş tacı ederek durduğumuz noktaya gelmemeliydik. Her bakımdan Norveç gibi olamayarak, onun bunun kapısında ve de güdümlü bir halde; ülkeyi nasıl bir gelecek beklediğini bilmeksizin, öylesine yaşıyor olmayı içimize sindirmemeliydik… Çok partili yaşama geçişimizden başlayarak, kar topu gibi büyüyen borçlarımızın altında eziliyor olmamızı ve maddi değerlerimizi (kazanımlarımızı) satarak günübirlik yaşadığımızı; en önemlisi, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda bizimle aynı koşullarda bulunan ülkelerin şimdi hangi noktada olduğuna işaret ederek, ulusal mutsuzluğumuzun temelini derinleştirenleri sorgulayabilmeliydik, “iğne-iplik” edebiyatıyla başarısızlıklarını örtmeye çalışanlara; kahreden veriler ışığında matematiksel   yanıtlar vererek akılsız olmadığımızı göstermeliydik…

Gerçek bilim “metot” dan ibaret değildir, onun  kendine özgü yöntemleri vardır, bu nedenle metot kullanarak bilime ulaşma olanağı yoktur. Demokrasiler de öyledir, onun kurumları ve kuralları yalnızca sistemden oluşmuyor; işlevsel olacak düzeye ulaşmamışsa eğer, hiçbir anlam taşımaz… Temelleri “ulu önder” tarafından atılmış bulunan medeni bir sistemi geliştirmeyerek rejimin içler acısı, bu günkü görüntüsünden o’nu sorumlu tutmaya çalışmak gerçekten hüzün vericidir; 65 yıldır lider diktasındaki partilerin demokratik kuruluşlar olamamasını “bozuk evrimimizle değil,” onunla ilintilendiriyoruz …! Yine, kendimizle çelişecek bir biçimde “güç erki”nin her iktidar tarafından birleştirme çabalarına tanıklık ede ede, “ayrılık ilkesi”nin bulunduğunu söylüyoruz. Hangi projeye ve kime oy attığımızı fark etmeden (çağdaş olma yönünde bilinçli bir dayatma olmaksızın) seçme hakkımızı kullandığımızı sanıyoruz…

Ne geçmişte ne de şimdi, hiçbir zaman demokrasi talebi olmayan bir toplum yaratmak yalnızca yönetimlerin becerisi değildir. El birlikteliği olmaksızın bu günkü bulanıklığı sağlayamazdık. Öyle olmasaydı eğer, demokrasinin vazgeçilmezi olan “laiklik ilkesine karşıt hareketlerin odağı olduğu” tescillenen bir partiye yerel seçimlerde yeniden güven oyu verir miydik? Halkın seçeneksiz olduğuna katılıyor olsam bile; kendi söyleyişleriyle, demokrasiyi araç olarak kullananların % 40 gibi, yarı yarıya oy almaları yukarıdaki tezi doğrulamaktadır… Her şeye rağmen bu günkü durumumuzun sorumluları gelmiş-geçmiş tüm yönetimlerdir, yani yumurtaların tavuklardan çıktığını söylemek yanlış değildir.

Kimi bilim adamlarımızın, giriş bölümünde aktarmaya çalıştığım serzenişlerine karşı ilgisiz kalmak yukarıdaki nedenlerle anlaşılabilir bir olgudur. Bu durum, onların yıllarca verdiği emeğin boşa gittiği anlamına gelmez. Bilim ve gerçek sanat bu günkü görüntümüzle ölçülemez çünkü. Basın organlarının da basımevlerinin de ilgi ve bilgi düzeyi bundan farklı olamaz elbette. Aynı kap içinde bulunan bütün kurum ve kuruluşların farklı bir evrim gerçekleştirmelerini beklemek hayalciliktir.

Bilgi Çağı, demokrasiyi bir bütün halinde içselleştiren ve bilgiyle beslenen ülkelerin çağıdır. Ve güç, bu nedenle onlardadır. Çağdaş olamayan toplumların  sömürüye sürekli açık kalmalarındaki nedenler “kum kadar” çok olsa da, sonunda bütün savların “bilgi”ye, ya da bilginin kavranmasına (bilinç) dayanacağı kuşkusuzdur. Kısacası, bilgiyi üretenlere bağımlı olanların çırpınışları da serzenişleri de boşunadır; yine, bilgiye direnerek “düşünme eylemi”ni gerçekleştirmeyen toplumların bedel ödemeyeceğini düşünmekse kör olmak demektir…

Bilgiyi üretenlerin dili durup dururken değer kazanmıyor ve bilim dili bir anda oluşmuyor. Evrensellik çağdaşlığın çakışmasıyla ya da kesişmesiyle oluşan bir kavramdır. Bu yolculuğunu bilgi üreterek ve insana yakışan bir rejimi geliştirerek sürdürmeyen milletlerin çağdaşlık çizgisinde kesişmeleri olanaksızdır…

Kimi müzik adamlarımızın yaptığı organizasyonlarda 100 adet bağlamayla sergiledikleri gösterileri “çok sesli” müzik diye adlandıranlarla, “çok parti” var diye ülkeyi demokratik sayanlara cahil denilmez mi? Çok sazın bir araya gelmesiyle çok sesli müziğin olmayacağını bilmeyenlerle, demokratik zihniyeti barındırmayan bütün partilerin varlığını demokrasinin göstergesi diye adlandıranlar aynı bilgisizlerdir.

“Hem kel hem de fodul” değilsek eğer; kıyaslama yöntemiyle, o güzelim yılların boşa gitmediğini kanıtlayabilmeliyiz, diye düşünüyorum.

Ferruh Sidar

YENİ YILINIZ KUTLU OLSU!

 

Her geçen yıl bir iz bırakır arkasında
Gönüllerden silinmeyen izler
Mutluluklar, umutlar
Acılar, burukluklar
Bazen sevinç, bazen hüzün
Yanağımızdan dökülen
Iki damla tomurcuklar
İleriye…öne doğru; eğilmeden!
Umutlarımızı umutsuzluğa
Sevgimizi hicrana
Dostluğumuzu hüsrana
Döndürmeden
Mesafe olsun alnımızla
Göğsümüzün arasında.
Dik tutalım başımızı
Diklenmeden
Eğilelim
Eğilmeden
Gülelim
Bazen zor olsa bile
Umutlarımızı Kaybetmeden

Mehmet Sungur

31. Aralık 2011

YENİ YILA GİRERKEN SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAYALIM!

31 aralık gecesini 1 ocağa bağlayan geceyi neden kutluyoruz? Hristiyanlar 25 aralıkta başlayan dini bayramlarında neyi kutluyorlar? Bizler 31 aralık gecesi neyi kutlarız? Noel babanın İsa Peygamberin doğum günü ile bir bağlantısı var mıdır?

Noel; Her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı. Ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinir.

Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder. Ermeni Kilisesi gibi bazı Doğu Ortodoks Kiliseleri, Jülyen takviminde 25 Aralık’a denk gelen 7 Ocak’ı Noel olarak kutlarlar.

Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir. Bu uzun tatil çalışan insanlara dinlenmek olanağınıda beraberinde getirir.

Ülkemizde kutlamaların özelliklerini bilmeden ya da ignore ederek, özenti uğruna sapla samanı karıştırmaktayız. Bunun yanında Muhafazakar kesim de ayrı bir özentiyi takıp etmekte. Yılbaşı yerine Mekkenin kurtuluşunu kutlamaktadırlar.

Noel ile yılbaşı etkinlikleri birbirinden tamamen farklı kutlamalardır.

Noel 31 Aralık’tan yaklaşık 5 gün önce başlayan hristiyanların dini bayramıdır ve hristiyanlıkta İsa’nın doğum gününün kutlandığı dini bayramdır.

Burada Türk halkının yeni yıla girmelerini kutlama yapmalarını tenkit etmek ve dini bağlamda değerlendirmek tamamen yanlış bir söylem olmakta ve tartışmalara yol açmaktadır. Görünen o ki;bunu eleştiren bazı muhafazakarlar bir kez olsun açıp Noel nedir, neden kutlanır?… diye araştırmamışlar.

Noel baba kıyafetini ve yılbaşı ağacını ise, global dünyada kültür yayılması ve kültür etkileşimi olarak değerlendirmek gerekir. Bizdeki Noel baba kıyafeti ve yılbaşı ağacının bizim için dini hiçbir anlamı yoktur. Tamamen eğlence amacına yönelik bir süs aracıdır. Bu, tıpkı dükkanlarına, AVM’lere, pastanelere, marketlere, eğlence mekanlarına İngilizce isim vermeye benzer. Bir başka deyimle; insanımızın yabancı kültürüne özentisinden kaynaklanmaktadır.

24 Aralık akşamı başlayan kutlama; İsa peygamberin doğduğu gün olarak kabul edildiğinden ötürü tüm Hiristiyan dünyasında ayinlerle kutlanır. Bu gecenin adını; Latince de Nobis, İngilizce de Christmas, Fransızlar Noël ve Almanlar Weihnachten olarak dil kültürlerinde bilirler aziz bir gün olarak Kiliselerde kutlarlar. Bunu yanında fakir ve evsiz parksız olanlara da yardım ederler.

Noel baba kıyafetleri ise Noel kutlamaları için 6 Aralıkta sadece bir günlük olarak giyilir ve Noel babanın çocuklara hediye dağıtımıyla  başlar ve tek bir gün olarak kutlanır.

“Bizim, Noel diye vasıflandırdığımız ve yıl sonuna kadar Noel diye insanlara anlattığımızı masal“ …aslında 24 Aralığı 25 Aralığa bağlayan gece ile hiç bir alakası yoktur. Çünkü Noel bayramı 24 – 26 Aralık günleri için geçerlidir.

Biz Türkler Noel baba kıyafetlerine verdiğimiz değer ölçüsünü yine her şeyde olduğu gibi abartıyoruz. Geçen sene İstanbul hava meydanında çalışan personelin zorunlu Noel baba kıyafeti giymesi bunun bir örneğidir.

Ülkemizde yılbaşı kutlamalarına karşı olan muhafazakar kesimin 31 Aralık gecesine alternatif olarak kutladıkları Mekke’nin fethi kutlamaları ise kendi söylemlerinin içinde boğulduklarını gösterir.

Çünkü bizim gelenek göreneklerimizde, milli ve dini bayramlarımız arasında Mekke’nın kurtuluş günü diye bir kutlama bulunmamaktadır.

Yılbaşını geleneklerimizde yok diyen kesimin yılbaşı günü Mekke’nın kurtuluşunu kutlaması da yine yalnış bir bilgi kaynağı oluşturmaktan başka bir şey değildir. Burada da muhafazakar kesim kendileriyle çelişme göstermektedir.

Yeni bir yıla girerken insanlar eski yılın stresini atmak yeni bir yıla mutlu şekilde girmek,yeni yılda sağlık huzur mutluluk dilemek,birbirine hediye almak,kötülük değil barışı istemek gibi güzel paylaşımlar yapmaktalar. Bu tür güzel etkinlikler neden rahatsız verici bulunur anlamak çok zor(!)

Anlamak çok zor; çünkü insanlığın barış ve huzur için iyi dileklere her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Savaşlar, ekonemik zorluklar, açlıktan her gün ölen binlerce çocuklar ve daha sayılamayacak kadar olumsuz gelişmeler var dünyamızda. Tüm bunlar için arkada bırakılan bir yıldan sonra yeni bir yıla girerken dua etmek, umutlar beslemek neden günah olacakmış diye sormak lazım(!)

Türklerin tarihine baktığımızda ise, yeni yıl olarak baharın geldiği gün kabul edilen Nevruz bayramı kutlanmaktadır,baharın gelişi bereketin bolluğun gelişidir; yaşamın yenilenmesidir

Türklerin tarihinde yeni yıl kutlamalarının önemini görmekte zorluk çekmeyiz. Bakın Türkler tarihlerinde yeni yılda hangi kutlamaları yaparmışlar.

Semeni helvası pişirirler, üzerlik denen bir bitki yakıp dumanını eve, mala, cana ve çocuklara v.s. şeylere verirler, yeni elbiseler alınır, yakınlara hediyeler alırnır, at yarışları verilir, yumurta boyanır,  küskünler barıştırılır, misafirliğe gidilir, kötü söz söylenmez, mezar ziyaretlerine gidilir, başkaları hakkında konuşulmaz, şeker dağıtılır, kızlar kırmızı giyinir.

Yeni günde ev sahipleri evde birisinin bulunmasına gayret ederler. Kavga etmezler, hasta olanlar ziyaret edilir, onlara pay götürülür, şal sallayanlara pay verilir, Son Çarşamba’da güneş çıkmadan suyun üzerinden atlanır, Son Çarşamba’da erkenden yatmazlar.

Türklerin miladi takvimi kullanmaya başlamasıyla (Türkiye’de 1926 yılında kullanıma giren Gregoryen takvimine göre) yeni yıl kutlamaları 31 Ocak gecesi yapılmaktadır. Ancak Türkler Mart ayı içinde de Nevruzu kutlamaya devam etmektedirler.

Geleneklerimizde yeni yılı kutlamak yaklaşık 2300 yıldan beri vardır ve kutlanmaktadır. Hatta Türkler yeni yılın gelişini tam 40 gün boyunca kutlarmışlar.

Kısacası Türkler yeni yılı 2300 yıldır kutlamaktadır; ama zamanla tarihleri değişmiştir.Bu tip konularda eleştiri yapabilmek için toplumların sosyolojik, etimolojik yapılarını değerlendirmek,halk kültürünü bilmek,tarihi iyi incelemek,gelenek ve göreneklerin geçmişini okumak araştırmak,ve tarihsel gelişimini ve değişimini iyi bilmek gerekir.

31 Aralık gecesinde  bizler Noel’i değil, yeni bir yılın başlangıcını kutluyoruz. Bunun için kimsenin kimseyi eleştirmesine sebep yoktur. Artık bu söylemlerle insanları inanç bağlamında değerlendirmek ve kınamaktan vazgeçilmesini temenni ederken!… Sayın siyasilerden, İncili incelememiş olan din adamlarımızdan daha farklı bir yaklaşım sergilemelerini de beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Hepinize gelecek olan yeni yılda her şeyden önce sağlık, mutluluk, ailelerinizde huzur ve saadet diliyorum.

Mehmet Sungur

Mittwoch, 28. Dezember 2011

SAFAHAT; MEHMET ÂKİF ERSOY’DAN SEÇMELER (bölüm II)

Türk edebiyatına verdiği hizmet hiç bir zaman unutulmayacaktır. Zamanının güçlü kalemi Mehmet Akif ERSOY, yaşadığı  ortamı  en güzel bir üslupla mercek altına alabilen büyük üstat, eleştirilerini şiir halinde bizlere emanet etmiştir.

Ayrica Milletimize armağan ettiği İstiklal marşı, varlığımızın  sembolü olarak ebediyete kadar yaşayacak tır. Kendisini şükranla anmak hepimizin görevidir. “Sadece” vefat günlerinde anmak yeterli olmadığını düşünüyorum.

Eserlerinden derlenmiş olan bu yazı serisinin 2. ve son bölümü.

Önünde saygı ve şükranla eğilirken, Allah`tan rahmet diliyorum!

Mehmet Sungur

**

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

Şu Boğaz harbi nedir?Var mı ki dünyâda eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

–Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya –

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde – gösterdiği vahşetle “bu: birAvrupalı”

Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefîl,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir:Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.

“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.8

v

KÜFE

Beş on gün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben

Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek:

Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,

Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

-Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,

Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-

O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,

Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delîlimin koca bir şey takıldı… Baktım ki:

Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş… Aceb kimin? Derken;

On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:

Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.

— Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ

Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın

Göründü:

— Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,

Baban sekiz sene kullandı… Hem de derdi ki: “Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz…”

Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!

Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.

Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?

Dedim ki ben de:

— Ayol dinle annenin sözünü…

Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

— Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!

Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti…

— Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana bak hâl dilince söylerken…

— Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben…

Adın nedir senin, oğlum?

— Hasan,

— Hasan dinle.

Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi…

Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni

Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,

Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.

— Küfeyle öyle mi?

— Hay hay! Neden bu söz lâkin?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?

Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

— Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini…

— Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;

Senin de zihnin açık… Söylemiş olaydık bir…

Koyardı mektebe… Dur söyleyim” demişti hani?

Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım ki uzun, hem de pek uzun sürecek;

Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan.

Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

*

* *

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;

Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer

Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:

O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,

O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,

Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında âbânî,

Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim…

Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;

Nazar değil o bakışlar, dümû’-i istimdâd.

Bu bir ayaklı sefâlet ki yalnayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık!

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan

Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin…

Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazin:

Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb,

Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.

Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi!

Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârındaİlel’ebed

çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma…

Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!9

v

ÂSIM’dan

Bana anlat bakayım şimdi : Şu bîçâre ocak,

Zorbalar saltanatından ne zaman kurtulacak?

Hiç bu mantıkla, a dîvâne, hükûmet mi yürür?

Bir cemâ’at ki erenler işi yumrukla görür,

Kafa bitmiş demek artık, çekiver kuyruğunu!

Kuvvetin hakkı mıdır enselemek bulduğunu?

Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun;

Birinin pençesi ister yalınız: Kaanûnun.

Ver bütün kudreti kaanûna ki vahdet yürüsün…

Yoksa millet değil ancak dağınık bir sürüsün…

Memleket zâten ayol baksana: Allak bullak,

Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.

Ya kuzum, zabtiye rûhuyla hükûmet sürenin,

Yeri altındadır, üstünde değildir kürenin!10

v

DİRVAS’dan

Görmekteyiz ey Emîr-i âdil,

– İnkârı bunun değil ya kaabil –

Yok sendeki ihtişâma pâyân;

Bizlerse alay alay sefîlân!

Bir yanda demek ki fazla var çok;

Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.

Öyleyse biraz tevâzün ister.

Evvel beni dinle, sonra hak ver:

Nerden buldun bu ihtişâmı?

Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?

Allah’ın ise eğer bu servet,

Bizler de onun kuluyken, elbet

Bir pay talebinde hakkımız var…

İnsâf olamaz bu hakkı inkâr.

Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl;

Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl.

Yok; böyle de olmayıp da kendi

Mâlin ise –çünkü fazla– şimdi,

Bî-vâyelere tasadduk eyle…

Dördüncüsü varsa haydi söyle!11

v

SEMERCİ ve EŞEKLER

Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,

Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!

Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;

Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.

Semerci usta geberseydi… Değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisâr edin herife.

Zavallı usta göçer bir gün âkıbet, ancak,

Makaamı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?

Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;

Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.

Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;

Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;

Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Nâsîhatim sana: Herzeyle iştigâli bırak;

Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.

Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;

Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.

Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.”12

v

MEYHÂNE

Hurûşan bâd-ı süfliyyet derûnundan, kenârından;

Girîzan rûh-i ulviyyet harîminden, civârından.

Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından,

İner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından.

Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından:

Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından,

Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidârından!

Çöker bir dûd-i mâtem titreyen kandîl-i târından:

Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından!

Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından;

Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından.

Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmande hâlinde…

Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde!

Boğulmuş rûh-i insanî şarâbın mevc-i âlinde.

Nümâyan mel’anet sâkîsinin çirkin cemâlinde!

Ne mâzî var, ne âtî, bak şu ayyâşın hayâlinde…

Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde,

Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!

Merâret intıbâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde…

Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde

Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bî-meâlinde,

Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde.

Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;

Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,

Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:

Basık tavanlı, karanlık, sefîl bir dükkân;

İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!

Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

Sakat, bacaksız on onbeş hasırlı iskemle,

Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle

Beş on kadeh, iki üç testi… Sonra tezgâhlık

Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba…

Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta, aba

Kımıldanıp duruyorken, sefîl bir sohbet,

Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

— Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece ver…

— Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler?

— Çizersin…

— Öyle mi? Lâkin silinmiyor çetele!

Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu…

— Hele!

— Bizim peşin paramız… Almadın mı dün kuruşu?

— Ayol, tükendi mezen… Bari koy biraz turşu.

Arattı kendini ustan… Dinince dinlensin!

— Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin?

Nedir o türkü… Aman başka yok mu? Hah, şöyle!

— Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

— Nevâzil olmuşum Ahmed, bırak, sesim yok hiç…

— Sesin mi yok? Açılır şimdi: Bir imam suyu iç!

— Yarın ne iştesin Osman?

— Ne işteyim… Burada!

— Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

— O kim gelen?

— Baba Ârif.

— Sakallı, gel bakalım…

Yanaş.

— Selâmün aleyküm.

— Otur biraz çakalım…

— Dimitri, hey, parasız geldi sanma, işte para!

— Ey anladık a kuzum…

— Sar be yoldaşım cıgara…

— Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!

— Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

— Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicek sızarsın ha!

— Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a.

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,

Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına, baktım, açık duran kapının,

Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,

Kadın da girdi o zulmet-serâ-yı menfûra.

Gözünde ebr-i te’essür, yüzünde hûn-i hicâb,

Vücûdu ra’şe-i nâçâr-ı ye’s içinde harâb,

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Baba’ya:

— Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık…

Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde;

Sakın düşünme çocuklar aceb ne yer evde?

Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa;

Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

Zavallı ben… Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,

Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim…

Ayakta sallanışım zorladır Hudâ âlim!

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;

O yavrucakları çıplak, sefîl alıştırdın;

Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni,

Çeyiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin.

Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da yedin!

Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran

“Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!”

Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.

Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor!

Benim güzel meleğim, hiç de tâli’in yokmuş:

Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş!

Necip de minderi koltukta geldi mektepten…

Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben

Ne haftalık, ne de aylık… Senin baban olacak

Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”

Koğuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk…

Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok!

O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil,

Demiştim olmadı… Lâkin kabâhat onda değil:

O her sabah okuyordu gürül gürül cüzünü;

Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.

Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde!

Ben isterim onu mutlak, demez mi? Bak derde!

Sular karardı; bu sâatte hiç gezer mi kadın?

O, sarhoşun biri; tut kim sokak sokak aradın…

Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki,

Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki

Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyn Ağ’yı

Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı.

Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı,

Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı!

Herif, şu hâlime bak, merhametli ol azıcık…

Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

Efendiler, ağalar, siz de bir nasîhat edin,

Sizin de belki var evlâdınız…

— Hasan, ne dedin?

— Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!

— Benimki çok daha fazlaydı.

— Etme!

— Elbet ya!

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?

— Kadın lâkırdısı girmez kulağma zâti benim.

Senin karım dediğin âdetâ pabuç gibidir:

Biraz vakit taşınır, sonradan değiştirilir.

Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;

Herif mezar taşı tavrıyle sâde dinlerdi.

Açıldı ağzı nihâyet, açılmaz olsa idi!

Taşıp döküldü, içinden şu lâ’net-i ebedî:

— Cehennnem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!

— Ben anladım işi: Sen komşu, iyce sarhoşsun!

Ayıltınız şunu yâhu!

— İlişmeyin!

— Bırakın!

Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!13

v

ÂSIM’dan

Şimdi, sağ kolda, gümüş kaplı birer bâzû-bend,

Boynu muskayla donanmış, o yarım deste levend,

Önce peşrev yaparak, sonra tutuşmazlar mı,

Güreş artık kızışır, hasmını tartar hasmı.

Uzanır şimdi göğüsler, kavuşur; şimdi, yine

Dalga çarpar gibi çarpar gerilip birbirine.

Kimi tek çapraza girmiş, mütemâdî sürüyor;

Kimi şîrâzeyi tartıp alıvermiş, yürüyor.

Kimi sarmayla çevirsem diye sardıkça sarar;

Kimi kılçık düşünür, atmak için fırsat arar.

Adalî gövdeler altında o bîçâre çayır,

Serilir toprağa, hem bir daha kalkar mı? Hayır!

Bu, elenseyle düşürmüş de hemen çullanıyor;

O da kurtulmak için türlü oyun kullanıyor.14

v

BERLİNHÂTIRALARI’ndan

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;

Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir;

Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,

Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!15

v

ÂSIM’dan

Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;

Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr.

Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;

Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?

Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;

Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.

Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem;

Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem.16

Dikilir karşıma hep görmediğim bilmediğim;

Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim?

Yoklarım taşları, toprakları: İzler kan izi;

Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!

Tüter üç beş baca kalmış… O da seyrek seyrek…

Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek…

Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını;

Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.

Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;

Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.

Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,

Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.

Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;

Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.

Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık,

Yolcu haykırsa da baykuş gibi, çığlık çığlık.

“Bu diyârın hani sâhipleri?” dersin; cinler,

“Hani sâhipleri?..” der, karşıki dağdan bu sefer!

Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?

Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?

Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selîm?

Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm!

Hani cündîleri, şâhin gibi, ceylân kovalar,

Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar?

Hani târîhi soruldukça, mefâhir söyler,

Kahramanlar yetişen toprağı zengin köyler?

Hani orman gibi âfâkı deşen mızraklar?

Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?

Hani ay parçası kızlar ki koşar oynardı?

Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı?

Bugün artık biri yok… Hepsi masal, hepsi yalan!

Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.17

v

ŞANLI GEÇMİŞ

– Neydi, yâ Rabbi, otuz kırk sene evvel burası?

Dağlar orman, tepeler bağ, ovalar hep tarla;

Koca mer’â dolu baştan başa sağmallarla.

İğne atsan yere düşmez: O ekin bir tûfan;

Atlı girsen gömülür buğdayın altında kafan.

Köylünün kırları tutmuş, yayılırken davarı,

Sökemezsin, sarar âfâkını yün dalgaları!

Dolaşır sal gibi göllerde hesabsız manda,

Fil sanırsın, hani, bir çıksa da görsen karada.

Geniş alnıyla yarar otları binlerce öküz,

Besiden her birinin sırtı, bakarsın, dümdüz.

Ne de ıslak patı burnundaki mosmor meneviş!18

Hadi gelsin bakalım damların altında geviş.

Diz çöker buldu mu yaslanmaya kâfî meydan;

Sürünür toprağın üstünde o kat kat gerdan.

Çifte gözler süzülür, tek çene durmaz çiğner;

İki yandan yere şeffaf iki ipliktir iner.

Bunların ağdalanır, maç maç öterken sakızı,

Öteden bir sürü gürbüz, demevî köylü kızı,

Tarayıp hepsini evlâd gibi, bir bir kınalar.

Tepeden kuyruğu dikmiş, inedursun danalar,

Dalar etrâfa köyün damgalı yüzlerce tayı;

İnletir at sesi, kısrak sesi gömgök ovayı.

Gündüzün kimse görünmez: Kadın erkek çalışır;

Varsa meydanda gezen tostopaç oğlanlardır.

Akşam olmaz mı, fakat, toplar ahâlîyi ezan,

Son cemâ’at yeri, hattâ, adam almaz ba’zan.

Güneş âfâka henüz arz-ı vedâ etmişken,

Yükselir Kâ’be’ye doğrulmuş alınlar yerden.

Önce bir dalgalanır, sonra eder hepsi karar;

Örülür enli omuzlarla birer canlı hisar.

Bu yaman safların ahengi hakîkat müdhiş:

Sanki yalçın kayalar yanyana perçinlenmiş,

Öyle bir cebhe kesilmiş ki: Müselsel îmân,

Hangi îmâna dokunsan taşacak itmînân.

Âh o yekpârelik eyyâmı hayâl oldu bugün;

Milletin hâlini gör, sonra da mâzîyi düşün.19

Kim bu yalçın kayalar sarsılacaktır derdi?

Öyle sarsıldı ki edvâra tezelzül verdi!

v

HAKKINSESLERİ’nden

Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;

Kimseler görmez! Gören sersem de Allah’tan bilir!

Sonra, şâyet şahsının incinse, hattâ, bir tüyü:

Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!

Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;

Fodla çiy kalsın, “pilâv bitmiş” deyin, göstermeyin;

Fes, külah, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;

Mi’delerden fışkırır tâ Arş’a aç bir velvele!

Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,

Öyle bir dernekte seyret gel de artık sen beni!

Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mu’cize:

Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!20

v

HÂTIRALAR’dan

Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkaakımız:

Çünkü izzet nerde, bir bak, nerdedir ahlâkımız.

Müslümanlık pâk sîretten ibâretken, yazık!

Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık!

Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;

Kendi âsûdeyse, dünyâ yansa, baş kaldırmamak;

Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehâşî etmemek;

Kuvvetin meddâhı olmak, aczi hiç söyletmemek;

Mübtezel birçok merâsim: İnhinâlar, yatmalar,

Şaklabanlıklar, riyâlar, muttasıl aldatmalar;

Fırka, milliyyet, lisan nâmıyle dâim ayrılık;

En samîmî kimseler beyninde en ciddî açık;

Enseden arslan kesilmek, cepheden yaltak kedi…

……………………………………………………………………

Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!21

v

FATİHKÜRSÜSÜNDE’n

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât;

Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;

Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.

İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?

Vatan felâkete düşmüş… Onun hamiyyeti cûş

Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı, gitti, bakarsın ki nekbetin ağzı.

Fakat, sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin;

“Vatan!” deyip öleceksin semâda olsa yerin.

Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?

Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felâketine!22

v

SÜLEYMANİYEKÜRSÜSÜNDE’n

“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd;

Acaba sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?

Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,

Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.

“Böyle gördük dedemizden!” diye izmihlâli

Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?

Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz ma’nânın:

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;

Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!23

v

KOCAKARI İLE ÖMER

Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey’e

Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi?…

O sahâbîyi dinleyin şimdi:

“Bir karanlık geceydi pek de ayaz…”

İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyan,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a’râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!

— Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

— Şu mahallâtı devre çıkmıştım.

Gel beraber, benimle, üç beş adım.

*

* *

Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak…

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor, bî-haber içerdekiler.

Geçmedik en harâb bir yapıyı.

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

*

* *

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

“Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarla çırpınan sesini:

— Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek…

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri…

Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

— Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

— Bugün ikinci gün, aç kaldılar…

— O hâlde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

— Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

— Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın…

Tek erkeğin de mi yok?

— Hepsi öldü… Kimsem yok.

— Senin midir bu küçükler?

— Torunlarım.

— Ne de çok!

Adam Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?

— Ah!

Emîr’e öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun…

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

— Ne yaptı, teyze, Ömer böyle inkisâr edecek?

— Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu’llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

— Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

— Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!… Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş…

Gazâ! Gazâ! diye git soy cihânı, gel paylaş!

Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:

— Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;

Ömer! Savâik-ı tel’în olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme!

O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!

“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver…”

“Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”

Gidip de söyleyeyim hâ?… Dilencilik yapamam!

Ömer de kim! Benim ondan kerîm adamdı babam.

Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!…

Ömer vuruldu bu son sözle…

— Haklısın teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.

*

* *

Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri bir mum yakıp ale’l-acele.

— Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

— Ben götüreydim… Verir misin çuvalı?

— Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!

Yetîmi girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

— Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?

Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm…

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!

Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

— Uzak mı yol? Daha çok var mı?

— Ancak üç beş adım.

Mecâli kalmamış artık zavallının… Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

— Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı;

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,

Hemen sönüp gidecek…

— Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle,

Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!

Ocak tutuştu, yemek pişti;

— Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim…

— Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!

Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek.

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi…

Dedim:

— Sabâh oluyor kalkalım…

— Evet, haydi!

Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl.

*

* *

Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halîfe’nin evine.

“Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver”

Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledâr

Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

— Gâlibâ teyze uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin, değil mi beni?

— Böyle göster fakat adâletini.24

v

SÜLEYMÂNİYEKÜRSÜSÜNDE’n

Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, pazar

Na’radan çalkanıyor! Öyle ya… Hürriyyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… Doğru:

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;

Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın.

Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,

Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehrin ahâlîsini takmış peşine;

Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;

En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

Dinliyor kaplamış etrâfını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak…

— Yaşasın!

— Kim yaşasın?

— Ömrü olan.

— Şak! Şak! Şak!

Ne devâirde hükûmet, ne ahâlîde bir iş!

Ne sanâyi’, ne maârif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta yok;

Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.

“Zevk-i hürriyyeti onlar daha çok anlamalı”

Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyîk ile ta’lîm, o da bir istibdâd…

Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…

Sahneden sahneye koşmakta bütün şâkirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,

Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;

Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasâid yerine,

Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine!

Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,

Ayrılık tohmunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit

Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Yürüyor dîne beş on maskara, alkışlanıyor,

Nesl-i hâzır bunu hürriyyet-i vicdan sanıyor!

Kadın, erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya…

Sapa düşmekte sizin şıklara, zannım, Asya!25

v

SÜLEYMÂNİYEKÜRSÜSÜNDE’n

Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası

Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.

Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,

Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.

Bir cemâat ki dimâğında dönen hissiyyât,

Cismin a’sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;

Felcin a’râzını göstermeye başlar a’zâ.

Böyle bir bünye için vermeli her hükme rızâ.

Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:

“Medeniyyette teâlîsi umûmen Şark’ın,

Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kaabildir;

Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.

Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,

Aynı izden sağa, yâhud sola hiç sapmamalı.

Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni;

Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yâ’ni:

İçtimaî, edebî, hâsılı her mes’elede,

Garb’ı taklîd edemezsek, ne desek beyhûde.

Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ o belâ,

Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!”

Gelelim şimdi, ne merkezde avâmın hissi…

Şüphe yoktur ki tamâmiyle bu fikrin aksi:

Görenek neyse, onun hükmüne münkaad olarak,

Garb’ın efkârını, âsârını düşman tanımak;

Yenilik nâmına vahy inse kabûl eylememek.

Şöyle dursun o teceddüd ki dışardan gelecek,

Kendi milliyyetinin kendi muhîtinde doğan,

Yerli, hem haklı teceddüdlere hattâ udvan!

Müşterek hissi budur işte avâmın sizde.

Mütefekkirleriniz tuttuğu yanlış izde,

Öyle saplandı ki aldırmadı bir başkasına.

Hiç o gitsin de dönüp bakmayarak arkasına,

Nâsın efkârı -ki efkâr-ı umûmiyye odur-

Gitmesin kendi yolundan… Bu nasıl kaabil olur?

Açılıp gitgide artık iki hizbin arası,

Pek tabî’î olarak geldi nizâın sırası.

Yıldırımlar gibi indikçe “beyin”den şiddet,

Bir yanardağ gibi fışkırdı “yürek”ten nefret.

Öyle müdhiş ki husûmet: Mütefekkir tabaka,

Her ne söylerse fenâ gelmede artık halka;

Hem onun zıddını yapmak ebedî mu’tâdı.

Bir felâket bu gidiş… Lâkin işin berbâdı:

Mütefekkir geçinenlerdeki taşkınlıktan,

Geldi efkâr-ı umûmiyyeye mühlik bir zan:

“Bu fesâdın başı hep fen okumaktır” dediler;

Onu mahvetmeye kalkıştılar artık bu sefer.

Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?

Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün…26

v

NECİPÇÖLLERİNDEN

MEDİNE’YE’den

Boyun bükük, kol açık âsümâne, göz kapanık;

Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!

Fezâyı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor:

Yarıp da loşluğu bir müttekà-yı nûr arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc âvâz,

Birer niyâz idi Mevlâ’ya… Hem de aynı niyâz!

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,

Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,

Ne istesin ki, berâberce ben de istemeyim?

Şu ben ki… Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.

Ezelde kaynaşan ervâha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimiz, Arş’ımız, Hudâ’mız bir;

Benim de beklediğim nûr onun da gâyesidir.

O nûru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.

İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kâbe’n için; sermedî Kitâb’ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hesâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;27

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!

Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,

Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı…

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin…28

v

ÂSIM’dan

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım…

– Boğamazsın ki!

– Hiç olmazsa yanımdan koğarım.29

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.30

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?31

v

HÜSÂM EFENDİ HOCA

Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından,

Hüsâm Efendi’yi aldırmak istemiş Sultan.

İrâdeler geledursun, o, i’tizâr ederek,

Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek.

Bu izz ü nâz üzerinden epey zaman geçmiş;

Günün birinde, Beşiktaş taraflarında bir iş,

Sürüklemiş o havâlîye Mesnevî-hânı.

Duyunca vaka’yı Abdülmecîd’in erkânı,

“Çağırtalım mı?” demişler; “evet” demiş, Hünkâr;

Takım takım yola çıkmış hemen silâhşorlar.

Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe’lerde iken,

Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer, geriden.

— Efendimiz bizi gönderdi, çok selâm ediyor;

“Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi?” diyor.

Uzun değil ki saray, işte dört adımlık yer;

Hemen dönün, gidelim, hiç düşünmeyin bu sefer!

Dönün, ricâ ederiz…

— Dinleyin, sabırlı olun:

Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,

Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür;

Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!32

v

SAİD PAŞA İMÂMI’ndan

Kesilir, gitgide, tedrîc ile sesler artık,

Aktarır sâhile mevlidciyi bir köhne kayık.

Koşarak, doğruca mâbeyne alır karşı çıkan;

“Nerde kaldın, hoca? der, Vâlide Sultan o zaman,

Sen de kalleşlik edersen, bize eyvahlar ola!”

— Henüz akşamdı ki, gelsem diye, düştüm de yola,

Yürüdüm haylice… Derken -hele sen kısmete bak!-

Öteden karşıma bir yaşlıca hâtun çıkarak,

“Azıcık dursana, oğlum!” dedi. Durdum, nâçar.

— Göğsün îmanlıya benzer, sana bir hizmet var,

Ama reddetme ki, zâten beni mahvetmiş ölüm:

Bir perîşan anayım, dağ gibi evlâd gömdüm!

Kızımın cânı için, bâri bu kırkıncı gece,

Şöyle bir mevlid okutsam, diyorum, kendimce.

Nasıl etsem? Okuyan çok ya, benim yufka elim…

Hocasın, elbet okursun; hadi oğlum, gidelim.

Ne olur bir yorulursan, hadi, bekletme, günah!

Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen li’llâh,

İki dünyâda azîz eylesin Allah da seni.

Hâtunun sözleri dîvâneye döndürdü beni;

Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultan, ne filân;

“Çile dolsun, yürü öyleyse, dedim, oldu olan!”

Size yüzlerce adam mevlid okur benden iyi,

Ama bîçâre kızın, bağrı yanık, anneciği,

Yoklasın merdini, nâ-merdini, insan diyerek,

Eli yüzlerce heyûlâya değip boş dönecek!

Fukarânın seneler, belki, siler göz yaşını;

Hangi taş pekse, hemen vurmaya baksın başını,

Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse!

Çâresizdim sizi bekletmede, beklettimse.

— Hoca! der Vâlide Sultan, beni ağlatma, yeter!

Yeniden mevlid okursun bize, da’vâ da biter.33

v

HÜSRAN

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zâten uzunboylu düşünmekten uzaktım!

Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum,

Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler “Safahât”ımdaki hüsran bile sessiz!34

v

SAN’ATKÂR’dan

“Yetîm ufuklar”ı okşar durur şu anda şafak,

Şafak sönünce de, yıldızlar okşayıp duracak;

“Acıklı sîne”yi dersen, güneşlidir yarına.

Fakat, benim gecemin simsiyâh ufuklarına,

Şu kubbeden ne ziyâ var, ilâç için, ne sadâ,

Bütün nasîbi o ıssız, o sermedî yeldâ!

Harîm-i kalbime indim mi, titrerim tir tir,

Adım başındaki iz, çünkü bir gurûb izidir.

Evet, gurûb izi, lâkin, adem misâli derin,

Tulû’u mahşere kalmış batan güneşlerimin!……

Neden, fakat, heyecânın? Nedir yüzündeki yaş?

Sonunda yolcunu incitme, ey güzel yoldaş!

Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,

O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.

Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,

Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.

Belâ mı kaldı ki dünyâ evinde görmediğim?

Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!35

v

SEÇİLMİŞ KIT’ALAR36

ŞEHİDLER ÂBİDESİ İÇİN

Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,

Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.

Hakk’ın bu velî kulları taş türbeye girmez;

Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler.

KISSADAN HİSSE

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

“Târîh”i “tekerrür” diye ta’rîf ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

RESMİM İÇİN

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,

Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

RESMİM İÇİN

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;

Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.

Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyleyen insan!

Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı?

TERCÜMEDİR

Kendi feryâdımdır ancak ses veren feryâdıma…

Kimseler yok, âşinâdan büsbütün hâlî diyâr.

“Nerde yârânım?” diyorken ben bülend âvâz ile,

“Nerde yârânım!” diyor vâdî, beyâbân, kûhsâr.

RESMİM İÇİN

Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat,

Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!

Beni kendimden utandırdı, hakîkat, şimdi,

Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası!

SA’DÎ’DEN TERCÜME

Bahâr olmuş, çemenler, lâleler, güller bütün bitmiş;

Gülüm, bir sensin ancak bitmeyen hâlâ şu topraktan,

Rebî’î bir bulut şeklinde ağlarken mezârında,

Nihâyet öyle yaş döksem ki, artık sen de fışkırsan!

HÜSRÂN-I MÜBÎN

Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,

Rahmetli babam: “Âdem olur oğlum ilerde.”

Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu…

Âdemliği geçtik! Paşalık olsun, o nerde?

Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin,

Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!

ÇOCUKLARA

Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap!

Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz.

Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;

Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz.

Ama dikkatli olun: Bir kafanız yontulacak;

Sakın aldanmayın: İncelmeye gelmez kolunuz!

RESMİM İÇİN

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim…

Ne saâdet, hani ondan bile mahrûmum ben.

Daha bir müddet emînim ki hayâtın yükünü,

Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,

Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!…

İ’TİRÂF

Safahât’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulamaz;

Yalınız, bir yeri hakkında “Hazîn işte bu!” der.

Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?

Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!

SAFAHAT İÇİN

“Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın.”

Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım!

Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın,

Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?

Derleyen

Mehmet Sungur

25. 12. 2011

SİNAN SUNGUR: ÇUBUKLU KÖYÜ İNTERNET SİTESİ – BİR BAŞARININ ÖYKÜSÜ

Yazan: Sinan SUNGUR

Merhaba değerli okurlarım.

Aylardır yazamadığım köşemde aylar sonra bir yazı kaleme alayım dedim. Spor yazılarım ve köyümüzü ilgilendiren yazılarım sitemizde yayınlandı. Okuyucu olarak yazılarımı okuyan kişilerin sayıca çokluğu beni hayli sevindirdi. Hatta telefonuma ulaşıp, şöyle yazsaydın daha iyi olurdu diyenler de oldu. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Yazılarımı o anki haleti ruhiye içerisinde yazdığımdan,  ufak tefek imla hatalarının dışında fazla ca bir hatamızda olmadı diye düşünüyorum. Tüm yazılarımda asla kişileri eleştirmedim ve asla ferdi düşünmedim. Her zaman olayları toplumsal boyutta değerlendirip, ona göre yorum yapmaya çalıştım. İyiyi ve güzeli siz değerli okuyucularımın takdirine bırakmayı yeğledim.

Bu günkü yazımı kendimize, yani Çubuklu köyü İnternet sitesinin başarısına ayırdım. Yapmış olduğumuz çalışmaların bir değerlendirmesini yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Kısa zamanda çok iyi işler yaptığımızın inancındayım; yine de takdiri siz sevgili okuyucularımıza bırakıyorum.

Özellikle sitemizin kurucusu sayın Mehmet Sungur büyüğümüze ne kadar teşekkür etsek azdır. Muhteşem bir başarı grafiği yakaladığı için kendisini tebrik ediyorum.  İşine verdiği ehemmiyetin meyvalarını her gün görmekteyiz. Köyümüzün sitesi sadece köyümüzün insanları tarafından değil, tüm dünyadan ziyaretcilerimizin olması bizleri köyümüz adına gururlandırmaktadır.

Çubuklu köyü İnternet sitesi kurucumuz Mehmet Sungur, köyümüzün İnternet sitesindeki çalışmalarının yanında daha bir çok genç kuşaklara da internet konusunda yardımcı olması ve onlara zaman ayırması ayrıca ifade edilmelidir. Çok kısa bir  zamanda; bu satırların yazıldığı şu an Çubuklu köyü sitesinn ziyaretci sayısı sayacı, 31.374 rakamını göstermektedir.

Kendisine sorduğumda; bu müthiş başarının sırrı nedir diye; verdiği cevap çok mütevazi idi; şaşırtacak kadar alçak gönüllü ve başarısının farkında değilmiş gibiydi.

Her şeyden önce o mütevazı karakteriyle soruma şöyle cevap verdi. Nasıl anlatsam ki… beni anlayabilesiniz diyerek anlatmaya başladı.


Öncelikle köyümü ve köylümü çok seviyorum, hatalarıyla
sevaplarıyla. Bunun yanında uzun yıllar köyümden uzaklarda yaşadım ve köyüme özlem duydum. Şimdi emekli olarak köyüme döndüm ve köyüme uzun yılların birikimi olan bilgilerimi ve tecrübelerimi vermek istiyorum. Köyümüzün gelişen teknoloji çağında en ilerde olması başlıca emelimdir. Genç kuşakları aşılamak, başarının gökten dizlerimize düşmediğini, ona ulaşmak için belirli kriterlerin olmasının zorunlu olduğunu anlatmak için.

Bu kriterlerin başında; bilgi birikimi çok önemli olmasına rağmen  yeterli değildir. İnsanları „kucaklayabilmek“ önemli bir faktördür. Dünya milletleriyle, örneğin hiç yüzünü görmediğiniz insanların güvenini kazanabilmek çok önemlidir. Küçük kareli düşünmeden, yani; köyümüzü köyümüze hapis etmeden, onu dünyaya açmaktan korkmadan hareket etmektir. Düzgün bir Türkçe ile yazabilmenin yanında yabancı dilleri de değerlendirmek kalitenin artısıdır.

Bakınız…bazı arkadaşlar sadece köyümüzü yazmamı öerdiler. Bunu kabul etmem imkansızdır. Ben eğer sadece köyümüzü yazsam ne olur ki…? Çok kısa bir zaman içersinde; tüm fındık ocaklarını saysam bile bana en fazla bir ay tutar. Sonra benim amacım sadece köyümüzü köylümüze anlatmak değil ki. Köyümüzden örnek bir ses çıkması, başka site sahiplerine de örnek olması bence çok önemli bir duyurudur köyümüz için.

Bakınız; Çubuklu köyü sitesi çok geniş bir yelpaze üzerine kurulmış bir sitedir. Köyümüz hakkında her şey yer almaktadır, Çocuk sayfasına kadar. Bizim her şeyimiz var. Sağlık, hukuk, tarih köşelerimiz, inaç dünyamız, e-kitap içeren sanal kütüphanemiz, sosyal konular, kadın hakları, insan hakları, edebiyat… ne bileyim burada saymakla bitmez.

Sırası gelmişken; buradan sn. Avukat Mehmet Akyol’a hukuk köşesi yazıları için teşekkür etmek isterim. Tabii ki tüm yazar arkadaşlarıma da ayrıca gönülden şükranlarımı iletmek istiyorum.

Bana ve köyüme yazılarıyla verdikleri destek için; başta Ayşegül Karayel hanıma, ulusal yazarımız sn. Hocam Ferruh Sidar beye, köyümüzün genç kalemi sevgili Merve Bayraktar hanıma, tabii ki sana özellikle teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Tabii ki tüm ziyaretçilerimize, yazılarımızı okuyanlara, yorum yazanlara gönülden teşekkürlerimi iletmek isterim. Kendilerinden en büyük ricam; yorumlarını esirgemesinler; eleştiri ise eleştiri, taktir ise taktir…ama yazsınlar; benim için değil köyümüz için!

Şunu da eklemek istiyorum. Çubuklu köyü kendi sayfasının dışında bağlantılı olduğu diğer sosyal paylaşım siteleri; facebook, twitter, myspace, yahoo ve messenger de paralel olarak yayınlanmaktadır

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; başarılarımız geleceği daha iyi yapabilmenin ilk adımları olmasını Allah’tan dilerim.

Evet sevgili okurlarım, Mehmet Sungur ile Çubuklu köyü sitesini daha saatlerce konuşabiliriz; diyorum ki… en iyisi siteye giderek yerinde görmek daha iyi olur.

Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum!…

Kalın sağlıcakla

Sinan Sungur

09 Aralık 2011 Cuma

İNSAN BİR AN DÜŞÜNÜNCE, NELER GELMEZ Kİ AKLINA(?)

Yaşamı boyunca neleri unuttuğu gelir insanın aklına. Kendini unuttuğu gelir insanın aklına. Gençliğinde düşürüp yitirdiği kalbi gelir insanın aklına. Sonra onu nerede ve nasıl bulduğunu hatırlar…ama yine de unutur göğsünden düşürdüğünü. Unutur düştüğünde sert zemine çarparak nasıl da kırıldığını…unutur işte.

Kalbinin de bir kalbi olduğunu, onunda gönlü olduğunu unutur insan. Onu nasıl ve kimlere emanet ettiğini…onunla nasıl öyle insafsızca oynandığını unutur insan.

Yaşadığımız dünyada neler istemez ki insan(!) Ama bırakmaz ki bizi;  kalabalık insanların yaşadığı, ekmek kavgası için koşturduğu, zamanı dilimlere bölen, geç kalma korkusunun bir an olsun etkisinden kurtulamayan, yüksek kaldırımlarda yürüyen, bir tutam ekmek parası için kağıt mendil satan insanların ortak kaygısı…bırakmaz ki bizi(!)

İnsanın aklına gelir düşününce. Hayattan beklentilerinin olduğu gelir insanın aklına. Beklentilerini sıralar insan arkası arkasına. Ve sonra görür ki; onlarda unuttuklarının arasında kaybolmuşlar. Senden hiç yüz çevirmeyen insanlar istemiştin bir gün! Boş söz ve yalan söylemeyen,unuttuğun yanlarını hatırlayan insanlar istemiştin dünyanda. Hani O düşürdüğün kalbin vardı…onu yeniden bulmana yardım edecek birisini istemiştin. Akşamleyin iş dönüşü hoş kokulu bir evin kapısında bekleyen birisini istemiştin. Bir fincan kahve eşliğinde gönlünü açabilecek bir dost istemiştin… Onlar gelir aklına(!)

Sonra neler neler gelmez ki aklına(!) Çocukluğunda oynadığın, aynı sınıfı paylaştığın, komşunun bahçesinde beraberce kiraz ağacına nasıl tırmandığın, elmanın dalını nasıl kırdığın, seni öğretmene şikayet eden arkadaşın gelir aklına. Aklına gelir ilk oynadığın tiyatro. Aklına gelir o kocaman Sınıf. Doluydu, seyirciler oturacak yer bulamamışlardı. Sen oynayacaktın. Hem de tek başına oynayacaktın. Öğretmenin öyle istemişti; seni seçmişti. Çeketini ters giyecektin. Kostüm olacaktı. İki haftada 120 sayfalık kitabı virgülüne kadar ezberleyecektin. Ve o büyük gün senin günündü… Sahneye “Yangııııınnn vaaaaaarrr” diye bağırarak girecektin…ve arkasından 3 hafta stresten hasta yatacaktın. İşte hep hatırlarsın bunları.

Aklına gelir ilk askerlik günlerin, ilk aldığın mektup gelir aklına. İzine gelirken otobusün lastığının patladığı dahi gelir aklına.

Aklına gelir O ateşli politik kavgalar, karşılıklı kirletmeler, her birinin ötekinden daha fazla bağırmaya sarf ettiği enerjiler gelir aklına. Aklına gelir fakir fukaranın bir dilim ekmek için nelere katlanmaya hazır olduğunu gördüğün günler. Aklına gelir insanın insana eğilmesine müsaade eden rejimler. Aklına gelir rejime rağmen saltanat havası ile yönetenler. Sabahleyin radyodan dinlediğin haberlerdeki ihtilaller…neler gelmez ki aklına bir düşünsen(!)

Hep aklına gelir; karşı kavgaları bıkmadan devam ettirenlerin bir an olsun beraber ağladıklarını gördüğün. Bir çemberin etrafında toplandıklarını, vatan millet bölünmez diye nara attıklarını, ve sonra… bunu nasıl politik malzeme olarak kulladıkları… hep aklına gelir bunlar.

Aklına gelir yıllar önce insanlık ve eğitim uğruna sürgüne gönderilenler, hahpishanelerde çürümeye terk edilenler. Namık Kemal’ler, Nazim’ler;  daha kimler, kimler.

Ve aklına gelir nelerin ne de çabuk değiştiği. Daha dün yazdığı şiirler için hapishanelerde ziyaretcisine müsaade edilmeyenler gelir aklına.

Daha neler gelmez ki insanın aklına… bu gün aynı hapishanelere avukatlar elini kolunu sallayarak girdikleri, talimatlar alarak kuryelik yaptıkları gelir insanın aklına.

Aklına gelir okuduğun büyük gazete manşetleri. Arka sayfaların spordan magazine nasıl kaydıklarını hatırlarsın. Hatırlarsın arka sayfaların magazin haberleri için yeterli olmadığını. Ön sayfayı da “özgür hanımların” foteğraflarına ayırdıklarını; hep hatırlarsın…!

Hatırlarsın çocukluğundaki “O” kocaman hayallerini, barış türkülerini, kol kola yürümek istediğin toplumu.

Hepimizi kucaklayacak olan vatan millet sevdasını. Kavgalardan arınmış bir dünya milletlerinin olmasını, tarafsız ve adaletli bir milletler topluluğunu hayal ettğini hatırlarsın.

Aklına gelir “O” kocaman soru, altında her gün biraz daha ezildiğin, kalbini sızlatan, bazen sana göz yaşı döktüren “O” kocaman soruyu hatırlarsın ve sorarsın kendine… Biz niye kavga ediyoruz?…diye!

Biz niye kavga ediyoruz? Neyi kimin ile bölüşemiyoruz? Neden o senin bu benim Cami sidir diye ayırım yapıyoruz? Neden politik kavgaları silip atamıyoruz yakamızdan? Neden parçalanıp bölünerek parçalayıp yönetenlere imkan tanıyoruz? Neden uğrunda hep beraberce kan döktüğümüz bu ülkeyi beraberce yönetmek yerine onu bölmeye çalışan dış güçlere fırsat veriyoruz? Neden eşitlik prensiplerini hiçe sayıyoruz? Aklına gelir bütün bunlar! Ve sonra aklına gelir “O” büyük hayalin, imkansız görünen ama imkanı olabilecek “O” büyük düşüncen.

Bu toprakların üzerinde barış ta mevcuttur… neden olmasın diye kendine sorduğun “O” büyük hayal aklına gelir.

Ve aklına gelir onun nerede ve nasıl kayıp edildiğini bir türlü hatırlayamadığını…

Evet sevgili dostlarım! İnsan biraz düşününce, neler gelmez ki insanın aklına?

Mehmet Nuri Sungur

BUGÜN BAYRAMMIŞ ANNE; SEN YOKSUN YİNE…!

Yazan: GÜLÇİN SERİN / ANNEM’ E MEKTUP 

“İNSAN BİR ŞEYİN DEĞERİNİ, ANCAK ONU KAYBETTİKTEN SONRA ANLAR “

Sevgili anne’ ciğim,

Bugün yine Bayram günü. İsteksiz ve zamansız gidişinin üzerinden, çok ama çok yıllar geçti. Sensizlikteki sensiz zaman ne kadar da çabuk geçerse geçsin, benim için hiç mi hiç önemi yok. Önemli olan bir tek şey var ki, o da gittiğin günden beri benimle beraber olman. Onun için sana çok ama çok teşekkür ediyorum.

Bugün sana yazmak, seninle dertleşmek istedim. Eminim şu an ben bu satırları yazarken, sen daha neler yazacağımı, senin için hala nasıl bir özlem ve hasret içinde olduğumu biliyor ve de şu anda beni izliyorsun. Buna öylesine inanıyorum ki!!

Bazen ne düşünüyorum biliyor musun? Sana bu düşüncem yine mantıksız ve saçma gelecek ama, yine de yazmak istiyorum.

Tanrı seni bana sadece birkaç dakika da olsa, gerçekten gösterse diyorum. Şaşırdın değil mi?? Ama bunda şaşıracak ne var ki? Ben zaten her zaman mümkün olamayacak şeylerin olmasını düşünmüşümdür. Bunu bilirsin. Hatta bazı fantazilerimin mantık dışı olduğu zamanlarda sana anlattığımda ve sorular sorduğumda bana “ Mantığa uygun olanı düşün ve söyle ki, sana mantıklı cevaplar vereyim” derdin. Hatırladın mı???

Seni çok kısa da olsa niçin görmek istiyorum biliyor musun??????

Önce, bir iki saniye de olsa sana sarılmak ve yıllardır unuttuğum,“ANNE’ CİĞİM “ sözcüğünü sana fısıldamak. Bir de, senin bizlerden ayrıldığın o günlerdeki gibi, çok genç ve güzel ve de yine neş’ eli olup olmadığının merakı var içimde.

Hatırlarsan eğer, kahkaha attığın zamanlarda gözlerinden yaş gelirdi ve ben ağladığını zannederek üzülürdüm. Çocukluk işte!!!! Ama şimdi akan gözyaşlarının neyi ifade etmek istediklerini çok iyi anlıyorum. Ne de olsa gerek sensizlikteki yalnızlığım, gerekse tecrübelerin yaratıcısı yıllar olgunlaştırdı beni.

Üzülürüm dedim de aklıma geldi. Anımsıyorum, seni üzdüğüm günler çok oldu. Ama inan ki sonradan derecesiz pişman olup, beni yatırdığın, “ İYİ GECELER” diyerek, sarılıp öptüğün ve odamdan çıktığın zaman, sessizce yaptıklarımdan dolayı üzülür, ağlardım. Bunu sana anlatmamıştım galiba?? Ama sen, zaten her zaman beni affediyor, güzel nasihatlarınla, verdiğin anlamlı örneklerle beni yapmış olduğum yanlışlıklardan ve hatalardan dolayı sonsuz bir pişmanlık içine sokup, utandırıyordun, daha doğrusu bu davranışınla beni manen cezalandırıyordun.

Yalnız bir tek şeyi bu satırlarımda sana itiraf etmek istiyorum. Seni son derece kızdırdığım, hatta çıldırttığım bir gündü.

Beni babama şikayet edeceğini söyleyerek bana tehditler savurmuştun. İlk kez karşılaştığım bu davranışının karşısında ben de çok şımarık bir tavırla sana “NASIL İSTERSEN ÖYLE YAP” dediğimi bugün bile hatırlıyorum .  Beni babama  şikayet edeceğine inanmamıştım o an. Akşam babamın beni yanına çağırarak benimle konuşmak istediğini bildirmesi üzerine son derece korkmuş , söylediği bir kaç cümlesinden sonra çok ama çok üzülmüş ve ilk kez babamın ciddi ve anlamları bakışları karşısında büyük bir mahcubiyetin altında ezilmiştim.  İşte o zaman, sadece o dakika senden nefret etmiştim ve bunu senin yüzüne de haykırmıştım. Sen ise, bunu benim çocukluğuma verdiğini ve “BİR ANNEDEN ASLA NEFRET EDİLMEZ” dediğini o kadar iyi anımsıyorum ki, hatta yıllar sonra bugün bile, o zaman  sana söylemiş olduğum bu üç kelimeyi, beni rahatsız eden bir vicdan azabı olarak içimde taşımaktayım.

İşte ben geçmişte böyle bir ben’ dim maalesef!!!

Bu saygısızlığım için senden belli bir zaman sonra, muhakkak ki özür diler, pişmanlığımı ve üzüntümü dile getirirdim. Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Fakat ani gidişin, bu fırsatı vermedi bana.

Şimdiki ben’ i anlatmama gerek yok zaten. Beni her an görüyor ve yaşantımı biliyorsun. Yalnız seninle paylaşmak istediğim ve bugün bile hala anlayamadığım bir-iki şey var. Merak etme, bu kez seninle paylaşmak ve sormak istediklerim mantıklıca olacak.

Anne’ ciğim;

Niçin sok seven ve sevilen bazı anneler, bazen senin gibi vakitsiz ve aniden bu dünyayı terkedip gidiyorlar????????

Niçin bazı anneler çocuklarından sevgi, saygı ve ilgi göremiyorlar????

Oysa, bir annenin nasıl olursa olsun, çocukları tarafından sevilemeyeceğini, sayılamayacağını düşünemiyorum. Evet!!! Evet.. Bu tür evlatlar da var maalesef inan bana. Bunun sana ne kadar ters düştüğünü tahmin edebiliyorum. Çünkü sen bu konuda çok şanslıydın. Sen çok sevildin, hala da seviliyor, anılıyor ve yıllar sonra bugün bile kalplerimizde yaşıyorsun.

Gönül isterdi ki, tüm çocuklar hangi yaşlarda olurlarsa olsunlar, annelerini en az benim seni sevdiğim kadar sevsinler, görebildikleri veyahut da görebilme imkanına sahip oldukları annelerini yalnız bırakmasınlar.

Kimbilir!! Belki bu mutlu gün, sevgiye hasret çeken, ihmal edilen, terkedilen tüm anneler için bir sevgi ve yakınlığın başlangıcı olur.

Çünkü anneler her zaman affeden, ufacık bir çiçek ve bir kaç güzel sözcükle son derece mutlu olabilen fedakar ve asla yerleri doldurulamayacak olan eşsiz varlıklardır. Sence de öyle değil mi???

Senin bana sık sık tekrarladığın bir sözün geldi şimdi aklıma; “İNSAN BİR ŞEYİN DEĞERİNİ, ANCAK ONU KAYBETTİKTEN SONRA ANLAR “ derdin. Bu güzel ve gerçek sözün anlamını, sen gittikten sonra anlayabildim maalesef!!!!

Eğer bugün ben, sahip olduğum güzelliklerin değerini zamanında bilebiliyorsam, bunu, senin bu güzel sözüne borçluyum.

Anne’ ciğim,

Bugün sana en çok sevdiğin kırmızı güllerle gelmeyi ne kadar isterdim bilemezsin. Ama ne yazık ki, aramızdaki mesafe öylesine uzak, şartlarsa öylesine bu isteğimi engelliyor ki, buna da kısmet diyorum. Zaten sen de her zaman kadere ve kısmete inandığını söylerdin. Onun için beni anlayacağına ve bağışlayacağına inanıyorum.

Bu güzel günde sana en güzel hediyem her zaman olduğu gibi, yine en içten dualarım olacaktır. Sevindin değil mi?????????

Canım anne’ ciğim,

Sana günlerce, aylarca, yıllarca yazsam yine de seninle paylaşmak istediğim duygu ve düşüncelerimi yazmakla bitiremem.

Sana Tanrı’ nın yanında ve yine onun sevgi ve rahmetinde sonsuz huzur diliyorum. Sana her zaman söylemiş olduğum gibi; “ANNE’ CİĞİM SENİ ÇOK SEVİYOR VE HER GEÇEN GÜN SENİ DAHA ÇOK ÖZLÜYORUM” diyorum kutlanan bu bayram gününde.

Seni kucaklıyamıyor, öperek kutlayamıyorum çocukluğumdaki gibi. Fakat Tanrı’ nın seni taktir edip kucaklıyarak, kutlayacağına yürekten inanıyorum.

Ayrıca, o meçhul aleminizde ne kadar ANNE varsa, onlara da Tanrı’ nın sevgisini ve rahmetini diliyorum. Tüm anneler olarak hepiniz huzur içinde olun.

Anne’ ciğim, Sen şiiri çok severdin. Bu mutlu günde senin için  içimden gelenleri şiirleştirmeye çalıştım. Beğeneceğini umarım.

Sensizlikteki BEN

Gülçin Serin-Hamburg

Sn. Gülçin Serin hanıma bu güzel yazıyı kaleme aldığı için sonsuz teşekkür ediyorum. Hayatınız her daim mutlu günler ile  dolu olsun!

******

HEPİNİZE MUTLU VE BAYRAMLAR DİLİYORUM…!

Mehmet Sungur

Mart Çiçeği(m)

Ben;
Bir fidan'ken ömrümün baharında
Sen;
Bir tomurcuktun gülün dalında
Ben;
Dalımdan yaprak verirken
Sen;
Bir çocuktun okul yolunda

Başak sarısı uzun saçlarında kurdelan vardı
Mutluluk tebessümdü yanaklarında
Ben'se bir rüzgarın esintileriyle
Şarkılar söylüyordum gurbet yolunda

Bak Bebeğim...!
Mart Çiçeği(m) benim...
Yıllar ne çabuk geçmiş
Sen şimdi büyümüşsün
Tomurcukların çiçek olmuş
Yaprağın renk almış güneşten
Dalların meyva çağında

Sen hiç salınmadın kökünden
Ben geldim sana uzaklardan...
Çatışdı kaderimiz yol kavşağında
Sen hala Mart Çiçeği(m) gibisin
Ben'se Sonbaharımda

Uzat ellerini bir köprü kuralım
Aramızdaki bir mevsim üstüne
Adını Dostlar köprüsü koyalım
Mart çiçeklerini okşayan
Hazal yapraklarını hazırlayan
Sicak yağmuruyla toprağı sulayan
Bir mevsim üstüne köprü kuralım
Öyle değilmi bebeğim?
....Mart Çiçeği(m) [...]

ms. 03 Ekim 2011 Pazartesi
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers