16 MART ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

ÖĞRETMENLER GÜNÜ; 16 MART’mı, 5 EKİM’mi, ya da 24 KASİM’mı…?

Ülkemizde üç ayrı gün ve tarihte Öğretmenler günü kutlanmaktadır. Bunların tarihine bir göz atmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

İlk önce kişisel görüşümü söylemek istersem; Bence her doğan yeni bir gün Öğretmenler günü olmalıdır.

1) 16 Mart Öğretmenler günü neden vardır?

Eskiden öğretmene “Muallim”, öğretmen yetiştiren okula da “Muallim Mektebi” denirdi. Ülkemizde Öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848′de açıldı. İlk açılışı yapıldığı tarih 16 Mart 1848 yılı olduğu için bu önemli gün Öğretmenler tarafından Öğretmenler günü olarak kutlanır. Öğretmen yetiştirmek için ülkemizde ilk defa kurulan Muallim mektebinin bir diğer adı olan Darülfunun (Darülfünun (veya Dar-ül Fünun,  Arapça: dar (ev) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, “üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür ve 1900 yılında II. Abdülhamit’in iradesiyle Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.)

2) 5 Ekim’de kutladığımız Öğretmenler günü neden vardır?

5 Ekim de kutladığımız Öğretmenler günü ise;  Dünya öğretmenler günü “5 Ekim 1966 tarihinde ILO-UNESCO Ortak Belgesi’nde, ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı ile hayata geçirilmiştir. 5 Ekim tarihi UNESCO tarafından da 1994 yılında Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir.  Bu gün de ülkemizde Öğretmenler günü olarak kutlanmaktadır.

3) 24 Kasim Öğretmenler günü  („yılın son Öğretmenler günü“)  kaynağını nerden almaktadır?

T.C. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata’ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir’i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingi’ni hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Milletleri kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Bu gün ülkemizde 24 Kasımda kutladığımız Öğretmenler gününün öyküsü böyle.

Bazı çevreler bu tarihin inkilap yapan bir rejim tarafından sabitleştirildiği için kutlanmasını istemiyorlar. Bu konuyu kişisel ya da grupların isteğine birakmanın bir anlamı olmamalıdır.  MEB. Bu konuya acilen bir çözüm üretmelidir.

Öğretmenlerimiz Dünya’nın neresinde olurlarsa olsunlar, her zaman saygıyı ve sevgiyi hak etmiştirler. 24 Kasım Öğretmenler günü ülkemizde 12 Eylül rejiminin sabitleştirdiği bir tarih olmasına rağmen… önemi ve özelliği daha eskiye dayandığı malumunuzdur. 24 Kasım 1928 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanını vermiştir. Bu önemli günün, sevemediğimiz bir rejim tarafından hayata geçirilmesi bizleri rahatsız edebilmeli mi? Dünyanın diğer ülkelerinde de, farklı tarihlerde kutlamalar yapılıyor, 5 Ekime rağmen.

Örneğin:

Arjantin; 11 Eylül

Avustralya; Eylül ayının son Cuma günü

Brezilya; 15 Eylül

Çin; 10 Eylül

Kolombiya; 15 Mayıs

Macaristan; Haziran ilk Pazar günü

Suudi Arabistan; 28 Şubat

Bence üzücü olan hangi günde kutlandığı değil, Öğretmenlerimizin her gün biraz daha hak etmiş oldukları saygınlıklarından kaybettikleri değerlerdir. Bu değerlerin, kayıp olmasında Devletin, milletin, günahı olduğu kadar… Öğretmenlerimizin de payı vardır. Öğretmenlerimiz her şeyden önce; sosyal, ekonomik ve manevi değerlere kavuşturulmalıdırlar.

Tüm Öğretmenlerin Öğretmenler günü nü yürekten kutlarım. Benim için her gün Öğretmenler günüdür!

Saygılarımla…

HAYATTA EN ZOR OLAN, KIRILAN KALBİN TAMİRİDİR.

Geçenlerde facebook sayfalarından birinde Ayla Yıldız hanımın duvarında şu cümleyi okudum.

”Kalp kırmaya tek bir söz yeter,ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür,ne de bir ömür yeter.”

Ayla hanımın duvarında okuduğum bu cümle, beni önce suskunluğa düşürdü. Arkasından düşünmeye başladım. Düşündüm ki; ne zaman ve nerede, kimin kalbini kırmışımdır. Kırdığım bir kalb var ise…tamiri için neler yapmışım. Yani blanço gibi bir düşüncenin derinliklerine daldım. Sonuç olarak vardığım neticeyi sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün.

Yaşamım boyunca; davranışlarıma,sözlerime,sosyal ilişkilerime her zaman dikkat eyledim. İnsanları kırmamayı,kırılsam da; asla kırmamayı ilke edindim. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, vicdan azabı bana zaten yeter.O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım.Bunu büyük bir ustalıkla yapamazsam da…en azından bir çirak gibi denemekten kaçınmam.

Bir kalbi kırmak kadar kötü bir şey olamaz. Kalb, duygularımızın, düşünce ve kişiliğimizin odağı olan, insanı insan yapan beynimizin halk dilindeki odak noktasıdır. Sevginin pinar olarak aktığı, duygularımıza ev sahipliği yapan bu hassas yapıyı yıkmak, kişinin benliğini yıkmaktan başka bir şey değildir.

Ülkemiz son yıllarda zor bir dönemden geçmektedir. Bir çok maddi olanaklar eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi olmasına rağmen, insanlarımız şükür etmesini unutmuş gibi bir tablo sergiliyor. Bundan daha kötü olanı ise, geçmişteki olmazsa olmaz olan değerlerimiz erozyana uğramış gibi her gün biraz daha „toprağından“ kaybedişidir. Altmışlı yılların sonlarında Avrupa’da gençliğin baş kaldırısıyla başlayan bu kültür ve değer erozyonu günümüzde eski rağbetini kaybetmiş olsada, etkinliği devam etmektedir. Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, batı kültürünün etki alanında bulunmaktayız. Bunun çok değişik sebepleri mevcuttur. Yaşadığımız teknolojinin sunduğu medyasal etki bunların ilk sıralarındadır. Ayrıca sosyal paylaşım Siteleri kültürümüzü negatif olarak etilemekte olduğuna her gün şahit olmaktayız. Gençlerimiz Türkçe’yi düzgün yazmaktan çok uzak bir öğrenim almışlar. İnsanlara hitap türleri kabul edilemeyecek kadar kaba. Bir çok yazıları okuduğumda utanç duyuyorum. Küfürlü yazılar, hakaretler ve sövmeler artık normal olarak kabul ediliyor gençler arasında. İşin zor tarafı ise; bunları uyarmaya da çekiniyor insan. Çünkü nasıl bir reaksiyon ile karşılaşacağının hesabını yapmak mümkün değil. Alt yapısı yeterli olmayan bir eğitimin kulandğımız teknolojinin yan etkilerini görmemizi engellemektedir.

Değişen bu kültür anlayışı insana verilecek değer ölçülerinin çitasını sürekli aşağıya çekmektedir. İnsanın en değerli yaratık olduğunu unutur gibi oluyoruz ve bununla beraber yüce Allah’ın yarattığı kalbi kırabiliyoruz.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş: Bir kalbi kırmak, kabeyi 70 defa yıkmaktan daha fenadır.

Günümüzün insanı daha gerçekçi, (soğuk) sosyal ilişkiler hep karşılıklı çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemli görülmüyor artık. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek.Dostum bana küsmüş,küserse küssün,onun bileceği bir iş ”mantığı“ hakim günümüzün insanlarında.
Bence en güzeli geçmişte olan ve bir çok gayret ile kazanılan dostluk değerlerine sahip çıkmak. Bir birimize daha saygılı,daha hoşgörülü yaklaşabilmek,hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kör olası “önyargıyı” yok edebilmek.Toplumsal barışı ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlardır.

Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır.

Saygı ve sevgilerimle…

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’NÜ UĞURLADIK. ŞİMDİ NE OLACAK?

Bazıları belki de bu soruyu anlamakta zorluk çekecektir. Zaten öyle olmasa idi bu soruya gerek te kalmazdı!

8 Mart dünya kadınlar günü dedik ve kutlayanlar kutladı. Ben bu kutlamalara katılmadım; sadece matem tuttum. Neden mi? Çünkü yıllardan beri slogan halinde tek dilde kutlamalara şahit olduk. Politikacılar, tartışmacılar, akademisyeninden alında daha bilmem kimler. Herkes bir şeyler söyledi. Merak ettiğim bir şey var sa, o da; acaba bu konuşanların kaç tanesi 8 Mart dünya kadınlar gününün arka perdesini bildiğidir(?) Neyse…konuştular.

Ama yıllardan beri arkasından bir şey değişmedi. Yine dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazi yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk.

Kadının bir obje olarak görüldüğü dünyada yaşamak çok zor. Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar. Doğurgandırlar; yani…yaratılışa ortaktırlar. 9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar; ter dökerler son anlarda. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler. Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar. Başınız ağardığında yanınızdadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakardırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır. Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onu için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır. Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele. İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler. Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir. Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın. Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir. Ülkemiz son 50 yılda büyük değişimler geçirmiştir. Darbeler, muhtıralar her defasında ülkemizi 20-30 yıl geriye itmiştir. El alem Ay’a tırmanırken; bizim yolumuz, suyumuz, elektriğimiz yok sayılacak kadardı. Bütün bunları yeterli olmasa dahi…az da olsa çözebildik. Binalar, köprüler yaptık; ama eğitimde hala yerimizde saymaktayız. Ekonomide attığımız adımların başarısını yabancı sermaye ye borçluyuz. Tüketici olmaktan kurtulmuş değiliz. İnsan gelişiminde Dünyada 90 cı sıradayız. Yani…Afrika ülkelerinin hemen arkasındayız. Bütün bunlar buz dağının tepesi. Hepsini yazmakla bitmeyecek kadar sorunlarımız var. Tarihimizle öğünmek hakkımızdır;…ama tarihimize karşı da sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Özgür olmak başkalarının özgürlüğünü kabul etmek ile başlar. Bu özgürlük herkes için geçerli olmalıdır. Kadınıyla erkeğiyle!

Saygılarımla

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM HAKKINDA UZ. DR. AYHAN ONUR TARAFINDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMALR. BÖLÜM II

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaların ikinci bölümü.

BÖLÜM II

Mehmet Bey

Sanırım birbirimizi biraz anlamaya başladık. Bu konuyu bu kadar araştırmış olmanız doğrusu beni şaşırttı. Mutlu da oldum. Düşünen ve araştıran insanlardan korkulmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu çeşit insanlar ulaştıkları sonuç bizim fikirlerimizi desteklemese de eninde sonunda doğruyu bulurlar. Bu nedenle yazıma başlamadan sizi tebrik etmeme izin verin.

Yazınızda organ nakli konusunun kapitalist eğiliminden bahsediyorsunuz ki bu konuda son derece haklısınız. Olayın arkasında kapitalist bir mantık var. Çünkü eğer bu olaya bir çare bulamaz isek 2025 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin %30 unu diyaliz merkezlerine vermek zorunda kalacağız. Kamu maliyesi açısından bakılınca bu korkunç bir durum.

Bu sebeple de kapitallerle düşünen insanlar da organ nakliyle ilgileniyorlar.Ayrıca kaybedilen yetişmiş insan gücünün kamuya verdiği zarar da bu kayıplara eklenecektir.

Bu açıdan bakılınca elbette olayın arkasında para da gizli. Ancak eğer kastınız fakirlerin böbreklerinin alınıp zenginlere aktarılması ise bu durum bizim ülkemizde nerede ise yok denecek kadar azdır.

Münferit bazı vakalar olmadı değil. Dr Yusuf faciasını hatırlarsınız.. Hani Uğur Dündar’ın ortaya çıkarttığı, kaçak olarak fakirlerle anlaşıp organlarını zengin lere naklederek para kazanan yaratıktan bahsediyorum.

Bilmem bu yaratığın sonunu da biliyormusunuz. Meslektaşları tarafından lanetlendi, diploması elinden alındı. O da yurt dışına kaşmak zorunda kaldı. Bildiğimiz kadarı ile Romanya‘da aynı işi yapmaya devam ediyor. Keşke bu kişi tıp fakültesinden hiç mezun olamasaydı. Ama olmuş işte. Ne yaparsınız arada bir çürük elma çıkıyor işte.

Birde Antalya’da olan son organ yolsuzlğu var. Buradaki hadiseyi başından itibaren takip ettik. Olayın aktörlerini yakından tanıyoruz. Emin olun ki Antalya’daki durum kanunların minik bir açığını yakalayan tıp dışı insanların mafyavari tavırlarından doğmuştur.

Yani burada hekim camiası kullanılmıştır.Ama bunlar dışında organ ile ilgili bir yolsuzluktan bahsedemeyiz.

Ayrıca organ naklindeki illegal uygulamaların tamamı canlıdan nakiller için geçerlidir. Kadavradan (Cesetten) nakillerde yolsuzluk yapmak imkansızdır. Zira beyin ölümü tespit edildiğinde organların kime verileceği belli değildir.

Biz durumu sağlık bakanlığındaki ulusal koordinasyon merkezine bildiririz. Bu merkez veri tabanından organların kime uygun olduğunu bilimsel bir kurula da danışarak saatler içinde belirler.

Beyin ölüm kararı alan gurup son ana kadar organların hangi merkeze gönderileceğini bile bilmez. Organ verici nerkez organ alan merkez ile irtibata geçmez. İrtibatı UKM sağlar. Ayrıca beyin ölüm kararı alan gurup asla organ alacak olan hasta ile temasa geçmez ve organ nakledecek hekim gurubu içinde yer alamaz.

Bu sebepledir ki kadavra (Ceset) donörlerde şimdiye kadar tek bir yolsuzluk olmamıştır.

Savaş bölgeleriyle ilgili bu tür söylemler her zaman ortaya çıkar. Ama böyle bir organizasyon çok zordur.

Mehmet Bey; organ almak dünyanın en zor ameliyatlarından biridir. Organı alıcıya nakletmek çok dahah kolaydır. Ancak durum o kadar abartılır ki, yerine göre medya da evine girilerek bayıltılıp ekmek bıçağı ile böbrekleri çıkartılmak istenen insanlardan bile bahsedilir. Bunlar da bizi çok güldürür.

Organ mafyası var mıdır? Evet vardır. Lakin medyadaki gibi değil. Organları ampul söker gibi sökemezsiniz. Bu çok teknik bir iştir ve en az 6 uzman hekim tarafından yürütülen yaklaşık 4 saatlik bir operasyondur.

Mafya sokaktaki insanların böbreklerini köşe başında alamaz. O halde mafya nasıl çalışır?. Durum şudur.

Organnını verecek kadar fakir bir insan ve bir tek organ için servet ödeyebilecek organ yetmezlikli (çoğunlukla böbrektir) zengin bir adam vardır hikayede. Bir de bu ikisi arasında bağlantıyı sağlayan mafya dediğimiz karanlık kişiler. Mafya bir şekilde bu iki insanı ilişkilendirir. Verici fakirden organ alınmasını çoğu zaman resmi makamları ve etik kurulları kandırarak ayarlar.Sonuçta zenginden organ parasını alır, aldığı pararnın yaklaşık %10′unu organ aldığı fakire verir. Masraflar da çıkınca kendisine epeyce bir parar kalır. Ama bu mafya asla kadavra (Ceset) donörlerden parar kazanamaz.

Hayat çok değerlidir Mehmet Bey. Bir organın değeri ise hayatın değerine eşittir. Bu sebeple organ yetmezlikli hastaların sorununu legal yollardan engelleyemezsek illegalitenin (kanunsuzluğun) tırmanmasını asla önleyemeyiz. Bizim çabamız da legal (kanuni) yollardan çözüm üretmektir.

Kişi ne zaman ölmüştür? Evet hakikaten de bu çok felsefi bir soru. Kısa bir mail yazısında açıklanamayacak kadar karmaşık bir konu.

Lakin bilim bize hala beyin sapı fonksiyonlarının hayat ile eş anlamlı olduğunu söylüyor. Diğer organların bazıları otomatisiteye sahiptir. Mesela kalp atımları beyin olmasa bile bir süre devam edebilir.Bu bizim için önemli değil. Hatırlarmısınız bilmem. Eskiden liselerde kurbağa bacakları tahtalara toplu iğneler ile tutturularak kaslarına elektrik verilerek bacağın hareket etmesi deney olarak yapılırdı. Bu durumda kurbağanın o halde bile hala canlı olduğunu mu iddia  edeceğiz. Elbette değil. Eğer tüm doku ve hücre fonksiyonlarının kaybı ölüm olarak adlandırılırsa insan kalbi durduktan sonra bile 8 saat daha yaşar denmelidir.

Harvard kriterleri sanırım sizin epeyce canınızı sıkmış. Ancak lütfen bu kriterleri bir kenara itmeyin. Bunlar temel fikirlerdir. Aslında ülkemizde bu konudaki karmaşa en az düzeydedir.Biz 1979 da İtalya’dan sonra dünyadaki organ ve doku nakli kanununu kabul etmişiz. Bu kanun 1982 de aksaklıkları görülüp revize edilmişrir. (2238 sayılı kanun). Bu kanun daha sonra genelgelerle desteklenmiş ve hakikaten de gurur duyulacak kadar mükemmel hale gelmiştir.

Özellikle Sağlık Bakanlığının Ocak 2012 de yayınladığı genelge ile durum daha da netleşmiş ve uygulamadaki aksaklıklar en aza indirilmiştir.

Bu kanunda ne Avusturyada ki gibi aksi belirtilmedikçe organ bağışı yapılmış sayılacağı gibi toplumu rahatsız eden bir kural konmuş, ne de İran’daki gibi organ alım satımı devlet eliyle de olsa serbest bırakılmıştır.

Son derece modern ve toplum dinamiklerine göre hazırlanmış bir genelgedir.Dolayısıyla toplumun dünyanın değişik yerlerinde yaşanan olumsuzlukların ülkemizde görülmemesi için gerekli tedbirlerin alındığını ve bu tedbirlerinde hakikaten işe yaradığını bilmesi gerekir.

Ülkemizde hakikaten sevimsiz ve münferit iki vaka dışında şimdiye kadar organ nakli ile ilgili bir suç tespit edilmemiştir.

Buna rağmen beyin ölümü olduğu düşünülen hastaların %12 sinde şüpheli durumlar vardır. Medyada bahsedilen uzun yıllar sonra dirildi, 3 ay sonra çocuk doğurdu vs. şeklindeki haberlerin tamamı bu %12 lik guruba aittir.

Tüm çabamıza rağmen bu oranı azaltamıyoruz. Bizim sağlık bakanlığına önerimiz küçük bile olsa şüpheye düşülen bu %12 lik gurupta beyin ölüm kararının alınmamasıdır.

Ne yazık ki bakanlık bu konuda ketum davranıyor olup, illa da bu %12 lik gurupta da durumun açıklığa kavuşturulmasını bizlerden talep eder haldedir. Buna rağmen ben kendi kliniğimde şüphem varsa hasta hakkında asla beyin ölüm kararı almıyorum. Bence doğrusu da budur.

Mehmet Bey tıpta bir kaide vardır. Sonucu kesin olan durumlarda, beklenen sonuç bir türlü gerçekleşmiyorsa muhtemelen teşhisiniz yanlıştır. İşte bu teşhis hataları bu %12 lik zorlama gurupta oluyor. Yoksa beyin ölümünün sonucu bellidir.Bu hastalar kesin olarak ölürler ve beklenen yaşam süresi tam destek verilse bile 96 saat civarındadır.

Ben kendim bilimsel bir inatla beyin ölümlü bir hastayı yaşatmak için inat ettim. Günde yaklaşık 5.000 TL harcadım ve ancak 7. güne kadar yaşatabildim. Mehmet bey emin olun bu hastalarda teşhis hatası yoksa ki… %88 inde yoktur, ölüm muhakkaktır. burada spekülasyonları önlemenin en kolay yolu da %12 lik şüpheli vaka gurubunu yok farzetmektir.

İsterseniz Sağlık Bakanlığının son genelgesini size gönderebilirim. Oldukça anlaşılır bir dille yazılmış olup ayrıntılı bir metindir.

Son olarak yazılarımı yayınlanmaya değer bulduğunuz için teşekkür ederim. Elbette belirttiğiniz şartlarda ve anlamı değişmeden yayınlayabilirsiniz.

Saygıyla

Dr. Ayhan ONUR

ORGAN NAKLİ/BÖLÜM III: HEKİMLERİMİZ VE HARVARD KRİTERLERİ.

Bu yazı serisinin üçüncü bölümüne başlamadan önce, çok önemli bir düşünceyi dile getirmek istiyorum.

Bu yazı serisi hiç bir hekime ve tıbbı olanaklara karşı değildir. Tıbbı araştırmalara çok şeyleri borçluyuz. Yaşamı, yaşar hale getiren hekimlerimizin toplumdaki sosyal statüleri her zaman mesleklerinden ötürü yüksek tutulmuştur ve öyle de kalmalıdır! Ne yazik ki, her meslekte olduğu gibi, bu mukaddes meslekte de bazi yeminini unutanlar vardır. Ancak bu durum hekimlerimize genel olarak güvenimizi asla sarsmamalidir. Organ bağışında yeterli bilgileri aldıktan sonra, özgürce vereceğiniz karar doğrultusunda; organ bağışlayarak bir başka hayatı kurtarbilirsiniz.

***

İnanmadığım bir şey var sa, o da mucize kavramıdır. İlimce tesbit edilmemiş olan kavramlara “mucize” deseler de; ben henüz araştırılmadığına inanırım. Buradan yola çikarsak, daha işin başındayız diyebiliriz.

İnşallah bir gün; “ölümsel beyin” yoluyla yapılan organ nakilleri bir “ara çözüm” olarak tıb tarihine geçer.

Hekimlik mesleğinin özü yaşamla ilgili; özellikle insan yaşamı ile ilgili olduğu için, çok komplex bir bütünü içermekte olduğu bir gerçektir.

Hekimlerimizin organ alımında hangi zor bir vicdanı sorumluluğunun içerisinde olduğunu çok iyi biliyorum. İleride bunu da yazacağım. Allah yardımcıları olsun!

Toplumu ve bir çok uzmanları rahatsız eden Harvard kriterlerinin başında; “beyinsel ölüm” kavramı ile tıbbı olanakların organ naklinde kullanılmasına destek veren hukuksal kriterlerdir.

Bu kriterlerin arkasında ne kadar kapitalist düşünce vardır sorusu ise, bir çok insanlar tarafından düşünülmektedir. Haklılığı varmıdır(?)… bu düşüncenin, o ise ayrı bir sorudur.

Kişi ne zaman ölmüştür?…kişi ne zaman gerçekten ölmüştür? …sorusu ikilem içersine düşmüştür. Bu ikilem şüphelerden ötürü organ bağışı tüm tanıtımlara rağmen istenilen düzeye getirilememiştir.

Bu böyle olduğu için; bir çok ülkelerde durum kanun eşliğinde tersine çevrilerek; organ kartında “organımı vermem” diye yazmayanlar, otomatıkman organı alınabilinir katogorisine giriyorlar. Örneğin Austurya. Bu yalnış bir politikadır diye düşünüyorum. Çünkü anti reaksiyon oluşturan bu zorlama, sosyal düzene uyumlu olmadığı gibi, organ bağışını da teşvik etmemektedir.

Harvard kriterleri ile tıb dünyasını değiştiren “beyinsel ölüm” kavramı, ölüm prösödürünü ikiye bölerek, toplumda şüphelere yol açmıştır. İnsanın hak ve hukukunu, ölüye saygı düşüncesini, etik anlamda değiştirmiştir. Bir çok insan kendisini yedek parça olarak görmeye başlamıştır.

Bunun yanında yasal olmayan organ ticareti oluşmuştur. Orta asya, uzak doğu Hindistan, Pakistan Çin gibi ülkelerden 500 $ dan başlayan fiatlarla alınan bir böbrek, dünyanın gelişmiş ülkelerinde 1 milyon $ a kadar alıcı bulmuştur. Organ mafiası oluşmuştur. Bu gibi yasal olmayan işlere bir çok popüler insanların isimleri karışmıştır; aralarında devlet başkanı bile var bu isimlerin. Örneğin; hakkında Birleşmiş Milletler nezninde soruşturma açılması istenen Kosova devlet başkanı.

Çin Halk Cumhuriyetinde idam mahkumlarının organları satılmaktadır. Hatta; siparış üzerine idam sehpalarının kurulduğu şüpheler arasındadır…henüz kanıt yok sa bile(?)

Organ nakli için yüksek lisans zorunluluğunu düşünürsek, olayın boyutunu daha kolay anlayabiliriz.

Bütün bunlar hekimlik mesleğini ciddiye almayan bir kaç hekimin yalnış tutumlarından ötürü, tüm mesleği şüpheli görmeye yetmiştir… maalesef. Gecesini gündüzünü  mesleğine adamış olan, yaşama… yaşam kalitesi veren milyonlarca hekimlerimizin toplumda ki statüsüne leke sürmüştür.

Bu yazı serisinin esas amacı ve hedefi Harvard kriterleridir.

Ölüm zamanını, anı’nı, öne çeken bu kriterler ile başlayan ölüm anı’nın tesbiti ise; tüm şüphelerin sonuna kadar takıp edilmesine rağmen… son şüphelerin ortadan kalkmadığıdır.

Bu nedenle:

The American Academy of Neurology, (AAN – Amarikada İlimsel ve bilimsel standartlardan sorumlu)  1995 tarihinde beyinsel ölüm tesbitinde açıklamış olduğu kriterleri, 2010 tarihinde geçerlilikten çikarmıştır. Beyinsel ölüm kriterlerinin yeniden tesbiti için gerekli araştırmaların daha yoğun olarak yapılmasının zorunlu olduğunu açıklayarak; 1995 de ki beyinsel ölüm tesbitinde ki kriterlerin günümüzdeki tıbbı olanaklar ile uyumlu olmadığını sebep olarak göstermiştir.

Tabii ki bununla beraber biraz duraklama devresine giren tartışmalar yeniden alevlenmiştir.

Beyinsel ölü kabul edilenler Çocuk doğurabilirmi?… Evet, doğurabilirler; tabii ki sezeryan yolu ile.

Yazımda bahsettiğim gibi; yapay destek ile 96 saati aşan uzun bir süre hayatta kalmaları sağlanmış olan olaylar mevcuttur. Literatüre geçmiş ve dünya basınında bunun örnekleri mevcuttur.

Burada sadece iki örnek olarak:

5.10.1992 tarihinde bir araba kazası sonunda Erlanger Unversitätsklinik unitesine getirilen Marion Ploch, 3 gün sonra tüm tıbbı veriler sonunda „beyinsel ölüm“ olarak rapor edilmiştir. Hekimlerin yoğun bakım desteğiyle 5 hafta daha hayatta tutulan Marion Ploch, sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Allington/Virginia, USA. Suzan Torres, „beyinsel ölmüştür“ teşhisinden sonra 3 ay daha yoğun bakım desteğiyle yaşatılmıştır ve sonunda sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmiştir.

Hortumlar ile yaşamayı istermiyim? Hayır! Çocuklarıma; yapay olarak bir dakika yaşamam için hiç bir hekimin zamanını (ç)almayın diye vasiyetim var dır.

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir…..

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

ORGAN NAKLİ / BÖLÜM II. BEYİNSEL ÖLÜM KAVRAMI SAÇMALIKTIR.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir.

Hastaya verilmekte olan yapay solunum, 1-10 dakikaya kadar kesilerek, hastanın kendi solunum imkanlarıyla kendisini yaşamda tutabilmesini ölçmek için uygulanan bu test, acımasızca ve sorumsuzca uygulanan bir test metodu dur;… diyor Nörolog Dr. Cicero Coimbra ve devam ediyor…

Bu uygulamada şüphesizce görülen şudur ki: Beyin için zorunlu olan oksijen kesilerek, beynin iyileşmesini engellemektedir; hatta ölümüne sebep olan bir faktör olarak görülebilinir. Dr. Cicero devamla…

Bir çok beyin komasına giren hastalar; hatta derin komaya girenler dahi yeniden yaşama dönebilirler. Sinir dokularının görev dışı olmaları “dönüşü olmayan” (irreversibel) anlamına gelmememelidir. Kan dolaşımındaki yetersizliğin faktörlerinden birisi olarak görülmelidir. 44 yıl önce beyinsel ölümün kriterleri konulduğu zaman bu bilgiler mevcut olmadığına dikkat çeken Dr. Cicero Coimbra: Günümüzde, beyinsel ölümü ve beyin sapı ölümünün tesbit edilmesinde hala geçerliliğini koruyan ve önemli test olarak görülen Apnoe-Test, yardıma ihtiyacı olan hastayı dönüşü olmayan (irreversibel) bir beyin komasına sokma olasalığı mevcuttur; hatta kalp durmasının sebebi olabilir.

Çünkü:

Apnoe-Tests uygulamasında hastanın Karbondioxid atabilmesi engellenmektedir. Atılamayan kandaki Karbondioxid ise kalp için zehirden başka bir şey değildir ve kalbin durmasına da sebep olabilir. Bu testin sonucu olarak düşen kan basıncı beyine yeterli kan veremediği için beyin fonksiyonu dönüşümü olmayan komaya  (irreversibel) girer ve beyinsel ölüm gerçekleşmiş olur.

Sonuç olarak yapılan bu test neticesinde tüm önemli yaşam organları hasara  uğrayarak, yaşam için önemli olan fonksiyonlarını kaybederler.

Dr. Coimbra konuşmasını bitermeden şunları ekliyor: Apnoe-Test, etik olmayan, insan hak ve onuruyla bağlaşmayan, tıbbı yardım müdahalesinde uygulanması yasaklanması gerekli bir test metodu olarak kabul edilmelidir. Dr. Coimbra devamla… Eğer hasta yakınları bu acımasızca ve riziko dolu olan uygulama hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar, kesinlikle organ alımına izin vermezler.

İnsan bu açıklamaları okuduğunda aklına farklı düşünceler gelmektedir. Kalp krizi ile acile kaldırılan bir hastaya, yoğun bakımda her türlü tıbbı yardım verilirken, kalbin gücünü ölçmek için kalbi zorlayacak hiç bir test yapılmazken, neden beyin hastalarında böyle bir test uygulanmaktadır. Beyinsel ölümü gerçekleştirip yaşayan organlara erişmek için mi(?) ….oluşturulmuştur Harvard ve daha onlarca “beyinsel ölüm” kriterleri?…ve kimler için?

Aynı sempozyumda bulunan Japonyalı Kardiolog Dr. Yoshio Watanabe, yapılan bu açıklamaları onaylayarak şunları ekliyor.

Dr. Yoshio Watanabe devamla: Eğer bu hastalarda Apnoe-Test yöntemi uygulanmasa, bedendeki ısı düşürülerek tedavi yoluna gidilmesiyle yardım edilse…hastaların %60 a kadar varan kurtulma şansları vardır…; yeniden yaşama dönmeleri için.

Sempozyumda bulunan bir başka sempozyum üyelerinden olan Dr. David Hill Cambridge/İngiltere’de görevli Anestezist, konuyla ilgili olarak:

En azından şunu kabul etmeliyiz ki; Beyinsel ölüm anında, beynin bir çok fonksiyonları işler durumda olabilirler. Hastanın beyinsel ölmüş olması ile gerçek ölmesi arasındaki zaman organ alımı için öemli bir zamandır. Bu zamanın kullanılması için hastayı beyinsel ölmüştür diye vasıflandırmak için uygulanan bu metod, kesinlikle hastaya yardım etmemektedir. Sadece ve sadece… organ alıcıya hizmet etmektedir.

Apnoe-test uygulaması, Hippokrat yemini ile bağlaşmayan bir kriterdir…diyor Anestezist  Dr. David Hill.

Ülkemize baktığımızda:

Beyin ölümü hakkında Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada şunlara yer verilmektedir.

”Beyin ölümünün geri dönüşsüz” olduğu vurgulanan açıklamada.   ”Beyin ölümü, ölümdür. ‘Geri dönme’ olasılığı olsaydı, ölümden söz edemezdik. Nitekim, geri dönme olasılığı bulunan başka durumlarda beyin ölümünden değil, örneğin bitkisel yaşam durumundan söz edilmektedir” denildi.

”Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın ‘ölüm’ dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Diyor TTB!

…himmm! …insanın beyni üşüyor bunları okuduğunda. İnsan kendisinden şüphe ediyor; insanmıyım, yoksa Allah’ın hekimler için yarattığı yedek parçamıyım(?) …ve diyesi geliyor içinden: Şu benim bedenimden, özellikle hala yaşayan kalbimden elini çekermisin lütfen! Sen yaptığın yemini unuttunmu? …doktor bey!

Ve arkasından sormak lazim.

Tıb dünyası „beyinsel ölümü“ nihai ölüm olarak değil, ölüm yolunda olarak tanımlarken; TTB bunu nasıl nihai ölüm(”Beyin ölümü, ölümdür.) olarak tanımlıyor?

Türk Tabipleri Birliği böyle bir açıklama yaparken, neden „Beyin ölümü“ tabirini kullanıyor? Neden kişi ölmüştür denilmiyor, denilemiyor? Çünkü Türk Tabipleri Birliği biliyor ki, „Beyin ölümü“ ölüm değil, ölüm yolunda olmaktır. Kişinin kalbi, böbrekleri gibi diğer organları da hala çalışmaktadır ve vucuda yapılan cerrahi taarruzun verdiği acıyı hissedebilmektedir; ve geriye dönme olasalığı çok az da olsa mevcuttur.

İnsanlığın, özellikle hekimlerimizin asıl görevi ise; „beyin ölümü“ kavramının arkasında saklanarak(?)…, yaşayan kalbi kesmek değil; ölüm yolunda olanlara refakat ederek huzurlu ölmelerini kolaylaştırmaktır. …hatta bir umut ışığı var sa, onu söndürmemektir.

Saygı değer hekimlerimizden ve Türk Tabipleri Birliğinden bir açıklama da, „Apnoe-Test“ hakkında beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum!

Bu yazı serisi devam edecektir. Haftaya üçüncü bölümünde buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

(*1)Apnoe-Test = Solunum testi yapılırken yapay solunum cihazlarının durdurularak 1 ile 10 dakika olan zaman dilimiyle kesilerek uygulanan bir tıbbı test metodudur… maalesef!

ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

07.02.2012

 

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır.

Sosyal devletin görevlerinin başında:

1. Çalışma hakkı ve bireylerin çalışma görevi

2. Adil ücret hakkı

3. Sosyal güvenlik hakkı

4. Konut hakkı

5. Sağlık hakkı

6. Eğitim hakkı

1) Çalışma hakkı

1982 anayasamızın 49. maddesi çalışma hakkını tanımıştır. Bu maddeye göre “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir“. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.

2) Adil ücret hakkı

Çalışanların insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam seviyesine ulaşması ve adil bir ücret elde etmeleri gerekir. Anayasamızın 55’inci maddesinde bu konu düzenlenmiştir. 55’inci madde şöyle diyor:

“Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal olanaklardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”

3) Sosyal güvenlik hakkı

Çalışan ve yeterli ücret alan insanların, yarın yaşlılık, hastalık, sakatlık, işsizlik gibi sebeplerle çalışamayacak duruma düştüklerinde, sosyal güvenlik haklarının tanınmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekir. Sosyal güvenlik hakkı anayasamızın 60’ıncı maddesinde yer almaktadır. “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Ayrıca 61. maddede özel olarak korunması gereken kişilerden bahsedilmektedir. “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.”

4) Konut hakkı

Konutlarımız her birimizin yorgun bir günün arkasından çekileceğimiz, dinleneceğimiz, aile olarak beraber olacağımız yerdir. Bu nedenle, konut sorunu devletin ilk ele alması gerekenlerden birisidir.

Konut hakkı Anayasa madde 57 de açıklanmıştır. “Devlet , şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”

5) Sağlık hakkı

Nice insanlar vardır ki; hasta oldukları zaman Dr. Parası olmadığı için yakalandıkları hastalığın esaretinden kurtulamayarak hayatlarını kaybederler. Aile üyelerinin tedavisi için mallarını mülklerini satarak iflasın eşiğine gelenleri hepimiz biliriz. Sosyal düzenin ilklerinden birisi de; tabii ki sağlık hizmetinin olmasıdır.

Anayasamız bu hakkı 57’inci maddesinde düzenlemiştir. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir… Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir”.

6) Eğitim hakkı

Milletlerin geleceğini yönlendiren muhakkak ki eğitimdir. Olmazsa olmazların bir parçası olan eğitim, devletin görevlerinin başında gelmelidir.

“Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır… Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”.

Buraya kadar sosyal bir devletin görevlerini sıraladık. Peki; bireysel “sosyal” olmanın görevleri nelerdir.

Burada uzun bir liste yapmanın bir anlamı olmaz diye düşünüyorum. Bir kaş cümle ile anlatılabilinir.

Sosyal bireylerin görevleri:

Vergisini kaçırmaz, zamanında öder. Sosyal dairelerden yardım alırken maddi varlığını gizleyerek yalan söylemez. Kimseyi rahatsız etmez. Aile sorumluluğunun bilincinde olarak çocuklarının iyi bir eğitim almasını, sağlıklı bir ortam içerisinde yaşamasını oluşturmak için çaba sarfeder.

Mehmet Nuri Sungur

 

 

 

 

 

 

YILIMIZ YENİLENDİ; YA İNSANLIK… ONUN DURUMU NASIL?

Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik; daha neler istemedik ki(?)

Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.

Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.
Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar. Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih ediyorlar. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde Dr. yerine sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.

Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor; korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bağırarak (TRT. hariç) insanın üzülmemesi imkansız.

Nerede ve kimler kaç kişi ölmüştür?  ”Arap baharı rüzgarları” kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Trafikte ne kadar zayiat var, gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler yine ne kadar evladımızı şehit eylemiş, daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)

Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü…

Sovyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 2000 lerden beri hepimiz şahitiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganıstan ve İrak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.

Tunus, Mısır, Libya ve Suriyede ki dişardan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü kapital sermayenin cebini doldurucu olarak üretilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır(!)

Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrikada? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.

Ya ülkemiz?

Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışardan ve içerden destekli PKK.? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler(!) Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.

Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde; eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.

Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yalnış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.

Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?

Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygunmudur“ diye…(!)

Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addederdik; şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da biterdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.
Bütün buları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz. Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlarda olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki harıtalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye. Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.

Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz. Sanayimiz sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür, kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?

Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?

Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı? Unutmuşuz bunları… Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz. Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef(!)

Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik; şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışabilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur(!)

Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak?
Ya kazancımız karşılığında yaptığımız harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğeiz?

Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.

Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.
Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar.
Saygılarımla
Mehmet Sungur
01 Ocak 2012 Pazar

YENİ YILA GİRERKEN SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAYALIM!

31 aralık gecesini 1 ocağa bağlayan geceyi neden kutluyoruz? Hristiyanlar 25 aralıkta başlayan dini bayramlarında neyi kutluyorlar? Bizler 31 aralık gecesi neyi kutlarız? Noel babanın İsa Peygamberin doğum günü ile bir bağlantısı var mıdır?

Noel; Her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı. Ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinir.

Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder. Ermeni Kilisesi gibi bazı Doğu Ortodoks Kiliseleri, Jülyen takviminde 25 Aralık’a denk gelen 7 Ocak’ı Noel olarak kutlarlar.

Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir. Bu uzun tatil çalışan insanlara dinlenmek olanağınıda beraberinde getirir.

Ülkemizde kutlamaların özelliklerini bilmeden ya da ignore ederek, özenti uğruna sapla samanı karıştırmaktayız. Bunun yanında Muhafazakar kesim de ayrı bir özentiyi takıp etmekte. Yılbaşı yerine Mekkenin kurtuluşunu kutlamaktadırlar.

Noel ile yılbaşı etkinlikleri birbirinden tamamen farklı kutlamalardır.

Noel 31 Aralık’tan yaklaşık 5 gün önce başlayan hristiyanların dini bayramıdır ve hristiyanlıkta İsa’nın doğum gününün kutlandığı dini bayramdır.

Burada Türk halkının yeni yıla girmelerini kutlama yapmalarını tenkit etmek ve dini bağlamda değerlendirmek tamamen yanlış bir söylem olmakta ve tartışmalara yol açmaktadır. Görünen o ki;bunu eleştiren bazı muhafazakarlar bir kez olsun açıp Noel nedir, neden kutlanır?… diye araştırmamışlar.

Noel baba kıyafetini ve yılbaşı ağacını ise, global dünyada kültür yayılması ve kültür etkileşimi olarak değerlendirmek gerekir. Bizdeki Noel baba kıyafeti ve yılbaşı ağacının bizim için dini hiçbir anlamı yoktur. Tamamen eğlence amacına yönelik bir süs aracıdır. Bu, tıpkı dükkanlarına, AVM’lere, pastanelere, marketlere, eğlence mekanlarına İngilizce isim vermeye benzer. Bir başka deyimle; insanımızın yabancı kültürüne özentisinden kaynaklanmaktadır.

24 Aralık akşamı başlayan kutlama; İsa peygamberin doğduğu gün olarak kabul edildiğinden ötürü tüm Hiristiyan dünyasında ayinlerle kutlanır. Bu gecenin adını; Latince de Nobis, İngilizce de Christmas, Fransızlar Noël ve Almanlar Weihnachten olarak dil kültürlerinde bilirler aziz bir gün olarak Kiliselerde kutlarlar. Bunu yanında fakir ve evsiz parksız olanlara da yardım ederler.

Noel baba kıyafetleri ise Noel kutlamaları için 6 Aralıkta sadece bir günlük olarak giyilir ve Noel babanın çocuklara hediye dağıtımıyla  başlar ve tek bir gün olarak kutlanır.

“Bizim, Noel diye vasıflandırdığımız ve yıl sonuna kadar Noel diye insanlara anlattığımızı masal“ …aslında 24 Aralığı 25 Aralığa bağlayan gece ile hiç bir alakası yoktur. Çünkü Noel bayramı 24 – 26 Aralık günleri için geçerlidir.

Biz Türkler Noel baba kıyafetlerine verdiğimiz değer ölçüsünü yine her şeyde olduğu gibi abartıyoruz. Geçen sene İstanbul hava meydanında çalışan personelin zorunlu Noel baba kıyafeti giymesi bunun bir örneğidir.

Ülkemizde yılbaşı kutlamalarına karşı olan muhafazakar kesimin 31 Aralık gecesine alternatif olarak kutladıkları Mekke’nin fethi kutlamaları ise kendi söylemlerinin içinde boğulduklarını gösterir.

Çünkü bizim gelenek göreneklerimizde, milli ve dini bayramlarımız arasında Mekke’nın kurtuluş günü diye bir kutlama bulunmamaktadır.

Yılbaşını geleneklerimizde yok diyen kesimin yılbaşı günü Mekke’nın kurtuluşunu kutlaması da yine yalnış bir bilgi kaynağı oluşturmaktan başka bir şey değildir. Burada da muhafazakar kesim kendileriyle çelişme göstermektedir.

Yeni bir yıla girerken insanlar eski yılın stresini atmak yeni bir yıla mutlu şekilde girmek,yeni yılda sağlık huzur mutluluk dilemek,birbirine hediye almak,kötülük değil barışı istemek gibi güzel paylaşımlar yapmaktalar. Bu tür güzel etkinlikler neden rahatsız verici bulunur anlamak çok zor(!)

Anlamak çok zor; çünkü insanlığın barış ve huzur için iyi dileklere her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Savaşlar, ekonemik zorluklar, açlıktan her gün ölen binlerce çocuklar ve daha sayılamayacak kadar olumsuz gelişmeler var dünyamızda. Tüm bunlar için arkada bırakılan bir yıldan sonra yeni bir yıla girerken dua etmek, umutlar beslemek neden günah olacakmış diye sormak lazım(!)

Türklerin tarihine baktığımızda ise, yeni yıl olarak baharın geldiği gün kabul edilen Nevruz bayramı kutlanmaktadır,baharın gelişi bereketin bolluğun gelişidir; yaşamın yenilenmesidir

Türklerin tarihinde yeni yıl kutlamalarının önemini görmekte zorluk çekmeyiz. Bakın Türkler tarihlerinde yeni yılda hangi kutlamaları yaparmışlar.

Semeni helvası pişirirler, üzerlik denen bir bitki yakıp dumanını eve, mala, cana ve çocuklara v.s. şeylere verirler, yeni elbiseler alınır, yakınlara hediyeler alırnır, at yarışları verilir, yumurta boyanır,  küskünler barıştırılır, misafirliğe gidilir, kötü söz söylenmez, mezar ziyaretlerine gidilir, başkaları hakkında konuşulmaz, şeker dağıtılır, kızlar kırmızı giyinir.

Yeni günde ev sahipleri evde birisinin bulunmasına gayret ederler. Kavga etmezler, hasta olanlar ziyaret edilir, onlara pay götürülür, şal sallayanlara pay verilir, Son Çarşamba’da güneş çıkmadan suyun üzerinden atlanır, Son Çarşamba’da erkenden yatmazlar.

Türklerin miladi takvimi kullanmaya başlamasıyla (Türkiye’de 1926 yılında kullanıma giren Gregoryen takvimine göre) yeni yıl kutlamaları 31 Ocak gecesi yapılmaktadır. Ancak Türkler Mart ayı içinde de Nevruzu kutlamaya devam etmektedirler.

Geleneklerimizde yeni yılı kutlamak yaklaşık 2300 yıldan beri vardır ve kutlanmaktadır. Hatta Türkler yeni yılın gelişini tam 40 gün boyunca kutlarmışlar.

Kısacası Türkler yeni yılı 2300 yıldır kutlamaktadır; ama zamanla tarihleri değişmiştir.Bu tip konularda eleştiri yapabilmek için toplumların sosyolojik, etimolojik yapılarını değerlendirmek,halk kültürünü bilmek,tarihi iyi incelemek,gelenek ve göreneklerin geçmişini okumak araştırmak,ve tarihsel gelişimini ve değişimini iyi bilmek gerekir.

31 Aralık gecesinde  bizler Noel’i değil, yeni bir yılın başlangıcını kutluyoruz. Bunun için kimsenin kimseyi eleştirmesine sebep yoktur. Artık bu söylemlerle insanları inanç bağlamında değerlendirmek ve kınamaktan vazgeçilmesini temenni ederken!… Sayın siyasilerden, İncili incelememiş olan din adamlarımızdan daha farklı bir yaklaşım sergilemelerini de beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

Hepinize gelecek olan yeni yılda her şeyden önce sağlık, mutluluk, ailelerinizde huzur ve saadet diliyorum.

Mehmet Sungur

Mittwoch, 28. Dezember 2011

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 36 other followers