MEN DAKKA DUKKA-MUTMAİN VE KİN

Yazan: Ferruh SİDAR

Atatürk’e yapılan saldırılar “ilahi egemenliğin ulusal egemenliğe dönüşeceği fikri”nin Amasya Tamimi ile sezinlenmesinden sonra başladı. Daha sonra, ardı arkası kesilmeyen suikastlar zincirinin halkalarında “karşı devrim”cilerin, M. Kemal’in tanımıyla: “birtakım şeyhlerin, seyitlerin, dedelerin, çelebilerin, babaların, emirlerin” ve onlarla işbirliği yaparak iktidarı ele geçirmek isteyen güçlerin bağlarına tanıklık ettik. “Bu kişilerin arkasından sürüklenen, yazgılarını ve canlarını falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşan bir topluluğun uygar olamayacağı” gerçeğinden yola çıkarak gerçekleştirilen devrimleri ve sancılarını yaşadık…

Kurtuluş Savaşı’nda sergilenen birliktelikte herhangi bir sorun yoktu; savaş, işgalciler ve onların işbirlikçilerine karşı sürdürülmüş, tarihin altın sayfalarına yazılacak olan büyük zaferle sonuçlanmıştı. Ne var ki,  bu aşamadan sonra bütünlük bozuldu. Kurtarılmış bulunan devletin yapısı ve nasıl yönetileceği konusunda yaşanan ayrışma, ne yazık ki, ilerleyen süreçte daha da derinleşti.

Din adına çıkartılan isyanlar bastırılsa da, halifeliği savunanlar bir şekilde tarafsızlaştırılsa da, “kin”e kaynaklık eden ruh varlığının sürdürülmesi engellenemedi. Cumhuriyet’i kurma girişimlerinde yaşanan gerginliğin bünyesinde filizlenen “öç alma” duygusunun gelişerek ülke topraklarını sarıp-sarmalamasında sosyolojik gerçekliğin payı da büyüktü kuşkusuz.

Devrim’in sıcaklığı ile buharlaşan bir duygu ve onun beslediği bir düşününün, bulut bulut kümeleşerek geri dönüşüne olanak sağlayan rüzgârın 195O de esmeye başladığı sır değildir. Gizlemediler zaten, sağanağa dönüştükleri her koşulda Demokrat Parti’nin devamı olduklarını dillendirerek, yan yana dizilmiş kahramanlarının devasa resimlerini ülkenin tüm cadde ve sokaklarında sergilediler…

Farklı yapılarla da olsa 1950’den beri Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin zihinsel biçimine özgü uygulamalarla evirildik. Böyle olsa da, Atatürk’e ve o’nun kurduğu kurumlara olan kin tükenmedi bir türlü. Altın çağlarını yaşadıkları bu günlerde, yıllardır külün ateşi barındırdığı gibi, yüreklerinde sakladıkları kini ortalığa saçarak gururlanıyorlar adeta. Cumhuriyet’in bütün kurumlarını kontrol ederek diledikleri biçime dönüştürüyorlar. Ülkede tüm yaşam bir çift dudağın hareketiyle şekilleniyor. İnsanları ısrarla “taraf” olma konusunda uyarıp tehdit ediyorlar. Köken ve inanç konusunda toplumsal bölünmeye yol açacak davranışlar sergilemekten çekinmiyorlar. Bilinç veya bilinçaltı direktiflerin gölgesinde süren gelişmelerle savrulan kesim ne yapacağını bilmez bir halde, şaşkın…

Halkın yarısının benimsemediği bir anayasa paketini TBMM’den oy çokluğu ile geçirdiklerinde iktidar partisinin lideri,  “mutmain*” olduğunu söylemişti. 30 Mart 2012’de aynı yöntemle çıkartılan eğitim yasası ile, daha önce meclisten geçen, kişiye özel MİT yasası nedeniyle de başbakanın “mutmain oldum,” dediğine tanıklık ettik.  İmam Hatip Okullarının orta kısmına yeniden hayat verecek olan tasarının gerçekleşmesi nedeniyle başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü de Arapça, “yaparsan yaparlar” anlamında, “men dakka dukka,” diyerek 28 Şubat sürecine gönderme yapmıştı. Başka bir deyişle, yeni eğitim yasasının kesintisiz sekiz yıllık eğitimin rövanşı olduğunu vurgulamıştı. Yasanın kabul edilmesinden sonra, başbakanın: “28 Şubat’ın izlerini sildik,” demesi de bu amacın açık bir şekilde yansıtılmasıydı kuşkusuz. Böyle olmakla birlikte, dinin: hukuksal, eğitimsel ve kültürel alandan soyutlanmasını amaçlayan laikliğin delinmiş olmasıydı gerçekleşen şey.

Uzlaşı istemediler, sayısal üstünlükleri nedeniyle istedikleri her yasayı dayattılar. Uzlaşı fedakârlık gerektirdiği için doyuma ulaşma olanağı yoktur. Başka bir deyişle, uzlaşı nedeniyle “mutmain” olunamaz. 1923 – 1950 yılları arasındaki uygulamaların çoğu onlar için dayatmaydı. İşaret parmaklarını uzatarak, iki de bir “men dakka dukka” demeleri de bu yüzden. “Yaparsan yaparlar”dır, öç almadır vurguladıkları şey. Öç almaya ilişkin uygulamaları nedeniyle kendi dünya görüşlerini paylaşan Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bir sempozyumdaki (2 Nisan 2012)  uyarısı bu gerçekliği tüm açıklığı ile gözler önüne serdi. Başkan’ın, yapılacak reformların geçmişten intikam alma aracı olarak kullanılmaması uyarısı ve ardından “Aktörleri değişmiş yeni vesayet odaklarının oluşmasına imkân vermeyen samimi değişimlere inanmak istiyoruz. Hukuk sistemini geliştirirken, yeni mazlum ve mağdur oluşturmayalım,” çağrısı “öç alma” arzusunun ne denli belirginleştiğinin de kanıtı oldu.

Demokrasi konusunda Atatürk’ün tavrı da eylemleri de açık. “Türkiye’de tek kişiye dayanan yönetimin sona erdiğini görmeden ölmek istemiyorum, tek amacım demokrasidir,” derken, geleceğin bireylerinden : “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller,” diye söz ediyordu. Engin görüşleri doğrultusunda da “Türk Gençliğine Hitabe” sini bıraktı.

Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış bulunan başbakan yardımcısının, “ne var bunda, ayet mi,” dediği, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okullardan kaldırılması tartışıldı 2012 Türkiye’sinde. “Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz,” diyen başbakanın, kendi dünyasına özgü anlamaları yansıtan bir şairin “Gençliğe Hitabe” şiirindeki, “  kalbinin, beyninin, dilinin, dininin ve kininin davacısı bir gençlik istiyorum,” dizelerini ekranlardan vurgu yaparak okuduğuna tanıklık ettik. Yetmedi, kısa bir süre sonra da (5 Mayıs 2012) “tek din”in Kırmızıçizgileri’nden biri olduğunu, vurgu yaparak dillendirdi… Eğitim ve sanat başta olmak üzere tüm yaşamı kendi dünya görüşlerine göre düzenlemek konusunda hiçbir çekince göstermediler.

Kin’e ilişkin söylem yeni değil. RP’nin iktidar olduğu dönemde de kimi milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve kimi dini liderlerin: “kininize sımsıkı sarılın ve asla ondan vazgeçmeyin,” diye haykırışlarına tanıklık etmiştik…

Ulu öndere çekinmeden ve her koldan, diledikleri gibi saldırıyorlar. Bu saldırı yalnızca yarattığı kurumlarla da sınırlı değil, kimliğine ve kişiliğine de dil uzatıyorlar. O’na ilişkin atılmamış iftira, yapılmamış hakaret kalmadı. Amaçlarına ulaşamayacak olsalar da, bu tutumlarını sürdürmeye kararlılar. 2012 Mayıs’ının ilk çeyreğinde yönetimin başkanlık sistemini tartışmaya açması aşamasında da “pes” dedirtecek nitelikte şeyler söylenip-yazıldı. Sabah Gazetesinde görevli, adı Emre, ben farklı söylüyor olsam da soyadı Aköz olan bir köşe yazarı, Atatürk’ün başkanlık sistemini neden istemediğine ilişkin makalesinde, Atatürk’ün geceleri eğlendikten ve konuklarını gönderdikten sonra, yatmadan önce mutlaka etsiz kuru fasulye yediğini, bu nedenle de ertesi günü saat 11.oo den önce uyanamadığını, başkanlık sistemi çalışkan ve dinamik olmayı gerektirdiği için de, o’nun yaşam tarzına uymayacağını saygısızca vurguladı. Aynı yazısında, bu sistemin nitelikli ve çalışkan bir lider olan başbakan Erdoğan’a uygun düşeceğini dillendirirken zihniyetine özgü bir kıyaslamada bulundu.

Yine, her süreçte olduğu gibi bir gurup akademisyen de bu aşamada Atatürk ilkelerinin çağdışı olduğuna ilişkin görüşlerini koro halinde seslendirmekten geri durmadı. Ulu önder’in “hain,” diye nitelediği kişileri “kahraman” ilân edip, kimilerinin de heykelini dikmeleri, 1923 ve sonrasına ilişkin uygulamaları saptırarak İnönü’nün kimliğinde Atatürk’e saldırmaları da yukarıdaki zaman diliminde gerçekleşti.

Çağdaşlaşmaya ilişkin serüvenimizin gerçek sancısı olan ve dönüşümün yollarına mayın döşeyen zihniyetin geleneksel kültür üzerinden yükselişini sosyolojik açıdan inceleyen bir çalışma bulunmasa da, bizi utandıran demokrasi tarihimizin sancılı yıllarını dillendiren pek çok kaynak yaşadığımız çelişmeleri ayrıntılarıyla sunuyor bize. Her şey güç (iktidar) uğruna yapıldı. Ulu önderin kurduğu sistemle birey yaratma projesi askıya alındı ve güç’e tapan bir toplum yaratmak için yarışıldı adeta. Süreç tüm hızıyla ilerliyor. Yol alınmadığı söylenemez. Daha önce ayrıntılarıyla yazdığım, her konuda utanç veren birinciliği kimseye kaptırmadığımız AHİM’in raporları ortada.  Uluslar arası, Economist, Ipsos vd. gibi saygın kurumların araştırmaları da öyle, can yakıcı türden.

Şubat 2012’de IPSOS’un mutluluk konusunda yapmış olduğu araştırmaya göre Endonezya, Meksika-Hindistan, sonra da Türkiye var mutluluk listesinin başında. Dünya üçüncüsü olmuşuz. Yaşam koçlarımız bu durumu, “parayla saadet olmaz” fikrinin göstergesi olarak değerlendirdi. Farkındalık bilinci gelişmemiş, eğitim oranları son derece düşük, evrensel insan hakları konusunda fikri bulunmayan insanların değerlendirmelerine bakılan penceredeki hüzün görülmedi. Yolsuzlukla, hukuksuzlukla, etnik ya da dinsel sorunlarla harmanlandıktan sonra, sınırlı bir çoğulculuk görüntüsünün gölgesinde, tek parti egemenliği ile anılan hibrit yönetimlerin oyuncağı olan kitlelerin mutlu oluşu Orta Çağ’a özgü bir yaklaşımla değerlendirildi. İleri demokrasi aşamasında bulunduğumuz dillendirilirken 167 ülke arasında tam ve kusurlu demokrasiler arasında yer alamayışımız, Tanzanya ve Uganda gibi ülkelerin yer aldığı hibrit (karışık) rejimler gurubunda Nikaragua ile 89. sırayı paylaşmış olmamız mutluluğumuza asla gölge düşürmedi…

Ferruh SİDAR

SAKİNE BATURAY VE 19 MAYIS: HOŞ GELDİN PAŞAM, SEFALAR GETİRDİN!

Bu veya buna benzer bir ifadeyle karşılamıştır SAKİNE hanım Mustafa Kemal Paşayı 19 Mayis 1919 günü Samsun limanında.

İstanbul’dan gelen Bandırma vapurunun getirdiği yolcu, her hangi bir yolcu değildi. Kaderine el konulmuş olan bir Milletin umut kaynağı olabilmeye aday bir Türk evladıydı.
Öyle bir Millet`ki, şanlı bir tarihin sayfalarına adını yazdırmış, tarih yazan başka milletlerin tarihine son vermiş, bir çağı kapatıp yeni bir çağ açmış, kıtalar üzerinde adaletli yönetimiyle Etimolojik ayırım yapmadan bir İmparatorluğun kurucusu olmuş ve Rönesansın yolunu açmış olan Islama sahip çikmiştir.
İşte böyle bir Millet; bu acı günlerinde bir umut bekliyordu. Bir umut bekliyordu Anadolu halkı. Elinden alınmak istenen şanlı tarihine ve ona leke sürdürmek istemeyen Türk Milleti, umudunu bekliyordu.
Tarihinde 16 devlet kuran, hiç bir çağda ve zamanda esaret altında yaşamayan bir Millet umuduna hoş geldin diyordu Samsun limanında.
Kendisini karşılayan eşraf arasında tek bir kadın vardı, SAKİNE… genç bir Anadolu kadını… HOŞ GELDİN PAŞAM, SEFALAR GETİRDİN… diyebilmek için Samsun limanına koşmuştu SAKİNE…
Kimdi bu SAKİNE? Neden tarihin gölgesinde kalmıştır bu aydın Türk kadını? Neden diğer; haklı olarak… tarih sahnesinde isimlerini duyduğumuz, okuduğumuzlar arasında yerini bulamamıştır bu yarini görebilen aydin Türk kadını…SAKİNE.


Bence SAKİNE ve daha binlerce SAKİNE’LER vardır tarihimizde. Gönül isterdiki, hepsinin adını altın harflerle yazabilseydik. Bu isimlere ulaşabilmek imkansız olabilir, ancak bilinenleri anmak hepimizin tarihi görevidir. Bu tarihi göreve katkıda bulunabilmek için yaptığım araştırmalarda şanslı bir tesadüf beni alttaki makaleyi bulabilmeme yardım etti.
Bu günün anısına ve SAKİNE ablalara şükran borçlu olmanın gururuyla; alttaki makaleyi okumanıza sunuyorum.

Bir daha 19 Mayislar yaşamamak umuduyla
Kalın sağlıcakla
Mehmet Sungur
***
Yazar; Necat ÇETİN Yerel Tarih Araştırmacısı
Sakine Baturay(Atatürk’ü 19 Mayıs 1919 ‘da Samsunda Karşılayan Tek Kadın)
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurcusu Ulu Önder M.Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 günü Samsuna çıkışı Türk İstiklal Harbinin başlaması ve kendisinin de doğum günü kabul ettiği günüdür. Atatürk’ün Samsuna gidiş nedeni ve kişi sayısı hakkında devamlı araştırma konusu olmuştur. Ancak biz bu konuya girmeden asıl konumuz olan “Atatürk’ü Samsun iskelesinde karşılayan tek kadın Sakine Hanımı” yazacağız.
Giriş:
16 Mayıs 1919 Cumartesi günü, İstanbul’dan kalkan, Kaptan İsmail Hakkı (Durusu) idaresindeki Bandırma Vapuru, Dokuzuncu Ordu Kıta’ları Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ile mahiyetini Samsun’a götürüyordu. Atatürk, Samsun ve çevresinde asayişi düzenlemekle görevli idi. 18 Mayıs 1919′da Sinop’a geldiler. Atatürk, iskeleye çıkarak, karadan Samsun’a yol olup olmadığını sordu, olmadığını öğrenince de tekrar vapura binerek Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs 1919 Salı günü sabahı saat 6 ‘da Samsun limanındaydı. Savaşlardan yenik çıkmış bölünmüş, umutsuz yorgun, çileli bir milleti, yeniden diriltmek, ayağa kaldırmak üzere, Atatürk’ün Samsun’a ve Anadolu’ya ilk ayak basışı o gün, o saatti.
Samsun’a Müfettişlik Karargâhının 18 subay ile birlikte çıkıyorlardı. Bu subaylar, o günkü rütbeleri ile şunlardı :

1- Üçüncü Kolordu Komutanı Kur. Alb. Refet (Bele)
2- Müfettişlik Kur. Bşk. Alb. Kazım (Dirik)
3- Müfettişlik Sağlık D. Başkanı. Dr. Alb. İbrahim Tali (Öngören)
4- Kurmay Bşk. yardımcısı Yarbay Arif (Ayıcı)
5- Müfettişlik Karargahı İstihbarat Müdürü Binbaşı Hüsrev (Gerede)
6- Topçu Binbaşı Kemal (Doğan)
7- Dr. Binbaşı Refik (Saydam)
8- Başyaver Yzb. Cevat Abbas (Gürer)
9- Yzb. Mümtaz (Tunay)
10- Yzb. İsmail Hakki (Ede) 11- Yzb. Ali Şevket (Öndersav)
12- Yzb. Mustafa Vasfi (Süsoy)
13- Üsteğmen Hayati
14- Üsteğmen Arif Hikmet (Gerçekçi)
15- Üsteğmen Abdullah 16- Teğmen Muzaffer (Kılıç)
17- Şifre Kâtibi Faik (Aybars)
18- Şifre Kâtibi yardımcısı (Atasev)

Samsunlular Atatürk’ü çoşkun bir törenle karşıladılar. Atatürk, doğruca kendisi ve arkadaşları için hazırlanan Mıntıka Palas’a yerleşti. Burası iki katli taş bir yapıydı. Atatürk’ün Samsun’a geleceği, İstanbul’dan telgrafla mutasarrıfa duyurulunca bu bina hazırlanmıştı. Atatürk o gün ve ertesi günler hep bu otelde kaldı, çalışmalarını burada sürdürdü. Samsun’a geldiğinin ilk günü emrindeki valilikler ve kolordu komutanlarından bölgenin asayiş durumunu sordu, ertesi günü Sadrazam Damad Ferid’e “İzmir`in işgalini milletin asla kabul etmeyeceğini…” telle bildirirken Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa ile de bağlantı kurdu. Samsun’a gelişinin dördüncü ve beşinci günleri, İstanbul Hükümetinin ve hele itilaf Devletlerinin kuşku duyacağı davranışları ile dikkatleri üzerinde toplamış bulunuyordu.
25 Mayıs 1919′da da “…bazı şikâyetleri yerinde tetkik ve tedbir almak üzere Karargâhı Havza’ya nakleddiği “ gerekçesiyle Havza’ya geldi. Samsun’da karşılama:
Fırtınalı bir Pazartesi günü Samsun sahiline demir atan ve bilinen adıyla Bandırma Gemisi’ndeki Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ilk olarak Havuzlu İsmail’in kullandığı sandalla Kurmay Binbaşı Mahmut Ekrem Bey karşılar. Güvertede bulunan Mustafa Kemal’in yanına giden Mahmut Ekrem Bey selam verir ve “Hoş geldiniz Paşam” diyerek Mustafa Kemal’i Samsun’da ilk karşılayan kişi olur. Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatacak olan Mustafa Kemal’i karaya ise Karakaş Mustafa lakaplı kayıkçı çıkarır. Uzun yıllar Mustafa Kemal’i karaya Havuzlu İsmail’in mi, yoksa Karakaş Mustafa’nın mı çıkardığı tartışılsa da daha sonra resmi olarak Karakaş Mustafa’nın çıkardığı kabul edilerek Karakaş’a ölümünde resmi tören yapılır. Bugün, Asri Mezarlık’ta yatan Havuzlu İsmail’in (Yurtsever) de Mustafa Karakaş’ın da mezar taşlarında Atatürk’ü Samsun’da karaya çıkaran kişi oldukları yazısı yer alıyor.
Paşa’yı karşılayan Samsunluların arasında ise tek bir kadın vardır. Sakine hanım. Birazdan yazacağız. 19 Mayıs’tan günümüze ayakta kalan tek iskele: Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a ilk adımlarını Reji İskelesi’nden atarlar. Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslar tarafından kentin bütün iskeleleri bombalanmış, ancak bir tek Fransızlara ait Reji İskelesi sağlam kalmıştır. Fransızlar o dönemde Samsun’da kurulu bir fabrikada (Reji) sigara üretmektedirler. İskele’nin adı bu nedenle Tütün İskelesi olarak da geçmektedir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’da küçük bir grup karşılar. Karşılamada Samsun Mutasarrıfı İbrahim Ethem bey bulunmamaktadır. Mutasarrıf rahatsız olduğunu belirterek yerine Muhasebe Müdürü Osman Bey’den heyeti karşılamasını ve ağırlama işleriyle ilgilenmesini istemiştir.
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışına ait canlandırma dışında fotoğrafının ise bulunmadığı belirtiliyor. Ancak emekli pilot binbaşı sayın Celal Uzar bana 19 Mayıs 1919’da çekilen, bu konuda İstanbul’da yaşayan bir ailede bazı fotoğraflar olduğunu, ailenin bu fotoğrafları Samsun Belediyesine gönderdiklerini, ancak bu fotoğrafların kayıp olduğunu söyledi. Belki bir gün bir yerden çıkar. Grubun Konaklaması:
Mustafa Kemal ve arkadaşları kalabalık oldukları için tek otele yerleştirilemezler. Atatürk ve bir grup maiyetiyle birlikte Jean İonnis Mantika’ya ait olan “Mantika Palas”a yerleştirilirler. Diğerleri ise bugünkü Samsun Ticaret ve Sanayi Odası’nın yerinde bulunan o zamanki Karadeniz Oteli’nde kalırlar. Mantika Palas, uzun yıllar “Mıntıka Palas” olarak adlandırılmış ve günümüzde “Gazi Müzesi” olarak kullanılıyor. Atatürk’ün Samsun’a gelişi İngilizler tarafından tedirginlik yaratırken, halk tarafından henüz önemi anlaşılamamıştır. Beş yıl sonra (20 Eylül 1924) büyük coşkuyla karşılanacak olan Mustafa Kemal’in Samsun’a ilk gelişi ise o günkü gazetelerde yeterince yer bulmaz. 25 Mayıs’ta Havza’ya giden Mustafa Kemal, bazı kaynaklara göre Mantika Palas’ta kısa süre konaklamış, Samsun’dan ayrıldıktan sonra ‘eski Ankara yolu’ olarak bilinen güzergah üzerindeki Avdan Köyü’nde karargah kurup bir süre de burada kaldıktan sonra Havza’ya geçtiği belirtiliyor.
Şimdi asıl konumuza dönelim. Geçenlerde Torbalı parkında sayın Orhan Baturay ile bir çok yaşlı kimse ile sohbet ediyorduk. Orhan bey bir ara annesi Sakine Hanımın kendilerine hayatı boyunca “ben Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’da 19 Mayıs 1919 günü iskelede karşılayan tek kadındım “ diye gurur duyduğunu anlatınca bu konuyu araştırayım dedim. Sakine Hanım, Orhan beyin dediğine göre Erzurum İspir ilçesi Baksır-Kındız köyü doğumlu. Babası Hasan Reis. Samsun’da eşraftan Ömerzadelerin yanında takada çalışıyor. Romanya’-Köstence’den Samsun’a petrol taşıyorlarmış. Yani her ne kadar Hasan Reis Erzurum’lu ise de gurbetçi. Sakine hanım 1896 doğumlu. Nüfus kağıdına göre Samsun doğumlu. Ancak o kayıtta bir tutarsızlık var. Sakine hanım 1911 veya 1912 de Muhsin adlı birisi ile evlenmiş. Bu evlilikten Lütfü adında bir çocuk olmuş. Ancak çocuk ayakları içe doğru 90 derece dönük.. Yani sakat. Bu arada kocası Muhsin bey Yemen harbinde askerde kalmış. Köy Ermenilerin katli¤¤¤¤¤ uğramış. Sakine hanım tek sakat çocukla kışın 2,5 ay süren bir yolculuktan sonra Samsun’a babasına sığınmış. Orhan bey annesinin bu yolculuk sırasında geçtikleri köylerdeki Ermeni mezalimini anlatırken özellikle kazığa oturtulmuş Müslümanları anlatırken ağladığını belirtti. Samsun’a varınca önce oğlunun düzgün yürüyebilmesi için devlet hastanesine yatırır. Hastanede ortopedist Amerikalı doktorlar vardır. Amerikalı doktorlar oğluna tedavi ederken Sakine hanım diğer hastalarla da ilgilenir. Yani bir bakıma gönüllü hastabakıcıdır. Bu durum Amerikalı doktorların dikkatini çeker. Oğlu Lütfü amaliyatla tedavi olur. Ama Sakine hanım hastabakıcı olarak işe alınır. Bu arada Amerikalı doktorlardan İngilizce ve latin alfabesini öğrenir. Sakine Hanım girişken, aktif ve zeki biridir. Hele hele konumu hastabakıcı da olsa şehirde ne olup bittiğini saati saatine öğrenmektedir.
Şehre Mustafa Kemal’in geleceği öğrenince eşraftaki kişilerle beraber tek kadın olarak iskelede karşılar. Sakine Hanım tüm hayatı boyunca bu anı tanıklık eden tek kadın olmanın gururunu çocuklarına hep anlatır. Sırf çocuklarına değil etraftaki kişiler de. Ben bu araştırma sırasında yakında bulunmuş kişilerden aynı yönde bilgiyi teyit ettim. Örneğin Sayın Hasan Varlık abiye konuyu açtığımda o da bana aynı bilgiyi kendisinden duyduğunu söyledi.Her ne kadar bu küçük ayrıntı o gün için önemsiz olsa dahi bugün için bilinmesi açısından önemli. Bu da bana nasip oldu. Bu bilginin teyit etme şansı şuan için ne yazık ki yok. Ama ileride ortaya çıkabilecek bir belge veya anı defteri veya günlük veya bir fotoğraf bu bilginin güçlenmesini sağlayacaktır. İstiklal Harbi boyunca Samsun’lu kadınları örgütler. Ömerzadeler’ de kendini destekler. Onlardan pamuk ve yün toplatır. Bunlar kirmanlarda eğrilir., Cephedeki askere içlik olarak dokunur ve cepheye gönderilir. Denizli’nin Çal ilçesinin Süller köyünden olan Abdullah bey rüştüye (ortaokul) mezunudur. Askere sıhhiye eri olarak alınır. 11 yıl doğu cephesinde görev yapar. Sahra hastanesinde çavuş olur. O günün adeta doktoru. Seferberlik (Mondros Mütarekesi )sonrası terhis olur. Memleketine gemi ile dönmek için Samsun’a varır. Hastaneye hastabakıcı arandığına dair ilânı görünce imtihana alınır ve işe başlar. Bir süre sonra Sakine hanımla tanışırlar ve evlenirler. Ancak Abdullah bey sağlığından dolayı bir süre sonra memleketine dönmek zorunda kalır. Halı ticaretine atılır. Başarılı olamaz. Tayin ister. Bakanlıkça sıtma savaş memuru olarak 1929 yılında Torbalı’ya atanır. At sırtında yıllarca sıtma ile Torbalı ve Menderes köylerinde mücadele eder. Evden bir çıktımı ancak 20 gün sonra dönmekte, aldığı kan örneklerini İzmir’e göndermekte ve kinin tedavisini bizzat yürütmektedir. Köylerde âdeta doktor olur. Sakine hanım ile evliliğinden 2 çocuğu olur. Soyadını Atatürk döneminin ünlü denizaltısı Baturay olarak alır. Çünkü bu denizaltılara isimleri bizzat Atatürk tarafından verilmiştir (Saldıray – Baturay – Yıldıray) Sakine hanım okumaya çok düşkündür, özellikle de tarihe. Abdullah bey 1954 yılında malûlen emekli olur. 1973 yılında vefat eder. Sakine hanım mahallenin sağlıkçısıdır. Kendisi de 1974 yılında vefat eder. İlk oğlu Lütfü Şahiner devlet tarafından İsviçre’ye eğitime gönderilir. Makine Mühendisi olur. İzmit Seka da çalışır. Diğer oğlu Orhan bey sanat enstitüsü elektrik bölümünü bitirir. Torbalı’nın ilk elektrik tesisatını çeker. Diğer oğlu Mehmet emekli olur . Geride tek yaşayan Orhan bey yaşamaktadır.
O günün şartlarında Mustafa Kemal’i karşılama cesaretini gösteren bu aydın Türk kadının saygı ve rahmetle anıyoruz. Bu çalışmada benimle bilgi ve özel fotoğraf arşivini paylaşan sayın Orhan Baturay’a , sayın Hasan Varlık’a, Sayın Celal Uzar’a buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Her zaman söyledim. Tüm hatalar tarafıma aittir. Hiç bir iddiam yoktur. Amacımız kayıt altına alınmadır. Bu araştırmanın ileride yapılacak akademik çalışmalara ışık tutması dileği ile.
Kalın sağlıcakla.
Necat ÇETİN Yerel Tarih Araştırmacısı Torbalı İzmir

Bu önemli tarihi belgeleri bizlerden esirgemeyen Sn. Necat ÇETİN`ne sonsuz teşekkür etmeyi borç bilirim.

Mehmet SUNGUR

 

KİTAP OKUMAK GÜNAHMIDIR?

Korkmayın; kitap okumak günah değildir…! Eğer kitap okumak günah olsaydı, Kur’an-ı kerimin ilk kelimesi “oku” olmazdı. Ikra (Alak) suresinin ilk ayeti vahiy olduğunda; Kur’an-ı kerim henüz yoktu. Yoktu ama; oku emriyle başlamıştı ilk ayet: “İkra = Oku”! olarak inmişti.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla 

1.Yaratan Rabbin adıyla oku.
2.O, insanı bir alak’tan yarattı.
3.Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;
4.Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. 

5.İnsana bilmediğini öğretti.
Demek ki, kitap okumanın günah olmadığı açık ve seçik ispat edilmiştir.

Şimdi soracaksınız ki…bu yazıya neden böyle başladım?

Böyle başladım; çünkü içimde bir sızı var; kanayan bir yaranın oluşturduğu bir sızı. Bu kanayan yaranın daha bir çok insanların içinde olması beni teselli etmiyor. Aynı “sızıyı” paylaşmak; yaranın derinliğinin bir kanıtı olmaktan öteye gidemiyor.

Ülkemizin insanları kitap okumaktan “nefret” eder gibi bir durum sergiliyor. Kitaptan korkuyorlar mı bilinmez ama; gerçekten çok az kitap okuyan bir milletiz. Alttaki istatistiklere bakıldığında insanın içi burkuluyor.

TÜRKİYE VE DÜNYADA KİTAP OKUMA ORANLARI ARAŞTIRMASI…!

Bir Fin atasözü:

” Kitaplıklar demokrasinin kaleleridir” demekte.
Kaleleri ve muhafızları olmayan ülkelerdeki idarenin zarfı demokrasi olsa da buna mazrufsuz demokrasi denmezse başka ne denir!…
2000 yıl öncesinden Ovidius’da(İ.Ö. 43 – İ.S. 17) “Gençlerini kitapla beslemeyen toplumların sonu acıdır.” uyarısını yapmış….
Ülkemizde henüz tam gelişmemiş bir demokrasi olduğunu düşünürsek; kitap okumanın daha da zorunlu olması gereklidir. Okumayan bir toplum kendisini geliştiremediği gibi, demokrasisini de geliştiremez bir toplum olur.

Kitap okumak bizleri medeni toplumlar arasına katar. Farklı dünyaları tanımak imkanımız olur. Kelime hazinemiz zenginleşir. Karşılaştığımız problemleri çözmekte zorluk çekmeyiz. Daha sayılıp ta bitmeyecek kadar faydası olan kitap okumayı çocuklarımıza aşılamak ebeveynlerin “mecburi” borcudur.

Dünya üzerinde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre:
• Kitap, Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 nci sırada yer alıyor.

• Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, ABD’de yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken, bizim ülkemizde sadece on binde bir kişi kitap okuyor.

• Türkiye’de günde ortalama beş saat televizyon seyredilirken, kitap okumaya yılda sadece altı saat ayrılıyor.

• Türkiye’de okunan kitaplar genellikle siyaset, aşk, cinsellik konularını işliyor.

• 8 milyon Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 75 milyona yakın Türkiye’de bu rakam ortalama 2 bin – 4 bin dolayında. Çünkü Türkiye’de okuma alışkanlığına sahip kişilerin sayısı 70 bin dolayında.

• Japon’lar yılda ortalama 25, İsviçreli 10, Fransız 7 kitap okurken, Türkiye’de bir kişi on yılda bir kitap okuyor.

• Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor yılda. Dünya ortalaması da 1,3 dolar. Ülkemizde ise bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar yani 45 sent ayırabiliyor.

• Türkiye’de dergi okuma oranı yüzde 4, gazete okuma oranı yüzde 22, radyo dinleme oranı yüzde 24, televizyon izleme oranı yüzde 95.

• Biz Türklerin kitap okumaya ayırdığı zamanı, Norveçli 300’e, ABD’li 210’a, İngiliz 87’ye, Japon 97’ye katlıyor.

• Birleşmiş Milletler’in insani gelişim raporunda ülkeler kitap okuma oranına göre sıraya dizilmiş. Türkiye 86 ncı sırada.

Evet…Dünya sıralamasında; İnsan gelişiminde 86 ıncı sırada saymaktayız. Ama laf ebeliğine gelince birinci sıralarda olma ihtimalimiz haylı fazladır.

Şimdi anlıyormusunuz içimdeki sızıyı?

 

Gelecek nesillerin birer „kitap faresi“ olmaları umuduyla….

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

 

 

 

 

GURBETTEN YETKİLİLERE EĞİTİM MEKTUBU

Doçent Dr. Nuh Aydın, Amerika’da bir üniversitede 17 yildan beri öğretim üyesi.

Nuh Bey, Amerika’dan Türkiye’ye bakınca neden Türkiye’de özellikle eğitim alanında bazı şeylerin eksik, aksak ve yanlış gittiğine dikkat çekiyor. Bununla ilgili yetkililere açık bir mektup yazmış. Bu yazımı sizlere bu mektubu paylaşmak istiyorum. İşte o mektubunun tamamını siz aziz okurlara sunuyor. Gerisini yetkililere bırakıyorum.

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Eğitim Bakanım ve Sayın YÖK Başkanım!

Ben 17 yıldır ABD’de bulunan bir akademisyenim. Şu an Ohio eyaletinde bir üniversitede Matematik alanında doçent olarak vazife yapıyorum.  Ülkemizde YÖK kanunu ve üniversitelerimizde yapılması düşünülen köklü reformların gündemde olduğu şu günlerde eğitim sistemimiz adına ciddi bir problem olarak gördüğüm çok önemli bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Genel olarak üniversitelerimizde verilen eğitim kalitesi.
Konuya girmeden önce özgeçmişim  hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. 1989 yılında Bakırköy Endüstri Meslek Lisesinden mezun olup ODTÜ Matematik Öğretmenliği bölümünü kazandım. 1994 Şubat döneminde mezun olup ODTÜ Matematik bölümünde master ve asistanlığa başladım. Aralık 1994 tarihinde master ve doktora çalışmalarıma devam etmek üzere MEB bursu ile Ohio Devlet Üniversitesine gittim. O tarihten beri ABD’deyim. 2002 yılında Matematik alanında doktora aldım. Ayrıca Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Bilimleri alanlarında da master dereceleri aldım. 2002 yılından beri Kenyon College’ta çalışmaktayım. 2008 yılında doçent oldum. 2009–2010 akademik yılında  misafir öğretim görevlisi olarak Bakü’deki özel Qafqaz Üniversitesi’nde bulundum. Bu yaz TÜBİTAK’ın konuk bilim adamı programı çerçevesinde İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde ziyaretçi araştırmacı olarak ortak çalışmalarda bulundum. Birkaç gün önce ABD’ye geri döndüm.
Bu yazıda dile getirmeye çalıştığım hususlar hayatım boyunca yaşadığım tecrübeler, aldığım eğitim ve ülkemde ve ABD’deki uzun yılların müşahedelerine binaen ortaya çıkmış fikir ve mülahazalardır. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki bu yazıyı kaleme almamın yegane sebebi ülkemizin eğitim sisteminin özellikle de üniversitelerimizde verilen  eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve  olumlu yönde değişime katkıda bulunabilme çabasıdır.  Tarihi bir süreçten geçen ülkemizin dünya standartlarında hak ettiği yeri alabilmesi için eğitim alanında da gerekli reformların hayata geçirmesinin bir zaruret olduğu kanaatindeyim.
Eğitim sistemi içerisinde üniversite eğitimi önemli bir yere sahiptir. Genel olarak ele alırsak maalesef ülkemizde üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hak ettiği önemin verilmediği görülür. Genel manzaraya bakarsak üniversite sınavı adeta bir at yarışı haline gelmiş durumda ve gençlerimizde üniversiteyi kazandıktan sonra adeta herşey bitmiş havası hâkim olmaktadır. “Ha gayret biraz daha dişini sık, üniversite sınavını kazan” anlayışı ile motive edilen –ki bu motivasyonun arkasında  bazen açık bazen dolaylı olarak  “üniversiteyi kazandıktan sonra pek ders çalışmak zorunda kalmayacaksın” iması var –gençler maalesef üniversiteye başladıklarında hakikaten öyle bir ortam buluyorlar ki derslere devam etmek, düzenli ders çalışmak, düzenli ödev, proje ve araştırma yapmak gibi gerekliliklerle karşılaşmıyorlar. Tabii ki bunun istisnaları var ama genele bakarsak durum böyle. Eğitim sisteminin üniversite öğrencilerini düzenli olarak çalışmaya mecbur etmemesi neticesinde üniversite gençliğimizin önemli bir kısmı potansiyel olarak alabilecekleri  kalite ve nitelikte bir eğitimin çok gerisinde  eğitim alarak mezun oluyorlar. Bundan en fazla zarar gören ise ülkemiz oluyor. Üniversite sınavı adeta nihai bir hedef haline gelmiş durumda. Bunun sonucu olarak çok sayıda kabiliyetli ve donanımlı gencimiz ulaşmaları mümkün olan noktaya ulaşamadan üniversitelerden mezun oluyor.
Günümüz dünyasında üniversite eğitimi sadece bir diploma elde etmek için girilen bir süreç değildir. Özgür ve eleştirisel düşünme, araştırma yöntemlerini öğrenme, çalışma disiplini ve akademik kültür kazanma, bir konu hakkında derinlemesine düşünme ve araştırma kabiliyeti geliştirme, düşüncelerini başkaları ile yazılı ve sözlü olarak paylaşabilme gibi vasıfları öğrencilere kazandırmak üniversite eğitiminin temel hedefleri arasında olmalıdır. Sadece sınavlardan önce ders çalışarak “ders notları kimde var”, “sınavda neler çıkacak” gibi kaygılarla geçirilen bir üniversite eğitiminin talebeleri bu hedeflere ulaştıramayacağı açıktır. Üniversitelerimizden mezun olmuş öğrencilerin yüzde kaçı bir konuda ciddi araştırma yapmış ve bunları yazılı veya sözlü olarak sunmuş diye bir araştırma yapsak pek iyi sonuçlarla karşılaşmayacağız. Üniversite hazırlık dershanesindeki dersleri kaçırmayan öğrencilerin üniversitedeki profesörün dersine gitmediği ve bunun ciddi bir sonucunun olmadığı sistemde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Üniversite eğitim kalitesinin bu durumda olmasının önemli bir sebebi mevcut sistemin üniversite hocalarından beklentileriyle direk ilgilidir. Doçentlik ve profesörlük için belli yayın kriterleri bulunmaktadır. Bu olması gereken kriter üniversite hocalarının görevlerinden biri olan araştırma (research) konusu ile alakalıdır. Fakat pek çok hocanın en çok vaktini harcadığı ders verme (İngilizce tabiri ile teaching) konusu ile ilgili olarak sistemimizde herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Mevcut sistem hocaların hangi kalitede ders anlattığı konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor.  Dünyanın en iyi üniversitelerine sahip ABD’de –ki orada tek tip bir üniversite modeli ve merkezi bir sistem yok– nereye giderseniz gidin bütün hocalar 3 kriter üzerinden değerlendirilir ve promosyonları hatta maaş artışları bu kriterler üzerindeki performanslarına göre belirlenir. Bu kirterler de research quality (araştırma  kalitesi),  teaching excellence (ders verme ve pedagoji konusundaki başarı) ve service (bölüme, üniversiteye, mesleğe ve topluma katkılar) olmak üzere 3 maddedir. Her üniversite kendi misyon ve önceliklerine göre bu kriterlerin ağırlıklarını kendisi belirler. Mesela teaching ağırlıklı üniveristelerde teaching excelence birinci kriter iken araştırma üniversitelerinde research birinci kriterdir. Fakat her yerde bu 3 kriter vardır ve hiçbiri sıfır seviyesine düşmez. Ülkemizdeki üniversite eğitim kalitesinin yükseltilmesi için en gerekli  değişikliklerden bir tanesi teaching excellence maddesinin promosyon kriterleri arasına girmesidir. Tabii bunun nasıl olacağının detayları ayrıca ele alınması  gereken bir konudur.

Son yıllarda ülkemizden pekçok akademisyen arkadaşla bu düşüncelerimi paylaştım. Hemen herkes bu kaygılara hak verdi fakat bazen şöyle itirazlar da yükseldi: Üniversitelerimizde öğretim görevlisi sayısı yetersiz, hocalar çok sayıda derse girmek zorunda kalıyorlar bu da kaliteyi düşürüyor. Üstelik bunlar üniversite öğrencisi olmuş yetişkin insanlar. Sorumlu davranıp içlerinden gelerek ciddiyetle ders çalışmalılar. Ben de bu arkadaşlara şöyle cevaplar verdim. Olması gereken seviyenin çok uzağında bulunan bu sistem değişmek zorunda. Yapacak birşey yok deyip “böyle gelmiş böyle gider” anlayışı ile hareket edemeyiz, edersek zararı ülkemiz çekecek. Bir şeyleri değiştirmek ve bir yerden başlamak zorundayız. Nasıl ki doçentlik ve profesörlük için daha önce olmayan yayın kriterleri geldikten sonra insanlar bu konuda gayret içerisine girdi ve yayın sayıları artmaya başladı. Aynen öyle de “teaching excellenc” da bir kriter haline gelirse üniversitelerde anlatılan derslerin kalitesi kesin olarak artacak, hocalar pedagojik kavram ve gelişmeleri daha yakından takip edecektir.
Gelelim üniversite öğrencilerine ortaokul talebesi gibi davranmamak gerektiği argümanına. Düzenli ve sistemli çalışmanın mesela ödev yapmanın, araştırma yapmanın, akademik yazılar yazmanın ve sunumlar hazırlamanın beklenmediği bir sistemde öğrencilere akademik kültür nasıl verilecek? Öğrencilerden bunları kendi kendilerine mi elde etmeleri beklenecek? Çok sayıda üniversitenin açıldığı ülkemizde kalifiye akademisyen açığı ciddi bir sorun. Gençlerimize akademik kültürü üniversite yıllarında vermezsek ne zaman vereceğiz? Sporda altyapının önemi ne ise akademisyen yetiştirmede de üniversite eğitiminin rolü odur. Daha fazla sayıda gencimiz kaliteli bir üniversite eğitimi alırsa dünyanın seçkin üniversitelerinde daha fazla Türk genci doktora yapma imkânına kavuşabilir. Kaldı ki kaliteli bir üniversite eğitimi sadece geleceğin akademisyenleri için değil her kesim için önemli bir meseledir. Çalışma disiplini, bir probleme değişik açılardan bakabilme alışkanlığı, öz eleştiri, analiz ve sentez gibi kabiliyetler her alanda gerekli ve kıymetli hasletlerdir. Bunlar üniversite eğitimi sırasında düzenli ve sistemli bir şekilde verilmezse öğrencilerin kendi kendilerine elde etmesi beklenemez. İnsanların kendi içlerinden gelerek çalışmasını beklersek sadece istisna kabilinden küçük bir yüzdenin bunu başardığını görürüz. Çoktan seçmeli test tekniğine odaklanmış öğrencilerin modern üniversite eğitiminden beklenen donanımları kazanması üniversite hocalarının özel gayretini gerektirmektedir. (Burada üniversite yerleştirme sisteminin mutlaka kötü olduğunu söylemek istemiyorum. Herkesin üniversiteye gidemeyeceği bir sistemde şu veya bu şekilde bir seçme olmak zorunda. Şahsen üniversiteye girdiğim yıllarda mevcut olan ÖSS-ÖYS sistemini bilgiyi ölçmede ve seçicilikte son derece kuvvetli bulduğumu ifade etmek istiyorum.)
ABD üniversite anlayışında  liseden vasat bir donanım ve hazırlıkla gelen öğrenciler bile  sistem tarafında devamlı ve düzenli çalışmaya teşvik ve mecbur edilerek potansiyellerinin el verdiği en yüksek seviyelere çıkmaları   hedeflenir. Bazı lisans öğrencilerine ileri derecede araştırma projeleri yapma ve bunları yayınlama imkânı sağlanır. Hatta bazen lisans öğrencileri tarafından yapılan araştırmalar birinci derecede dergilerde yayınlanır.  Hocalardan derslerini iyi anlatmaları ve pedagojik konuları takip etmeleri beklenir. Bu bazı üniversitelerde promosyon için birinci dereceden kriterdir. Araştırma ağırlıklı üniversitelerde bile bu kriter göz ardı edilmez.  Hemen her üniversitede hocalara pedagojik konularda yardımcı olan eğitim merkezleri vardır. Hâlbuki kendi ülkemizde liseden daha hazırlıklı gelen nice öğrenciler sistem içerisinde körelmektedir. Kendi öğrencilik yıllarımda ODTÜ gibi ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde fen lisesi gibi çok iyi liselerden yüksek puanlarla gelen   nice arkadaşlarımın bu yazıda dile getirmeye çalıştığım sebeplerden dolayı okuldan atılma noktasına geldiklerine şahit oldum. Bunca yıllık tecrübeden sonra geriye dönüp baktığımda nice parlak beyinleri heba eden bu sistemin değişmesi gerektiğine kesin kanaat getirmiş bulunuyorum.
Tabii ki bu değişiklikler bir anda olmayacak ve olması beklenmez. Önemli olan bu vizyonun eğitim sistemimizin hedefleri arasına girmesi ve bu hedeflerin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda kafa yorulmaya ve istişarelere başlanmasıdır.  Meselenin finansal yönünün de olduğu açıktır. Kalitenin artırılması için hocaların ders yüklerinin azaltılması gerekir. Bu da daha fazla öğretim elemanı ihtiyacı ve daha yüksek maliyet demektir. Fakat uzun vadede ülkemiz kazanacaktır. Maliyeti azaltabilecek bir husus ise müfredatta ders sayısından çok kaliteye önem verilmesi ve bazı derslerin müfredattan çıkarılması veya seçmeli hale getirilmesi olabilir.

Esasen birçok program için müfredatların yeni hedefler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Tekrar ifade edeyim ki bu meseleler sihirli bir değnekle bir anda çözülebilecek meseleler değil. Uzunca bir süreç gerekmektedir. Bazı şeylerin nasıl hayata geçirilebileceği konuları  üzerinde kafa yorulması gerekmektedir. Fakat herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için ülke çapında kaliteli bir üniversite eğitimi  vizyon ve hedefi gündemimize girmek zorunda. Bu konularla alakalı olarak herhangi bir hususta görüş alışverişinde bulunmak isterseniz memnuniyetle  konuşmaya hazırım.

Diyor sn. Profesör Nuh Aydın.

 

Bence buna eklenecek bir şey yok! İlgililerin kulağı çınlar umuduyla(!)

Kontak bilgilerim aşağıdadır. Saygılarımla, Nuh Aydın.”

Adresi:

Associate Professor Nuh Aydın, Department of Mathematics Kenyon College, Gambier Ohio 43022  US

e-mail: HYPERLINK “http://us.mc659.mail.yahoo.com/mc/compose?to=aydinn@kenyon.edu” \t “_blank” aydinn@kenyon.edu, http://www2.kenyon.edu/Depts/Math/Aydin).

Nuh Aydın matematik doçenti olarak 17 yıldan beri Amerika’da yaşıyor ve üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor.

Kaynak: Dr. Süleyman DOGAN

 

 

 

EMNİYET TEŞKİLATI VE POLİSİMİZ 167 YAŞINDA

Yazan: Selva BAYRAKTAR

Emniyet Teşkilatının 167.kuruluş yıldönümünü ve polis haftasını kutlarken birkaç konuya da değinmek gerekir. Bu güzide teşkilatımız saygınlığından hiçbir şey kaybetmeden bugünlere gelebilmiş olmanın gururunu yaşıyor. İnsan hak ve hürriyetlerine, anayasada belirlenen hukuk devletine işlerlik kazandırmada polisimize de sorumluluklar düşüyor.

Sosyal hukuk devleti içersinde emniyet teşkilatının yeri ve görevi ehemmiyet arz eder. Milletimizin ve insanımız bir parçası olan polislerimizi bizden farklı düşünemeyiz. Biz-siz-onlar bu ülkede hep birlikte varız. Her zaman da beraber olmaya devam edeceğiz…
Polis teşkilatımız, bizim insanlarımızdan oluştuğundan onların iyilikleri, güzellikleri de, sevapları günahları da bizlere aittir. Çünkü onlar milletimizin bağrından çıkmış bizim bir parçamızdır. Onun için bizim olan her şeye sahip çıkmalıyız.

Devletin yapısı içersinde polislerimizin uğraşı alanı insandır. Hem de her çeşit ve her tip insanla uğraşmak kolay iş değildir. Bu teşkilattakilerin de insan olarak tabii ki istek ve beklentileri olacaktır.
“İnsanların en hayırlısı eline, diline sahip olanlardır.(Hadis).Herkes işini severek meşru zeminde, mesleki sorumluluk içersinde yapmalı. O halde kişiye göre kanun, adama göre hitap ve davranış dönemi kapanmalıdır. Her zaman hak ve hukukun üstünlüğü prensibi hayata geçirilmelidir.

Her işte empati yapar, hoşgörülü olursak birçok problemin üstesinden geliriz. Her işin kendine göre özel yapısı ve sorumluğu olacağından yaptığımız işi farkında olmalıyız. Bu teşkilatta yapılacak hizmet ve faaliyetlere binaen Mevlana’nın şu sözlerini de unutulmamalıdır. “Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir.” “İşte paranı ver, gönlünü ver, canını ver, ama sırrını verme!/Elini aç, gözünü aç, kalbini aç, ama ağzını açma!/Davet et, hayret et, affet, tövbe et, ama ihanet etme!/Doğrul, devril, ama eğilme!

Her fert ya da kurum yüksek hedefler için çalıştığında kendi durumunda da, toplumda da kendiliğinden düzelmeler olacaktır. Akıl, vicdan, gönül ve bilim çerçevesinde olaylara yaklaştığımızda, maddiyatı ve maneviyatı dengeleyen anlayışa sahip olduğumuzda o toplumdaki güzelliği bir görün…

Her işte ve kurum çalışanında önce ehliyet, liyakat ve güvenirlilik aranmalıdır. Herkes birinin değil, görevinin adamı olmalıdır. Emniyet teşkilatımız taşıdığı misyon itibariyle gündelik siyaset, çıkar grupları, dışardan güdümlü gizli veya açık ’ sakıncalı cemiyet’lerden uzak durmalıdır. Nereye hizmet ettiğini, kim adına hizmet ettiğini iyi bilmelidir.

Halkımız içindeki önyargılardan polisimiz kurtarılmalıdır… Polisimiz insan olduğunu ve devleti temsil ettiğini asla unutulmamalıdır. Bazen mesleğinin önemini ve de sorumluluklarını unutup, yanlış yollara sapanlar, mesleki onurunu ayaklar altına almış olanlar karşımıza çıksa da bunlar bireysel davranışlar olup, Emniyet Teşkilatının tümüne mal edilemez… Toplumun güvenliğini ve asayişi korumakla görevli olan bu teşkilat, içinde uyum sağlayamayanları da sonunda ayıklamalıdır.

Vatandaş Polis işbirliği ve dayanışması bu teşkilatı güçlendirecektir. Hiçbir meslek grubu yoktur ki kutsal olmasın. Emek verilerek güvene değer görülen her iş takdir ile karşılanmalı, saygı duyulmalıdır…
Ortak düşünce oluşturamayan toplumlarda fedakârlık, saygı, sevgi nezaket kalmayacağı gibi, herkes yalnızca kendi çıkar ve zevkini düşünür, başkalarının da oyunlarına alet olur. Müslüman Türk toplumu olarak bizim yapımıza, şartlarımıza ve insanımıza uygun, öyle sistem ve kanunlar geliştirmeliyiz ki, insanımızla barışık yaşayarak, suç toplumu ve polis devleti olmadan sorumluluklarımızı bilerek, kanunlara uyarak, insan olduğumuzu unutmadan, birbirimizin hak ve hukukuna saygılı olarak yaşamalıyız.

Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. İnsanlar arasında ırk, din, renk, düşünce, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan, birbirini ötekileştirmeden sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirerek, insanlara insanca yaklaşmak hedefimiz olmalıdır. Bu milli bütünlüğümüzü, insanlık anlayış ve demokrasiye bakışımızı geliştirecektir.
Yaptığı hizmet ve çalışmalarla geniş kitlelere hitabeden emniyet teşkilatımız her geçen gün birçok yenilik ve değişimi yaşamaktadır. Meslek ahlakı, insan ilişkileri, toplumsal ve yasal kuralları çerçevesinde hareket eden Teşkilat mensupları, vatandaşla hiçbir sürtüşmeye girmeden sorunların üstesinden gelme azminde olmalıdır…

Polisimizin aile hayatı, yaşam standardı, psikolojisi daha iyi nasıl olabilir diye düşünülerek çözümler üretilmelidir. Bilhassa zor branş ve görevde olanların psikolojik destek almaları gerekeceği unutulmamalı, emsallerine göre eşit işe eşit ücret düşüncesi hayata geçirilmelidir. Polise gerekli alt yapı, imkânlar ve kadro sağlanmalı, ondan sonra da eğiterek görev beklenmelidir. Donanım, teknik, teknolojik olarak çağım gereğine göre eksiklikler giderilmelidir.

Emniyet teşkilatımızın yıldönümünde ve bu güzel haftasında ilgimiz, sevgimiz, bir tebessümümüz bile onların mutluluklarına mutluluk katacaktır… Hatta bu haftada şimdiye kadar hep onlar vatandaşa çiçek, şeker ikram ederken bu sefer de buna karşılık olarak kaynaşma, birliktelik adına bizler kurum, kuruluş, esnaf ve sivil toplum örgütleri olarak gerek müdürlüklere, gerekse karakollara giderek günlerini kutlayalım. Müdürlerden izin alarak görev başındakilere de bir çiçek, bir çikolata ikram ederek polis vatandaş kaynaşmasının örneklerini gösterelim. Karşılıklı sevgi, saygı ve kaynaşma ve hoşgörünün birçok güzelliklere vesile olacağına inanalım…

Halkımızla el ele, gönül gönüle, onların güven ve sevgisini kazanma gayretinde olan polis teşkilatımızın bu kuruluş yıldönümü ve haftasını kutluyorum. Bu münasebetle şehit olan veya vefat eden emniyet mensuplarımıza Allah’tan rahmet gazilere, hizmete devam edenlere de sağlık, mutluluk, sevgi ve şükranlarımızı sunarken, ülkemiz ve insanlarımız için yapacakları hizmette, çalışmalarda başarılar diliyorum…

Selva Bayraktar

 

GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!
Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!
Bize güvenebilirsiniz!
Biz öyle tükürdüğünü yalayanlardan değiliz ağam!
Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz.
Etek öpmek bizim işimizdir.
Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz.
Yardakçılıkta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!
Yıl 1980. Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si. Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu bir gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe. Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükümet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış. Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.
Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiştir. Politikacılarımız tutuklanmıştır. Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuştur. İnsanlığa yakışmayacak metodlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlardır. Haksız idam cezaları infaz edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çikarmadan olayların şahidi olmuşlardır. Kimisi korkudan, kimisi çikarından, kimisi ne olduğunu anlamadan. Basın, Universite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından. Aradan kocaman 2 Yıl geçmiş. Darbecilerin icraatları halk tarafından duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış.
Yıl 1982. Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun buluyoruz. Ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin.
Vatandaşa tarihi bir görev verilmiş. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.
Sonra ne olmuş?
Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.
Yıl 2012. Darbeciler adına, zulümcüler adına, iskenceciler adına, iki 90 lık general mahkeme önüne çıkarılmış. Hakimin karşısında cevap ve hesap vermeleri istenmektedir bu iki yaşlı generalin. Versinler, hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı? Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çikarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları. Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla Darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?
Evet…Adalet mülkün temelidir. “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” olmasa insan neredeyse inanacak gibi oluyor(!)
Ne demişti Mustafa Kemal: Siz hala kurtarıcı bir lider arıyorsanız…ben size bir şey öğretememişim demektir!
Üzülme paşam, Sen rahat uyu! Daha genç bir ülkeyiz. Henüz kendimizi hazırcılıktan üretimciliğe hazırlayamadık!

Saygılarımla!

12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANIRSA; 30 YILDIR YAPILAN İCRAATLAR MEŞRU SAYILIR MI?

12 Eylül darbesi ile yapılan ihtilal ülkemizi bir karanlıktan bir başka karanlığa sürüklediği bir dönem olarak kabul edilmelidir.
1980 öncesinde yaşayanlar bunları çok iyi bilirler. Ülkemizde her gün, 30-40 insan hayatını kaybettiği bir dönemdi o dönem.
Basiretsiz ve cesaretsiz politikacılarımızın karar verme acizliği, iç ve dış kışkırtmaların oluşturduğu sağ sol kavgası günlük hayatımızın en korkulu anlarını yaşadığımız bir dönemdi o dönem.
Kendi aralarında tutuştukları sürtüşmeden milletin derdiyle uğraşacak zamanları olmayan politikacıların yönetiminde olduğumuz bir zaman dilimiy di 1980 öncesi.
Kapının zili çaldığında korku terlerinin alnımızda biriktiği bir dönemdi o dönem ve sonrası. 12 Eylül darbesini halkın bir çoğu doğru bulmuştu. Sonra ne oldu bilinmez ama; darbeciler amacın çok dışına çikarak büyük haksızlıklara imza atmış oldukları da bir gerçektir.
Ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası yapılanların doğru olduğu söylenemez. Her iki zaman diliminde farklı sebepler farklı karanlık günler getirmiştir ülkemize. Yapılan her darbe ülkemizi; ekonomik, kültürel, sosyal olarak yıllarca geriye atmıştır. Kayıp ettiğimiz insanlar ise ayrı bir yürek acısıdır. Bunun yanında; her gelen kendine göre bir değişiklik yaparak yaşam düzenimizi alt üst etmiştir. Eğitim bunun bir örneğidir.
Ben burada darbenin sebeplerini ve daha sonra darbecilerin yaptığı haksızlıkların detayını dile getirmek istemiyorum. Çünkü o gerçekler bir kaç sayfa yazı ile anlatılacak kadar kolay değildir. Kolay değildir ve bireysel kişiler tarafından üstesinden gelinecek kadar basit bir çalışma ile olmasıda imkansızlar arasındadır.
Benim sorgulamak istediğim başka bir düşüncedir…(?)
Bu gün mahkeme önüne çikardığımız darbecileri, mahkeme sonunda Türk milleti adına suçlu olarak yargılarsak; bu yargının hukuksal değeri ne kadar inandırıcı olabilir?
Bu yargı ile aynı zamanda 1982 Anayasasını da yargılamış olmazmıyız?
Bu yargı ile 1982 Anayasasını ezici bir çoğunlukla kabul eden halkımızı da yargılamış olmazmıyız?
Değilmi ki 1982 Anayasası darbeciler tarafından yapılan bir Anayasadır! Değilmi ki 1982 Anayasası Türk halkının % 92 çoğunluğuyla kabul edilmiştir.
Değilmi ki 30 yıldan beri bir o kadar hükümetler bu Anayasa ile icraat yapmıştır?
Değilmi ki Türkiye Cumhuriyeti 30 yıldan beri tüm icraatlarında verdiği hukuksal, icraatsal ve yönetimsel kararlarda 1982 Anayasası ile hareket etmiştirler?
Peki… biz bu gün mahkeme önüne çıkarılan iki kişiyi yargılamakla neyi yargıladığımızın farkında değilmiyiz?
Milletlerin hukuksal ve icraatsal yönetimlerinde temel dayanakları Anayasa değilmidir?
Anayasanın iyi ya da kötü olması ayrı bir meseledir. Ama var olduğu süre içerisinde geçerliliği tartışılmaz olan tek yetki merceğidir; ve tüm kararlar onun hukuksal düzenlemelerine göre verilir.
Bu, dünyanın tüm ülkelerinde aynıdır. Aksine verilen kararlar Anayasayı ihlal etmekten başka bir şey olamaz.
% 92 oylama çoğunluğuyla yürürlüğe giren 1982 Anayasası bu gün hala yürürlüktedir. Yapılan tüm icraatlar ona dayanarak yapılmak mecburiyeti vardır. 12 Eylül darbecileri yargılanıp, darbeciler suçlu bulunursa;…onların yaptığı, halkın büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa hükümsüz sayılmazmı? Hükümsüz sayılırsa eğer…(!)…biz 30 yıldır gayrimeşru olan bir Anayasa ile mi idare edilmişiz sorusu kendiliğinden ortaya çıkmazmı?
Anayasa üzerine yemin ederek görev teslim alanların hukuksal meşruiyetini nasıl anlamalıyız?
30 yıldan beri Anayasa hükmünde verilen kararlar hükümsüz olmazmı?
30 yıldan beri yapılan evlilikler, boşanmalar, tapu kayıtları, trafik kanunları, cebimizdeki ehliyet yasal değilmidir. Birisini öldürene verilen ceza hangi Anayasanın hukuk kanununa göre verilmiş sayılacak?
Daha bitmeyecek kadar hayatımızı düzenleyen icraatlar,uygulamalar ve binlerce sorular.
Bu yargılamalar ile demokrasiye hizmet edildiğini sananlar olabilir. Ancak hiç bir demokrası kendi dayanağı olan Anayasayı hiçe sayarak varlığını sürdüremez. Kuralsız bir demokrasi düşünmek, demokrasiye verilecek en büyük zarar değilmidir?
Yukarıda söylediğim gibi; Anayasanın iyi ya da kötü olması mesele değildir. O ayrı bir platform tartışması olabilir. Önemli olan onun varlığıdır ve halen yürürlükte olmasından ötürü hayatımızın düzenleyicisidir.
Bu günkü Anayasaya göre, darbecilere açılan mahkeme yetkilimidir(?) …sorusunu da hukukculara ve karar makamında oturacak olan hakimlerimize bırakıyorum… Kaş yaparken göz çıkarmayalım; gelen ağam, giden paşam düşüncesiyle demokrasi yaşanmaz olduğunun bilincinde olabilmek umuduyla…

Saygılarımla
Mehmet Nuri Sungur

AŞK

Yazar: Ferruh SİDAR

Savaşlara, cinayetlere, yoksulluklara, birlikteliklerin bozulmasına, hırsızlıklara, ihanetlere, hastalıklara, intiharlara ve daha pek çok şeylere neden olan aşk, insana dair bilinemeyen şeylerden yalnızca birisidir. Vücut kimyasını alt üst eden bu duyguya ilişkin çok sayıda tanım getirilse de, beynimizin sağ alt lobundaki özel bir bölümün ürettiği salgı gibi açıklamalar yapılsa da, nasıl ve neden oluştuğu bilinememektedir. Yaşamımızın dingin ya da dalgalı sularında seyrediyorken, teknemizi aniden kontrolüne alarak bize inanılmaz bir heyecanı yaşattıktan sonra, her hangi bir kaza yaşamamışsak eğer, başlangıç noktasına getiren nehir gibidir aşk.

Yaşamımızın neresinde ve nasıl karşılaşacağımızı bilemediğimiz bu karmaşık duyguda hüznün, mutluluğun ve coşkunun aynı anda ve en üst  düzeyde yaşanıyor olması ilginçtir. Bütün değerler alt üst bile olsa, taşkın duyguların verdiği enerji, bütün sorunların, bütün alışkanlıkların, geçmişin ve geleceğin üzerine mavi ışıklarıyla abanarak, yeni bir soluğun oluşmasını sağlar adeta. Bu değişimde, ekonomik ve sosyal kaygılar farklı boyutlarda algılanırken, hiç olmadığı kadar insanların eşit, doğanın olduğundan daha etkileyici ve bütün şarkıların daha yakıcı olduğu, ya da tam tersi gibi bir anlama doğar…

Uğruna her şeyi yapabileceğimiz sevgililerin aslında birer simge olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz durumda onların hiçbir etkisi yoktur. Bizi yakıp kavuran şey, nasıl olduğunu tespit edemediğimiz duygu patlamasıdır. Çünkü sürecini tamamladıktan sonra, ya da bu duygu bizi terk ettikten sonra simgelerin sıradanlaştığına tanık oluruz. Hiçbir açıklaması olmayan aşkta, Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa” dediği gibi, ne bir beğeni, ne de okuduğumuz, işittiğimiz ya da tanık olduğumuz saygın ilişkilerdeki gibi uyum söz konusu değildir. Kalıcı olmayan bu duyguya yakalandığımız anda, bizim seçmediğimiz insanların simge olmasına bir içgüdü ile adeta kilitlenerek, daha sonraki zamanlarda,  “ Ne yapalım gönül bu, ota da konar, b…” da, diye tanım getirmemiz boşuna değildir.” Bu muydu beni mahveden”  adlı şarkının melodileri, sürecini tamamlamış âşıkların kulaklarında şaşkınlık uyandıracak şekilde neden çınlıyor olsun ki. Çevremizde karşılaştığımız kimi insanların yanında, anlaşılmaz bir piyasanın içerisinde pervasızca yaşayan, adına sanatçı dedikleri; aşk hakkında kitaplar çıkartıp, köşe yazıları yazan bir takım insanların TV’ programlarındaki, her an işittiğimiz aşka ilişkin söylem ve tavırları anlaşılabilir cinstendir. Ah aşk, dedikten sonra, sanki bir komut almış gibi gözleri fosforlaşan bu insanlarda, sıradan dediğimiz diğerlerinde olduğu gibi, aşkın verdiği enerji ve heyecanın bağımlılığı gözlenmektedir. Obje olan eski aşk tüketilmiş ve yeni bir aşk beklentisi içine girilmiştir. Yeniden bu duyguyu yaşamak isteğiyle yanıp tutuşanlar, düzelmesi olanaksız adrenalin tutkunları gibidirler…

İrademiz dışında gelişen ve genellikle denk düşse de, düşmese de, aklın almadığı yüksek voltajlı bu duygunun geçici olduğunu bilmek işimizi kolaylaştırabilir. Duygu ve düşüncelerimizi olgunlaştırmak gibi bir çabanın içerisinde yoğunlaşarak bu kepaze duygunun kıskacından, eğer istiyorsak kurtulabiliriz. Kavuşsak ta, kavuşmasak ta, her ne şekilde olursa olsun, bir gün tükenecek olan azgın duyguların bize ve çevremize zarar vermesine engel olabiliriz. Hektor’ un cansız bedenini omuzlarında tutuyorken Priamos’ un arkasındaki dehşet manzarasına benzer çok şey yaşanmıştır aşk uğruna. Her gün şaşkınlıklar içerisinde işittiğimiz pek çok gönül işlerinin can yakan sonuçları da bu duygunun ürünü değil midir?

Bizi tanınmaz hale getiren aşkı, bütün değerleri yıkmamak koşuluyla yaşanabilir kılıyorsak eğer sorun yoktur. Aksi durumda, aklın kontrolünden çıkmış bir algıyı besliyor olmanın sonuçlarına katlanma dileğine, delilik değil de, aşk mı denir, bilmiyorum.

“…Kimi zaman, yapraklarını kemiren böcekleri nasıl üretiyorsa ağaçlar/ Yüreğim de öylesine kederler üretirdi/ Başlangıcı yoktu ki bu aşkın/ Bütün zamanlar seninle tükenirdi…”

Ferruh Sidar

 

ÇUBUKLU KÖYÜ İNTERNET SAYFASINI NASIL BULUYORSUNUZ?

BİR YILLIK ÇALIŞMADAN SONRA DÜNYANIN TÜM KITALARINDAN 55000 ZİYARETÇİYİ MİSAFİR EYLEDİK. SİZLERİNDE DÜŞÜNCELERİ BİZİM İÇİN ÖNEMLİDİR. ANKETİMİZE KATILIN, OYUNUZU KULLANIN!
ÇUBUKLU KÖYÜNÜ DÜNYA TAKIP EDİYOR; SİZDE MİSAFİRİMİZ OLUN!
HEPİNİZİ SELAMLIYORUM!

16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers