DEDELERİNİZ PEŞİN ÖDEMİŞLER, KİMSEYE BORCUNUZ YOKTUR!

23-nisan-ataturkBak evladım…dinle Çocuğum!

Eğer bir gün sana soran olursa;…23 Nisan nedir?
>>Türk milletinin bağımsızlık aşkının duygularıyla beslenen; EĞİLMEYEN BİR RUHUN HÜRRİYET VE ÖZGÜRLÜK kavramıdır!”<< …diye cevabını vermekten sakın kaçınma!
Bu cevabı verirken de; başını dik, göğsünü gergin, alnını açık tutmaktan sakın utanma!

Çünkü: Sana emanet edilen 23 nisan bayramının faturasını dedelerin peşin ödemiştir. SENİN kimseye borcun yoktur!
SEVGİLİ ÇOCUKLAR; 23 NİSAN ULUSAL  EGEMENLİK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

23 Nisan 2014

İRAN’DA TECAVÜZ MAĞDURUNA İDAM CEZASI

 >>Dünya bu haberle çalkalanırken, bizim medyada tek bir kelimeyle izine rastlanmayan bu haber; Türk medyasının bir başka yüz karasıdır!<<

iranli kadin

2007 Yılında Tahran’da 19 yaşında tecavüze uğrayan genç bir kadın için verilen idam cezası uluslararası protestolara rağmen infazını bekliyor.

 

Olayın perde arkası:

Tahsilini Tahran’da  bitiren Reyhaneh Jabbari, geçimini  bir iç dekoratör olarak sağlamaktadır.

2007 Yılında telefonu çalmıştı. Karşısında genç bir doktor vardı ve açmak istediği muayenehanesinin düzenlenmesi için Reyhaneh Jabbari’ye iş teklifinde bulunmuştu. İşi kabul eden Reyhaneh Jabbari, doktor olduğunu söyleyen Murtaza Abdolali Sarbandi ile buluşarak düzenlenecek olan eve giderler.

Yolda bir eczaneye uğrayan Murtaza Abdolali Sarbandi, (daha sonra anlaşılacak ki) eczaneden uyku ilacı ve koruyucu kondom tedarik eder. Sözde muayenehaneye dönüştürülecek olan eve girdiklerinde; Murtaza Abdolali Sarbandi genç kadına; >baş örtünü çikar< diyerek çirkin yüzünü gösterir.

Tecavüz sırasında kendisini korumak için bulduğu bir biçakla Murtaza Abdolali’yi omuzundan yaralayan Reyhaneh Jabbari, henüz şaşkınlığını üzerinden atmadan, eve bir başka erkek girer. Bu arada kaçmayı başaran Reyhaneh Jabbari, yakalanır ve ceza evine getirilir.

Yapılan mahkemeler sonunda, 2009 Yılında Murtaza Abdolali’yi öldürdüğünden ötürü idama mahkum edilir.

Bu Yılın Mart ayında infazı gerçekleşmesi gerekirken, uluslar arası çağrılar nedeniyle bu karar henüz uygulanmamıştır…ama; Reyhaneh Jabbari her an hücresinden alınarak idam sehbasına getirilebilir olarak beklemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, insan hakları örgütleri ve Birleşmiş Milletlerin çağrıları fayda verecek mi bilinmez ama; bilinen bir gerçek varsa, o da; tecavüze uğrayan bir kadının idam sehpasına gitmesi, İran’daki hukuk düzeninin ne durumda olduğunun bir aynasıdır.

Uluslararası Af Örgütünün gözlemlerine bakılırsa…;  Murtaza Abdolali Sarbandis’in İran istihbarat üyesi olması, verilen kararda tarafsızlık ilkesinin olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17/04/2014

NOT:

Reyhaneh Jabbari’nin idam infazının durdurulması için çağrıda bulunmak isteyenler alttaki bağlantıdan bunu yapabilirler.

Yapacağınız tek şey: Mail adresinizi, ülkenizi ve posta kodunuzu girmektir. Çağrı; AB başkanına, BM, başkanına ve daha bir çok uluslar arası kurumlara ulaşacaktır.

Haydin bakalım!

https://secure.avaaz.org/en/petition/Catherine_Ashton_Ban_Ki_Moon_Ahmad_Shaheed_Save_26_year_old_woman_from_being_hanged_in_Iran/?aYiIrhb

 

 

ÖNEMLİ OLAN ZOR OLANI BAŞARMAKTIR

anne baba cocuk>> Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz.<<

Kolaymıdır baba olmak…kolaymıdır anne olmak. Üstelik de yaşadığımız bu zaman diliminde kolaymıdır ebeveyn olmak?

Hayatta beklenen en güzel haberlerden biri, anne ve babanın duyduğu; „biz bir çocuk bekliyoruz“ haberidir. Bu mutlu haberin beraberinde getirdiği sorumluluk duyguları bizi biraz olsun düşündürse de… sevindiğimiz bu mutlu haberin hayatımız boyunca ağırlığını koruyacağı bir gerçektir. Yaratılışın mucizesi olan bu duruma hazırlanmak için önümüzdeki 9 ay olan zaman bize fırsat verecektir. Kendimizi bu mucizeye hazırlamak için; bu mucizenin bize tanıdığı olanak; „yaratılış mucizesindeki mucizeye ortak olabilmemizdir.“

Annelik bekleyen anneler için gelecek aylar her gün biraz daha zor günler olacaktır. Kendisini iyi hissetmediği günler, hormon değişimleri ve daha bir çok zorlukların beraberinde getirdiği değişimler… anne olmak sevincini engellemeyecektir.

Bir anneden tüm gücünü vermesini isteyen o doğum günü, annelerin en güçlü olması olduğu gündür. Tarif edilemeyecek sancılara katlanan anne, bebeğini kucağına aldığı an mutluluğun tadını tatmanın sevinciyle çektiği ızdırapları unutabilmesi, ayrı bir mucizedir.

Doğum sonrası sağlığına kavuşan Anneyi uykusuz gecelerin beklediği aylar takıp edecektir. Bu zorlu görevi nasıl başarabileceğinin verdiği düşünceler onu gündüzleri de yalnız bırakmayacak, bazen de karamsarlığa itecektir.

Aradan geçen bir kaç aydan sonra, bu zor günler yavaşça arka plana doğru çekilirken… her gün yeni ve farklı mucizeler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Büyüyen bebekle gözleşme anları başladığı anlar devreye girerken, gelişmekte olan Çocuğun beyni, etrafında olup bitene ortak olma zamanı gelmiştir. Anne ve babasını, kardeşlerini tanıyabilmek, seslerini ayırt edebilmek çağı ayrıca hissedilen bir mutluluk zamanıdır.

Bu değişimlerle başlayan bir yaşam, insanın oluşumunda atılan ilk temel taşlardır. Yaşama hazırlanış dediğimiz bu kısa zaman, çocuğun geleceği için verilen ilk yatırımlardır. Anne ve babaların çocuklarına verebilecekleri en sağlıklı „azık çantasının“ hazırlandığı zamandır bu dönem.

Çocuğun ilk güldüğü an, anne ve babalar için unutulmayan hatıralardır. Daha sonra oturabilmeye, kalkmaya, sürünmeye başlayan çocuk, anne ve babanın yardımları sayesinde kendisini güvenlik içerisinde hissederek hayata daha güvenli adımlarla devam edebilmeyi öğrenecektir.

Çocuğun ilk oyuncağa uzanmak, kolunu kaldırıp bir şeyler yapmak , yataktan alınmak istediği zaman geldiğinde, sevgi ve şefkat hissedebildiği anlar başlamıştır. Kendisine söyleneni anlamasa dahi, hissettiği sevgi şefkat duyguları onu bulunduğu ortamda güvenli ellerde olduğu kavramının ilk başladığı anlar olmakla; … >>ben bu ailenin bir üyesiyim<< bilincini oluşturduğu önemli gelişim anlarıdır.

Zamanın akımıyla ilk kelimeleri söylemeye başlayan çocuk, anne babayı da bazen şaşkınlığa düşürecektir. Sesli ortamlarda söylemeye çalıştığı yarım kelimeler tam anlaşılamadığı için, … annemi dedi, yoksa babamı dedi tartışmaları da, anne ve babanın mutlu anları olacaktır.

Çocuğun diş çıkarma zamanı geldiğinde, uykusuz gecelerin yeniden başladığı günler devreye girecektir. Çocuk için bu zor ve sancılı günler, anne ve babanın sabır ve şefkat vereceği en önemli zaman dilimidir.

Çocuğun 3 – 4 yaşları çağı anne ve baba için zor zamanlardır. Çünkü; çocuğun deney yapma zamanı gelmiştir. Denenmesi ne olursa olsun, bir şeyler yapma zamanıdır artık. Salondaki mobilyalara tırmanmak ilk deneyleri arasında olsa da, bu yeterli olmayacaktır. İlginç bulduğu ne varsa denemek isteyecektir. Pencereden bakmak, annenin mutfak bıçağını tutabilmek bunların arasındadır. Çocuğun bu çağı, anne ve baba için alarm sinyallarının kırmızı olduğu anlardır.

Farkında olmadan geçen zaman, çocuğumuzun yaşamında önemli değişimin başlayacağı günü getirmiştir artık.

Okula başlangıç

Önce güzel bir okul çantasına ihtiyaç vardır. Arkasından güzelim elbiseler, ayakkabılar alındıktan sonra evde ilk provalar yapılmaya başlanır… mutlu anlar yaşanır.

Anne ve baba için yeni görevlerin başladığı zamandır bu zaman. Çocuğun geleceği için atılan bu adımlar, en önemli adımlardandır. Anne ve babanın bu hayata hazırlık günlerini küçük görmeleri yapacakları en büyük hatalar olur. Çünkü; bu andan itibaren yapılan en ufak bir hata, çocuğun geleceğini etkileyebilen unsurlar arasında olacaktır.

Çocuğun üstlendiği görevler ise, her gün dahada artacaktır. Sadece okul dersleriyle kalmayacak olan bu eğitim çağı, çocuğun geleceğini damgalayan günler olacaktır. Okul eğitiminin yanında etik eğitiminde öğretilmesi olan bu yaşta; anne ve baba bu ağır sorumluluğu sadece öğretmene bırakırsa ki…bir çokları böyle yapmaktadırlar; en büyük hatayı yapmış olurlar. Toplumun sosyal düzenini öğretmek ilk aile terbiyesinin >>“olmazsa olmazlarındandır“…<<

Kabul etmeliyiz ki… Çocuklar anlatılandan daha fazla gördüğüyle öğrenen bir sosyal yaratıktır. Bu nedenle ebeveynler örnek yaşantılarıyla buna öncülük yapabilirlerse, en güzel eğitimi vermiş olurlar. Bunların başında evdeki saygı ve sevgi atmosferi en önemli olanlardandır.

Geriye dönük olarak hatırladığımızda, anne ve babamızın aralarında geçen diyalogların hafızamızdan silinmediğini ve bizi öyle veya böyle bir etki altında bıraktığını hatırlarız.

Okul döneminde, aile ve okul ilişkileri en önemli olanlar arasındadır. Bu aile okul ilişkilerinde öğretmen ve aile beraberliği, çocuğun hangi derslerde daha başarılı olduğu, hangiler de yardıma ihtiyacı olabileceğini saptayabilmek ve gerekli olanları yapmak, anne ve babanın önemli görevlerindendir.

Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz. Biz olmadan hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklarını, onlarda bir gün ebeveyn olacaklarını, toplumdan dışlanmadan yaşayabilmeleri için gerekli etik kavramların değerlerini öğretebilmek, anne ve babanın en önemli görevleri olduğunun bilincinde olmalıyız.

Topluma saygı vermeden saygı beklenemez kavramı eğitimin ana faktörlerinden olduğunu öğretebilmiş isek… kapımızı kimse çalmaz.

Zamanı gelmişken hatırlatmakta fayda vardır. Dünyada bu olanaklardan mahrum kalmış çocukları düşündünüz mü hiç?

10 yaşında emeğine el konan, okul nedir bilmeyen, üç kuruş için uykuya hasret kalarak çalışan milyonlarca çocuk bir kaç saat uyku ve bir lokma ekmek için çalıştırılıyorlar. Gırtlağı doymak bilmeyen, az kazançla yetinmeyen bazı kesimler… insan haklarını da tekellerinde tutmaktan utanmazlar.

Mutlu yarınlar için…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

16.04.2014

DÜNYA SİLAH SANAYİ VE ÖLDÜRÜCÜ İSTİHDAM

dunya silahDeğerli okurlarım,

Dünya silah sanayi her yıl ortalama olarak bir trilyon dolar miktarında silah üretiyor. Üretilen silahlar, bu silahları üreten ülkelerde önemli istihdam oluşturduğu bir gerçek. Kendi refahları için ürettikleri silahları kriz bölgelerine satmaları yasak olmasına rağmen; her üreten firma bunun bir yolunu bularak silah ticaretinden payını almaya çalışıyor.
Dünya silah sanayini elinde tutan ülkelerin başında ABD,Rusya,Almanya olduğu gibi daha bir çok ülkeler bu pastadan payını almaya çalışmaktadır. İşin paradox (zıt) tarafı ise; aynı ülkeler her gün insan haklarını tespih çekercesine dillerinden düşürmezler. Yine bu ülkelerdir ki…dünya düzenini kendi istedikleri yöne çevirmek için bir an bile zaman kayıp etmeden bu silahları kullanmaktan tereddütleri olmaz.
Bu üretilen silahların yılda ne kadar insanın hayatına mal olduğunu sadece tahmin edebiliriz. Gerçek sayılarını hiç bir zaman öğrenmek şansımız olmayacaktır.

Yakın tarihimizde yaşanan savaşların sadece bir tanesini haklı olarak görebilmek mümkündür: Sırbıstan (eski Yugoslavya) savaşına haklı olarak müdahale edilmiştir. Saray Bosna’da Sırbıstan hükumetinin uyguladığı çirkin ve gaddarca soykırımına bir son verilmeliydi.
Afganıstan ve Irak savaşları siyasi düşüncenin sebep oluşturduğu savaşlardır. Bu düşüncelerin temelini oluşturan; başta petrol olmak üzere daha bir çok yer altı kaynakları, yayılma ve pazar oluşturmak politikasıdır. Ayrıca orta doğuda etkin olmak ve Orta doğu halklarına: “Sizler burada oturuyorsunuz ama, hakimiyet bizdedir” sinyallerini sürekli olarak vermektir.
Dünya milletler hukukuna tamamen aykırı olan bu savaşlar, milyonları aşan can ve mal kaybına sebep olmuştur. Yüz binlerce insanın yurdunu terk etmek zorunda kalmış olduğu bu savaşlarda, insanlığın insana ne kadar değer verdiğinin bir ölçüsü olarak görülmelidir.
Ya savaş sonrası?
Sözde demokrasi getirdikleri bu ülkelerin insanları… baskın yapanlar gittikten sonra yaşamlarını nasıl devam ettireceklerdir?
Örnek olarak baktığımızda komşumuz Irak bunun bir canlı örneğidir. Üç gruba Parçalanmış bir Irak ve yüreklerinde nasırlar oluşmuş bir Irak halkı bırakılmış arkada. Ülkenin fiziki nasırları bir kaç yıl sonra tamir olsa bile…bu yeterli olmayacaktır. Daha nice yüz yıllar devam edecektir Irak’lı komşumuzun geleceğini oluşturacak olan gençliğinin yüreğinde oluşan nasırlar.
Tarihin defterinde bir not olarak kalacak olan Irak savaşı, binlerce işçiye iş alanı açtığı için; Irak savaşı yıllarında silah sanayinde çalışanların müreffeh bir yaşamı olduğu hatıralarda kalacaktır.
Dünya silah sanayi bu ölümleri varsayım olarak kabul etmektedir. Her gün daha da korkunç ve öldürücü silahlar üreterek, zayıf olan ülkeleri egemenlikleri altında tutmaya devam edeceklerdir. Her savaşın aldığı canlar, söndürdüğü aileler ve açtığı maddi zararlar bir kaç sermaye düşkününün cebini doldururken, iç piyasada istihdam oluşturarak yaşam standartlarına ve refaha katkısı olmaya devam edecektir.
Bu azgınca üretimin tüketim pazarı ise; örnek olarak söylersek ; geri kalmış ülkelerdir. Gelişmemiş ülke halklarını despot rejimlerinden sözde kurtulma çabasıdır. Ne var ki…bu despot rejimler yine emperyalist güçler tarafından önce desteklenerek yıllarca devletin başında kalmaları sağlanır ve istenildiği zaman halk kışkırtılarak ayaklanmalar oluşturulur. Bunun yanında terörün önemli silah ihtiyacını da karşılayan silah sanayi ülkeleri; terörü lanetlediklerini de her gün durmadan haykırırlar. Her haykırışta iki yüzlülüklerini sakladıklarını sanan bu ülkeler, ne yazık ki dünya hakimiyetini de ellerinde tutmaktadırlar.
İnsanlık tarihinin gelişmesinde büyük katkıları olan Avrupa ve daha sonra ABD, geçmişteki sabıkalarından kurtulamayacaklardır. Refah uğruna gerekirse her şeyi üreterek yaşamlarını devam ettireceklerdir. Kör ve aydınlanmamış ülkelerin halkları da birer oyuncak olmaktan kurtulamayacaklardır.
….ve öldürücü istihdam geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dünyayı yönetmeye devam edecektir. Her gün binlerce çocuğun açlıktan öldüğü bir dünya da…, açlık ve sefaletin esaretinden kurtulamayan insanların…”insanca yaşayabilmeleri” için sadece bir günde harcanan silah giderleri yeterli olurdu.
Savaşsız bir dünyada yaşayabilmek umuduyla…sevgiyle kalın.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

06.04.2014

ULUSAL GÜVENLİĞİMİZ İÇİN;… ZAAF YADA İHANET…İKİSİ DE AFFEDİLEMEZ

spion1) Ulusal güvenliğimizde zaaf

Orta Doğunun en güçlü ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetinin, ne yazık ki yüksek güvenlik düzeyinde zaaf olduğuna şahit olduk.

Ülkenin ulusal güvenliğinin konuşulduğu bir oda da, yeterli güvenlik tedbirleri alınamadığı için konuşulanların kamu oyuna sızması çok düşündürücüdür.

Bu “Kozmik karargahta” nelerin konuşulduğunu bir tarafa bırakırsak ki…söylentiler onu gösteriyor; onlar daha da vahimdir; bu ortamın dinlenebilmesi affedilemeyecek bir zaaftır.

Bu zafiyetin sorumlusu Milli İstihbarat Teşkilatıdır.

Ne kadar bir talihsizliktir ki…konuşma ortamında bulunan ülkenin dört yüksek güvenlik bürokratının birisi de, bu teşkilatın başında olan müsteşardır. Şartlar ne olursa olsun, bu hata büyüktür, affedilemez. Bunun en azından siyasi bir faturası olmalıdır.

2) Ulusal güvenliğimize ihanet

Her kim ki bu “kozmik karargahta” konuşulanları gerek içeriden, gerekse dışarıdan kayıt yapıp dışarıya taşıyarak dünya kamu oyuna duyurmuş ise…O kişi ihanet suçu işlemiştir.

Türk ceza kanununda vatana ihanet için özel bir madde olmasa da;  devletin sırrını gerek casusluk yaparak, gerekse başka türlü yollardan elde ederek ifşa etmesinin cezası; TCK 326-339 maddelerinde hükmetmiştir.

Hukukçular daha iyi bilir ama…işlenen bu suça en uygun olan madde, 330 olarak görülmektedir. Bu suçu her kim işlemiş ise; bir an önce yakalanmalıdır; ve TCK madde 330 üzerinden yargılanmalıdır.

Bu kişinin elinde devletin hangi başka sır bilgilerinin olduğu da açıklık kazanmalıdır.

Madde 330:

Madde 330- (1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklayan kimseye müebbet hapis cezası verilir.

(2) Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

***

Allah yar ve yardımcımız olsun…sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

28.03.2014

BUGÜN NE YAZSAM?

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum. Gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun adı “Onur”, bunun adı “İnanç”…

kir cicegiKIR ÇİÇEKLERİ

Sabah beri düşünüp duruyorum…bu gün ne yazsam diye. Beynimin sağına baktım, “sola bak” dedi. Soluna baktım, “sıkma beni” dedi. Eski yazılarıma baktım, “dokunma bin ağlarım” dediler. Kütüphaneden bir kitaptan alıntı yapayım dedim, yüreğim tutmadı.

Sonra Uğur Mumcu’yu hatırladım. Ah dedim…şimdi O olsaydı neler yazmazdı ki?

Birden aklıma onun 33 Yıl önce Cumhuriyet’te okuduğum bir yazısı geldi. “KIR ÇİÇEKLERİ” koymuştu yazının başlığını; buyurun okuyun!

“Kır Çiçekleri…”/ Uğur Mumcu

“Bugün daktilomun başında yıllardan beri ilk kez, ne yazacağımı düşünerek dakikalarca durdum. Elim bir türlü tuşlara varmadı.

- Ne yazayım bugün?

İnsan, içindeki sıkıntılarla boğuştu mu sözcükler, bir dönme dolap gibi beyninizde döner durur. Öyle ki, sözcükleri beyninizden, yüreğinizden ve dilinizden çekip, daktilo şeridine vuramaz, ak kâğıt üzerine siyah harfleri, siyah sözcükleri dizemez, noktaları, virgülleri koyamazsınız…

 

Çünkü, sözcüklerin kendi dünyaları vardır; bu dünyalar, güneş çevresinde dönen küreler gibi beynimizde, vicdanımızda, yüreğimizde döner dururlar…

Sözcükler, gün olur, uzanamadığımız yıldızlar kadar uzak, gün olur, hoyratça ezip, geçtiğimiz kır çiçekleri gibi, bizlere yakın olurlar. Ve biz çoğu kez bu uzaklığı da, bu yakınlığı da ölçüp biçemeyiz.

Ve sözcükler, yüreklerimizde, vicdanlarımızda, beyinlerimizde ve de atar damarlarımızda döner, dururlar…

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum, gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun “Onur”, bunun “İnanç”…

- Ne yazayım bugün?

Çevrenize şöyle bir bakın; bir bakın akıp geçen olaylara, bir bakın tanık olduğunuz ya da duyduğunuz olaylara bakın. Kimi zaman, onur çiçekleri ile inanç çiçekleri ile bezenmiş insanlarla karşılaşırsınız. Kimi zaman da binbir yalanın belini bükmüş, yolsuzlukların saçaklarına tutunup sirk cambazları gibi sıçrayıp durmuş insan müsvetteleri ile…

Ve hep onlar kazanmış; hep onlar günlerini gün etmiş. Para mı? Onlarda… Pul mu? Onlarda… Hep, bir elleri balda, bir elleri yağda, öyle yaşamışlar. Kaplumbağa gibi, binbir yalanın sığdığı başlarını gerekince kalın kabuklarının içine çekerek, yılan gibi kıvrılarak, bukalemun gibi kondukları, yerleştikleri yere uyarak yaşamışlardır.

- Ne yazsam bugün?

Eski dosyaları mı çıkarsam? Hayır çıkarmayacağım!.. Geçmiş olaylarından vicdan muhasebelerine sayfalar mı açsam? Hayır, açmayacağım! Düne, önceki güne, daha öncesine mi uzansam? Hayır uzanmayacağım!…

- Ne yazsam bugün?

Canım bir dağ başında kır çiçekleri toplamak istiyor. Kıbrıs’tan kopup gelen ılık güney rüzgârları ile Ege’nin güneşli sabahlarından kaçamak gelen ışıklarla, ülkemin dört bir yanından toplayacağım kır çiçeklerini bir vazoya yerleştirip, “işte” desem, işte yıllarca yazmak isteyip de yazamadığım bunlar, işte bunlar.

Çiçekler yan yana, çiçekler aynı topraktan gelme ve aynı suyun içinde; biri “İnanç”, biri “Erdem”, biri “Onur”…

- Bugün ne yazsam, ne yazsam acaba?

Daktilomun başında yıllardan beri ilk kez yazacağım yazının soru işaretine takılıp dakikalarca düşünüp duruyorum. Sözcükleri, daktilonun tuşlarından kara şeride bir türlü çarpamıyorum. Yanıma oğlum “Özgür” geliyor. “Ne düşünüyorsun baba?” diyor. Sonra ekliyor:

- Beni yaz baba, beni yaz, benim adımı yaz baba, benim adımı yaz, benden söz et baba, benden söz et… Duruyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, yine düşünüyorum…

Bir dağ başına gitsem, kır çiçekleri toplasam ve sonra, evet ve sonra… ve… ve… ve…

- Bugün ne yazsam?”

Uğur Mumcu

Cumhuriyet, 5.12.1981

 

İNTERNET VE SOSYAL AĞLAR YASAĞI DOĞRU MU?

>> Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.<<  

YASAK-1

Bence bu sorunun cevabı hayırdır! Çünkü; yasaklar ile yönetilen toplumlardaki bireyler, hiç bir suçu olmasa da, kendisini sürekli olarak takip altında hissedecektir. Ortada “bireyleri değil,” ülkeyi tehlikeye koyacak bir durum olursa varsın kapansın, buna itiraz edecek en son kişi ben olurum.

Bizim ülkemiz zaten yasaklardan geliyor. Geçmişten ders çıkarmasını bir türlü öğrenemedik.Yasak olan şeylere karşı insanlar doğaları gereği fazla ilgi duydukları bilimsel bir gerçektir.Yasak koymak kolaycı bir anlayıştır. Yasaklar sorunu çözmez, bastırır açığa çıkmasını önler. Bu durumda insanın doğal olarak gelişmesini engeller.Yasaklar pratikte hemen fayda verdiği görünse de, uzun vadede olumlu bir sonuç vermez. Nedense gelişmemiş ya da ahlaken erozyona uğramış toplumlarda yasaklama getirici kurallar koyma yoluna çok sıkça gidilmektedir. Toplumda yozlaşma her geçen gün artıyorsa, ahlaken çözülme varsa sebeplerini oturup tartışarak ve demokratik anlayış içerisinde bir consensüs <<toplumsal uzlaşma>> sağlanarak bulmak gerekmez mi? Toplumda sevgi, saygı ve barış içerisinde birlikte mutlu yaşamak duygusu her geçen gün artmıyorsa nedenleri nelerdir? Sorumlu yerlerde olan insanlarımız görevlerini layıkıyle yapıyormu,yoksa bizleri avutuyorlarmı diye sorgulanması gerekmez mi? Kısaca; sorunları konuşup tartışmazsak, daha önemlisi önce kendimizi sonra toplumsal sorumluluk üstlenmiş kişileri içten yürekliliğmiz ve cesaretimiz ile sorgulayamazsak problemlerimizi çözemeyiz, …ancak ileriye öteleriz. Hastalıkların tanısını doğru koyamazsak yanlış tedavi yöntemi uygulamış oluruz ve yanlış tedavi ise hayatımızı şansa bırakır…Kısa bir sürede belki çok iyileştiğimizi sanırız ama…daha sonraları bedelini ödemek çok pahalıya mal olur diye düşünüyorum.

Ülkemizde son alınan twitteri engelleme kararı bazı mahkeme kararlarıyla alınmış olsa bile; bu kararları okuduğumuzda, ülkeyi tehlikeye düşürecek bir suç delili mevcut olmadığı görülmektedir. Öyle söylendiği gibi devlet sırrı, yada ülkenin güvenliğiyle alakası olmayan kararlar.

Dinlemelere gelince. İnternet üzerinden dinleme yapıldığı duyulmadı ama…dinlemelerin İnternet üzerinden görülüp dinlendiği doğru. Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dinlemeler devam edecektir. Eklemek gerekirse; dünyada yönetici olup ta dinlenmeyen zaten yok.

Yani…daha çok özel suç duyurusundan kaynaklanan kararlar.  Bu kararlar; örnek karar olarak görülebilinir mi? Bunu hukukçulara bırakmak gerek. Ne var ki…bir kaç münferit olaylardan dolayı yapılan suç duyurusu için, milyonlarca sosyal ağ paylaşanları cezalandırmak ne kadar doğrudur?

İster doğal yaşamda, isterse sanal yaşamda olsun; suçun ortamı ve cezası değişmez. Kim suç işlerse, cezasını çekmeye de mahkum edilmelidir. İşten çıktığında eve giderken, söverek, naralar atarak gitmediğine göre…İnternet ortamında da buna kimsenin hakkı yoktur.

Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.
Bir ehliyetsiz yüzünden, tüm şoförlere ceza uygulanır mı? Eve hırsız girince, evi yıkmak ne kadar doğrudur? Sn. Başbakanımızın sözüyle: “Uçak düşüyor diye, uçağa binmek yasaklanır mı?”

Ne demişti eskilerimiz? “Bir Acem için Acemistan yakılmaz”!

Sonuç olarak kişisel düşüncem:

Twittere konulan yasak ile güdülen amaç, twitter firmasını Türkiye’de temsilcilik açarak, Türk yargısının verdiği kararları uygulamaya zorlamaktır. Yargının bağımsızlığı tartışılan ülkemizde, ileride verilecek kararların ne olabileceğini düşünmek hiçte zor olmasa gerek(?)

Dünyaya meydan okumak hoşumuza gidiyor da…dünya bizi nasıl görüyor o ayrı bir soru; nasıl görürse görsün dersek…tabi ki o da ayrı bir soru…

>>İnternet toplumların aynasıdır; asıl olan, aynayı kırmak değildir; aynaya bakan yüzü eğitmektir!<< diye düşünüyorum.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.03.2014

YA EGEMEN !…BAĞIŞ DİLE ! ÇÜNKÜ ALLAH SADECE RAHİM DEĞİL; RAHMAN’DIR DA…KAFİRLERİ DE AFFEDER !

AYET-65Yıl 1988. İngiltere’de bir kitap yayımlandı. Kitabın adı : „Şeytanın ayetleri“ (İngilizce: The Satanic Verses). Roman türü yazılan bu kitabın yazarı; Hint asıllı bir İngiliz olan Salman Rüşdi. Yayımlanan bu kitap üzerine, dünya yerinden oynadı. O zaman ki İran Cumhurbaşkanı Ayetullah Komeyni, Salman Rüşdi hakkında ağır fetvalar verdi.

Yıl 2005. Danimarka’da Jyllands Posten adlı bir gazetede 30 Eylül 2005 günü yayınlanan İslam peygamberi Hz. Muhammed’in karikatürleri ile başlayan kriz dünyayı ayağa kaldırdı. İslam dünyasında elçilikler basıldı, hatta ölüdürme olayları yaşandı.

Daha sonraları Amerika’da bir rahip Terry Jones’un11 Eylül saldırılarını protesto etmek için Kuranı yakmak istediğini ama, daha sonra vaz geçerek Amerikan NBC ye verdiği demeçte: “Tanrı’nın bize dur dediğini hissediyorum. Biz de ne bugün ne de bundan sonra Kuran yakmayacağız” diyerek tövbe ettiğini itiraf etti.

BAGISYıl 2014. Türkiye Cumhuriyeti devletinin eski bir AB den sorumlu kabine üyesi var. Bu zatın adı Egemen Bağış. Adı yolsuzluklara, rüşvet olaylarına karışmış, hakkında fezlekesi olan bu eski bakan; basına düşen haberlere göre telefonda konuştuğu bir gazeteci yazar Metehan Demir ile Kuran ve ayetleri üzerinden dalga geçercesine sohbet yapıyorlar. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki; Bakara suresini…makara olarak telaffuz etmekte bir sakınca bulmuyorlar. Altta basında iddia edilen konuşmanın dokümanı, buyurun okuyun ve kendiniz yorumlayın.

Açıklama:

“Rahman”: İyilere de, kötülere de rahmet eden. Yani yarattıklarının hepsine merhamet eden manasınadır.

“Rahim”: Ahirette yalnız müminlere merhamet edendir. “Allah müminlere karşı çok merhametlidir” buyurur. (Ahzap 43)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.03.2014

____________________________________
Egemen Bağış: Alo.
Metehan Demir: Sabah yemin ediyorum şu tweet’ini gördüm var ya, güne nurla başladım, duayla başladım.
EB: Ne güzel.
MD: Bakara Suresi 152, Ve le entüm me ağbüdün… Valla abicim helal olsun.
EB: (Yanındaki kişiye) Metehan, Metehan. Beyhan (Egemen Bağış’ın eşi Beyhan Bağış olduğu iddia ediliyor) da diyor ki kim bu sabahın köründe arıyor. İmana mı gelmiş, dua ediyor diyor.
MD: Abi, böyle bir şey olabilir mi ya.
EB: Ayran yollayayım Metehan’a diyor.
MD: Ama bir şey söyleyeyim mi? Sen biliyor mu ne yaptığını, dün yazdığını?
EB: Kimin?
MD: Beyhan değil mi yanında?
EB: He.
MD: Attığı tweet’i de bir okursa kız anlar ne demek istediğimi.
EB: (Beyhan Bağış olduğu ileri sürülen kişiye) Attığı tweet’i okursa anlar ne demek istediğimi diyor. Sen sporda mısın?
MD: Yok yok yürüdüm de arabaya bindim gidiyorum. Programa yetişmem lazım. Bugün programa katılacağım. Tamamen unuttum. Ve le entüm ma ağbüd.
EB: (Yanındaki kişiye) Ve la entüm ma ağbüd diyip kendi kendine şey yapıyor. Oğlum ben her gün her Cuma bir tane ayet sallıyorum.
MD: Ya bilmez olur muyum! Senin elinde kitapçık var, oradan çakıyorsun. Biliyorum ya.
EB: Kitapçık yok lan, Google’a gir, Kuran’da atıyorum kardeşlik, Kuran’da nankörlük Kuran’da bilmem ne diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan beğen bir tane salla gitsin.
MD: Vel ağl asdfg asdfgh tırahun turuhun….
EB: O Almancaya döndü Metehan.
MD: Vay be abicim vay be. Valla yıkıldım sabah sabah. Baktım bir de saatine 8.20’de çakmışsın ya. Nasıl bir dini birikim ya.
EB: Ben sabah 5’te çaktım bir tane.
MD: Ve sabah uyuyarak, uyanıp Allah’ın Egemen Bağış’tan bir ayet inse de ben de onu RT etsem deyip bekleyen 13 kişi de RT etmiş hemen anında.
EB: 150 kişi RT etmişti. Cumayı cıma yazmışım düzeltip 8.20’de yeniden attım manyak.

MD: Beyhan duamızdan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir.
EB: (Beyhan Bağış olduğu iddia edilen kişiye dönerek) Beyhan, duadan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir diyor.
MD: Bakara 156
EB: Bakara 156 (Kahkahayla gülüyor). Çarpılacaksın.
MD: Her kim ki Egemen Bağış’ı sevmez, Allah en kısa zamanda onun belasını verir. Bakara 159.
EB: (Gülüyor)

EB: Memnun kaldılar mı o akşam?
MD: Çok çok. Allah senden razı olsun.
EB: Alman kadına laf sokmana bozulmadılar di mi?
MD: Hayır, hayır yok be abicim.
EB: Gerçi Aydın Bey’in (Aydın Doğan olduğu ileri sürülen kişi) de hoşuna gitti. Masada pek bir keyiflendi.
MD: Aydın Bey çok mutlu oldu. O gün bana kaç kere sarıldı biliyor musun? Allah razı olsun, iyi ki geldi, iyi ki geldi. Yani sana o kadar dua etti ki, o kadar dua etti ki.
EB: Haftaya onlara yemeğe gidiyoruz.
MD: Aydın Bey’e? Aydın Bey Bodrum’da bu hafta sonu.
EB: İşte Salı günü mü ne, 7’si. Evlerine davet ettiler, yemeğe gidiyoruz.
MD: Her kim ki Aydın Bey’in o zor gününde onun yanında olur, o Allah’tan her istediğini alır, Bakara 165. Bu Bakara iyi ya. Tövbe Yarabbim, çarpılacağız şimdi.
EB: (Gülerek) Makara iyi.
MD: Makara makara ya. Vallahi. Tevbe estağfirullah. Çarpılacağız şimdi…

KENDİNE GEL TÜRKİYE !

cat-Armut-DW-Wirtschaft-DresdenEY TÜRKİYE’NİN YÜREĞİ YANIK İNSANI !

>>Bize…bu millete başka şeyler anlatın !<<

Üzerinde Allah’ın kalem tutmadığı çocuklarımızı günahkar ilan etmeyin!
Çocuklarımızı siyaset malzemesi olarak kullanmayın!
Evladını kaybetmiş anneleri topluma yuhalatmayın/yuhalamayın!
Polisimizi, askerimizi, hakim ve savcımızı yanlış yönlendirmeyin!
Göreviniz öldürülen çocuklarımızın katillerini bularak adalete teslim etmektir! Onların üzerinden siyaset yapmak değildir!
Çocuklarımızın birini şehit, birini terörist ilan etmek bu ülkeye huzur getirmez!
Bu toplum sadece öldürülen çocuklarımızın katillerinin kimler olduğunu bilmek istiyor. Bu görev devletin/hükumetin/hepimizin görevidir!
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Kürt, öteki tarafının Türk olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Alevi, öteki tarafı Sünni olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı ile öteki tarafının bu Anadolu’nun yüreği yanık aynı insanlar olduğunu?
Bırakın seçim meydanlarında karşılıklı „düello“ yapmayı!
Bize; bu millete başka şeyler anlatın!
İş, aş, sağlık, eğitim, yol, demir yolu, eşitlik, barış, beraberlik nasıl olur onu anlatın!
Bu ülkede eşit dağılım nasıl olur onu anlatın!
„Biri yer öteki bakar“ nasıl düzelir….bize bunları anlatın!
[.......]
Kendine gel Türkiye!…dünya fırsat bekliyor! Düşman siperde bekliyor!

BİZİM MİLLET OLARAK KAYBEDECEK TEK BİR EVLADIMIZ YOKTUR!

>>Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!<<

burakİSTANBUL’da Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında Beyoğlu’nda iki grup arasında çıkan kavgada tabancayla vurularak hayatını kaybeden 22 yaşındaki BURAKCAN KARAMANOĞLU’nun cenazesi, memleketi Giresun’un Alucra ilçesinde şehitler mezarlığında toprağa verildi.
BURAKCAN evladımıza; Allah rahmet eylesin, ailesine ve Türk milletine sabır ve metanet versin.
Değerli dostlarım, demokratik ve medeni toplumlarda, fikirler çatışır, silahlar değil. Bizlerin her birimiz, vatandaş olarak siyasi görüş ve düşüncelerimizi söylemek hakkına sahibiz. Sahip olmadığımız tek şey varsa, o da…; düşüncelerimizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmaktır.
Siyasi düşüncelerimizi çatışmaya çevirmeden, argümanlar ile anlatabildiğimiz; ve dinleyebildiğimiz zamandır ki…demokrasiyi anlamış oluruz. Siyasi görüşler için karşılıklı kırgınlıklar, medeni insanlara yakışmayan bir durumdur.
Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeyi, yaşamın bir ilkesi olarak düşündüğümüz süre, aramızda bir sorun olmayacağını kabul etmeliyiz. Saygı ve sevginin olduğu yerde…hiç bir kimse “öteki” olamaz, olmamalıdır. Ötekiler olarak gördüklerimizin karşısında, bizlerde ötekiler değilmiyiz?
Hepimiz özgürlük istiyoruz. Ancak; kendimiz için istediğimiz özgürlüğü, başkaları için de istediğimiz zaman özgürüz.
Yaşadığımız zaman diliminde her aklına gelen bir şeyler söylüyor. Kişinin tabii hakkı olan, yaşam, fikir ve düşünce özgürlüğü sorumluca kullanılmazsa… özgürlüğe vurulan ilk darbe olur ve kendisini dejenere eder.
Özellikle: Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!

Burakcan Karamanoğlu ve daha bir çok ölen evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Allah bizlere böyle acıları bir daha yaşatmaz inşallah!
Bizim millet olarak kaybedecek tek bir evladımız yoktur!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
14.03.2014

“GÜNAH ÇIKARAN ENTELEKTÜEL GAZETECİLİK HAKKINDA”

>> Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz. Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!<<
ZEITUNG
Her nedense fahişe denildiğinde aklımıza hep belirli bir cinsiyet gelir. 
Tanımlamasını tarih boyunca sosyolojik baskı altında kalmış olan kadının cinsiyetinden almış olan bu kavram, hiçte adaletli olarak ifade edilmemiştir. Fahişelik bir cinsiyet olmaktan daha öteye; bir karakter ve kişilik meselesi olduğu göz ardı edilmiştir. 

Bunun en bariz örneğini bizlere günün 24 saatinde sunulan haberlerdeki medya çalışanlarında görmek mümkündür. Aralarında tenzih edilecek olanlar mutlaka vardır; onlara saygı duymak ise bir erdemlik olması gerekirken…aksine işlerinden atılır hale gelmişlerdir.

İfa ettikleri mesleğe ihanet edercesine görev yapan “bu medyacılar”; kendi kişiliklerine olmayan saygılarının yanında, gazetecilik gibi kutsal bir mesleği de rezil kepaze ederken; bu güzel ülkenin kaderiyle fütursuzca oynamaktadırlar. 

>>Yandaşlık, yalakalık, el öpenler, kıl olmak<< gibi utandırıcı kavramların türemesinde büyük payı olan bu “enteller”, mesleğin yüz karası haline gelmişlerdir. 

Her dönemin gazetecisi olmayı başaran bu “entelektüel fikir fahişeleri”…hiç bir zaman kendileri olmayı başaramamışlardır.

Basını takip ettiğimizde…özellikle köşe yazarlarının dünkü yazılarıyla bu günkü yazılarında çok farklı bir fikir değişiminin olduğunu görmekteyiz. Bu fikir değişimi dünden öteye de vardı ve yarından öteye de olacaktır. 
Aslında gazetecilik mesleği dediğimizde, aklımıza halkın sesi gelir. Doğru haberleri yazması gereken bir meslek dalı gelir. Ne yazık ki bu durum hiçte böyle olmamıştır ve olmayacaktır.

Bundan 134 Yıl öncesine baktığımızda, gazetecilik mesleğinde fazla bir şey değişmediğini görmekteyiz.

1880 yılında onuruna verilen bir ziyafette konuşan New York Times sorumlu yazarı, John Swinton; kendisinden gazetecilik ve gazeteciler hakkında bir şeyler söylemesi rica edildiğinde kürsüye gelerek: 
Gazetecilerin işi, gerçeği yok etmek, neredeyse arsızca yalan söylemek, ihtirasları ve geçim uğruna kişiliklerini kaybederek günlük ekmek kavgası için, gerekirse; ırkını da, ülkesini de satabilmekten kaçınmayan iştir. Bunu sizlerde biliyorsunuz, ben de biliyorum! Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz, Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!

Ne yazık ki bu kutsal meslek dalında çalışanların arasında, mesleğinin hakkını verenler hiçte fazla değil; az olanları da durdurulmaktadırlar. Kimileri ceza evlerinde esarette yaşarken, bir ötekileri işlerinden kovularak erdemsiz bir duruma düşürülmektedirler. 

Gazeteci meslektaşının içeri tıkılmasından memnun olanlar da var bunların arasında…maalesef!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
10.03.2014

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ…SENEDE BİR GÜN MÜ ?

28177kadinlar günü>> Peygamber efendimiz Veda hutbesinde “Kadınlarınızın da sizlerde hakları vardır” dediğini neden unutanlar vardır?<<

Dövüp ağlattığımız bir çocuğa bakkaldan sakız almak gibi bir şey değil mi bu kutlamalar?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, tüm dünya emekçi kadınlarının kutladığı uluslararası bir gün olarak bilinmektedir. Burada sormak lazım! Emek vermeyen,emeği olmayan kadın var mı dır?

Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar.

Doğurgandırlar.

Yani…yaratılışa ortaktırlar.

9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar.

Son anlarda ter dökerler. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar, severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler.

Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar.

Tüm cefakarlıklarına rağmen:

Yine de dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, 12 yaşında 60 lıkla evlendirilen; …ve daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazı yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk, utanç duyduk…

Başınız ağardığında yanınız-dadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakar-dırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır.

Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onun için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır.

Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele.

İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.

Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler.

Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir.

Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın.

Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir.

Bence her gün;  dünya kadınlar günü olsun…sevgiyle kalın !

Mehmet Nuri Sunguroğlu

07.03.2014

ENDÜLJANS; PAPANIN SATTIĞI CENNET ANAHTARI

ablassYADA…: GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ (?)

Endüljans nedir ?
Orta Çağ Avrupa’sında bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesi.
Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır. Katolik Kilisesi Yeni çağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye göre Hristiyanlar günahlarından arınabilmek için kiliselere bağışta bulunmalıydı. Bildiri Katolik Kilisesi’ne karşı kitlesel eylemlere neden oldu ve sonucunda Reform hareketleri başladı. Kutsal devlet ve kilisenin otoritesinin sorgulanması gündeme geldi. Bunlar temel olarak bir süre sonra halkın, kiliseye olan inancını yavaş yavaş yok etti ve bu da reform hareketlerine yol açtı.

Şimdi gelelim ülkemizdeki duruma.

Büyük partilerden (…..) birinin milletvekili olan Metin Külünk’ün yolsuzluk savunması aynen şöyle.
Türküye cumhuriyetinin bir milletvekili olan; Metin Külünk diyor ki: 17 Aralık operasyonu; günah işleme özgürlüğüne müdahaledir.“

(…..) İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün Habertürk’te yolsuzluklar üzerine yaptığı açıklama olay yaratır mı bilmiyorum ama; bildiğim bir şey varsa o da şudur. Sn. Külünk’ün ifadesiyle.
Külünk: „Herkesin günah işleme özgürlüğü bulunduğunu söyleyerek ayıpların örtülmesinin gerektiğini söylüyor.“…(?)
Yani…sn. Külünk diyor ki:
Zina yap ama…günah çıkar.
Rüşvet al ama…günah çıkar.
…ve daha aklınıza ne gelirse onu yapın ama…günah çıkardınız mı her şey helaldir.

Aklıma Katolik Kilisesinin para karşılığında tüm günahları affederek, cennetin anahtarını mühürlü bir makbuz ile dağıtması geldi de…onun için yazdım!

Siz ne dersiniz ??

PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

PUTIN-1>>Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.<<

WİLADİMİR PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

Rus halkını ve Başkan Putin’i anlamak için biraz gerilere gitmek gereklidir.

Dünya tarihine damgasını vuranlardan biri de; eski Sowyetler birliği devlet başkanı Michail Sergejewitsch Gorbatschow’dur. 1985 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi başkanlığına geldiğinde dünyadaki dengelerin böyle bozulacağını bilseydi, belki de; perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık)  programlarını uygulamaya koymaz, daha farklı bir politika uygulardı.

Batının ayakta alkışladığı, Nobel barış ödülü verdiği Gorbaçow, kendi ülkesinde sevilmekten öteye nefretle anılacak olan SSCB nin son devlet başkanıdır.

Soğuk savaşın bitmesinde baş rolü oynayan Gorbaçow, SSCB İmparatorluğunu da bitirerek; dünyadaki güç dengelerinin de bozulmasında aynı rolü oynamıştır söylersek, abartmış olmayız.

Bir tarafta bağımsızlıklarına kavuşan devletler, demokrasiye geçiş yapanlar için ne kadar sevindirici olsa da; öte yandan yeni dünya düzenini kendi planlarına göre uygulamaya koyan ABD.; karşısında dur diyecek bir güç olmadığı için, sıcak savaşları başlatmakta zorluk çekmemiştir.

ABD. ye karşı denge gücünü elinde tutan SSCB yıkıldıktan sonra, Rusya’nın başına gelen Boris Jelzin; Batıdan aldığı alkışların, biraz da Votkanın etkisiyle, Rusyayı yönetmekte aciz kalmıştır.

Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.

Yapılan seçimleri de büyük bir çoğunlukla kazanan Putin, 2000 Yılında Rusya’nın devlet başkanlığı koltuğuna oturmuştur. İkinci başkanlık görevini de tamamlayan Putin, 2008 Yılında anayasa gereği başkanlıktan ayrılarak yerini Dmitri Medvedev’e bırakarak Rusya’nın hizmetine başbakan olarak görevini sürdürdükten sonra, 2012 Yılında yeniden devlet başkanı olarak göreve gelmiştir.

Bir hukukçu ve ekonomist, aynı zamanda eski bir KGB subayı olan Putin, Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımak için kolları sıvayarak 2000 Yılında görevine başladığında; ilk icraati; rüşvetçi ve çıkarcı bürokratları işten kovmak olmuştur.

Wiladimir Putin; ikinci iş olarak ekonomiye ağırlık vererek ülkenin kaynaklarını devletin kullanımına almıştır.

Başarılı devlet politikası; Putin’i Rusya halkının yeniden diriliş umudu yaparak zirveye taşımıştır. İç politikada kontrollü demokrasiyi tercih eden Putin; dış politikada oldukça barışçıl görünen ancak; Rusya’nın yeniden dünya sahnesine çıkması için hedefini şaşırmayan bir tutumla, taviz vermeden uyguladığı siyaset; Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımıştır.

Rus halkına, kaybolan gururunu geriye veren ve kırılan onurunu yeniden kazandıran Putin, basın özgürlüğü, demokrasi ve insan hakları konusunda sert bir tutum uyguladığı için, Batı tarafından defalarca eleştiriye maruz kalmıştır. Ancak bu onun yönetimini değiştirmemiştir. Ülkesi için gerekirse her şeyi; hatta savaşı dahi göz önüne alan Putin; gerçek anlamda Rus olmakla gurur duyan bir Rus milliyetçisidir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

04.03.2014

BATININ VE DOĞUNUN BETON KAFALI DİPLOMATLARI YENİDEN SOĞUK SAVAŞIMI İSTİYORLAR ?

putin und coBARIŞIN İNŞASINDA BETONA İHTİYAÇ YOKTUR… UKRAYNA/KIRIM SATRANÇ TAHTASI DEĞİLDİR !

Gerek batılı, gerekse doğulu diplomatlar kışkırtıcı beyanlarıyla Ukrayna’nın ve Kırım’in geleceğinin nasıl olacağını belirlemeye çalışıyorlar.

Bir taraftan Rusya, öteki taraftan Amerika; Ukrayna/ Kırım’i kendi çıkarları için satranç tahtası gibi kullanmak istiyorlar.

Aslında; gerek Amerika, gerekse Avrupa çok iyi biliyorlar ki; Rusya; Ukrayna konusunda tek bir adım geri atmayacaktır. Çünkü: Rusya’nın Karadeniz’e açılan kapısı, Kırım üzerinden gerçekleşir; ve Rusya bu kapıyı asla kapattırmaz.

Ayrıca: Rusya; Ukraynayı ve Kırım’ı Osmanlı’dan sonra, tarih boyunca arka bahçesi olarak görmüştür.

Kılıç kuşanmaktan sa, diplomasiye şans tanımak, dünya barışı için en doğru olanıdır.

Haydin bakalım diplomatlar; bırakın odun kafalı olmayı da…diplomasiye şans tanıyın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

ALMANYA ESKİ CUMHURBAŞKANI İÇİN BERAAT KARARI

christian-wulff-prozess-hannoverAlmanya tarihinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı hakim önüne çıkarılarak kendisine 753 Avro ve 90 Cent için hesap soruldu.

İki yıl önce rüşvet suçlaması nedeniyle makamından istifa eden Almanya eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff, yapılan duruşmalardan yüzü ak olarak çıktı.

Hanover eyalet mahkemesinin verdiği karar ile beraat eden Almanya eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff, ayrıca tazminat hakkının olduğu da eyalet mahkemesi tarafından karara bağlandı.

Mahkeme öncesi savcı tarafından kendisine yapılan teklif: >>20 bin Avro karşılığında davanın düşmesini<< red eden Christian Wulff; „ben yargılanmak istiyorum“ demişti.

Haklı olduğuna inanan ve yargılanmasını isteyen Christian Wulff, haklı olduğunu da ispat ederek aklandı ve yargının gücüne ve adalete inandığının mükafatını gördü.

 

Çok geçmiş olsun sn. Cumhurbaşkanım!

Alles gute !

AL CAPONE VE “KARA PARA AKLAMAK” (money washing)

ALCAPO-3>>“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.„<<

AL CAPONE VE “KARA PARA AKLAMAK” (money washing) ?

>>Yani…GAYRİMEŞRU yollardan kazanılan kirli paraları yıkamak, temizlemek ve ütüleyip yeniden namuslu paralar arasına katarak…sanki “vergisi ödenmiş, yada ödenecek” gibi bilançoya almak.<<

Bu terim >>money washing<< ilk defa 1920 Yıllarında Amerika’da Al Capone tarafından uygulanan para yıkama usuluyla dünya literatürüne geçmiştir.

Para aklamanın mucidi olan Al Capone, kirli paraları yeniden ekonomiye kazandırmak için çamaşırhaneler zincirli, çamaşır yıkama salonları açarak bu paraları, çamaşırhanelerde yüksek ciro göstererek aklamıştır. Bu gün dahi bu usul Avrupa’da bir çok İtalyan Pizzacılar tarafından uygulanmaktadır.

AL CAPONE KİMDİR ?

Alphonse Capone (kısaca Al Capone), (17 Ocak 1899, New York – 25 Ocak 1947 Florida). İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideridir. 1920- 1933 yılları arasındaki ABD alkol yasağından yararlanarak güçlendi. 1929′da Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı büyük bunalım dönemindeki fırsatlardan yararlanarak gücünü arttırdı.

1929 Büyük Bunalımı yıllarında neredeyse hükumet sahibi olan ünlü gangster Al Capone suç işlemeye çocukken başladığını şu sözlerle açıklamıştır;

>>“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.„<<

Kartvizitinde “İkinci el mobilya satıcısı” yazan Al Capone, işi sadece yasak alkol kanununu delerek değil, aynı zamanda akla gelen tüm gayrimeşru yolları da da fütursuzca kullanmasını iyi bilmiştir.

Capone, mafya teşkilatlanmasını devlet içinde kadrolaştırmıştı.

Pek çok vali ve belediye başkanıyla yakın dostluk kurmuştu, bir kısmı emrinden çıkmıyordu. Yaptıklarına bu sayede göz yumuluyordu. Meyer Lansky onu başkan Hoover’le tanıştırdıktan sonra kariyerindeki yükseliş hızlandı. Hoover, yanlış ekonomi politikaları sonucunda devleti büyük buhrana sürüklemişti ve sendikalar sürekli hareket halindeydi. Sendikalara baskı yapan Capone, işçilerin grevlerini bastırmaya ve ABD’nin komünizm dalgasından etkilenmemesini sağlamaya çalışmıştı. Polis içinde de adamları olan Al Capone, zamanının en güçlü Mafya babası olmuştu.

İş yerlerinin önünde sabıka kağıtlarıyla pek çok işsiz sabıkalı kuyruk oluşturuyor, yanında iş bulmaya çalışıyorlardı. Açtığı lokantalarda da uzun kuyruklar oluyordu. North Western (Kuzey Batı) Üniversitesi gibi yerlerde konferanslar veriyordu.

Kazandığı yasa dışı paraları çamaşırhane zincirleri açarak aklayan Al Capone, Mafya teşkilatını devlet kademelerine taşıdığı için devletçi mafyanın kurucusu sayılır. Frengi hastalığı nedeniyle antibiyotik tedavisinin uygulandığı ilk kişidir. Kazandığı servetle derneklere bağışlar yaptı, zamanla halk kahramanı oldu. Bazı kesimlerce modern Robin Hood kabul edildi.

Yaşamı ve yaşam tarzı onlarca filmlere konu olana Al Capone, sonunda vergi kaçakçılığından 12 Yıl hapis cezasına çarptırıldı.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02.03.2014

“AMERİKA’YA NEDEN NOTA VERMİYORUZ” !

m1990-1>>Aslında bu kadar ağır suçlar ile itham edilen bir kişiye; gel de burada siyaset yap diye çağrı yapmak yerine; onu ülkesinde yaşadığı devletten suç duyurusu yaparak, hakkında tutuklama kararı çıkararak istemek daha elzem olmaz mı ? Bunu neden yapmıyoruz diye sormak hakkımız değilmidir?<<

Aslında hiçte yazmaya niyetim yoktu ama…kalem rahat durmadı.

17 Aralıktan beri ülkemiz; sn. Cumhurbaşkanımızın deyimiyle; ülkemiz “türbülansa” girmiş. Taşlar yerlerinde duramıyor, her gün sağa sola oynayıp duruyorlar.

Yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, orduya kumpas kurulmuş, orduya ve emniyete sızılmış iddialarının ardı arkası kesilmiyor. İddialara göre; bütün bunların arkasında bir paralel devlet varmış.

Bu paralel devlet de, Cemaat diye bilinen; 1999′dan beri Amerika’da, Pennsylvania eyaletindeki Pocono Dağı eteklerinde yer alan çiftliğinde yaşayan Fethullah Gülen diye bir zata aitmiş.

Yani; bu Fethullah Gülen Amerika’da yaşıyor ama…ülkemizin güvenlikle ilgili tüm kurumlarına sinsice sızmış ve Türkiye Cumhuriyeti için tehlike oluşturmaktadır. …ve biz devlet olarak bu tehlikeyi zamanında fark edemeyerek karşı tedbir almakta geç kalmışız.

Şimdi ise acil acele sn. Başbakanın deyimiyle; bu çete karakterli, örgütlenmiş olan paralel devletten korunmak için bazı tedbirler almak zorundayız. Bir sürü yeni yasalar, yönetmenlik değişimleri, görev yeri değişimleri, işden almalar vb. hepsi bunların arasında yer almaktadır.

Hatta sn. Başbakanımız bazı konuşmalarında:

“Dışarıdan değil, Türkiye’ye gelin, siyasetinizi burada yapın!”… diye mesajlar göndermekte olduğunu da duymaktayız.

Aslında bu kadar ağır suçlar ile itham edilen bir kişiye; gelde burada siyaset yap diye çağrı yapmak yerine; onu ülkesinde yaşadığı devletten suç duyurusu yaparak, hakkında tutuklama kararı çıkararak istemek daha elzem olmaz mı ? Bunu neden yapmıyoruz diye sormak hakkımız değilmidir?

Hem…bu durum hiçte yeni bir şey olmaz.

Nasıl ki, Rusya Çeçenistanı işgal ettiğinde ülkemizde bulunan Çeçenleri korumayın diye bize yazdığını; ve biz bu yazıyı Rusya ile dostluğumuza zeval gelmesin diye ciddiye aldığımızı unutmadık herhalde ?

Bence trübüne oynamaktan sa…Devletin ve milletin güvenliği için Fethullah Gülen’i suç duyurusu yaparak Amerikadan isteyelim !

Ne demişti eskilerimiz? İsteyenin yüzü bir kara…

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

20.02.2014

2014 YILI ASGARİ ÜCRET UYGULAMASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

ASGARI>>846 TL ile asgari ücret uygulaması insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır! Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır!

Ne yazık ki; asgari ücret politikasında sadece hükumet değil…tüm sivil örgütler, sendikalar ve özellikle sesleri duyulmayan muhalefet partileri de sınıfta kalmıştır!

Sesi çıkmayan toplumdan ise…“itirazım var!“ yerine alkışlar gelmeye devam ediyor!<<

En yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkının 8 kat olduğu bir ülkede, eşitliğe yakın olabilecek hak ve adaletten söz edebilmek mümkün değildir.

Yoksulluk sınırı değil; açlık sınırıdır söz konusu olan!

Onur sıkıntısıdır söz konusu olan!

Sağlıklı bir kuşak yetiştirebilmektir söz konusu olan!

Asgari ücrete „gelir“ matrahı uygulamaktır söz konusu olan! Sanki vatandaş tüm ihtiyaçlarını karşılamış ve sonunda elinde hiç ihtiyacı olmadığı bir para kalmış da, onun „gelir“ vergisini ödüyor; insaf yahu! Açlık sınırının altında olan asgari ücreti „gelir“ vergisine tabi tutmak dünyanın neresinde vardır?

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir skandaldır. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam“ şartlarına uyumlu olması zorunludur !

Bir milletin geleceği için sağlıklı bir topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise gıdasını alabilen, eğitimde sıkıntı yaşamayan vb. düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik tarafından açıklanan 2014 asgari ücret uygulaması, günümüzün şartlarına uzaktan yakından uyumlu değildir.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tespit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur: Bu günkü yaşam şartlarında, bu para ile geçinebilmek/yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tespit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 5 TL iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgari ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır?

Ülkemizde kalkınma hızının yüksek olduğunu bizlere anlatanlar, son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadırlar. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu söyler dururlar. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişiminden söz etmezler. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 85. sıradan 92. sıraya gerilediğimiz bir tesadüf değildir.

17 ile 92 arasındaki farkı ve bu farkın sebeplerinin ne olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Kalkınma ile geri kalmışlığın arasında ki bu 75 puan, kimlerin kalkındığının ölçüsüdür!

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulayarak adı geçen 75 puanı kendileri için kullanmaktadırlar ve kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar. Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmekdir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır.

Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Ne yazık ki; asgari ücret politikasında sadece hükumet değil…tüm sivil örgütler, sendikalar ve özellikle sesleri duyulmayan muhalefet partileri de sınıfta kalmıştır!

Sesi çıkmayan toplumdan ise…“itirazım var !“…yerine alkışlar gelmeye devam ediyor!

Sevginiz asgariye inmesin…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

05.01.2014

YILIMIZ YENİLENDİ; YA İNSANLIK… ONUN DURUMU NASIL?

Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik; daha neler istemedik ki…

Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.

Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.

Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar. Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih edenler arasında. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde; Dr. yerine sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.

Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor. Korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bağırarak … insanın üzülmemesi imkansız.

Nerede ve kimler… kaç kişi ölmüştür?  ”Arap baharı rüzgarları” kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Trafikte ne kadar zayiat var, gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler  Orta Doğu’da ne kadar İnsan öldürmüş;  ve daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri var ki; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)

Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü.

Sowyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 1990 lı Yıllardan beri hepimiz şahidiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganistan ve Irak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.

Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’de ki dışarıdan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü kapital sermayenin cebini doldurucu olarak üretilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır !

Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrika’da? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.

Ya ülkemiz?

Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışarıdan ve içeriden destekli PKK….ve süreç?

Ya ekonomi ? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler görünürde kalkınma gibi olsa da; aslında bir makyajdan öteye değildir. Çünkü; üretim bizim değil, biz sadece tüketici olarak seçilmiş bir toplum olmuşuz.

Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.

Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde. Eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.

Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yalnış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.

Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?

Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygun mudur“ diye ?

Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addeder dik; ya şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da bitirdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.

Bütün buları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz.

Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlar da olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki haritalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye. Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.

Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz. Sanayimizde sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür. Kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?

Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?

Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı unutanlar hiçte az değil.

Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz.

Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef !

Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik. Şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışa-bilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur(!)

Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak sorusu beynimizi kurcalamaktadır.

Ya kazancımız karşılığında yaptığımız harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğiz?

Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.

Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.

Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar (!)

Başka ne kaldı ?

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir !…diyerek yazıyı kapatalım. Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02 Ocak 2014

DİZ ÇÖKÜP DİLEK TUTTUM…BARIŞI İSTİYORUM !

baris>>2013 ü iyisiyle kötüsüyle arkada bırakırken, bir çok acı olayların da şahidi olduk. Savaşlar acımasızca devam ediyor. İslam dünyası içi içe girmiş vaziyette. Kavgalarını sürdürmeyi, birbirlerini yerce-sine kıyım yapmayı duadan sayıyorlar. Hemde din ve Allah adına yapıyorlar bu zulmü. Birbirlerini boğazlarken indirdikleri kılıcı „Allahuekber“ diyerek indiriyorlar. Öldürdükleri İnsanların ciğerini söküp yerken gülerek dans ediyorlar. Ölüler ile dalga geçercesine, cesetlerine yemek yediriyorlar. Birde; utanmadan bunları kayıtlara alarak tüm dünyaya yayımlıyorlar.
İşte böyle bir 2013 ü arkada bırakırken…diz çöküp dilek tutmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. 2014 Yılında daha barışcıl bir dünya için!<<

DİZ ÇÖKÜP DİLEK TUTTUM…BARIŞI İSTİYORUM !
Barışı istiyorum;
Evimde
Barışı istiyorum;
Köyümde
Barışı istiyorum ilçemde
Barışı istiyorum;
Şehrimde

Ankara’da İstanbul’da
İzmir’de Adana’da
Yozgat’da Trabzon’da
Edirne Ardahan, Diyarbakır’da
Barışı istiyorum!

Ben…!
Barışı istiyorum;
Gazza’da, Myammar’da
Kahire’de Vietnam’da
Londra, Paris, Washington’da
Bahtı kara Afrika’da

Doğu Türkistan’da barışı istiyorum
Barışı istiyorum Suriye’de Irak’ta
Barışı istiyorum Okyanuslarda
Tunus’da, Cezayir’de İran’da

Barışı istiyorum fırında;
Yoksullar için
Metroda tramvayda;
Yaşlılar için
Otobüste kağnıda;
Yaşamın tüm alanlarında;
Barışı istiyorum

Ben…!
Barışı istiyorum;
Yargıda
Barışı istiyorum;
Torna tezgahlarında
Barışı istiyorum;
Medyada
Barışı istiyorum;
Tüm İnsanlıkta
[......]
Çok şey mi istiyorum ben;
Bu karanlıkta?

Yeni Yılınız kutlu olsun…sevgiyle kalın !
Mehmet Nuri Sunguroğlu
31 Aralık 2013 Salı

 

YOLSUZLUK İDDİALARI VE YABANCI KOMPLO TEORİLERİ

geld-brennt>>Halk bankın sahiplerinin listesine baktığımızda durumun izahı hiçte zor değildir. Ben bu yabancı komplo teorilerine inanmakta zorluk çekiyorum. Bu bir ahlak erozyonudur, başka türlü izah edilemez!<<

>>Halk bankasının gerçek sahipleri kimlerdir?
%80’ine 159 adet büyük yabancı yatırımcı sahip.
%10’nu içeriden 268 banka, şirket, yatırım fonuna ait.
Kalan %10‘nu da 29 bin 869 küçük yatırımcıya.<<

Değerli okurlar, ülkemizde yaşadığımız yolsuzluk suçlamaları ve karşı suçlamaları nasıl izah edebiliriz ?
İstifalar, partiden ihraç gibi çok önemli gelişmeleri nasıl oluyor da, anlamakta zorluk çekiyoruz? Bir tarafta yolsuzluklar vardır diyenler sesini mümkün olduğu kadar yüksek tutmaya çalışırken; öteki tarafta; „hayır bu gelişmeler yabancıların komplosudur“ diye ısrar edenler, önce susmayı tercih ettikten sonra karşı atağa geçerek tüm olayları yabancıların hazırladığını ve içeriden onlarla iş birliği yapanların beraberce komplo yaptıkları iddia etmektedirler.
Eğer bu iç ve dış güçler beraberce çalışarak ülkemize bir komplo hazırlamış iseler…ki iddialar öyle. İşte o zaman içeride yolsuzluğa adı karışanlar iki defa yargılanmalıdırlar. Birincisi; yolsuzluk suçundan…ikincisi ise daha vahimdir. Yabancılarla iş birliği yaparak vatana ihanet ve hükumeti yıkmak suçundan yargılanmalıdırlar.
Gel gör ki…her ikisi de zor görünüyor. Ne yazık ki; yargı „hamam oğlanına“ döndürüldü ve işlemez hale getirilmeye çalışılmaktadır. Buna paralel olarak gerginliğin artması için herkes elinden geleni yapmaktan da kaçınmıyor.
Ülkemizin ihtiyacı olan „soğukkanlı“ düşünebilmeyi özlüyoruz. Yargıya destek yerine köstek olmayı bırakarak, demokratik hukuk devleti olmanın imtihanından başarılı olarak çıkabilmeyi özlüyoruz.
Yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarının özüne baktığımızda, daha çok iç ilişkiler olduğunu görmekteyiz. Bunların en önemlileri; arazi ve ihale meselesi. Rüşvet almış iddialarıyla göz altına alınanlara baktığımızda, aralarında bir İran kökenli Türk vatandaşından başka hepsi T.C. vatandaşı.
Halk bankası müdürünün evinde yakalanan 4,5 milyon doların izahını nasıl yapabiliriz? Bağış parası olduğu iddia edilen bu parayı kimler getirip oraya koydu? Bu kadar büyük bir meblağ neden evde saklanmaktadır? Bağış için neden bir banka hesabı açılmamıştır?
Eski iç işleri bakanı Muammer Güler: „Oğlunun evinde yakalanan paralar, oğlunun satmış olduğu bir villadan alınan paralardır“ diyor. O villa nasıl alınmıştır? O paralar vergi kayıtlarında var mı dır? Bir sürü yanıtlanmamış sorular var önümüzde.
Gelelim yabancıların komplo teorilerine.
Burada sormak lazım ki…yabancılar Türk ekonomisinin çökmesini isterler mi?
Bence bu sorunun cevabı hayırdır! Çünkü; hiç bir ülke kendi yatırımlarının çökmesini istemez; bu mümkün değildir. Bunu anlamak için sadece son Yıllardaki özelleştirmelere bir göz atmak yeterlidir. Ülkemizdeki tükettiğimiz ürünlerin kimler tarafından üretildiğine bakmak yeterlidir. Bankalarımız kimlere satıldığına bakmak yeterlidir.

Söz bankalara gelmişken şunu da eklemekte fayda vardır diye düşünüyorum.
Bankalarımız da bir çok diğer satılmışlar gibi, çoğu zaten bizim değil. Adı geçen Halk bankası ise; 2012 Kasım ayından itibaren %80 olarak yabancılara satıldığına göre, bu bankanın batmasını hangi yabancılar isterler? Ülkemizde bu kadar yabancı yatırımlar varken; ve toplum olarak tüketimde birinci lig de oynarken, neden yumurtlayan tavuğu kessinler? Bizim ekonomimiz çöktüğünde, yabancı yatırımcılar en fazla zarar edenler olacaktır, bunu neden istesinler?
Halk bankın sahiplerinin listesine baktığımızda durumun izahı hiçte zor değildir. Ben bu yabancı komplo teorilerine inanmakta zorluk çekiyorum. Bu bir ahlak erozyonudur, başka türlü izah edilemez.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

YOLSUZLUK; RÜŞVET VE İÇİMİZDEKİ POLİS

RÜSVET>>Bir dünya markası olan yolsuzluk, insanlığın baş belasıdır. Bu beladan kurtulamayan milletler; ne bu dünyada, ne de öbür dünyada adalet bulamazlar.<<

Eskilerde işini görmek için bir memura hediye alanlar kurnazlıklarıyla övünürler di.

20-30 Yıl devlet dairesinde çalışan memurun, bir kaç apartmanı yoksa; „aklını kullanamayan“ olarak tanımlanırdı. Rüşvet vermeden işini gördürmek isteyenler ise; bu gün git, yarın gel ile teselli edilirlerdi.

Peki…şimdilerde durum nasıldır?

Dünya düzeni değişir de, rüşvet düzeni değişmez mi…elbetteki değişir. Artık rüşvet işleri küçük adamların işi değildir; büyük adamlar bu işe el koymuşlardır. Büyük firmalar ihale almak için büyük paralar ödemektedirler. Yani; rüşvet olayı; „salona uyumlu“ hale gelmiştir.

Dünyanın her ülkesinde yolsuzluk var ve olmaya devam edecektir. Ancak gelişmiş ülkeler ile, gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark, yargının özlüğünde saklıdır.

Gelişmiş ülkelerde yargı tamamen bağımsız, tamamen vesayet altında olmadan anayasanın tanımladığı hukuk dahilinde hareket edebilirken, gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Orta Doğu ülkelerinde… ne yazık ki…yargı özgür değildir. Ne savcısı, nede hakimi. Hatta bu hukuk sac ayağının üçüncü ayağını oluşturan avukatlar dahi tam bağımsızlığına kavuşmuş değillerdir.

Dünya yolsuzluk verilerine göre, Türkiye, yolsuzluk algısında 177 ülke arasında 53. sırada bulunmaktadır.

Bir İslam ülkesi olarak bu sıralama bize hiçte yakışmıyor.

Peki neden rüşvet alıyoruz? İnancımız bağlamında hak yemek en büyük günah olduğuna göre…başkasının malını, devletin parasını, yetim fukaranın rızkını yemenin bu kadar günah olduğunu bildiğimiz halde, yine de bu suçu işliyoruz…neden?

Çünkü bizler içimizdeki polisi öldürmüşüz.

Bize: Dur !…diyen içimizdeki polisi öldürmüşüz.

Hak ve hakkaniyeti unutmuşuz.

Şükür etmeyi unutmuşuz.

Gözümüz aç, ruhumuz doymaz olmuş.

Eve getirdiğimiz ekmeği alın teriyle kazanmayı unutmuşuz.

Yine de Allah’a çok şükür ki; toplum olarak bu kategoride olmayanların sayısı daha fazla; yoksa başımıza taş yağardı…(?)

Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.12.2013

 

GÖÇ

göc>>Geleceğin en büyük çözülmesi zorunlu olan sorunu…işçiyi işin olduğu yere değil…işi; işçinin yaşadığı yöreye taşımaktır. Başka türlü göçün önü önlenmesi mümkün olmayacaktır<<

İnsanoğlu tarih boyunca var olduğundan beri yaşayabilmesine olanak tanıyan imkanların arkasından koşmuştur. Bazen kuraklıktan, bazen merakından kıtalar arasına varan yer ve yurt değişimini, yaşamının bir parçası olarak tanımıştır. Gönüllü olan bu göçlerin yanında birde mecburi göçler vardır; savaşlar ve sürgünler gibi. Ülkemizde kurtuluş savaşından sonra başka bir savaş olmamasına rağmen; barışta en çok göç veren ülkelerden biriyiz.
1950 Yıllarından beri başlayan iç göç, 1960 lı Yıllarda dış göç ile devam etmiştir ve hala devam etmektedir.
Dış göçte başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkelerine gönderilen emekçilerimizin ilk kuşakları geri dönseler de…devamı olan kuşakların dönmesi bir hayalden öteye gitmeyeceği bellidir; onun için üzerinde fazla durmaya gerek yok diye düşünüyorum.
Peki; ya iç göçler?
Ülkemizdeki iş ve aş dağıtımındaki eşitsizlik iç göçün asıl kaynağıdır. Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışından tutunda; Miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması.Tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi. Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal iş gücünün azalması. Kırsal kesimde iş imkanlarının sınırlı olması. Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği. İklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri. Kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı. Kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı ve köylerde okulların kapanması gibi ana faktörler ülke içerisinde kırsaldan kente göçü hızlandırmakta olmuş ve yakın gelecekte de bunun böyle kalacağı ne yazık ki bir gerçek olarak kalacaktır.
Özellikle Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerindeki illerden daha fazla göç olması dikkat çekmektedir.
Başlıca göç alan şehirlerimizdeki yaşam her gün daha da zorlaşmasına rağmen; çekici gücünü kaybetmeyecekleri ülkemiz açısından kaygı verici duruma gelmiştir. Nüfus dağılımındaki dengesizlik bir çok sorunları da beraberinde getirmektedir. Bunların başlıcalarını şöyle sıralamak mümkündür.

Ülke genelinde nüfusun dağılımındaki dengesizlik, yatırımları da dengesiz hale getirmektedir. Kırsal kesime yapılan yatırımlar verimsiz kalmaktadır. Metropol şehirlerimizde artan nüfus düzensiz şehirleşmeyi körüklediği gibi; daha önce yapılan sanayi tesislerinin şehir içerisinde kalmasına sebep olmaktadır; bu durum ise çevre sağlığı ve insan sağlığı açısından tehlike boyutlarına varmaktadır.
Kent nüfusundaki aşırı artış ise; konut sıkıntısına ve kiraların artışına sebep olurken, bir yandan da mevcut iş dağılımında sıkıntı yaratması kaçınılmaz olurken; kentlerde işsizlerin oranı da artmaktadır.
Tabi ki hepsi bunlar değildir. Daha bir çok sorunları beraberinde getiren iç göç bir an önce durdurulmalıdır. Yılların biriktirdiği bu çok önemli problem, kısa bir zaman diliminde ortadan kaldırılması olacak şey değildir. Yüz Yılların plansız ve geleceği düşünmeden yapılan bunca hataları kolay düzeltilir gibi olmadığı bilinen bir gerçektir. Ancak; zararın neresinden dönülürse kardır hesabı gibi, bu duruma en azından dur demenin zamanı çoktan geçmiş olduğu bilinmeli ve önlemler alınmaya başlanmalıdır.
Peki; ne yapılmalıdır?
Bir tarım ülkesi olarak sanayi ülkesi olduk iddiasından vaz geçmek birinci şarttır. Bu nedenle : Tarımda sulama olanaklarını artırmak, tekniksel tarım metodunu geliştirmek, besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak, tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek, kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, büyük sanayi kollarına destek vererek yatırımcıları Anadolu’ya çekebilmek gibi önlemlerin bir an önce alınması ve büyük şehirlerimizde yeni yapılacak olan sanayi yatırımlarına izin vermemek.
İnsanı işe değil, işi insanın yakınına taşıyabilmek gelecek Yıllarımızın en önemli planlaması olmalıdır.
Sevgiyle kalın…
Mehmet Nuri Sunguroğlu
16/12/2013

DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ; İSLAMDA İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

menschen rechte>>Anayasal haklarımız bizleri hukukun üstünlüğüyle korumak için vardır. Bizler ise; Anayasayı korumak için var olmalıyız. Aksi halde; ne Anayasa bizi koruyabilir, ne de bizler Anayasayı!

Düzen bozulur, hukuk yara alır, toplumda adalete güven kalmaz ve sonunda sosyal huzur yara almaya mahkum edilir!

Hukukun üstünlüğünün tartışıldığı ülkelerde ise; insan haklarından söz etmek… Kuzey Kutbunda buzdolabı satmaya benzer!<<

Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, cemaat çokluğundan dolayı Resulüllahın mescidini genişletmek ihtiyacı duymuştu. Bunun için Türbe-i Saadetin etrafındaki arsaları, evleri istimlak edip mescide katması gerekiyordu. Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulunulmuş, herkes büyük bir memnuniyetle arsasını, evini; değerini düşünmeksizin mescide vermiş. Ancak; Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas yerini vermemekte israrlıydı. Resulüllahın hem de amcası olan Abbas, mescide de olsa arsasını vermeyi düşünmüyordu. Bu defa bizzat Halife Hazreti Ömer meşgul olup tekliflerini tekrarlar.

- Ya Abbas, Resulüllahın mescidine zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi uygun bulmuyoruz. Şayet verilen değer az geliyorsa fazlasını verelim, bu hayırlı iş tamamlansın. Resulüllahın mescidi ihtiyacı karşılayacak kapasiteye ulaşsın. Halifenin bu teklifine Hz. Abbas’tan beklenmeyen cevap:

- Mal benimse fazla fiyat verseniz de, mescide ilave etmeyi düşünseniz de vermek istemiyorum. Zorla elimden alacaksanız o başka…der!

Halbuki, Halife, şahsı için değil; amme menfaati için istimlak etmeyi istemektedir. Ammenin menfaati için Abbas vermelidir arsasını diye düşünen Hz. Ömer, bunun için mahkemeye müracaat etmek zorunda kalır.

Zamanın hakimi ise, meşhur hukukçu Übey bin Kaab’tır.

Devletin iddiası şu:

- Biz yönetim olarak Abbas’a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmeyip arsasını vermelidir.

Mal sahibi Abbas’ın cevabı da şu:

- Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler, mescide ilave niyetiyle de alsalar mülkümü satmak istemiyorum. Mahkeme, devlete karşı benim hakkımı korumalıdır. Durumu düşünen hakim Übey bin Kaab, kararını açıklar:

- Kimse başkasının mülkünü, arsasını zorla elinden alamaz, mescide ilave için de olsa mal sahibinin rızası olmadan istimlak edilemez.

Abbas’ın mülkü Abbas’ta kalacak. Halife de olsa istimlak için mal sahibini zorlayamayacaktır!

Adaletin kararına karşı Halife’nin boynu büküktür. İtiraz yok, hukuka itaat vardır. Taraflar kalkıp kapıya doğru yönelirken Abbas’tan son bir soru gelir.

- Ya Übey! (Hakime) Şimdi mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiş midir?

- Evet ya Abbas!.. Mescide ilave niyetiyle de olsa kimse sahibinin elinden malını zorla alamaz! Karar kesinleşmiştir. İşte bu söz üzerine Abbas’ın tarihe geçen açıklaması duyulur.

- Öyle ise der, şimdi beni dinleyin lütfen, yüce mahkemenize açıkça ifade ve ilan ediyorum ki, değerinden fazla para verildiği halde elimden alınamayan arsamı şu andan itibaren Resulüllahın mescidine ilhak edilmek üzere hiçbir karşılık beklemeden hibe ediyorum! Arsam şu andan itibaren Halifenin emrindedir. Bu böyle biline ve karar ona göre verile. Hakim Übey bin Kaab biraz şaşırmıştı.

- Ya Abbas! der, önce fazla fiyatla da olsa vermedin, kararımızı dinledikten sonra ise parasız hibe ediyorsun! Neden böyle bir tavrı tercih ettin? Abbas’ın tarihe geçen cevabı.

- İslam’ın insan haklarına verdiği değeri dünyaya duyurmak için!..

Ne dersiniz, onlar insan hakları mahkemesini böyle kurmuşlar, böyle hayata geçirmişler, böyle de duyurmuşlar o günkü dünyaya. Biz ise aynı şekilde bir adalet örneği verebiliyor muyuz bugünkü dünyaya? Yoksa biz de kendi değerlerimizi unutup yabancıların mahkemelerinden mi medet umar hale gelmişiz son devrelerde?.. Yorum size aittir.

Bu gün dünya İnsan hakları günü; tüm İnsanlığa kutlu olsun!

Mehmet Sungur

10/12/2013

NELSON MANDELA VEFAT ETTİ

MANDELANelson Mandela’nın ölümüyle dünya bir özgürlük kahramanını kaybetti.
Güney Afrika’daki baskıcı ve ayırımcı apartheid rejimine karşı mücadeleden 27 Yıl hapis yatan Nelson Mandela, geçtiğimiz Hazıran ayında yakalandığı Akciğer enfeksiyonuna yenik düştü.
96 yaşında yaşama veda eden Nelson Mandela, Güney Afrika halkı tarafından ‘Ulusal Baba’  olarak görülmekteydi.
Güney Afrika’lı Anti Apartheid aktivisti, 1994′ten 1999′a kadar ilk defa tüm halkın katıldığı seçimlerdeki Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanıydı. Yönetimi, Apartheid’ın mirasının dağılmasına, ırkçılığı engellemeye, fakirlik ve eşitsizliğe odaklanmıştı. Siyasi görüş olarak Demokratik Sosyalist olan Mandela, Güney Afrika Ulusal Konseyi siyasi partisinde 1990′dan 1999′a kadar parti başkanlığı yapmıştı.
Anti-sömürgeci/emperyalist ve anti-apartheid görüşü ile uluslararası taktire layık görülen Nelson Mandela, 1993′deki Nobel Barış Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sowyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250′nin üzerinde ödülün sahibiydi.
Mehmet Sungur

“KİMLİĞİNİ ARAYAN BİR MİLLET OLDUK”!

m1990-1

>> Sevr antlaşmasını birileri istiyor diye:… 93 Yıl sonra işlerliğe koymak ise; sadece vatana ve millete değil; bu vatan için şehit olan: Türk, Kürt, Laz, Boşnak, Gürcü ve daha bir çok Türkiye Cumhuriyetini kuran etnik kökenli vatandaşlarına yapılan en büyük saygısızlıktır… ve; ekonomi istilası altında olmamıza…birde siyasi istila hakkı tanımaktır.<<

Vatan millet Sakarya derken…kimliğimizi arayan bir millet olduk (?)

Kimileri Ümmet olmak sevdasının peşinden koşarken, bir ötekileri; Ulus millet kalabilmenin mücadelesini vermeye devam ediyor.

Bir başkaları ise; Türkiye Cumhuriyetini  yeniden kurmak hevesiyle devlete karşı kuşandığı “süngü tak” emrivakisi gibi, Türkiye Cumhuriyetinin anayasasını ihlalden kaçınmayan,  ben yapınca olur tutumuyla ülkemizin sınırlarını dahi peşkeş çekecek kadar ileri gitmekten kaçınmayan duruma geldi.

Taht’da kalabilmek için teröre her türlü tavizi veren bir hükumet tarafından idare edilidiğimizin farkında olmadığımız ise…eğitim ve tarihsel eksikliğimizin bir belgesidir.

Ülkemizde  Alevi Sunni gibi mezhep ayrılığını görmezden gelen hükumetimiz ise; Türk milletinin kaderindeki en büyük talihsizliktir.

Bir taraftan  Kilise açan…öteki taraftan Cem evlerini ibadethane olarak görmeyen bir zihniyet ile idare edilmekteyiz.

Bin yıllık ortak yaşamı bölmeye çalışan terör örgütüne verilen siyasi destek ise; devlet adamı olmanın tüm  vasıflarını ortadan kaldıran, kimliğimizi sorgulayan bir ikilemdir.

Batının Yıllardan beri istediği  Sevr antlaşmasını 93 Yıl sonra işlerliğe koymak ise; sadece vatana ve millete değil; bu vatan için şehit olan: Türk, Kürt, Laz, Boşnak, Gürcü ve daha bir çok Türkiye Cumhuriyetini kuran etnik kökenli vatandaşlarına yapılan en büyük saygısızlıktır.

Aslında kimliğimizde bir sorunumuz yoktu.  İslam dinini kabul etmiş Türk milleti olmak ve İslam’a en büyük hizmeti veren; Anadolu’da ırk farkı düşünmeyen, Türkiye Cumhuriyetini beraberce kuran  bir milletiz.  …ve dünya bizi Türk milleti olarak tanıyor.

Cumhuriyet yazarlarından sn. Meriç Velidedeoğlu’nun bu günkü makalesi olayların arka perdesini aydınlatırken; nasıl bir kimlik aradığımızın da bir yansımasıdır.

Ülkeyi ‘Aymazlık-Sapkınlık’ ‘Hainlik’ İçinde Yönetmek!

Meriç Velidedeoğlu

“ B e ş i k t a ş ” t a k i “ 6 0 . Sessiz Çığlık” eyleminde ülkenin “bölünmesi”ne,“parçalanması”na -dolaysiyle sınırların değişmesine- karşı durup; böylece,“görev”lerini yaptıkları için suçlanarak tutuklanan komutanlarımızdan “Dz. Kur. Kd. Alb. Bora Serdar”ın eşi “Melek Serdar”, uygulanan inanılması güç “adaletsizliği”vurgularken, “Başbakan Erdoğan” da “Diyarbakır”da “Kürt lider Barzani”ye -“Bu denli beklemiyordum!” dedirtecek- “müjde”ler veriyordu. 

Kendisine ilk kez, “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı” diye sesleniyor; ardından da “cetvelle çizilen ‘sınır’lar”dan söz ediyordu.
“Erdoğan”ın bu “Kürdistan” ve “çizgi sınır” söylemiyle iyice coşan Barzani:“Ben bugün sevinçler içinde kaldım!” diyecek, “Başbakan”a -neredeyse- bin bir kez teşekkür edecekti.
Çünkü “Barzani”, “Kürdistan” adının ve -“Osmanlı Devleti”nin “güneydoğu”sınırını belirleyen -“çizgi sınır”ın “Sevr Andlaşması” ile dünyaya duyurulduğunu bilir sanırım.
“Sevr”in çizdiği bu sınırla, “Diyarbakır” ve “Maraş” illeri “Osmanlı”da kalmış;“Antep”, “Urfa” ve “Mardin” ise oluşturulan “Suriye, Irak, Mandat” yönetimlerine bırakılmıştı. (Mad: 27)
İşte bu “çizgi sınır”, “Sevr” ile yaratılmak istenen bağımsız “Kürt Devleti”nin“güney” sınırını oluşturur ki, “Fransa” ile “İngiltere”nin bir tür sömürgesi olan“Suriye” ve “Irak”tan böylece hiç toprak alınmayacaktı.
Bu durumda, bu devletin doğrudan doğruya “Osmanlı” topraklarında “kurulması”istendiği, kararlaştırıldığı apaçıktır, ayrıca “Diyarbakır” da Osmanlı’da kaldığına göre… (Bilmem ki, “BOP”u ve Diyarbakır’ın “yıldız” olma projesini anımsamalı mıyız?)
Böylece yaratılmak istenen “Kürt Devleti”nin “Türkiye”nin “Güneydoğu”bölgesinde kurulacağı, “İngiltere”nin başını çektiği “Emperyalist Güçler”ce “Sevr”üzerinden bütün dünyaya duyurularak “temel”i atılır. (10.8.1920)
Ne var ki, “Sevr”in imzalanmasından üç buçuk ay önce “Mustafa Kemal”in önderliğinde “Ankara”da açılan “Büyük Millet Meclisi” (BMM) ve oluşturulan“Türkiye BMM Hükümeti”, bu “Meclis”in “48.” oturumunda “Sevr”in kabul edilemeyeceğini “Türk Milleti”ne ve “İslam” âlemine bildirmeye karar verir, kuşkusuz, onca “Kürt” kökenli “milletvekilleri”yle birlikte. (14.8.1920)
Ne ki bu kadarcık “birliktelik” bile emperyalistlerin canını sıkmaya yeter; “Kürtler”i kışkırtarak “Koçgiri” başkaldırısını düzenlerler…
Ama isyan başlar başlamaz “Doğu Vilayetleri”nden Meclis’“birlik” telgrafları yağmaya başlar; örneğin: “Kürtler’in mukadderatı ‘Türk’ün mukadderatiyletevemdir (bağlı); (…) Biz ‘Kürtler’, ‘TBMM Hükümeti’ dahilinde ‘Kürtlüğün’ ayrı birunsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek ‘istemediğimizi’ arz” ederizle başlayan ve “İzoli, Aluşlu, Bariçkan, Bükler, Cürdi, Zeyve, Deyükkan” gibi aşiretlerce imzalanan telgraflar yığılır… (17 Mart 1921, 8. Oturum)
İşte bu “birlik”teliğe Başbakan Erdoğan da, Barzani ile “Diyarbakır” buluşmasında yaptığı konuşmada değinir. (16.11.2013)
“93 yıl” 
önceki “TBMM”de, “Türk, Kürt, Arap, Laz, Gürcü, Çerkes, Boşnak”ların nasıl el ele verdiklerini ve şimdi de “YENİ” bir “Türkiye”nin “kuruluş”u için bir arada olduklarını belirtir…
Ne var ki, Başbakan Erdoğan konuğuna, aramızdaki “sınır cetvelle çizilmiş” ama merak etme, çünkü “Atatürk”ün önderliğinde kurulan “Türkiye”nin yerine artık“Yeni Türkiye”yi oluşturuyoruz dese de dahası konuğunun sarığındaki “konfeti”leri bir bir toplayıp temizlese de, hiçbiri “para” etmeyecek, “Mesud Barzani”nin“canımlı, kardeşimli, teşekkürlü” konuşması sürerken, partisi “KDP” -tıpkı Erdoğan’ın dediği gibi- “Kurdistan” diye adlandırdıkları ve “Güneydoğu ve Doğu”dan “22 ili”mizi içeren “harita”yı yayımlayıverecekti…
“Sevr”de oluşturulması istenen bağımsız “Kürt Devleti”ne, “Türkiye”den hangi bölgelerin hangi “vilayet”lerin (iller) katılacağı yani “sınır”ın nasıl oluşturulacağı belirtilmemişti; işte bu sınırı -geç de olsa(!)- “93 yıl” sonra “Kürt lider Barzani”üstelik “Türkiye’nin Başbakanı” ile sarmaş-dolaş, el ele tutuşurken “ 22 ili”mizi de içine alarak çiziyor…
Sözün kısası, “Barzani” “Yeni Kürdistan”ı oluşturuyor, “Erdoğan” da “Yeni Türkiye”yi…

—-

Bizse…kimliğini arayan bir millet olduk(?)…!

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

BİZDE DİYARBAKIR’A GELMEK İSTERDİK

YALIN>>Aslında hükumet için hiçte zor olmazdı. Hiçte zor olmazdı Doğuya giderken ülkenin diğer bölgelerini de beraberinde getirmek. 30 Yıldan beri acıları beraber yaşayan tüm halkımızı yanına alarak Diyarbakır’a gidebilmektir bu milletin istediği. <<

Yalın ayak yürüsek de gelirdik arkanızdan. Ama… bizi beraberinizde almadınız!

Şimdi birisi kalksın desin ki, Türkiye’de barışı istemeyenler vardır!

Böyle bir düşünce mümkünmü dür?…tabi ki mümkün değildir!

Peki; o zaman sıkıntı nerede saklı?

Sıkıntı; işin detayında saklıdır!

Ülkemizi 30 Yıldan beri terör izdihamına koyan PKK terör örgütünün başı, hükumet tarafından doğrudan muhatap alınarak güttüğü davada haklı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır; asıl sıkıntı bu düğümde saklıdır!

İş bununla da bitmiyor!

Bir çok haddini bilmeyen, sözde entel geçinen “aydınlarımızın” sergiledikleri kabul edilemez teklifler de bu hazımsızlığı körüklemiştir.

Bunların arasında; Türk bayrağının adının, Anayasanın ilk dokunulmaz maddelerinin tartışmaya açılması, bir çok subaylarımızın aldığı mahkumiyetler, ceza evinde yatan gazeteciler de işin cabası olmuştur.

Dış politikada kendimizi olduğumuzdan daha büyük görmemiz; nereye kadar gidebiliriz?…bize kimler ne zaman: Buraya kadar, daha fazla değil ! diyebileceğini tahmin edemeyişimiz ise, bir talihsizliktir.

Bunların Paralelinde; hükumetimizin topluma olan tahammülü tükenmişliğe doğru ilerlerken, özellikle Türk milletini Ulus milletten, ümmet milletine çevirmek isteyen düşünceler toplumun vicdanını yormaktadır.

T.C.’nin silinmesi, andımızın kaldırılması, Mustafa Kemal Atatürk’ün isminin ve resimlerinin sembolik yerlerden yavaşça yok edilmesi, devrimlerinin karşı devrimlerle kaldırılmasıdır toplumun vicdanını yaralayan.

Din ve vicdan özgürlüğü hürriyetinden toplumda dışlananlar ise, çok daha  üzücü bir durum sergilemektedir.

Vatandaşa “Gavat” diyen mülkiye amiri korunmaya alınarak…sanki; vatandaşın “Gavat” olması onaylanır gibi algılanmıştır toplumda.

Gezi olaylarında büyük haksızlıklar olmuştur.

Gezi olaylarında bakkala giderken yaralanan ve 5 aydan beri komada yatan Berk’e bir ziyareti çok gören…ama; Mısır’da ölen bir hanım için (Allah rahmet eylesin) göz yaşı dökenlerin, insana verdikleri değerin ikilemli olmasıdır sosyal huzuru bozan.

Vatandaş sanki çocuğunun nerede nasıl oturarak okula gittiğini bilmiyormuş muamelesine reva görülmüştür.

Gençlerimiz, anayasanın dahi müsaade etmeyeceği bir töhmet altına sokulmuştur… vb.

Bütün bunların gölgesinde, Diyarbakır’da Mesut Barzani ile şenlik yapmak ve oradan barış mesajları verirken, ülkenin bir çoğunu yanında getiremeyen zihniyettir bu milletin rahatsızlığı.

Barış derken, barışa gidecek yolda yapılan icraatlara itirazı olanları hiçe saymaktır bu milleti rahatsız eden unsurlar.

Aslında hükumet için hiçte zor olmazdı.

Hiçte zor olmazdı Doğuya giderken ülkenin diğer bölgelerini de beraberinde getirmek.

30 Yıldan beri acıları beraber yaşayan tüm halkımızı yanına alarak Diyarbakır’a gidebilmektir bu milletin istediği.

Nasıl ki kanunların verdiği yetkilerle donatılmış olan Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti olarak bu milletin Hükumeti-siniz…bu yetkilerinizi tarafsız kullanmadığınız dır demokrasiyi özleyenlerin huzursuzluğu.

Şov yaparcasına ülkenin bir bölümünü okşarken, geriye kalanını yok saymaktır bu toplumun içindeki yaraların yeniden tazelenmesine sebep olan.

Mesud Barzani’nin konuşmasına paralel olarak Kürdistan haritasının medyada yayınlanmasıdır milletin boynunu büken.

“Sesin varsa silahı bırak, gel siyaset yap !”… derken; sesini duyurmak isteyenlerin polis şiddetine maruz kalmasıdır sosyal huzuru bozan!

Peki; ülkemizde ki muhalefet partileri ne iş yaparlar?

BDP nin ne yaptığını biliyoruz. Ya CHP? Ya MHP?..onlar ne iş yaparlar?

Bu hiç bir şey yapamayan, seçmenlerini artıracak yerde azaltan parti başkanları, görevlerini daha başarılı olacak olanlara bıraksalar daha iyi olmaz mı?

Bu iki parti başkanlarının gelecek dönemlerde de bir başarı sergilemeyecekleri kesindir.

Değilmi ki…bunlar meydanlarda laf ebeliğinden öteye bir şey yapacak durumda değiller; bir Hükumet programları dahi yoktur; Mecliste sesleri laf olsun dan öteye gitmiyor; çözümü koltukta oturmakta değil; görevlerini daha başarılı olabileceklere  teslim etmelidirler. Yani; “Vitrin Türklüğü” ile bu işler yürümüyor!

Güçlü bir muhalefeti olmayan parlamentolar, milletine adaletli hizmet vermekte zorlanırlar. O halde; güçlü bir muhalefet kaçınılmaz ve zorunludur.

Onun için; Sn. Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli, görev değişikliğine gitmeyi düşünmelidirler…hem partileri için, hemde Türkiye için yeni yüzlere, yeni fikirlere, yeni karizmatik yüzlere  ihtiyaç vardır!

Evet…Yalın ayak yürüsek de gelirdik arkanızdan. Ama… bizi beraberinizde almadınız!

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

18.11.2013

HUKUK DEVLETİ OLMAK

Christian WulffALMANYA TARİHİNDE İLK DEFA BİR CUMHURBAŞKANI HAKİM ÖNÜNDE.

Almanya tarihinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı hakim önüne çikarılarak kendisine 753 Avro ve 90 Cent için hesap soruluyor.

Aşağı Saksonya eyalet  başbakanlığından 2010 Yılında Almanya’nın Cumhurbaşkanlığına seçilen Christian Wulff, ( Foto: Martina Nolte  http://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0/de/legalcode  ) dün Hannover’de hakimin huzurundaydı.

Peki; Almanya’nın eski Cumhurbaşkanının suçlu olmasına sebep veren olay nedir? Ne olmuştu da savcılar bir Cumhurbaşkanına karşı dava açmışlardı?

Basında çikan bir çok iddialardan fazla bir şey kalmamıştı. Kala kala, bir aile dostu tarafından davet edildiği Bavyera’daki meşhur Ekim festivaline katılması ve Münih’te kaldığı otelin masrafları davet eden dostu tarafından karşılanması. Hesapmı ne kadar?

Tam  753 Avro ve 90 Cent.

20 bin Avro para cezası karşılığında davanın düşmesi için kendisine yapılan teklifi kabul etmeyen eski Cumhurbaşkanı  Christian Wulff, mahkemenin dünkü birinci celsesinde suçsuz olduğunu tekrarlayarak; “bu davetten her hangi bir avantaj, ya da daveti yapana avantaj uygulamak gibi bir durumun söz konusu olmadığını söyledi”.

22 celse sürecek olan davanın sonu merak edilmektedir.

Christian Wulff kimdir?

1959 yılında Almanya’nın Osnabrück kentinde katolik bir ailenin çocuğu olarak doğan Christian Wulff, liseyi bitirdikten sonra Osnabrück Üniversitesi’nde hukuk fakültesini bitirdi. 1987 ve 1990 yıllarında iki devlet sınavına girerek savcı olmaya hak kazandı.

Daha sonra Aşağı Saksonya eyalet başbakanı olarak görev yaparken Almanya Cumhurbaşkanı olan Christian Wulff, 2012 Yılında hakkında yapılan basın kampanyaları sonunda makamından istifa etmişti.

Cumhurbaşkanı iken yaptığı konuşmada ilk defa İslam inancını Almanya’nın bir gerçeği olduğunu söyleyen Christian Wulff, “İslam Almanya’nın bir gerçeğidir” sözü için çok eleştiri almıştı.

Sevgiyle kalın.

Mehmet Sungur

SENDE GÜNAH MI KALDI PAŞAM !

A-KABIR

 >>O “Günahsız dilleriyle seni öyle temizlediler ki… İmama yıkayacak yer bırakmadılar Paşam” !<<

Tam 75 Yıl oldu aramızdan ayrılalı.

Seveniyle, sevmeyeniyle geçti bu Yıllar.

Bazıları arkandan lanet okudu, bazıları hala okumaya devam ediyorlar. Bir ötekileri izindeyiz diye yeminler ederek sana olan minnetini dile getiriyorlar.

Sense…o sonsuzluğun ebediyyetinde vicdanı rahat olarak hak ettiğin uykuyu uyumaya devam ediyorsun…eminim!

Rahat uyu Paşam…rahat uyu !

1911 Trablusgarp Savaşında uykusuz gecelerin sana olan borcunu uyu !

1911 Derne Komutanlığında kaçmış uykularının boşluğunu uyu !

1912 Balkan Savaşında, 1913 İkinci Balkan Savaşında…

1915 1. Dünya Savaşının ateş cehenneminde.

3.Kolordu emrinde Tekfurdağ’da kurulacak olan 19. Fırka Komutanlığını kurmak için görevlendirdiğinizde kaçan uykuların için uyu !

25 Nisan 1915 Çanakkale Savaşında bir milletin kaderine acımasızca el koyan 7 düvele karşı verdiğin mücadeledeki uykusuz gecelerinin acısını çıkar !

Savaş sonrası SEVR antlaşmasına imza atarak sarayda rahat uyuyanların…; senin uykularından çaldıkları saatler için uyu ! 

15 Mart 1916 tarihinde 3. Ordu’yu desteklemen için emrindeki 16. Kolordu ile birlikte Diyarbakır’da (Kafkas cephesi) izdihamlı gecelerin yorgunluğunu atmak için uyu !  

5 Temmuz 1917 Yıldırım Orduları Grubu emrindeki 7.Ordu Komutanlığı,  15 Ağustos 1918  7.Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesinde çektiğin uykusuz geceleri uyu !

Uyu…! Rahat uyu paşam !

1919-1923 Yıllarında milletin için verdiğin ölüm kalım savaşında uyuyamadıklarını uyu !

1923- 1938 Yıllarında milletinin hür, özgür, bağımsız, kapı kulu olmadan yaşaması uğruna kurduğun planlar için feda ettiğin uykularını uyu !

Ve daha buraya sığmayacak kadar uzun olan uykusuz gecelerinin yorgunluğunu çıkar Paşam ! 

Eğer birileri, bu dünyadan göçtükten sonra ebedi huzur içerisinde uyumayı hak etmiş ise…O da sensin Paşam !

Evet yüce Türk !

Büyük kumandan !

Dehasal devlet adamı !

Yok olan bir milletin kaderini değiştiren yüce insan ! Ölümüne dostları kadar düşmanlarının da üzüldüğü insan…rahat uyu !

Günahların var mıdır? Ne kadardır? Onu Yüce Allah bilir.

Velev ki seninde her kul gibi günahların varsa…tümünün Allah tarafından affedildiğine yürekten inanıyorum. 

Çünkü sende:

75 Yıldır günah bırakmadılar.

O kocaman dilleriyle “yalayıp temizlediler” ! O “Günahsız dilleriyle seni öyle temizlediler ki… İmama yıkayacak yer bırakmadılar Paşam” !

Bir bardak rakıyı sana çok gördüler. Saraylarda içilen Fransız şaraplarını unuttular. 

Rakı içtiği için siroz oldu dediler.

Sen aslında milletin için kendisini feda ederek ölmüştün, anlamadılar.

Unuttular ki; bir yudum rakı içmeyen İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da siroz hastalığından ölmüştü(?)

Daha neler yok ki bu listede?

Anana dediler. Babana dediler. Dinine dediler. Yahudi dediler. Sabatay dediler. Ve daha neler uydurmadılar ki… Sende günah mı kalır Paşam…sende günah mı kalır !

Böyle ölmeyi kimler istemez ki?

Bu kadar acımasızca, arkasından gıybeti yapılan bir insanda günah mı  kalır ?

Hz. İsa peygamber ne demişti?

“İlk taşı, günahı olmayanlar atsın” ! …dememiş miydi?

Rahat uyu Paşam…rahat uyu !

Mekanın cennet olsun koca Türk…Atatürk; Mustafa Kemal Atatürk…rahat uyu !

Mehmet Sungur

TÖHMET ALTINDA BİR GENÇLİK

01TÖHMET>> Ahlak; nöbetçilerle kontrol edilemez, isteyen istediği yerde ahlaksızlığını yapar. Nasıl ki; hırsızlığı ortadan kaldırmanın imkanı yoksa(?)<<

“Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakar demokrat yapımıza bu ters! Vali Beye bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak.” Demiş sn. Başbakanımız.

Öğrenci yurtlarının; kız erkek olarak ayrı olduklarını düşünüyorum; bununda doğruluğu tartışılmaz. Yurtların yeterli olmayışından dolayı, apartmanlar kiralan-maktadır, bu da bir gerçek.

Öncelikle: „aynı evde kalıyor“değilde…aynı apartmanda kalıyor demek istemiştir diye düşünüyorum.

Peki…bu apartmanlarda ne olabilir?[.......]

Bir defa Türk ebeveynleri hiç bir zaman ikilemli bir ortamda çocuklarının oturmasını kabul etmez. Ayrıca; apartman sahipleri kira aidatını garantiye almak için kira sözleşmelerini çoğunlukla öğrencilerin ailesiyle yaparlar. Demektir ki; her aile, çocuğunun hangi ortamda oturduğunu pekala bilir.

Buradan yola çıktığımızda, ortaya atılan bu “tedbir-name” düşüncesi bir haylı abartıcı ve gençlerimizi töhmet altına koymaktır. Ayrıca; böyle bir denetleme mekanizmasına anayasa müsaade etmiyor.

Yazıyı uzatmaya hiçte niyetli değilim; sadece şunu eklemek istiyorum.

Bu kadar muhafazakar bir düşünce sahibi olan bir hükumet nasıl olmuş da; dinen yasak, ahlaken utanç verici olan ZİNA suçunu suç olmaktan çıkarmıştır?

Ahlak; nöbetçilerle kontrol edilemez, isteyen istediği yerde ahlaksızlığını yapar. Nasıl ki; hırsızlığı ortadan kaldırmanın imkanı yoksa(?)

Bunu yanında: Eğer bir aile çocuğunu 18 yaşına kadar ahlaklı ve topluma uyumlu eğitememiş ise; artık çok geç kalınmıştır. Bundan sonra o kişi, ancak kendi yaşam tecrübeleriyle kişisel gelişimini sağlar.

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

“BİZİM CUMHURİYETİMİZ SADECE BİR İDARE SİSTEMİ DEĞİLDİR.”

16BİR BAYRAMIN ARKASINDAN

Bizim Cumhuriyetimiz; başkalarının cumhuriyetlerine benzemez. Ne var ki; biz onun asıl ruhunu anlatamamışız, anlayamamışız.

Onun sadece bir idare sistemi olduğunu düşünenler var. Ama bizim Cumhuriyetimiz “sadece bir idare sistemi değildir.”

Bizim Cumhuriyetimizin ruhundaki değerler batı düşüncesine benzemez, istilacı değildir. Orta doğu, Orta Asya, Kafkaslar, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika düşüncesiyle bağlılığı yoktur. Esarete katlanamaz.

Bizim Cumhuriyetimiz iç savaşın sonunda kurulmamıştır.

Bizim Cumhuriyetimiz; biat ve kapı kulu sistemine son vererek, özgür düşünebilen, eşit hak ve hukukun yolunu açan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz; Almanlar gibi, dünyayı istila etmeye kalkan bir milletin kafasına vurularak: >>”Al sana yeni bir idare sistemi, ülkeni bu sistemle idare et“ diye; batı Almanya’ya verilen, emperyalist bir Cumhuriyet değildir.<<

Sovyetler birliğinin doğu Almanya’ya sunduğu komünist  bir sistem paketi olarak önümüze konulmamıştır.

Bizim Cumhuriyetimiz: >>Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.<< 

Bizim Cumhuriyetimiz: „Hürriyet benim karakterimdir“ diyen; bir yüz Yılın liderliğini hala elinde tutan; ölümünde arkasından sadece dostlarının değil, düşmanlarının da ağladığı bir dehanın önderliğinde ve onun dehasal fikirlerine uyan arkadaşları tarafından kurulmuştur.

Bizim Cumhuriyetimiz; cephelerde binlerce şehit vererek namusuna el dokundurmayan bir milletin mirasıdır.

Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz; totaliter, sosyalist, teokratik, bir idare sistemi kategorisine uyumlu değildir.

Kapitalizm ve Emperyalizmi ret eden, sosyal ruhunu inancından alan bir milletin; sosyal dayanışmayı vazife bilen geleneğinden gücünü alan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz: Türk milletinin çok “özel ve kendi karakterine” uyumlu kurulmuş bir özelliği ruhunda saklayan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz: Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.

Onun içindir ki; bizim Cumhuriyetimiz başkalarının Cumhuriyetine benzemez.

Onun içindir ki; biz onu farklı kutlamalıyız ve farklı korumalıyız

Cumhuriyetimizin 90. Yıl dönümünü kutladık; Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun olsun!

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

30.10.2013

FERMAN PADİŞAHIN(MI)DIR…(?)

kizkulesiDeğerli okurlar, bu yazıyı, başlığından başka hiç bir ekleme yapmadan okumanıza sunuyorum. Aranızda bardağı duvara vurmak isteyenlerin olduğunu biliyorum. Ancak; peşinen söylemek isterim ki…bardağı duvara vuranlar: Olayları inkar etmeyi tercih eden, durumu „sadece kurtarmaya çalışanlardır“. Ancak; asıl olan bireysel durumun kurtarılması değil, toplumsal durumun özgürce bir geleceğe gidebilmesini kurtarmaktır. Bu günlerde ülkemizin milli misakı sınırları içerisinde „PKK“ şehitlikleri açılıp halkın ziyaretine sunulmaktadır. Toplum ise…; özellikle Türk medyası bu duruma sessiz kalmayı tercih etmektedir. Tabi ki, bu böyle olunca vatandaş yeteri kadar bilgiye erişmekte zorluk yaşamaktadır. Buradan yola çıkarak; aramızdan ayrılmış olan Aziz Nesin’in bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum…buyurun!

KIZ KULESİ ÖNÜNDE KIRK SEKİZ SAAT BEKLETİLEN GEMİ

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri; …belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır.

Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasi cinayet satılmışlarını bu siyasi davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit’i desteklemiş, bir büyük haksızlığı haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

Bilindiği gibi; Anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa; Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkum edilir. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilir ve gemi kalkar…Ama Boğaz’dan dışarı çıkmaz. Kız kulesi önüne gelince demir atar, durur. Kırk sekiz saat burada yatar gemi. Halk ise neden bekletidiğini ve ondan sonra yola çıktığını bir türlü anlıyamamışlar.

Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya… Mithat Paşa kimdir,  ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda… Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinası  mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırksekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar.

Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

- Mithat Paşa, uğrunda kendisini feda ettiği milleti, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde kırksekiz saat beklettim…diye yanıtlar.

Mithat Paşa’yı, millettinin Anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırksekiz saat değil, kırksekiz gün kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok.

Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir ortam…

Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-alem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanına göndermekten vazgeçecek.

Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği yaparak Mithat Paşayı affedecek.

Ama, Mithat Paşa’nın kiralık, satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete isbata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür. Mustafa Kemal’i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını salnatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i…

Makam-ı saltanatın  elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler kızacaklardır.

Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum:

İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı kuvvai inzibatiye ele  geçirip yakalamış olsaydı. Mithat Paşayı hapsetttği gemiyi de İstanbul Limanında kırksekiz saat bekleten Sultan Abdülhamid gibi, Sultan Vahdettin  de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye kırksekiz saat, kırksekiz gün, kırksekiz hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz?

Uğruna canını ortaya koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?

Bu varsayımın pekçok kişinin canını sıkacağını biliyorum. Başka bir şey, bir başka varsayım daha söylemek isterim.

Mustafa Kemal’in idam fetvasına meşihat mührünü basmış olan din adamı, bugün aramızda yaşayabilmiş olsaydı, hepimizden çok Atatürkçü kesilecek ve herkesten çok “Atam sen ölmedin, kalbimizde yaşıyorsuuuun!” diye bağırmaktan sesi kısılacaktı.

Toplumumuz, Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlığa gelmiştir?

Sağır bir ortam… Ama gerçek ulusseverler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.

Aziz Nesin

Derleme.
Mehmet Sungur

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN…İYİ Kİ VARSINIZ!..:))

0-BAYRAM

VARLIĞINI, TÜRK VARLIĞINA BORÇLU OLANLAR…AMA; ARMAĞAN EDEMEYENLER

01-Osman>>Demokratikleşme Paketindeki en önemli maddelerden biri de ilkokullarda Andımızın kaldırılması oldu. Bunun üzerine gelen tepkilere Başbakanın Siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’dan cevap geldi. Andımızın farklı kesimleri rahatsız ettiği için kaldırıldığını ifade eden Akdoğan, “Tek tip buyurgan kısmen faşist bir anlayış olarak uygulanmış. O metnin içeriğinde çok farklı tabirler var. Muhafazakar kesimler de rahatsız olabiliyor. Metin farklı toplum kesimlerini rahatsız ediyor” demiş. / Hürriyet 2 Ekim 2013<<

 

Tabi ki kimse Türk olmak zorunda değildir. Ancak hiç bir Türk’te, Türk olduğu için, Türklüğüyle övündüğü için yadırganamaz. Üstelik tarih yazmış bir milletin çocukları olarak, Türk olmakla gurur duymaları, duyabilmeleri bir sorumluluktur. Tarih göstermiştir ki, kimliğiyle övünemeyen milletler tarih sahnesinden silinmişlerdir.

 

Gelelim andımızdaki rahatsız eden kelimelere.

1933 Yılında, zamanın Milli eğitim bakanı Dr. Reşit Galip tarafından yazılan ve okullarda her sabah okutulan andımızın asıl metni şöyledir.

 

ÖĞRENCİ ANDI (1933)

 

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yasam; küçüklerimi korumak,

büyüklerimi saymak,

yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

 

Daha sonra 1972 ve 1997 Yıllarında değiştirilmiş, biraz daha genişletilerek: >>Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene! <<

 

Şimdi gelelim bu andımızda ki rahatsız eden kelimelere.

 

Andımızda ki rahatsız eden kelimeler hangileri olabilir? Faşist düşünce hangi kelimelerde saklıydı?

Belli ki bunlar olamaz! >> “doğruyum, çalışkanım. İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir.<<!

Geriye ne kaldı?

Türk ve Atatürk kaldı.

Yani: Andımızı faşist yapan kavramları iki kelimede toplayabiliriz. Türk olmak ve bir enkazdan yeniden kurulan Cumhuriyetin kuruluşunda önderlik yapan Atatürk kelimeleri.

 

Birde: Ne mutlu Türküm diyene! Var andımızda.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesi; bir tespittir, kimseyi Türk olmaya zorlamaz.

 

Başka ne kaldı? “Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”!

 

Şimdi biraz geriye gidelim, tarihin sayfalarını açalım!

 

Roma yıkılmıştı ama, Avrupa ve Papalık Roma İmparatorluğunu unutmamıştı. Roma İmparatorluğunun dünya üzerinde tek hakimiyet iddiasını miras olarak kabul eden Avrupalılar ve Hristiyan inancının bağımlıları; kendilerini dünyanın tek sahibi olarak görmekteydiler. Bu hedefin gerçekleşmesinde her şey mubahtı. Misyonerliğin yanında savaşlar ve kan dökmekten çekinmeyen bu düşüncenin sahipleri…bir gün kendilerine: “dur”!…diyen bir gücün olabileceğini dahi akıllarından geçiremiyorlardı.

İşte bu zaman diliminde Türkler dünya sahnesine çıktılar. İslam dinine en büyük hizmeti Veren Türkler, Avrupalıların dünya üzerinde tek hakimiyet sahibi olmak iddialarına son verdiler. Malazgirt’ten çok daha öncesine dayanan Türk akınları, Anadolu üzerinden Viyana önlerine kadar kanat gerdiler.

 

Peki…ne idi bu kadar kısa bir zamanda bu kadar genişleyebilmenin sırrı?

 

Avrupa tarihçilerine göre…; bu sırrın özelliği: Türklerin “tolerans ve ayırım yapmadan uyguladıkları yönetimlerinde saklıdır. Himayelerine aldıkları milletleri de kendi milletleri kadar korumalarında saklıdır”. Bu koruma sorumluluğu, Balkanlar dahil bir çok ırkların hala var olabilmesinin sebeplerindendir.

Yıllardan beri ülkemizde bir kardeş kavgası yürütülmektedir. Binlerce insanımız yaşamını kaybetti. Millet olarak tüm enerjimizi bu kavga için harcadık. Haklıyı haksızı aradık. Sanki ülkemizde bazı kesimlere bazı makamlar yasakmış gibi inandırılmaya çalışıldık.

Ülkemizde her mevsimin günlük güneşlik olmadığını biliyoruz. Ancak bu durum hepimiz için aynı değilmiydi?

 

Şimdi herkes şapkasını önüne koysun ve düşünsün!

 

Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan halklar, bu günkü hürriyet ve özgürlüklerini kimler ile muhafaza edebilmişlerdir?

Türk olmayı ayıp sayanlarla mı?

Atatürk’ün devrimlerine sahip çıkmayı aşağılayanlar mı?

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun”! …diyemeyen kesimlerle mi?

 

Bu kavramları; ayıp, baskıcı, faşist olarak gören ve düşünenler, belli ki Türk milletinin tarihini tam anlayamamışlardır. Andımızı; Çanakkaleyi geçemeyen yedi düvelin gözüyle görmüşlerdir. Her milletin bir övünme kaynağı vardır…ve olmalıdır da. Türk olmakla övünmek ne faşist bir düşüncedir, nede baskıcı bir zihniyettir. Eğer Ülkemizde baskı ve faşist düşünceler uygulanmış sa…bunda Türk olmak değildir asıl suç; özgür ve hür düşüncenin, demokrasinin geliştirip insan onuruyla eşitliğe çıkarılamadığı-dır bunun sebebi.

 

Evet…tarihe yenilmeyen Türk milleti; kendi isteğiyle kendisini tuzağa düşürmüştür. Kapan açılıp ta kuyruk kurtulduğunda, Atını alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak. Bize de kuyruk acısı kalacak…Avrupalıların 1453 Yılından beri geçmeyen İstanbul’un kuyruk acısı gibi(?)

 

Sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sungur

 

mns.

 

 

 

 

 

 

 

YAZARKEN TERLETEN, OKUYUNCA ÜRKÜTEN BİR TÜRKİYE GERÇEĞİ

001-kadina zulumGenelev raporuna göre 50 bin çocuk seks kölesi!

Şefkat-Der’in Türkiye genelev raporuna göre sokaklardaki seks kölesi kadınların sayısı 100 bini geçerken bunların 50 binini çocuklar oluşturuyor.

 

Kadına karşı şiddeti durdurmak için daha önce kadınları “cinsel ilişki grevi”ne davet eden ve geçtiğimiz günlerde erkek genelevi açılması çağrısıyla gündeme gelen Şefkat-Der’in genelev raporu, “seks köleliği” gerçeğini ortaya koydu. Rapora göre Türkiye’de 55 ilde bulunan resmi genelevlerde çalışan kadın sayısı 3 bin, genelev harici vesikalı kadın sayısı 15 bin, gayrıresmi genelevlerde, randevu evlerinde, otellerde, sokaklarda çalıştırılan vesikasız seks kölesi kadınlarının sayısı ise 100 binden fazla. Türkiye’deki seks kölelerinin 50 bini ise henüz çocuk.

Özellikle yoksul ve parçalanmış ailelerin çocukları, evlerinden kaçan, kaçırılan çocuklar, öz aile bireyleri ya da üvey baba tarafından cinsel istismara uğrayan çocuklar, yetimhanelerden yaşları dolduğu için sokaklara terk edilen çocuklar ve zihinsel engelli çocuklar, fuhuş tüccarlarının tuzağına düşüyor.

60 yaşında bile var
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yoksul, işsiz, çok çocuklu, eğitimsiz ailelerin çocukları da, “evlatlık verilme ya da evlilik” bahanesi kullanılarak fuhuş mafyasıyla tanışıyor. Rapora göre genelevlerde 60 yaşında kadınlar da çalıştırılırken Türkiye’deki bazı genelevlerin bedelinin 300 bin TL’den 3 milyon TL’ye kadar çıktığı belirtildi.

 

Basın bildirgesi: 05.10.2013

 

 

 

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN MEZALİMİ VE ARKA PERDESİ: BÖLÜM / V

cin-bölüm 5>> Çin Dış işleri Bakanlığı sözcüsü Qing Gang, Pekin’de düzenlediği olağan
basın toplantısında, Türkiye’nin konuyu BM Güvenlik Konseyine götürmesi
ile ilgili soruyu yanıtlarken, sorunun Çin’in iç işi olduğunu, diğer
ülkelerin bu olayın iç yüzünü kavrayıp, ülkenin birliğini, toprak bütünlüğünü
ve etnik dayanışmayı korumak amacıyla harcadıkları çabaları anlayışla
karşılamaları ve desteklemelerini beklediklerini ifade etmiştir.<<

TÜRKİYE – ÇİN İLİŞKİLERİNDE DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU

Türkiye-Çin ilişkilerinin başlangıcı 1925 yılına dayanmaktadır. 1929 yılında Türkiye Nanking’de ilk diplomatik misyonunu açmıştır. Sonrasında gelişen ilişkiler Çin’in 30 Temmuz 1940 tarihinde İstanbul’da Konsolosluk açmak için başvurmasıyla bir adım ileri taşınmıştır. Ancak bununla birlikte Asya Coğrafyasını devamlı olarak geri planda görme eğiliminde olduğu söylenebilecek olan Türkiye’nin 1938 yılından sonra Türkistan coğrafyasındaki insanları tanımak, onlara kendini anlatmak adına herhangi bir çaba içinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu hazırlıksızlık Sowyetler Birliğinin dağılmasıyla Batı Türkistan’da bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerine karşı doğru politikaların oluşturulmasının önüne geçmiştir. Türkiye yıllarca Asya’ya ait kapsamlı bir politika üretememiş, Asya’nın giderek artan önemini Batı merkezli bir yaklaşımla ikinci planda görme yanlışlığına düşmüştür. Tarihi ve kültürel bağlarından dolayı Türkiye’nin konumu, diğer devletlerle kıyaslandığında kendisine bazı üstünlükler kazandırmaktadır. Coğrafi konumu, jeopolitik ve jeostratejik özelliklerinin taşıdığı önem, Türkiyeyi bölge ile yakından ilgilenmek zorunda bırakmaktadır. 1998 yılı sonunda Uygurların 18 ülkedeki 40 lideri Ankara’da bir araya gelip bağımsızlığın savunulması için Doğu Türkistan Milli Merkezini oluşturmuştur. Bu yapılanma Doğu Türkistan’ın bağımsızlığının şiddet içermeyen yollarla sağlanmasını, tüm direniş organizasyonlarının bu merkez etrafında toplanmasını amaçlamaktadır. Çin Devlet Başkanı Ziang Zemin Nisan 2000 tarihindeki Türkiye ziyaretinde iki ülkenin de ulusal birlik, sınırsal bütünlük, terörizm, bölücülük ve kökten dincilik konularında sıkıntılar yaşadığını belirtmiştir. 17 Şubat 2001 tarihinde
Türkiye ile Çin arasında “sınır ötesi suçlara karşı işbirliği” antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanan
görüşmelerde Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri konusunun terörizme karşı mücadele
kapsamında gözden geçirildiği belirtilmiştir. Çin’in İran, Ermenistan ve Kıbrıs’a yaklaşımları ve Orta Doğu ile Orta Asya’ya yönelik politikalarının Türkiye’ye etkileri ve Doğu Türkistan
sorununa bakışı Türkiye’de gündeme gelmeyen ve tartışılmayan temel konular olarak göze çarpmaktadır.
Bazı Çinli stratejistler Türkiye’nin “Adriyatik Denizinden Çin Seddi’ne Kadar Türk Dünyası” yaklaşımı sergilediğini ve Pantürkizm’den tarih boyunca vazgeçmediğini belirtmektedir. Bu stratejistlere göre  Türkiye hala Doğu Türkistan bölücülerini korumaya ve yardım etmeye devam etmektedir.

5 TEMMUZ OLAYLARI

5 Temmuz gecesi Urimçi’de meydana gelen olaylar kısa sürede Doğu Türkistan Özerk Bölgesindeki diğer şehirlere yayılmış bölgede meydana gelen olaylar bir kez daha uluslararası toplumun ve Türk kamuoyunun dikkatini bölgeye çevirmiştir. Meydana gelen olaylarda Çin resmi ajansı Şinhua, 184 kişinin hayatını kaybettiğini ve 1000’den fazla yaralının olduğunu duyurmuştur.  Ancak gerek uluslararası kaynaklar gerek Uygur diasporası ölü ve yaralı sayısının çok daha fazla olduğunu ifade etmiştir.
Örneğin: Dünya Uygur Kurultayı sözcüsü Dolkun İsa BBC’ye verdiği mülakatta yerel kaynaklardan aldıkları bilgiler doğrultusunda ölü sayısının 600’den fazla olduğunu açıklamıştır. Bununla birlikte Şinhua olaylarla ilgili olarak on yıllardır görülmeyen ölçüde kanlı etnik çatışmaların meydana geldiğini duyurmuştur. Çıkan olayların 1989 daki Tiananmen olaylarından sonra meydana gelen en kanlı olaylar olduğu bağımsız kaynaklar tarafından ifade edilmiştir. Çin kaynakları olayların 25 Haziran’da Guangdong’da  bir fabrikada çıkan kavgada 2 Uygur’un öldürülmesi üzerine başladığını bildirmiştir. Uygurlar, Urumçi’deki olayların Guangdong’ta meydana gelen olayların Çin hükumeti tarafından yeterince araştırılmaması ve faillerinin bulunamaması üzerine şiddete başvurulmadan protesto edilmek istendiğini ancak Çin polisinin sert müdahalesinin olayların büyümesinin sebebi olduğunu ifade etmişlerdir.
Olaylardan sonra Pekin yönetimi olaylarda rolü olanların ağır şekilde cezalandırılacağını açıklamasına
rağmen olaylar devam etmektedir. Çıkan olaylar nedeniyle Çin Devlet Başkanı Hu Jintao
İtalya’da gerçekleştirilmekte olan G-8 zirvesinden bitmeden ayrılmış ve Pekin’de Politbüro toplantısında gelişmeleri değerlendirmiştir. Pekin yönetimi, olaylarla ilgili olarak Uygur Amerikan Derneği Başkanı Rabia Kader’i19 kışkırtıcı olarak suçlamış, Kader’in “Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM)” ile birlikte hareket ederek olayları başlattığını ifade etmiştir. Dünya Uygur Kongresi ve Uygur-Amerikan Derneği Başkanı Rabia Kader Çin yönetiminin Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki çatışmalardan kendisinin sorumlu olduğu yönündeki açıklamaları reddederek Doğu Türkistan’da bulunan aile ve akrabalarının hayatlarından endişe ettiğini açıklamıştır. Doğu Türkistan Özerk Bölgesi yönetimi başkanı Nur Bekri de, yaptığı televizyon konuşmasında “Terörizm, ayrılıkçılık ve aşırılık olmak üzere üç güç, 26 Haziran’da Guandong Eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında Uygur ve Han işçiler arasında meydana gelen kavgayı, kaos yaratmak için kullandı” açıklamasını yapmıştır. Meydana gelen olaylardan sonra ABD Dış işleri Bakanlığı olayların biran önce durdurularak sükunetin sağlanması ve Çin’in şiddet eylemlerinden kaçınması gerektiğini ifade etmiştir.

SONUÇ:
Dünyanın alan olarak en büyük 4. ülkesi olan, dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri olan 1.3 milyar nüfusu, BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliği, gelecekte dünyanın en büyük nükleer gücü olması
beklentisi birçok gözlemcinin Çin’i 21. yüzyılda Ancak, Çin’in bölgeye demografik yayılışından kaynaklanan sorunlarının var olması, Hindistan’la sınır sorunlarını çözememesi, kendi içindeki Doğu Türkistan, Tayvan ve Tibet sorunları, ekonomisinin yabancı yatırımlara bağımlılığı, işsizlik ve sosyal sigorta sorunları, silahlı kuvvetler teknolojisinin demode olması, çevre sorunları, bölgeler arasındaki yaşam standardı farklılıkları, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve giderek ithalata bağımlı hale gelen enerji ihtiyacı Çin’in süper güç olmasının önündeki en önemli engeller olacaktır.
Her ne kadar Çin resmi söyleminde Mao’dan günümüze kadar “küresel güç” kavramından uzak durulmuş, “bölgesel bir güç” olması gerektiği söylenmişse de bundaki asıl faktör Çin yöneticilerinin hala ekonomik ve askeri anlamda büyük güçlerin seviyesinde olmadığının farkında olmalarıdır.
Doğu Türkistan konusunda Pekin yönetiminin alacağı her siyasi, ekonomik ve kültürel karar Çin içindeki tüm azınlıkları etkileyecektir. Sonuç olarak Doğu Türkistan’daki istikrar ve gelişim tüm ülkenin gelişim ve istikrarını etkileyen en önemli faktörlerdendir. Bu bağlamda, Çin’in Uygurlara yönelik politikasında herhangi bir yumuşamaya gitmeyeceğini, hatta gelecekte bu baskılarını daha da attıracağını öngörmek mümkündür. Küresel anlamda günümüzün baskın gücü ABD’ye rakip olabilecek seviyeye gelmeden
“küresel güç” iddiasını diğer iç sorunlarıyla birlikte en önemlisi Doğu Türkistan sorununu çözmeden gündeme getiremeyecektir. 5 Temmuz olayları bir kez daha göstermiştir ki Çin için Doğu Türkistan’daki gelişmeler Çin’in ulusal ve uluslararası konumunu büyük ölçüde etkilemektedir. Pekin yönetiminin azınlık ve insan hakları çerçevesinde bu sorunu en kısa zamanda çözmesi gerekmektedir. Türkiye-Çin  ilişkilerinde ise öncelikle Pantürkizm’in Türkiye’nin devlet politikası olmadığını, Uygur sorununun Çin Halk Cumhuriyetinin iç sorunu olduğunu bununla birlikte insan hakları ihlallerine Türkiye’nin sessiz
kalamayacağını sıklıkla vurgulaması gerekmektedir.
*
Değerli okurlar, Doğu Türkistan hakkında yayınlanan bu yazı serisinin sonuna geldik. Doğu Türkistan ile ilgili bilgilerin ve orada yaşayan soydaşlarımızın Çin Halk Cumhuriyeti tarafından nasıl bir mezalime uğratıldıklarını biraz olsun anlatmaya çalıştım. Takdir edersiniz ki, tüm olayları verebilmek imkansızdır.
Doğu Türkistan meselesi ancak uluslar arası antlaşmalarla çözülebilir. Bu doğrultuda atılan adımların en kısa zamanda faydalı olabileceği…bir daha ki yazı dizisinde buluşmak umuduyla, sevgiyle kalın!

*Yazı dizisinin oluşumunda, Orta doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) kaynaklarından faydalanılmıştır.

 

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN MEZALİMİ VE ARKA PERDESİ BÖLÜM IV

cin-bölüm4>>Çin’in Uygur Özerk Bölgesindeki uygulamalarını eleştirmek ve Rabia Kader’e destek amacıyla ABD Kongresinin alt kanadı olan Temsilciler Meclisinin iki üyesinin, Cumhuriyetçi Parti’den
California Temsilcisi Dana Rohrabacher ve Demokrat Partili Massachusetts Temsilcisi William
Delahunt, desteğiyle kaleme alınan tasarı meclis başkanlığına sunulmuştur.
Tasarıda Pekin yönetiminin “Terörle Uygurları baskı altında tuttuğuna ve Doğu Türkistan bölgesine Han Çinlileri yerleştirerek, Uygurları azınlık konumuna indirgediğine dikkat çekilmiştir.<<
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesinde meydana gelen olaylarda can kaybı olmasından endişe duyduğunu ifade etmiş, bölgede meydana gelen olaylarda 150’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini, 800’den fazla kişinin de yaralandığını hatırlatarak, bir günden kısa sürede bu kadar insanın öldürülmesinin ve yaralanmasının olağanüstü olduğuna dikkati çekmiştir.
Pillay, Çinli yetkililer ile Han Çinlileri ve Uygur Türkleri liderlerinin şiddetin daha fazla yayılmasını engellemenin yolunu aramaları gerektiğini söyleyerek barışçıl gösterilere izin verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Pillay, yetkililerin güvenliği sağlamak zorunda olduğunu, ancak sadece insan hayatını korumak için zaruri olması durumunda güce başvurmaları gerektiğini de söylemiştir.
Uluslararası sivil toplum kuruluşları da meydana gelen olaylar karşısında tepkilerini kısa zaman içinde göstermiştir. Uluslararası Af Örgütü, Urumçi’de, 5 Temmuz 2009 günü protesto gösterilerinin şiddetlenmesi sonucu 140 kişinin öldürüldüğünü belirten raporlar üzerine derhal bağımsız ve tarafsız soruşturma başlatılması çağrısında bulunmuştur. Uluslararası Af Örgütü Asya-Pasifik Yardımcı Direktörü Roseann Rife, “Çinli yetkililer, ölen ve gözaltına alınanlar için hesap vermeliler. Barışçıl bir şekilde görüşlerini dile getirdikleri veya dernek kurma ve toplanma özgürlüklerini kullandıkları için gözaltına alınanlar derhal salıverilmelidir. Ölüm cezasına başvurmadan, uluslararası standartlara uygun
adil mahkemelerin görevlendirileceği adil ve tam bir soruşturma başlatılmalıdır” demiştir.
Roseann Rife “Trajik bir şekilde ölümler gerçekleşmiştir. Ölümlerden sorumlu herkesin adalet önüne çıkarılması için derhal bağımsız soruşturmanın başlaması şarttır. Yetkililer ya da göstericilerin sebep olduğu şiddet ve suistimaller hiçbir şekilde gerekçelen-dirilemez.” İfadelerini kullanmıştır. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) de Doğu Türkistan’da yaşanan olayların ardından harekete geçmiştir.
Genel Sekreter Ekmelettin İhsanoğlu’nun talimatı üzerine Cidde’deki genel merkezde bazı üye ülkelerin dış işleri bakanlarıyla temasa geçilerek bilgi alışverişinde bulunulmuştur. İhsanoğlu, yaptığı açıklamada Doğu Türkistan’da özellikle siviller arasında meydana gelen çok sayıdaki can ve mal kayıplarının giderek kötüleşen durum hakkında derin endişe taşıdığını ifade etmiştir. Uygurların korku ikliminde yaşamaya zorlanmalarından duyduğu derin üzüntüyü ifade ederek Çin hükumetine Uygurların ve tüm Doğu Türkistan’daki sivillerin normal yaşamlarına geri dönmeleri için barış ve huzur ortamını yeniden tesis etmeleri çağrısında bulunmuştur. Olayların meydana gelmesinden sonra Türkiye’de Doğu Türkistan’da yaşananlara karşı tepkiler gecikmemiştir. Dış işleri Bakanlığı 6 Temmuz ve 8 Temmuz 2009 tarihli iki açıklama yapmıştır. Açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Türkistan’da meydana gelen olayları yakından ve kaygıyla izlediği olaylardan derin üzüntü duyduğu ifade edilerek Hükumette ve Türk kamuoyunda endişe taşındığı ifade edilmiştir. Ayrıca Ankara’daki Çin Büyük elçiliği maslahatgüzarının da Bakanlığa davet edilerek olaylar hakkında açıklama istendiği, kendisinden ayrıntılı bilgi alındığı, duyulan üzüntü, kaygılar ve bu olaylara sebebiyet verenlerin en kısa zamanda tespit edilerek adalet önüne çıkarılmasına ilişkin beklentiler açık bir şekilde dile getirilmiştir. Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’da Doğu Türkistan’da meydana gelen olayları derin bir üzüntü ve kaygıyla izlediklerini ifade ederek olaya sebep olan kişilerin bir an önce tespit edilerek bölgede barışın ve huzurun yeniden sağlanması konusunda Çin Hükumetine çağrıda bulunmuştur.
Davutoğlu: “Çin ile ilişkilerimiz son dönemde iyi bir durumda, Ümit ederiz ki bu gerilim durur. Bölge için gerçekleşecek huzur için hükumet olarak hazırız” beyanatında bulunmuştur. Başbakan Erdoğan ise İtalya’da ki G-8 zirvesinden sonra yaptığı açıklamalarda olayların akabinde yapmış olduğu değerlendirmelerde kullandığı “vahşet” kavramının arkasında durduğunu ve Uygurlara yapılanların soykırımı (Genocide) andırdığını ifade etmiştir. Başbakan Erdoğan gelişmeleri Türkiye olarak BM Güvenlik Konseyine taşıyacaklarını da ifade etmiştir. Başbakan ayrıca, “bir taraftan evrensel değerleri
konuşacağız, insan haklarını konuşacağız, öbür taraftan bunlara seyirci kalacağız; bu olacak iş değil” diyerek tepkisini göstermiştir. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da yaptığı açıklamada Türkiye’nin bu vahşeti dünyaya en geniş şekilde anlatacağını ve meydana gelen insan hakları ihlallerinin önlenmesi için tüm girişimlerin yapılacağını söylemiştir. Türk resmi makamları Türkiye’nin Çin’in toprak bütünlüğüne hassasiyet gösterdiğini ancak tarihsel bağlardan ve insan haklarından kaynaklanan gerekçelerle Türkiye’nin gelişmelere taraf olduğunu sıklıkla ifade etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden de tepkiler meydana gelmiştir. Milletvekilleri Çin-Türk Dostluk grubundan istifa etmiştir. Sivil toplum kuruluşları (STK) da kısa sürede Çin’deki gelişmeleri protesto etmiştir. Tüketiciler Birliği Derneği Çin mallarının kullanılmaması konusunda boykot çağrısı yapmıştır.
Türkiye’deki çeşitli STKlar başta İstanbul Taksim’de olmak üzere yurdun çeşitli bölgelerinde
ortak bir basın açıklaması yaparak Çin’in uygulamalarını ve yaşananları protesto eden basın
açıklamaları yapmıştır. Cuma namazı çıkısı sonrasında birçok ilde Doğu Türkistan’da ölenler için gıyabi cenaze namazları kılınmıştır. Çin’deki olayların, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Çin ziyaretinin hemen ardından meydana gelmesi Türk kamuoyu tarafından manidar bulunmuştur.
Türk kamuoyu, Doğu Türkistan bölgesini Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyaretinden önce en son 1992 yılında Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin ziyaret ettiğini ve o ziyaret sonrasında da bölgede olayların çıktığını tartışmıştır. Türkiye’nin bu tepkilerine karşılık Çin’in yanıtı gecikmemiştir. Çin dış işleri Bakanlığı sözcüsü Qing Gang, Pekin’de düzenlediği olağan basın toplantısında, Türkiye’nin konuyu BM Güvenlik Konseyine götürmesi ile ilgili soruyu yanıtlarken, bu olayın iç yüzünü kavrayıp, ülkenin birliğini, toprak bütünlüğünü ve etnik dayanışmayı korumak ve toplumsal istikrarı sağlamak amacıyla
harcadıkları çabaları anlayışla karşılamaları ve desteklemelerini beklediklerini ifade etmiştir.
Bölüm beş de buluşmak dileğiyle…sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sungur

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN MEZALİMİ VE ARKA PERDESİ BÖLÜM / III

cin mezalimi-3>> Pekin yönetimi demografik yapıyı değiştirmek üzere Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Han Çinlilerini iskan politikası uygulamaktadır. Bu politika bölgenin etnik merkezli çatışmalarının artmasına sebep olmuştur. Bugün neredeyse Uygur Türkleri ile Han Çinlilerinin nüfusları birbirine yakın hale gelmiştir.<<

SORUNUN TARİHSEL ARKA PLANI
Çin günümüzde Doğu Türkistan’ın, eski çağlardan beri Çin ana vatanının vazgeçilmez bir parçası olduğu propagandası yapmaktadır. Ancak Çin sınırları tarihi uzmanı Owen Lattimore’un belirttiği gibi Çinliler Orta Asya’da varlıklarını hiçbir zaman aralıksız sürdürememiş 2000 yıllık tarihlerinin sadece 425 yılında, dönem dönem kontrolü ellerinde tutmuşlardır. Çin’in bölgeyi işgali aşamalar halinde gerçekleşmiştir. İlk dalga 1755 yılında başlamış, Çin ile Cungar ittifakı Doğu Türkistan’ın işgalini hızlandırmıştır. Çinliler Cungarların bağımsızlığını ortadan kaldırmış ve İli bölgesini kendi hâkimiyetleri altına almıştır. 18 Kasım 1844 yılında Çin İmparatoru’nun emriyle bölgeye “yeni toprak” anlamına gelen “Sincan” ismi verilmiştir.
Böylece 1944 yılına kadar sürecek olan “İkinci Çin İstilası” dönemi başlamıştır. Rusların Batı Türkistan’ı istilası sırasında ortaya çıkan Yakup Bey Devleti İngilizler tarafından desteklenmiştir. Bu desteğin altındaki temel faktör İngilizler için bu devletin hem Rusya hem Çin’e karşı bir tampon bölge olarak kullanılması düşüncesidir. Bu devlete Osmanlı da silah ve askeri teçhizat yardımında bulunmuştur.
İkinci Çin istilası da Çinliler için bölgede tam bir istikrar oluşturamamış, 1933 ve 1944 yılında çıkan isyanlar sonrası 10 yıl arayla iki milli devlet kurulmuştur. 1938 yılında Çin Komünist Partisi’nin altıncı kurultayında “Çin’deki azınlık milletler Çinlilerle eşit haklara sahip olacak” ifadesi bölge halkını komünist güçler yanında yer almaya itmiş ve komünistlerle birlikte Çan Kay Şek kuvvetlerini mağlup ettikten sonra Çin hâkimiyetini kabul etmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Orta Asya’yı bütünüyle Rus egemenliğine bırakmak istemeyen Çin kuvvetleri 29 Eylül 1949 yılında Urumçi’yi işgal etmiş 1951 yılına geldiğinde ise tüm Doğu Türkistan’ı kontrolleri altına almıştır. Bu işgale karşı Osman Batur liderliğinde başlatılan direniş hareketi bastırılmış ve 1953 yılına kadar 100.000’den fazla Doğu Türkistanlı öldürülmüştür. 1 Ekim 1955 tarihinde ise Çin yönetimi, Doğu Türkistan Otonom Bölgesi’nin kuruluşunu
ilan etmiştir. Bu işgal Çin’in günümüze kadar hâkimiyetinin sürmesini sağlamıştır. Günümüzde Doğu Türkistan’ın Orta Doğu ve Orta Asya’nın istikrarsız bölgeleriyle, Çin’in yoğun nüfuslu iç bölgeleri arasında bir tampon görevi Bugün Doğu Türkistan’ın Çin için önemi iki noktada özetlenebilir: nüfus ve doğal kaynaklar. Dünya karasının % 7’sini kaplayan ancak dünya nüfusunun ise % 22 sini doyurmak zorunda olan Çin için Doğu Türkistan’daki Tarım ve Turfan bölgelerinin tarımsal üretimlerine ihtiyacı vardır.
Çin’in kırsal kesimdeki işsizlik sorununun (kırsal kesimlerde işsizlik oranı % 20’lerdeyken, bu oran şehirlerde % 4.3’tür) sonucu olarak 2020 yılına kadar kırsal kesimden şehirlere 300 milyon kişinin göç etmesi beklenmektedir. Bu durum Pekin yönetiminin 2020 yılına kadar her dört ayda bir New York büyüklüğünde bir kenti kurmaları anlamına gelmektedir. Pekin hükümeti kırsal bölgelerdeki bu işsiz nüfusu Doğu Türkistan’a yerleştirmekte ve bu durum Uygurlar neden olmaktadır. Çin için günümüzde en önemli sorunlardan bir tanesi de hızlı gelişen sanayiinin ihtiyacı olan petrolün tedarik edilmesidir. ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük enerji tüketicisi haline gelen Çin, hızlı büyüyen ekonomisiyle artan enerji ihtiyacını bir stratejik-güvenlik meselesi olarak görmektedir. 1993’te petrol ithalatçısı haline gelen Çin, 1995’te günde 400.000 varil petrol ithal etmiştir. Hızla büyümeye devam eden ekonomisiyle Çin’in önümüzdeki on yılda Japonya’yı geçerek günde 10.5 milyon varil petrol ithal etmesi beklenmektedir. Ekonomik kalkınmaya dayalı iç siyasi istikrar modelinin sürdürülebilmesi için Çin’in Doğu Türkistan’daki hidrokarbon ve petrol kaynaklarına olan ihtiyacını da gözler önüne sermektedir.
Çin’in enerji ihtiyacının büyük kısmını karşıladığı Sincan Uygur Özerk bölgesinden kolay kolay vazgeçemeyeceği görülmektedir. Bunun nedenleri şu şekilde sıralanabilir: Önümüzdeki dönemde petrol ihtiyacı daha da artacak olan Çin, çoğunluğu Orta Doğu’da bulunan petrol ihracatçısı ülkelerle olumlu ilişkiler kurmak zorundadır. Çin’in Doğu Türkistan bölgesindeki Türk ve Müslüman nüfusla olan sorunları nedeniyle Orta Doğudaki İslam devletlerinin Çin karşıtı politikalara yönelmesi olasılığının önlenmesi gerekmektedir. ABD’nin Çin’e karşı kullandığı doğu kozunu kullanması gerekliliği de söz konusudur.

ABD-ÇİN İLİŞKİLERİNDE DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU:

1990’ların ikinci yarısından itibaren, Washington yönetimini rahatsız eden en önemli gelişmelerden biri Çin’in Orta Asya bölgesinde artan rolü olmuştur. ABD ile yakın ilişkilere sahip ve Çin ile uzun sınırlar paylaşan Kazakistan ve Kırgızistan yönetimleri, Çin’in bölgede artan ekonomik ağırlığına, Doğu Türkistan’daki istikrarsız ortama ve Pekin’le olan sınır ihtilaflarına Washington’un dikkatini çekmek için çaba harcamıştır.

Çin medyasının, 2001 öncesi ve sonrasında Uygur milliyetçilerini tanımlama konusundaki üslubu
uluslararası konjonktürün de etkisiyle “ayrılıkçılardan”, “kökten dinci teröristlere” şeklinde değişim göstermiş ve elliye yakın Uygur grubu terörist ilan edilmiştir. ABD-Çin ilişkilerinde Washington yönetiminin Doğu Türkistan sorununa yönelik 11 Eylül saldırılarından sonra farklı politikalar izlediği görülmektedir.
Bunun temelinde 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan bölgesel ve uluslararası gelişmelerin rol oynadığı söylenebilir. ABD’nin değişen öncelikleri Çin medyası tarafından iyi kullanılmış, “Müslüman Uygur”, “Uygur teröristleri”, “Cihat” ve “Doğu Türkistan” kelimeleri sıkça kullanılmaya başlanmıştır. ABD-Çin ilişkilerinin değişmesinin ’a müdahalesi ve sonrasında Orta Asya’ya yerleşmesi çabaları yatmaktadır.
Dönemin ABD Dış işleri Bakan Yardımcısı Richart L. Armitage’in Ağustos 2002 sonunda Çin’e yaptığı iki günlük ziyaret sırasında, Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETIM), Usame bin Ladin ve el-Kaide ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle, Pekin yönetiminin çabalarıyla ABD’nin “terör listesi’ne alınmıştır. ABD’nin ETIM’i terörist örgütler listesine almasından sonra Birleşmiş Milletler de (BM) ETIM’i resmen terörist örgüt olarak sınıflandırmıştır. Bu karar, ETIM’in “sivillere saldırılar düzenlediği” gerekçesine dayandırılmıştır.
2002 yılında ABD tarafından ETIM (Doğu Türkistan İslami Hareketi)’in ve Doğu Türkistan Kurtuluş Örgütü (ETLO)’nun terörist örgütler olarak listeye alınması sonrasında Çin’in bölge üzerindeki baskısı daha da artmıştır.11 Eylül sonrasının ilk altı ayında yaklaşık 3000 kişi tutuklanmış, birçok insan uzun süreli hapis cezasına çarptırılmış veya idam edilmiştir. Ancak Washington’un, şiddet yanlısı olmayan Doğu Türkistan Ulusal Kongresi ve Bölgesel Uygur Organizasyona verdiği destek arttırmıştır. Ayrıca Washington, Çin’de insan hakları ve özgürlüklerinin geliştirilmesi gerektiğini de vurgulamaya devam etmektedir.
ABD, bölgeye insan hakları açısından yaklaşmakla beraber bölgedeki Uygur Türkü varlığını da siyasi olarak destekler görünmektedir. 14 Eylül 2004 tarihinde 14 kişiden oluşan “Doğu Türkistan Cumhuriyeti Hükümeti” Kongre üyesi Jo Ann Davis’in girişimiyle ABD parlamento binasında kurulmuş olması bu düşünceyi desteklemektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer konuda ABD’nin bölgeye yönelik Pan-Türkist politikalar izlediği imajıdır. Oysa ABD, Kafkaslar ve Orta Asya’da olduğu gibi Doğu Türkistan’a yönelik de Pan-Türkist politikalar izlememektedir. Çin’in Doğu Türkistan’daki baskılarına karşı ABD’nin insan hakları temelinde dile getirdiği sert olmayan tepkileri iki olumsuz sonuç meydana getirebilecektir. Bunlardan birincisi Doğu Türkistan’daki milliyetçi düşünceyi ortadan kaldırabilmek için Çin’in gelecekte yapabileceği askeri girişimler, Çin hükümeti ve medyası tarafından teröre karsı savaş” olarak adlandırılabilecek ve hatta bu konuda uluslararası toplumun desteğinin istenmesini sağlayabilecektir. İkincisi ise bu duruma karşı ABD girişimlerinin ters tepki doğurabilecek olmasıdır. Böylece Uygurlar Doğu Türkistan’daki Çin uygulamalarına karşı etkisiz kalan ABD politikalarına yönelik öfke duyacaklar ve bu durum Uygur Türklerinin daha da radikalleşmelerine yol açabilecektir. Uluslararası ilişkilerde baskın güç statükoyu devam ettirmek isterken, yükselen gücün bunu değiştirmeye çalıştığı görülmektedir. Günümüzde her ne kadar Çin bu kavramın uzağında politikalar uygulamaktaysa da küresel iktisadi sistemle bütünleşmesi ve dünya pazarlarındaki etkisi nedeni ile ABD’yle çıkar çatışması içine girebilecektir.
Tüm bu gelişen olaylar ortaya koymaktadır ki Türkiye ABD’nin bölgeye yönelik politikalarını iyi analiz etmeli ancak Doğu Türkistan konusunda Çin’e karşı kendi politikalarını üretmelidir.

Not: Yazının hazırlanmasında faydalanılan kaynaklar son bölümde verilecektir, bilginize!

Yazı devam edecek. Bölüm IV de buluşmak üzere…saygılarımla.

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN MEZALİMİ VE ARKA PERDESİ. bölüm-II

türkistan>>İpek Yolundan günümüze kadar Doğu Türkistan, Doğu ile Batı arasında
hem kültürel hem ekonomik köprü rolü üstlenmiştir. Dolayısıyla Doğu
Türkistan jeopolitik konumu ve sahip olduğu yer altı kaynakları ile hem
bölgesel hem de küresel politikada önemli bir yere sahiptir.<<

Değerli okurlar, Doğu Türkistan hakkında başladığımız bu yazı serisine girmeden önce; yazının birinci bölümünde güncel olaylara yer verdik. Bu ikinci bölümde ise; Doğu Batı ayırımı yapmadan Türkistan’ı kısa olarak tanıtmak istiyoruz. Türkistan hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmayanlar için bilgilendirme sorumluluğumuzu yerine getirirken, konu hakkında zaten bilgi sahibi olanlar da, bilgilerini tazeleyebilir, yada bizlere yorumlarıyla katkı yaparak yardımcı olabilirler.

GENEL OLARAK TÜRKİSTAN

Türkistan: Orta Asya’da; Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Rusya ve Çin topraklarının bir kısmını kapsayan çoğunlukla Türki halkların yaşadığı coğrafi bir bölgedir. Orta Asya’da batıda Hazar Denizi ve Aşağı Volga’dan başlamak üzere doğuda Moğolistan’daki Altay Dağlarına, güneyde Kopet – Hindukuş – Kuenlun dağlarına, kuzeyde Aral ve Balkaş göllerinin ötesinde Kırgız bozkırına kadar uzanan yüzölçümü 6 milyon km² den geniş coğrafi ve tarihi bölgedir.

COĞRAFI KONUMU

Bölge, Batı ve Doğu Türkistan olarak ikiye ayrılmaktadır.

Batı Türkistan
Batı Türkistan; bugünkü Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan’ın tamamı ile Kazakistan’ın büyük bir bölümü ve Afganistan’ın bir kısmını kapsamaktadır. Batı Türkistan’ın Afganistan’da bulunan bölümü Afgan Türkistanı olarak anılır ve Mezar-ı Şerif ve civarından oluşur.
Bunun dışında Anadolu ile Batı Türkistan arasında kalan İran’ın kuzey bölgesine de İran Türkistanı denmektedir. Aras irmağının Hazar denizine döküldüğü noktadan başlayarak İran’ın kuzeybatı, kuzey ve kuzeydoğu bölgeleri olan Azerbaycan, Mazenderan, Türkmen sahrası ve Horasan’ı da içine alan bölge yaklaşık 800 bin km² olup 40 milyona yaklaşan Türk nüfus yaşamaktadır.
Kuzeyde Doğu Rusya’dan başlayıp Ural dağlarına, güneyde Aras Irmağı ve Karadeniz sahillerine, batıda Moldova Gagauzeli ve doğuda Ural dağları ile Hazar denizinin sınırlarını oluşturan bölgeye de Türkeli denmektedir. Bazı coğrafyacılar Türk Dünyasını Türkiye ve Türkistan olarak iki ana bölgeye ayırmaktadır. Türkeli olarak anılan bölge ise daha çok Türkiye’nin etki alanı olarak kabul edilmektedir.

ETNİK GRUPLAR
Nüfusun çoğunluğunu bölgenin asli unsuru olan Türk halkları olan, Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Uygurlar, Kırgızlar, Karakalpaklar ve ikinci sırada İran halkları olan, Tacikler, Afganlar, Farslar oluşturur. Bunun haricinde uzun süren Rusya İmparatorluğu hakimiyeti boyunca bölgeye yerleşen Ruslar, Ukraynalılar, Almanlar ve SSCB döneminde sürgün edilerek yerleştirilen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi pek çok etnik grup yaşamaktadır. Çin tarafından ise Doğu Türkistan’ın kontrolü için çok sayıda Çinli bölgeye yerleştirilmiştir. Bütün istila, işgal, sömürgelere rağmen, yine de Türkistan coğrafyasında Türkler nüfus çoğunluğuna sahiptir. Kazakistan’da Türk nüfusu hızlı artış gösterip % 70′i geçmiştir. Özbekistan’da % 90′ı, Kırgızistan’da % 90′i, Türkmenistan’da % 95′i, Tacikistan’da % 25′i, Doğu Türkistan’da % 55′i, Tuva’da % 85′i aşmış durumda bulunan Türk nüfus oranı yer alır.
Buraya kadar genel olarak Türkistan’ı tanımaya çalıştık. Şimdi asıl konumuz olan…yani; Çin esaretinde olan Doğu Türkistan.

DOĞU TÜRKISTAN
Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı olan daha çok Uygur Türklerinin yaşadığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi topraklarına verilen isimdir.

SORUNUN TANIMI

Çin’in Doğu Türkistan, Sincan (Xinjiang)1 bölgesi, 1300’lü yıllarda İslam’ı kabul eden Uygur Türklerinin anavatanıdır. 1949’da Çin’de yeni kurulan komünist hükümet bölgeyi tamamen kontrolü altına almıştır. Çin’in beş otonom bölgesinden biri olan Doğu Türkistan, 1.6 milyon km2’lik yüzölçümüyle Çin’in toplam yüzölçümünün altıda birini kaplayan en büyük otonom siyasi bölgedir. Doğu Türkistan’ın 1/3’e yakınını çöller (yaklaşık 600.000 km2’si), 90.000 km2’ni ormanlar ve geri kalanını da tarıma elverişli topraklar oluşturmaktadır. Geniş toprakları ve zengin doğal kaynaklarıyla Çin’in Kuzeybatı’sında yer alan Doğu Türkistan için Avrasya’nın tam ortası ya da bir başka ifadeyle Avrasya’nın kalbi denilebilir.
Doğu Türkistan nüfusunun yaklaşık 19.25 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ülke nüfusunun % 8.98’ini oluşturan 55 etnik grup arasında Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri en kalabalık olandır. Bölgenin öneminin farkında olan Pekin yönetimi demografik yapıyı değiştirmek üzere bölgeye Han Çinlilerini iskân politikası uygulamaktadır. Çin’in uygulamış olduğu bu politika bölgede etnik merkezli çatışmalarının artmasına sebep olmuştur. Bugün neredeyse Uygur Türkleri ile Han Çinlilerinin nüfusları birbirine yakın hale gelmiştir. Han Çinlilerinin sayısı her yıl ortalama % 8’lik bir artış göstermektedir. Artış oranı 1980’lerdekinin yirmi altı katı gibi inanılmaz bir rakama ulaşmıştır. Bu durum Doğu Türkistan’da yaşanan etnik gerilimlerin nedenleri hakkında net bir fikir vermektedir.
Doğu Türkistan geçmişte tarihi İpek Yolu’nun merkezinde yer almış, günümüzde ise enerji kaynaklarının ulaştırılması açısından stratejik öneme sahiptir. Doğu Türkistan, Doğu ile Batı arasında hem kültürel hem ekonomik köprü rolü üstlenmiştir. Bir başka ifadeyle Doğu Türkistan Uzak Doğu ile Avrupa’yı ve Asya’yı, Sibirya ile Güney Asya’yı bağlayan yolların kavşağında bulunmaktadır. Dolayısıyla Doğu Türkistan jeopolitik konumu ve sahip olduğu yer altı kaynakları ile hem bölgesel hem de küresel politikada önemli bir yere sahiptir. Bölgenin sahip olduğu jeo-stratejik, jeopolitik ve jeo-ekonomik önemin farkında olan Çin yönetimi, Uygur nüfusuna yönelik asimilasyon politikasını uluslararası kamuoyunun tepkisine rağmen, özellikle Soğuk Savaş sonrası oluşan yeni uluslararası siyasi yapılanmaya paralel olarak arttırmıştır. Bu yeni uluslararası sistemde Çin, ekonomik ve askeri anlamda gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmasına rağmen uluslararası anlamda kendi kapasitesinin üstünde bir rol oynamaya başlamıştır. Bundaki en önemli faktörler, BM Güvenlik Konseyi üyeliği, hızlı büyüyen ekonomisi, nüfusu ve jeopolitik konumudur.

Yarın III bölümde: Sorunun Tarihsel Arka Planı

Saygılarımla

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN MEZALİMİ VE ARKA PERDESİ. BÖLÜM I

dogu türkistan-1ÖN SÖZ
Değerli okurlar, bu günlerde Doğu Türkistan’da yine bir zulüm yaşanmaktadır. Her nedense Türk medyası bu zulme hak ettiği değeri vermemektedir. Dolayısıyla bizler de vatandaş olarak Doğu Türkistan’daki olaylardan yeteri kadar haberdar olamıyoruz.
Bunun içindir ki, bu haftayı Doğu Türkistan’a ayırmaya karar verdik. Güncel haberlerin yanında; Çin halk Cumhuriyetinin Doğu Türkistan halkına karşı uygulamakta olduğu zulümler, haksızlıklar, kıyımlar hakkında tarihi bilgilerin yanında; bu zulümler, haksızlıklar, kıyımlar neden yapılmaktadır? Olayların arkasında hangi sebepler vardır? Doğu Türkistan bulunduğu coğrafi konumuyla ve yeraltı kaynaklarıyla nasıl bir önem taşımaktadır? Doğu Türkistan’ın dünya siyasetindeki konumu nedir? Bütün bunları işleyerek olayların arka perdesini aralamaya çalışacağız.
Yazının uzun olması nedeniyle bölümler halinde verecek olduğumuz bu yazıyı takip ederek, yorumlarınız eşliğinde bizlere refakat ederseniz, okuyucuya daha fazla bilgi aktarma imkanımız olacaktır.
Yazının ilk bölümünde öncelikle Doğu Türkistan’da ki güncel haberleri okuyarak meseleye bir göz atmakta fayda vardır.

DOĞU TÜRKİSTAN’DA GÜNCEL DURUM:

Doğu Türkistan’da neler oluyor?
En az 35 kişinin öldüğü Uygur Özerk Bölgesinden farklı haberler geliyor.
Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesinde geçen hafta çıkan olaylarda en az 35 kişinin öldüğü açıklandı. Olayların ardından güvenlik önlemlerini artıran Çin, bölgeye üst düzey 2 yetkili gönderdi.
Çinli yetkililerin verdiği bilgiye göre olaylar, bir mensuplarının tutuklanmasını protesto eden bir çetenin dükkanlara, karakollara, resmi binalara saldırmasıyla başladı.
Uygur kaynaklara göre ise çatışmalar, bir Çinli polisin 8 yaşındaki Uygur kızına tecavüz ederek öldürmesi üzerine başladı.
Çatışmalarda Çinli yetkililer 35, Uygur kaynaklar ise 50′den fazla kişinin öldüğünü bildiriyor.
Çatışmaların ardından bölgede tutuklamalar yapıldığı haber alınıyor. Çin basını, yalan haber yaydıkları gerekçesiyle 19 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
Çin Komünist Partisi, olayları değerlendirmek üzere Devlet Başkanı Xi Jinping başkanlığında toplandı, olaylardan çeteleri sorumlu tuttu, bölgeye 2 üst düzey yetkili gönderdi.
Yetkililer, sokaklarda 24 saat devriye gezilmesi talimatını verdi. Hotan bölgesinde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor ve İnternet bağlantılarının da kesildiği gelen haberler arasında.
Periyodik aralıklarla baş gösteren Uygur Çin çatışmalarında, Sincan Uygur bölgesinde 2009 yılında çıkan olaylarda da 200′den fazla kişi ölmüştü.

Buraya kadar güncel durum hakkında söylenecekler bu kadar. Gelecek yazımızda olayların perde arkasını aralamaya çalışacağız.
Yazının ikinci bölümünde buluşmak umuduyla…sevgiyle kalın!

Mehmet Sungur
01.07.2013

HİROŞİMA; İLK ATOM BOMBASI VE İNSANLIĞIN YÜZ KARASININ 68. YIL DÖNÜMÜ

PC03„Evet…İnsanlığın yüz karasıdır Hiroşima’ya atılan atom bombası. Çünkü bombayı yapanlar da, atanlar da sonucu çok iyi biliyorlardı; sadece meraklarını gidermek; ve teknoloji yarışında ilk olmaktı hedefleri.“
Tarih: 6 Ağustos 1945
Saat: Sabah 8:15
Bölge: Hiroşima/Japonya
Olay: Tarihin ilk atom bombasının atılışı
Emreden: ABD başkanı Harry S. Truman
Uygulayan: Tom Ferebee
Taraflar: Amerika Birleşik Devletleri ve Japon İmparatorluğu
Sonuç: Hiroşima’da bir saniyede yok olan bir kent ve yaklaşık 90.000 ölü.
Kayıplar: 1945 yılının sonuna kadar en az 140,000 kişi. Nagasaki’de ise 80,000 kişi. Ve hala devam eden izleri.

II. Dünya Savaşı’nın son aşamasında Hiroşima’ya yapılan atom bombası saldırısı, 6 Ağustos 1945 Pazartesi saat 08:15′te, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uranyum-235 tipi atom bombası ile gerçekleştirdiği saldırı insanlığın yüz karasıdır.

Bombanın atıldığı andaki durumu ekipteki ikinci kaptan Robert A. Lewis’in kaleminden okuyalım!

Geniş bir alan üzerindeki hedef önümüzdeydi. Tom Ferebee bombayı bıraktı…diyor B-29 bombardıman uçağının ikinci kaptanı Robert A. Lewis ve devam ediyor.
Yıldırım ışıklarının görünümünden 15 saniye sonra inanılmaz gök gürültülerini duymaya başladık. Uçağımızı döndürmüştük. Gözlerimizin önünde bu güne kadar İnsanlığın görmediği bir patlamaya şahit oluyorduk.
Aman Allah’ım!…biz ne yaptık!
İnsanlığın tarihinde atılan bu ilk atom bombası bir an içinde Japonya’nın Hiroşima kentini ve beraberinde 90.000 İnsanı yok etmişti.
O anda hissettiklerimi hayatım boyunca unutamayacağım. Önce bir büyük şehir görüyorsun ve bir saniye içerisinde o şehir yok artık!…diyor hava subayı Robert A. Lewis ve pişman olmadığını ekleyerek atılan bombanın savaşı biterdiğini ve daha çok İnsanların ölmesinin önlendiğine inanıyor.
Evet…İnsanlığın yüz karasıdır Hiroşima’ya atılan atom bombası. Çünkü bombayı yapanlar da, atanlar da sonucu çok iyi biliyorlardı; sadece meraklarını gidermek istemişlerdi.
Sevgiyle kalın…
ms.

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm – IV -

demokrasi-4DEMOKRASİ İLE CUMHURİYET
Bir cumhuriyetin tam demokratik cumhuriyet olabilmesi için, gönüllü birlikteliklerle bir arada bulunan o ülke halklarının tüm kesimlerinin, çoğulcu özgür iradeleri ile katılımcı olarak yönetim ve denetim süreçlerine doğrudan katıldığı, demokrasiyi tüm sivil kurum, kuruluş ve kadroları ile var ettiği ve çok kimlikli, değişik inançlı ve çeşitli kültürlerin bir mozaik oluşturacak şekilde bir arada yaşamasına olanak veren bir devlet yapılanmasının gerçekleştirilmesi gerekir.

DEMOKRASİ İLE SEKÜLER/ LAİK DEVLET
Liberal demokrat düşünürler tarafından ortaya atılan dinin siyasetten ayrılması düşüncesinin genel adı olarak karşımıza çıkar.
Liberal demokratlar; demokrasinin “çoğunluğun tiranlığına/diktatörlüğüne” dönüşmesini engellemek için devletin tüm dinlere aynı mesafede kalmasını bir zorunluluk olarak görürler. Laik devletlerde yasalar belli bir dine göre şekillendirilemez ve dini kurumların siyasete karışması yasaktır. Bu türden devletlerde kişiler dini inançlarına bakılmaksızın, aynı mahkemelerde ve aynı kanunla yargılanır. Laik devletlerde din ve vicdan özgürlüğü vardır ve bu yüzden herkes inandığı dinin gerekliliğini yerine getirme veya hiçbir dine mensup olmama özgürlüğüne sahiptir. Farklı dinlerin din bilginleri ve din bilimcileri, çeşitli dinler açısından düşünsel anlamda sekülerizme karşı çıksalar da, dini temsil eden çevrelerde demokrasi genelde kabul görmüştür. Hatta sekülerizm karşıtı bazı din adamları, demokrasinin sekülerizm olmaksızın var olabileceği görüşünü ileri sürmüştür.

DEMOKRASİDE GÜÇLER AYRILIĞI İLKESİ
Güçler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı kurumlarının, devletin farklı organlarında bulundurularak iktidarın tek elde toplanmasını engellemek ve bu üç kurumun birbirlerini denetleyebilmesini sağlamak anlamına gelir.
Devlet iktidarının üçe bölünmesi ve bunların ayrı organlara verilmesi gerektiği yolundaki yaklaşım, siyasal rejimlerin sınıflandırılmasında da temel alınmıştır. Buna göre yasama ve yürütme güçlerinin bir elde toplandığı rejimlere “güçler birliği”, bu yetkilerin birbirinden bağımsız ayrı organlara verildiği sistemlere ise “güçler ayrılığı” sistemleri adı verilmektedir.
Bazı düşünürler iktidarın gücünü yasama, yürütme ve federatif olarak ayırır. Burada federatif güç, bütün topluluk, savaş, barış, birlik, ittifak ve devletin kendi dışındaki bütün kişiler ve topluluklarla her türlü işlemi yapma gücü olarak ifade edilir.
İktidarın paylaşımı sayesinde demokratik yollarla iktidara gelen kişiler kendi tiranlıklarının kurmaları engellenmeye çalışılmıştır. Güçler ayrılığı ilkesi ile karşılıklı denetimin önemi, özellikle II. Dünya Savaşı öncesi Adolf Hitler’in demokratik yollarla iktidara gelmesinden sonra daha da rağbet görmüştür.

DEMOKRASİNİN ARAÇLARI NELERDİR?
Demokrasinin oluşmasını sağlayan, demokrasinin gelişmesini amaçlayan kurum ve oluşumlar aslında birçok siyasi sistemde de mevcuttur. Her devletin bir anayasaya sahip olması veya her ülkede siyasi parti bulunmasına rağmen, yönetim şekilleri olarak isimleri değiştirilir. Çünkü önemli olan bu kurumlar arasındaki ilişkilerdir.

1- Parlamento:
Demokraside meclis, rekabet ve eşit oy ilkeleriyle halkın temsilcilerinin oluşturduğu bir kurumdur. Meclis sistemleri hem nitelik hem de nicelik olarak her ülkede farklı gelişmiştir.
Tek meclisli sistem, çift meclisli sistem ve başkanlık sistemi olarak genelleştirebiliriz. Yine görev olarak, güçler ayrılığı ilkesindeki yasamayı yapan kurum olarak genelleştirebiliriz.
Meclislerin işlevleri ise; yasama, temsil, denetleme ve meşruluktur.

2- Siyasi partiler:
Partiler temsil işlevi için kullanılan araçlardır. Demokratik ülkelerde siyasi parti bireylerin aktif siyaset yapacakları alanlardan biri ve en önemlisidir. Ülkelerdeki seçim sistemlerine göre iki partili sistem ya da çok partili sistem oluşur.
İngiltere’deki gibi iki partinin ağırlıklı olduğu sistemler, seçmenlerin çoğunluğunun bulunduğu “orta alandaki” bir yoğunlaşmaya yol açma ve daha radikal düşünceleri dışlama eğilimindedir. Her bir partinin çok sayıda görüşü temsil ettiği düşünülür.
Çok partili siyasi sistemlerde ise düşünceler daha doğrudan temsil edilir. Dinsel, etnik veya sınıfsal düşünceleri temsil ettiğini düşünen partiler bulunur. Bu halkın egemenliğinin meclise daha fazla yansımasını sağlarken, mecliste farklı görüşlerde bulunan birçok parti olduğu için istikrarın sağlanması güçleşir.

3- Anayasa:
Anayasa, bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen yazılı belgelerdir. Ayrıca kişisel hak ve özgürlükler bu belgede belirlendiği için çoğunluğun yönettiği bir toplumda iktidarda olanların sınırlarını belirler. Demokrat düşünürler tarafından çoğunluğun tiranlığının kurulmasını engelleyecek bir devlet organı olarak kabul edilir.

4- Sivil toplum örgütleri:
Sivil toplum örgütleri demokrasiyle ortaya çıkan bir örgütlenme değildir ama demokrasiyle önem kazanmıştır. Sivil toplum, modern manada anlamını demokrasi ile kazanırken, demokrasi de katılım problemlerin çözümünü sivil toplum ile sağlamıştır. Birbirleriyle ortak amaçlara sahip insanların oluşturdukları grupların seslerini ve isteklerinin daha fazla duyurabilmenin bir yoludur.
Örneğin, devletin ekonomideki katılımını azaltmaya çabalayan iş adamları, devletin sosyal hizmetlerinde eşitliğin sağlanmasını amaçlayan örgütler ve işçilerin veya memurların yaşam kalitelerini arttırmaya çalışan sendikalar gibi çeşitli amaçlarla toplanmış ve bunun için demokrasiye katılımı güçlendirmiş ayrıca bir bakıma halkın temsilcilerini kendi amaçları doğrultusunda denetleyebilen, ya da kendi amaçlarına ulaşmak için kamuoyu yaratmaya çalışan gruplardır.

5- Kolluk kuvvetleri:
Ordu ve polis güçlerinin demokraside ne kadar bulunduğu, ne kadar bulunması gerektiği her zaman tartışma konusu olmuştur. Dış tehlikelere karşı ordunun, iç düzen içinde polisin silah tekellerinin bulunması onları demokrasi için gerekli kılmakla birlikte, demokrasiyi kaldırma veya kesintiye uğratma güçleriyle de tartışma konusu yapmıştır.
Gelişmiş demokratik ülkelerde sivil siyasetçiler, hem hukuken hem de fiilen ordunun üstündedir ve ordu siyasi karar alma mekanizmasının içine olabildiğince az katılır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası sivil siyasetçinin üstünlüğü giderek artmaktadır.
Demokratik olarak yeterince gelişmemiş ülkelerde ise askerler, danışma kurullarıyla doğrudan ya da dolaylı olarak karar alma mekanizmasının içinde bulunur. Bu tip ülkelerdeki ortak özellik; ordunun ülke içindeki kurumlar arasında en ileri teknolojiye sahip ve modern dünyaya en yakın olan kurum olmasıdır.
Ordu genellikle ekonomik gerilik, iç karışıklıkların artması, sivil yönetimin meşruluğunu kaybetmesi, ordu ve hükumet arasındaki ihtilaf veya uluslararası kamuoyunun darbe yönündeki olumlu yaklaşımı gibi sebeplerle siyasete müdahale eder.
Polis ise “yönetici sınıfın çıkarlarında hareket etmeye başlarsa ne olur ?” sorusuyla düşünürlerin üzerinde durduğu bir konudur.
Ünlü düşünür Aristo’nun: “Muhafızlardan kim muhafaza edecek ?” sorusu bu kaygının çok eskilere dayandığını gösterir. Polis gücünün demokrasinin sağladığı hak ve özgürlükleri kısıtlamaması ve gerektiği zaman yargıya hesap verebilmesi gerekliliği demokratik düşünürlerin ortak tavrı olmasına rağmen, bunun nasıl ve ne kadar yapılması gerektiği konusunda görüş ayrılıkları yaşanır.

SONUÇ:
DOĞUŞTAN HAKKIMIZ OLAN DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK, SORUMLULUK İSTER!
Özgürlüğün sınırsız olduğunu düşünen bireyler, sorumluluk duygularının yok olduğu bir toplumun başlangıcıdır. Oysa; sorumluluk duygularından yoksun bir toplumda, sevgi, saygı ve barıştan söz edilemez.
Kişinin tabii hakkı olan yaşam, fikir ve düşünce özgürlüğü sorumluca kullanılmazsa… özgürlüğe ve demokrasiye vurulan ilk darbe olur ve kendisini dejenere eder.
Yazımı, Hitler faşizminden kaçarak kurtulan ve savaş sonrası tekrar geri dönen Almanya eski Şansölyesi Willy Brandt’ın 1970 yıllarında ülkesinde daha fazla demokrasi isteğiyle söylediği bir cümleyi eklemek istiyorum.
Willy Brandt : Wir wollen mehr Demokratie wagen!/ Daha fazla demokrasi için cesur olmalıyız!
***
Bu yazıyı takıp eden değerli okurlar!
Dört bölüm halinde yayınlanan “DEMOKRASİ NEDİR?” yazı serisinin sonuna geldik. Umuyor ve umut ediyorum ki; bilmediklerinizi öğrenmenize yardımcı, bildiklerinizi ise tazelemek imkanı bulmuş oldunuz.
Araştırmam sırasında kullanmış olduğum yerli ve yabancı kaynaklarda emeği geçenlere şükranlarımı sunarım.
Ayrıca: Yorumlarını esirgemeyen, fikir ve düşünceleriyle yazıya katkıda bulunan sn. Av. Mehmet Akyol’a özellikle teşekkür ediyorum.

Bir başka yazı serisinde buluşmak üzere, hepinizi selamlıyor ve saygılarımı iletiyorum!

Sevgiyle kalın…
Mehmet Sungur

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm -III-

popups-politik-verfassung-verfassung-frankreich_1791Demokrasi nedir?…sorusunu sorarken Fransız devrimini atlamak mümkün değildir.

FRANSIZ DEVRİMİ

Fransız Devrimi veya Fransız İhtilali olarak ta tarihe geçmiş olan olaylar; (1789-1799), Fransa’daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulması ve Roma Katolik Kilisesinin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Avrupa ve Batı dünyası tarihinde bir dönüm noktası olan Fransız devrimi; dünyada milliyetçilik akımını başlatan en büyük etkendir.

Fransız halkı önceki dönemlere göre büyük bir evrimin başlangıcını gerçekleştirmektedir. Bilinçlenmekte olan Halk, sarayın, kralın, seçkinlerin denetiminden çıkmaya başlayarak, şehirlerde yaşayan pek çok burjuva, büyük bir atılım içine girmişlerdir. Kitaplar yaygınlaşmakta, aileler çocuklarını üniversitelere göndererek sağlam bir gelecek kurma yolunu tutarak kültürel seviyeyi yükselmekteydi. Bağımsız yayıncıların çıkarttıkları gazete, bildiri ve broşürler, kitlesel bilinçlenmeye yol açmaktadır. Bu koşullar da toplumsal değişim taleplerinin olgunlaşmasına yol açmıştır.

Feodal düşünceden kopmak istemeyen toprak sahipleri ve soylular, ayrıcalıklarını korumaya çalışmakta; bu sebepte burjuvaların soylu tabakasına geçmesini engelleyecek barikatları yükselmekteydi. Soylular statülerini koruma hevesindeyken, burjuvalar da ekonomik olarak güçlenmelerine rağmen; toplumsal haklarda söz sahibi olamamaktan şikayetçiydi. Kırsal nüfus ise üzerindeki vergi yükünün hafiflemesini istemektedir.

Devrimci düşünce, ülkede köklü yapısal değişikliklere gitmek gerektiğine inanan katmanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Merkezi otorite ülkenin içinde bulunduğu evrimsel süreci kavrayamamış; ve eski yöntemlerle sorunları halletme yoluna yönelmek istemiştir. Oysa özellikle burjuva İngiliz devriminin etkisiyle geçici çözümle yetinmek değil, kitlesel olarak İngiliz modelindeki gibi “parlamenter monarşi rejimi” altında yönetime katılmayı arzulamaktaydı.

1789 Fransız Devriminde hazırlanan anayasa ile, Kralın yetkileri halkın seçeceği parlamento arasında bölünerek  daha adil bir yönetim başlatılmış oldu. Yapılan seçim sonunda Ulusal Konvansiyon hükumeti genel oy ve iki dereceli bir seçimle iş başına geldi. Fakat ilerleyen yıllarda Napolyon’un başa geçmesiyle demokrasiden oldukça uzaklaştı.

20. YÜZ YILDA DEMOKRASİ GELİŞİMLERİ

20. yüzyılda demokrasi hızlı bir değişme ve gelişme göstermiştir. Yüzyılın başlarında, I. Dünya Savaşının sonunda Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılmasıyla birçok yeni devletler ortaya çıktı ve bu yeni ülkelerin devlet yönetimi genellikle, o döneme göre, demokratik sayılabilecek yöntemlere sahipti.

1929 yılında New York borsasının çökmesiyle (Black Friday/ Kara Cuma) ortaya çıkan büyük ekonomik buhran döneminin etkisiyle; Avrupa, Latin Amerika ve Asya’da birçok ülkede diktatörler ortaya çıktı. İspanya, İtalya, Almanya, Portekiz’de; Faşist diktatörlükler ortaya çıkmışken, Baltık ve Balkan ülkelerinde, Küba, Brezilya, Japonya ve Sowyet Rusya’da demokratik olmayan yönetimler iktidara geldi. Bu sebeple 1930′lar Diktatörler çağı olarak nitelendirilir.

II. Dünya Savaşından sonra sömürgecilik anlayışı son buldu ve tekrar birçok bağımsız ülke ortaya çıktı. Demokratikleşme hareketleri Batı Avrupa’da yoğunlaştı. Almanya ve Japonya’da diktatörlükler son buldu, silahlanma politikası yerine, II. Dünya Savaşı sonunda imzalanan anlaşmalarında etkisiyle, refah devleti olma amacını güdüldü.

20. yüzyıldaki en büyük çekişmelerden biri de, demokratik olmayan Sowyet bloku ülkeleriyle batı demokrasileri arasında gerçekleşen soğuk savaştı. Komünizmi yaymaya çalışan Sowyet Rusya ile diğer demokrasi çeşitleri arasından sıyrılmış liberal demokrasiyi yaymaya çalışan ABD liderliğindeki batı gurubu arasındaki çekişme, 1989 yılına kadar devam etmiştir.

Japon asıllı sosyal bilim adamı Francis Fukayama; Tarihin Sonu adlı makalesinde, “soğuk savaşın bitmesiyle artık liberal demokrasinin tüm dünyada yayılacağı” haberini verir. Nitekim bu demokratikleşme süreci, yakın dönemdeki Gürcistan’daki Gül Devrimi, Ukrayna’daki Turuncu Devrimi ile yoluna devam eder.

DEMOKRASİ MODELLERİ

Demokrasi tarihinde uygulanan sistemler oldukça çeşitlidir. Bunlar kısaca beş grup içinde toplanabilir:

1- KLASİK DEMOKRASİ:

Klasik demokrasi tanımı eski Yunan şehir-devletlerine dayanır. En iyi uygulayıcısı ve o dönemde en güçlü şehir olan Atina’dan dolayı, Atina demokrasisi olarak da adlandırılır.

Belli başlı tüm kararlar, bütün vatandaşların üye olduğu meclis veya Eklesya/Halk meclisi tarafından alınıyordu. Bu meclis senede en az kırk defa toplanıyordu. Tam zamanlı çalışacak kamu görevlilerine ihtiyaç duyulduğunda, bütün vatandaşları temsil eden küçük bir örnek olmaları için kura usulü ile veya dönüşümlü olarak seçiliyorlardı. Mümkün olan en geniş katılımın sağlanması için görev süreleri kısa tutuluyordu. Meclisin yürütme komitesi olarak faaliyet gösteren ve beş yüz vatandaştan oluşan bir konseyi vardı ve elli kişilik bir komite de bu konseye teklifler hazırlardı. Komite başkanlığı görevi sadece bir günlüktü. Bunun tek istisnası askeri konularla ilgili on generalin tekrar seçilebilme imkanıydı.

Atina demokrasisinin özelliği vatandaşlarının siyasi sorumluluklara geniş çapta katılma isteğinin bulunmasıydı. Tabi bunun en önemli sebebi, demokrasiye zıt bir şekilde uygulanan kölelik sistemiydi. Böylelikle oy verme hakkına sahip Atina doğumlu yirmi yaş üstü tüm erkeklerin günlük hayattaki sorumluluklarının çok büyük bir kısmını kölelerin sırtına yüklemişlerdi. Bunun dışında Atina demokrasisinde kadınların, metiklerin (şehirli olmayanlar) ve kölelerin oy kullanma hakları yoktu.

Günümüzde İsviçre’nin küçük kantonlarında halk meclisleriyle varlığını sürdürebilen klasik demokrasinin, daha büyük ülkelerde uygulanması teknik nedenlerden ötürü tercih edilmez.

2- KORUYUCU DEMOKRASİ

Orta Çağ yönetimlerinden çıkmaya çalışan Avrupalılar, 18. ve 19. yüzyılda demokrasiyi daha çok kendilerini hükumetin zorbalıklarından korumanın bir yolu olarak görmekteydiler. Korumacı demokrasi sınırlı ve dolaylı bir demokrasi modeli sunar. Pratikte, yönetilenlerin rızası düzenli ve rekabetçi seçimlerle sağlanır. Siyasi eşitlik böylelikle eşit oy hakkını ifade eden teknik bir kavrama dönüşür. Dahası; oy hakkı gerçek bir demokrasi için yeterli değildir. Bireysel özgürlükleri korumak için yasama, yürütme ve yargı üzerinden güçler ayrılığına dayalı bir sistemin tesisi şarttır.

3- KALKINMACI DEMOKRASİ:

Bireyin ve toplumun gelişimini esas saymıştır. Bu tip demokrasilerin en radikal olanı; Jean-Jacques Rousseau tarafından dile getirilmiştir. Ona göre bireyler ancak içinde bulundukları toplumun kararlarını şekillendirebilmesine doğrudan ve sürekli olarak katılımları halinde “özgür” olabilirler. Bu açıdan bakıldığında, doğrudan demokrasiyi tanımlamakla birlikte bu şekilde oluşturulacak genel iradeye vatandaşların itaat etmesi durumunda özgürlüğe kavuşacakları savıyla ayrılır.

Kalkınmacı demokrasinin, liberal demokrasiye daha ılımlı hali ise; John Stuart Mill tarafından dile getirilmiştir. Mill’e göre demokrasinin en büyük yararı, vatandaşların siyasi hayata katılımlarını sağlayarak, onların anlayışlarını ve duyarlılıklarını güçlendirmesidir.

Bu nedenle hiç bir ayırım yapmadan, ister kadın olsun ister fakir olsun, herkesin oy verme hakkının olması gerektiğini savunur. Ne var ki; John Stuart bu oy hakkını “eşit” olarak savunmamıştır. Örneğin vasıfsız işçinin bir oy, vasıflı işçinin iki oy, donanımlı meslek sahiplerinin ise beş oy hakkına sahip olması gerektiğini, böylelikle demokraside “çoğunluğun tiranlığı” korkusundan kurtulabilineceğini savunuyordu. Basitçe herkesin oy hakkının olmasını savunurken, çoğunluğun verdiği kararların her zaman doğru olmayabileceğini belirtiyordu.

4- LİBERAL DEMOKRASİ:

Demokraside önceliğin özgürlüğe mi yoksa eşitliğe mi verilmesi gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tarih, bu ikisini bir arada tutacak sistem teorisini üretme çabalarıyla sıklıkla karşılaşmıştır. Liberal demokrasi sistemi de bunlardan biridir. İçinde barındırdığı liberal kelimesiyle özgürlüğü, demokrasideki siyasi eşitlik kavramıyla da eşitliği temsil etmektedir.

Bunu düşünürken ekonomi disiplinindeki liberalizm ile siyaset disiplinindeki liberalizmin birbirinden ayırmamız gerekir.

Basit olarak liberal demokrasi; iktidarı halkın belirlediğini ancak bu iktidarın bireysel özgürlüklerle sınırlandığı bir siyasal sistem olarak belirtebiliriz.

Hoşgörü ve tüm fikirlerin var olabildiği bir rekabet ve siyasi eşitlik prensiplerinde gerçekleştirilen seçimlerle iktidara temsili bireylerin getirilmesi, liberal demokrasilerin temel nitelikleridir.

5- SOSYAL DEMOKRASİ:

Bu kavram; daha çok komünist rejimlerle yönetilen ülkelerin gelişmiş demokrasi çeşitlerini kapsamaktadır. Kendi aralarında farklar bulunmasına rağmen, liberal demokrasi sistemleriyle kesin olarak karşıt bir çizgidedir. Genel olarak siyasi eşitliğin yanında, sosyal demokrasi ile ekonomik eşitliğinde sağlanması gerekliliğini savunmuşlardır.

Karl Marx, kapitalizmin yıkılmasından sonra geçici bir proletaryanın devrimci diktatörlüğü’nün olacağını, sonradan ise proleter demokrasi sistemiyle komünist bir toplumun oluşacağını savunmuştur. Komünist devletlerde görülen demokrasi sisteminin fikir yapısı, Marx’tan çok Lenin’e aittir.

Bu ülkelerde, partilerin denetimsiz gücünün demokrasiyi gölgede bıraktığı eleştirisi yaygın olarak yapılmaktadır.

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm –III- sonu. Bölüm -IV- de buluşmak umuduyla…

Saygılarımla.

Mehmet Sungur

08.07.2013

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm II

GerechtigkeitDEMOKRASİNİN TANIMI

Demokrasinin tanımı tartışması günümüzde hala devam eden bir tartışmadır. Bunun sebepleri: Ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (Anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir.

Bu kavramların arasında en çok değer verilen yönetim sistemi, Sosyal demokrasi modelidir. Bunu daha iyi anlayabilmek için, eski doğu Almanya ile  Batı Almanya modelini bir örnek verebiliriz.

Her ikisi de kendilerini “demokrasi” olarak tanımlıyorlardı. Doğu Almanya: DDR. Kısaltmasıyla: Deutsche demokratische republik!/ Almanya demokrat cumhuriyeti olarak tanımlarken, batı Almanya: Bundesrepublik Deutschlan/ Federal Almanya Cumhuriyeti olarak olarak. İki ayrı rejim olmasına rağmen, her ikisi de demokrat olduklarını iddia edebiliyorlaedı.

Bat Almanya’da demokrasi modeli tam yaşanırken, doğu Almanya’da diktatör bir idare sistemi yönetime el koymuştu. Ülkede dinlenmeyen, takıp edilmeyen bir vatandaş kalmamıştı. Herkes ne konuştuğunun hesabını çok iyi düşünerek konuşmak zorunda olmak mecburiyetindeydi. Daha sonra bu çirkin modeli batıdan saklamak için, meşhur Berlin duvarını yaptılar. Gerisi malumunuzdur.

Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim. Liberal demokrasi ile, liberal ekonomi aynı hedefin yolcusu değildir. Bunu çok iyi gören eski Almanya başbakanı Ludwig Erhard, Liberal ekonomi yerine: Sosyal Pazar ekonomisini uygulamıştır. Büyük bir ekonomist olan Ludwig Erhard, 60 yıllarda Almanya ekonomide zirveye tırmanırken; ölçüyü kaçırmayın/ Mass halten diyerek halkını uyarmıştır..

DEMOKRASİNİN TARİHÇESİ

Antik dönemde demokrasi ilk olarak eski Yunanistan’da, şehir devletlerinde uygulandı. Doğrudan demokrasiye çok yakın olan bu sistem, Atina demokrasisi olarak da anılır.

Teoride bütün yurttaşlar mecliste oy verme ve fikrini söyleme hakkına sahipti. Fakat o günün koşullarına göre kadınlar, köleler ve “O” şehir-devletinde doğmamış olanlar (metikler, yerleşik yabancılar) bu haklara sahip değillerdi. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olarak Atina’yı ele alırsak: M.Ö. 4. yüzyılda nüfusun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000′i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 30.000′i oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir.

Roma İmparatorluğu döneminde uygulanan devlet sistemi, temsili demokrasiye yakın bir nitelik taşımaktaydı. Demokratik haklar genellikle sosyal sınıf ayrımına göre şekillenirdi ve güç elitlerin elindeydi.

Eski Hindistan’da bazı bölgelerde uygulanan sistemler de temsili demokrasiye benzetilir. Roma İmparatorluğu ile paralel olarak, kast sisteminin varlığı, gücün varlıklı ve asil bir azınlığın elinde olduğu söylenebilir. Günümüzde de demokrasi ile yönetilen Hindistan, ne yazık ki…kasten sistemini hala yok edememiştir.

ORTA ÇAĞ

Orta çağda demokrasinin gelişme süreci içindeki en büyük olay İngiltere’de Kralın yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlayan beyannamedir. 1215 yılında Magna Carta Libertatum/Büyük sözleşme olarak tarihe geçen manifesto onaylanarak, Kralın yetkilerinin sınırlanmasını ilan edilmesidir. Bu belge doğrultusunda İngiltere’de ilk seçimler 1265 yılında yapılmıştır. Fakat bu seçimlere yapılan kısıtlamalar sebebiyle, halkın çok az bir bölümü katılabilmişti.

Demokrasi adına Kralların yetkilerinin sınırlanması 1215 li yıllara dayanırken; bizde Sultan yetkilerinin ilk sınırlanması 1805 yılına kadar bekleyecekti.

Tam 590 yıl sonra, 1805 yılında sened_i ittifak denilen belge ile, padişahın yetkilerinin sınırlandırılması bizim demokrasiye attığımız ilk adımlar olarak tanımlanabilinir.

Çok özet olarak Avrupa ile bizim demokrasi kültürümüzün kıyaslanması bakımından en önemli bir gösterge olarak bu koş kocaman 590 yılı gösterebiliriz.

Tabi ki başka devletler de durmuyorlardı. Demokrasi “ateşi” meş’alesini sürdürecekti. Uyanan halkların zorlamasıyla daha birçok ülkelerde devlet yönetiminde zaman zaman demokrasiye benzer uygulamalar yapılmıştı.

Örneğin İtalyan şehir devletlerinde, İskandinav ülkelerinde, İrlanda’da ve değişik ülkelerde bulunan küçük otonom bölgelerde demokrasinin prensiplerinden seçim yapılması, meclis oluşturulması gibi uygulamalar oluyordu. Fakat hepsinde demokrasiye katılım erkek olma, belli miktarda vergi verme gibi standartlarla kısıtlanıyordu.

18. ve 19. yüzyıllarda demokrasi, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile hızlıca yükselen bir değer haline gelmiştir.

Bu yüzyıllardan önce demokrasi büyük devletlere değil, sadece küçük topluluklara uyan bir hükümet şekli olarak anılıyor ve esas itibariyle doğrudan demokrasi olarak tanımlanıyordu. Amerika’nın kurulmasını sağlayanların oluşturduğu sistem ilk liberal demokrasi olarak tanımlanabilir. 1788 yılında kabul edilen amerikan anayasası hükumetlerin seçimlerle kurulmasını ve insan hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlıyordu. Bundan daha önce de koloni döneminde Kuzey Amerika’daki kolonilerin birçoğu demokratik özellikler taşıyordu. Koloniden koloniye farklılaşmakla beraber, hepsinde belli miktarda vergi veren veya istenen bazı sıfatları karşılayabilen beyaz erkeklerin seçme hakları vardı. Amerikan İç Savaş’ının ardından 1860 larda yapılan değişikliklerle kölelere özgürlük sağlandı ve demokrasinin temel ilkelerinden biri olan oy verme hakkı, On Beşinci Anayasa Değişikliği ile tanındı. Ancak güney eyaletlerinde siyahlar 1960 lara kadar oy verme hakkını kullanamamışlardır.

DEMOKRASİ NEDİR?  Bölüm III  de buluşmak umuduyla…

Saygılarımla

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm -I-

demokrasi„Demokrasi yetim bir çocuğa benzer, her gün ve her yerde müdafaa edilmeye ihtiyacı vardır!“

ÖN SÖZ

Değerli okurlar!

Demokrasi nedir?…yazı serisini yayımladığımda ne kadar okunur diye hiç düşünmedim. Çünkü; yazının ne kadar okunacağından daha çok; bir vatandaş olarak azda olsa vermiş olduğum hizmet benim için daha önemliydi.

Dilimize „doladığımız“ demokrasi yönetim sistemi ülkemizde ne kadar anlaşılmıştır?…sorusunun cevabı bilinmesi için, önce demokrasiyi tanımlamak gerek ti. Antik çağdan beri evrim geçiren demokrasi sistemi, günümüzün en popüler yönetim sistemi olmasına rağmen…tam anlaşılamadığı da bir gerçektir. Bu durum sadece bizde değil, tüm dünya ülkelerinde az, yada çok farklı anlaşılanların olmasından dolayı, farklı uygulamalara da yol açmıştır.

Ancak; demokrasinin gelişiminde önemli rol oynayan Avrupa, diğer ülkelere kıyasla demokrasiyi en iyi uygulayan ülkeler olarak tanımlanabilinir…eksikleri olsa da(?)

Bizler Türkiye olarak uzun yıllar mutlakıyet ile yönetildiğimiz için, ne yazık ki; demokrasinin evrim gelişimine fazla bir katkımız olmamıştır.

Cumhuriyet döneminde; yani son 90 yıl boyunca demokrasiyi yaşamaya ve demokrasi ile yönetmeye çalışmaktayız. Ne yazık ki; bu zaman içerisinde bir çok sektelere uğrayan demokrasi yönetimi, kendisini geliştirmekte zorluklar içerisinde bazen yorgun düşmüştür. Yorgun düşmüştür…çünkü onu anlamakta geç kalmışların eline düşmekten kendisini kurtaramamıştır.

Son 10 Yıldan beri demokrasiyi daha da ileri getirmek isteyen ülke yönetimi; „ileri demokrasi“ kavramıyla şaşırtıcı bir terim kullanırken, kendilerinde aynı gelişimin olduğu söylenemez. Bunun en basit örneğini; ifade özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğünün olmayışıyla göstermek mümkündür.

Günümüzde demokrasinin beşiği olan bazı Avrupa devletleri dahi „ileri demokraside yaşadıklarını“ iddia etmekten kaçınırken; bizde bazı politikacılar „ Türkiye’de birinci sınıf demokrasi“ olduğunu halka anlatmaya çalışıyorlar.

Sadece bize olsa, bu söyleve amenna diyerek katlanırız. Çünkü biz çok şeylere katlanmaya alışık bir milletiz. Ne var ki; bu iddialarını demokrasiyi çok iyi bilen ülkelerin yönetimlerine de anlatmaya çalışıyorlar. Bu anlatım içe dönük popülist bir davranış olsa da…başka ülkeler için bu sadece bir “tebessüm” değerini aşmayan bir söylemdir. Çünkü; bireylerin hayalindeki noksansız demokrasiyi oluşturmak zaten mümkün değildir.

Ancak; eğitim düzeyi ne kadar yüksek olursa, demokrasi sistemi de o kadar güzel olur. Birde bunun yanında tabular haline bürünmüş gelenekler vardır ki…onları hangi sisteme koyarsanız koyun, rahat edebilmeleri mümkün değildir.

Özünde insan onurunun saklı olduğu demokrasi, ancak yaşanarak ve kurallarını benimseyerek mümkün olabilir. Bir bütün olarak ithal edilemeyen demokrasi…bir bütün olarak ta ihraç edilemez.

Bir başka ülkeye: “Size demokrasi getiriyoruz” diye savaş açmak sa…olsa olsa bir insanlık suçu olur. Savaş en son çare olmalıdır. Birilerine demokrasi getirmek için milyonlarca insanın canına, malına, ırzına tecavüz etmek, ne demokrasi ile bağlaşır nede bir başka sistem ile.

Demokrasi evde sevgi ve saygıyla başlar, okulda, sokakta, öğrenilir, toplumda tatbik edilir ve yüce meclisimizde istismar edilmeden tüm topluma eşit olarak uygulanır.

Demokrasi yetim bir çocuğa benzer, her gün ve her yerde müdafaa edilmeye ihtiyacı vardır. Geçmişte görülmüştür ki, demokrasi ile seçilenler, sonradan diktatör olabiliyor. Örnek olarak tarihin en korkunç savaşlarında olan 2. dünya savaşını başlatan Almanya eski Şansölyesi

Adolf  Hitler’i gösterebiliriz. Yakın tarihimizdeki Irak savaşı da seçilen bir başkan tarafından yapılmıştı.

Saygılarımla

Mehmet Sungur

DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm -I-

GİRİŞ

Var oluşundan beri en çok tartışılan ve gelecekte de tartışılacağı kesin olan demokrasi rejimi, aslında bir kaç paragraf ile anlatılacak kadar kısa olmasına rağmen, hakkında en çok yazılar yazılan bu idare sistemi; tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir.

Özünde; insan onurunun ifadesi olan „demokrasi“ kavramı, yönetim sistemi olduğundan beri çok badireler atlatmasına rağmen, yine de kendisini kabul ettirebilen bir çekici güce sahiptir.

Yazının uzunluğu nedeniyle bölümler halinde vermek istediğim bu yazının girişinde, sözü; demokrasinin asıl amacının ne olduğunu hukuksal olarak çok güzel anlatımıyla bize sunan, sn. Avukat Mehmet Akyol arkadaşımıza bırakıyorum.

1-        Seçim

Seçim, demokrasinin ön şartı olması nedeniyle, seçmenin özgür iradesini kullanma hakkıdır.

2-        Hukuk devleti

Yargının bağımsızlığının garantisi olan hukuk devleti, yargı kararlarının adaletli olarak vatandaşa yansıması olduğu için, demokrasinin olmazsa olmazlarındandır.

3-            Özgürlük ve eşitlik

Kişinin düşüncelerini ifade edebilmesinin yanında, devletin milletine verdiği tüm haklardan eşit olarak faydalanabilmesi, demokrasinin eşitlik ilkesi olarak sistemi tamamlayan vaz geçilmesi mümkün olmayan hak olarak demokrasinin bölünmez parçasıdır.

4-            Çoğunluğun yönetim hakkı

Seçmenin özgür iradesiyle seçilen çoğunluk, yönetim hakkına sahiptir. Seçim kanunlarının topluma ne kadar uygundur olmasını, bağımsız yargının kararına bağlıdır.

5-        Azınlık haklarına saygı göstermek

Azınlık haklarına saygı göstermek, demokrasi sisteminin, insan onuruna olan borcudur. Azınlık nedeni ne olursa olsun; gerek inanç, gerek ırk olarak vb. Her halükarda korunması ve eşitlik ilkelerine uygun olarak uygulanmasıdır.

6-        Laiklik ilkeleri

Ülkemizde bir türlü açıklığa tam kavuşmamış olan Laiklik kavramı, demokrasilerin temel taşlarını oluşturan ve topluma asıl özgürlüğü veren kavramdır. Laiklik olmadan demokrasi olmasının mümkünatı yoktur.Zira,laik anlayış insanların inançlarına,yaşantılarına saygılı ve eşit mesafededir.

DEMOKRASİ KAVRAMI

Yunanca “dimokratia” sözcüğünden türemiş olan demokrasi kavramı, Türkçe’mize Fransızca olan “démocratie” sözcüğünden geçmiştir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilirler.

Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan’daki filozoflar Aristo ve Eflatun, demokrasiyi eleştirmişlerdir. O zamanlarda halk içinde “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanılmıştır. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın olarak kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Artık siyaset bilimciler hangi sistemin daha iyi işlediğinden çok hangi demokrasinin daha iyi işlediği tartışmalarına girmişler ve; liberal, komünist, sosyalist, muhafazakar, anarşist ve faşist düşünürler kendi demokratik sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Bu sebeple demokrasinin çok fazla sayıda değişik tanımı oluşmuştur. İngiltere’nin eski başbakanlarından Winston Churchill’e demokrasi hakkında ne düşünüyorsunuz?…diye sorduklarında şu cevabı verdiği tarihe geçmiştir.

Winston Churchill: Demokrasi rejim olarak en kötü yönetim sistemidir. Ancak; bu güne kadar daha iyisini bulamadık….diye yanıtlamıştır.

Birinci bölümün sonu.  DEMOKRASİ NEDİR? Bölüm  -II- de buluşmak üzere saygılarımla.

Mehmet Sungur

17.06.2013

BİRLİK VE BERABERLİK İSTİYORSAK…

m1990-1Toplumsal dayanışma; toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla ortak değerlerde birleşmesi ve birlikte hareket etmesidir. Günümüzde toplumsal dayanışmayı önemsememek, yada toplumsal dayanışma olarak ortaya konulan faaliyetlerde toplumun herhangi bir kesimini yada kurumunu yok saymak, toplumsal dayanışma değil, toplumu ayrıştırma olur.

Öncelikle her birey, her kesim, her düşünce, her kurum; yani dayanışma içerisinde yer alması gereken herkes, karşısındakini öteki olmaktan çıkartıp, kendinden kabul etmeli,  herkesi olduğu gibi benimseyip, değişmeye zorlamadan, iki yüzlülüğe mecbur kılmadan, kabullenmelidir. Aynı safta bulunması gerekenler, birey yada kurum olarak birbirlerini rakip değil, dost olarak görmedikçe, birbirlerinin eksikliğinin değil, yan yana olmanın herkesi güçlü kılacağını kavrayamadıkça, dayanışmada, birlik ve beraberlikte sadece varılması gereken birer hedef olarak kalır.

Toplumsal dayanışma için mutlaka  bu dayanışmaya etki eden faktörlerin iyileştirilmesi gereklidir. Toplumsal dayanışmayı sağlayacak olanlar insanlardır ve insan sosyal bir varlık olarak  yaşadıklarından ve çevresinden mutlaka etkilenir. İşte bu etki pozitif olduğunda insana yarar sağlayabileceği gibi, negatif bir etkilenme de kesinlikle zarar verecektir. Toplumlar bireylerden oluştuğuna göre, bu etkileşme aynı zamanda  toplumlara da yararlı, yada zararlı olur. Eğer bu etkileme pozitif yararlı yönde ise bireyler, toplumlar ve sonuçta ülkenin yararlanacağı güzel sonuçlar ortaya çıkar, aksi durumda bireyler, toplumlar ve ülke zarar edecek noktaya gelir.

Şimdi oturup topluma yön verenler düşünmelidir. Bu toplumun, bu milletin, eğitiminden, sağlığından, güvenliğinden, malından, dininden, namusundan, özgürlüğünden, kalkınmasından, yolundan, suyundan, ekmeğinden, aşından,işinden sorumlu olanlar  düşünmelidir. Devlet yöneticileri, bürokratlar, memurlar, yani aklınıza gelen herkes düşünmelidir.  Birlik ve beraberlik adına ortaya çıkanlar, en küçükten en büyüğe, sosyal ve kültürel alanda hizmet adına ortaya çıkanlar düşünmelidir. Neden bir türlü istediğimiz, arzu ettiğimiz manada umut ettiğimiz, beklediğimiz yada hedeflediğimiz toplumsal dayanışmayı sağlayamıyoruz, neden birlik ve beraberliğimizi temin edemiyoruz.

Bugünkü mevcut durumda, herkes kendince düşünüp vicdanlarına danışmalıdır, yapılan işler, yürütülen faaliyetler ne adına yapılmaktadır. Benlik duygusu ne kadar hakimdir vicdanlarına, egoları ne kadar güçlüdür, şöyle bir kantara çekmelidir her sorumlu kendini . Yada aynaya bakıp sorgulamalıdır yaptığı işleri neden yaptığını. Başkan olmak adına, iktidar olmak adına, bulunduğu konumu kaybetmemek adına, şan adına, şöhret adına, desinler adına mı yapıyorum yoksa millet adına, dayanışma adına, birlik ve beraberlik adına mı yapıyorum diyebilmelidir. En sonunda bir karşılaştırma yaparak, başarı yada başarısızlığını yine kendi tespit etmeli ve tabii ki tespit ettiği sonuca göre bir karar vermelidir.

Toplumsal dayanışma, birlik, beraberlik ve fedakarlık ruhu ile bezenmiş, hoşgörülü, affedici, sevgi ve saygı kurallarını ihlal etmeyen, verdiği sözde duran, hayalcilikten uzak davranan, günü kurtarma, koltuğu koruma peşinde olmayan,  toplumun hiç bir ferdini ve hiçbir kurumunu (onlar yanlış yapsalar dahi) kendi egosu için, yada süregelen kısır döngü devranların devamı için feda etmeyen, liderler ve yöneticilerle sağlanabilir.

Toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik adına ortaya çıkan, yada bunu sağlamakla sorumlu olanlar, liderler ve yöneticiler, sağlam karakterli, halkı kucaklayan, birlikte aynı mücadelenin içinde olan arkadaşlarını unutmayan, yol arkadaşlarına sırtını dönmeyen kimseler olmayı becerebilmeli,  herkese aynı eşit davranarak, hakkaniyetli ve adaletli olmalıdırlar. Karşılıklı hakkaniyet ölçüleri korunamazsa, adaletle davranılamaz sa, hiçbir konuda ve hiçbir düşüncede dayanışma söz konusu bile olamaz. Bir yerde ayrımcılık yapıldığı hissi uyandırılırsa, eşit davranılmaz sa, verilen sözler tutulmazsa, vaatler yerine getirilmezse dayanışma umuduyla orada bulunanlar, bir olmaya, beraber olmaya azmedenler, bu durum karşısında hayal kırıklığına uğrayıp, kandırıldıklarını düşünerek daha da çok uzaklaşabilir, parçalara ayrılabilirler.

Dayanışma ruhu ile hareket ederek, birlik ve beraberliğini sağlayan toplumlar, giriştikleri her mücadelede sosyal, ekonomik, iktisadi, eğitim, kültür alanlarında ve aklımıza gelen her alanda başarıya ulaşmış ve hatta girdikleri savaşları kazanmışlardır. Kendi tarihimizde de bunun örnekleri fazlasıyla mevcuttur.

Toplumsal dayanışma olmadan, birlik ve beraberlik sağlanmadan atılan adımlar en başta, güzel görünse de, yahut başarılıymış gibi algılansa da o çemberin içerisinde olması gerekenlerden bir kişi bile dışarıda kalmışsa birlik sağlanamamış demektir, birlik sağlanamamışsa dayanışma sağlanması sadece bir hayal olarak kalır.

Birlik ve beraberlik içinde olan toplumlar, karşılaştıkları en zor sorunları dahi kolaylıkla çözerler. Sorunlarını çözen toplumlar ise ilerlemek ve gelişmek için, fikir birliği, gönül birliği ve eylem birliği içerisinde hareket ederek başarıya ulaşırlar.

Dünyada birlik ve beraberlik içinde hareket etmeyen, toplumsal dayanışmayı sağlayamayan bir tek  aile, şirket, dernek, kulüp, kurum, vakıf yada devlet yoktur ki, başarıya ulaşmış olsun.

Her gün yeni nifakların, bozgunculukların, tezatların ortaya atıldığı günümüzde,  birlik ve beraberlik yolunda, evlerimizden başlayarak, herkes sorumlu olduğu noktada, şahsi düşünce ve çıkarlarını bir tarafa bırakarak, toplumsal dayanışmanın sağlanması, birlik ve beraberliğin temin edilmesi için gayret göstermeli, bunu yaparken adalet ve hakkaniyetten şaşmadan davranmalıdır.

Unutmayınız ki saatin en küçük dişlisin de bir diş kırılmış olsa, o saat,  zamanı bir daha asla doğru gösteremez. Bir küçük dişliyi  tamir etmektense, kolundaki saati çıkarıp atmak bir çözüm değildir. Çare herkesin kolundaki saatte kırık olan dişliyi onarması ve saatine sahip çıkmasıdır.

KURTULUŞ, KALKINMA, REFAH,BARIŞ, HUZUR VE ÖZGÜRLÜK İÇİN TOPLUMSAL DAYANIŞMA

BİR ZORUNLULUKTUR.

BİRLİK VE BERABERLİKTEN YANA OLANLAR ADALETLİ VE HAKKANİYETLİ OLMAK ZORUNDADIR.

Evet, bu gün yazmak istediğim yazı için bana yardımcı olan sn. Hiseyin Çakmaktaş’ın bu yazısı için kendisine çok teşekkür ediyorum. Birlik ve beraberlikte nelere ihtiyacımızın olduğunu çok güzel anlatmış sn. Hüseyin Çakmaktaş. Kendisini kutluyorum.

Mehmet Sungur

05.06.2013

YAŞADIĞIMIZ OLAYLARIN ASIL SORUMLULARI KİMLERDİR?

m1990-1Değerli okurlarım,

Hepimiz kişiliğimize yakışır şekilde sorumluyuz söylersek, belki kimseye haksızlık yapmak istemediğimizden dolayı suçu paylaşmak istemiş oluruz. Ancak; “kişiliğimize yakışır şekilde sorumluyuz” diyorsak; işte o zaman kişilerin ağırlığını, toplumdaki yer ve mevki itibariyle üstlendiği sorumluluk şartları da değişir.

Bence: Türkiye’nin bu duruma gelmesinde en büyük sorumluluk Türk basın ve medyasının dır. Yani: Beşinci güç dediğimiz, toplumun sesini duyurmaya aracı olan basın ve medya; asıl görevini suistimal ederek ülkemize en büyük kötülüğü yapmıştır. Bunların arasında bir kaç gazete çırpınınarak toplumun sesini duyurmaya çalışmışsa da, bu yeterli olmaktan uzak kalmıştır. Basının bir kesimi rant için basın ahlakını hiçe sayarken, bir başka kesimi korkmuştur, korkutulmaya aday olmuştur. Gerçekleri yazmadıkları gibi, yağ çekerek yönetimi şımartmıştırlar. Çünkü; bir gazeteci korkutulduğunda, diğerleri ona sahip çıkmamıştır, yalnızlığına terk edilmiştir. Beraberlikten güç doğar ve kimseye oyuncak olunmaz ilkesi unutulmuştur. Bu durum görsel medya için de aynen geçerlidir.

İkinci sorumluluk icraatin başındadır. Sosyal yardım fonunu kullanarak yaptığı yardımları parti hesabına kaydeden ve toplumda aynı duyguyu yaratan icraatın başı, karşılığında aldığı oylar ile her seçimden sonra daha da şımararak toplum mühendisliğine soyunmuştur.

Çalışkan ve atılımcı bir yapıya sahip olan sn. Başbakanımız, ne yazık ki aynı başarıyı devlet yönetiminde sergileyememiştir. İnsan gelişiminde 85. sırada olan, yaşam standartlarında 34 ülkenin 34. olan halkımıza henüz kavrayamayacağı “ileri demokrasi” modelinden söz etmiştir. Etmesine etmiştir de…kendisi hiç bir zaman örnek bir demokrat olamamıştır. Kimine; ananı al git derken, bir başka kesimi inançlarından ötürü dışlamıştır.

Terörle mücadelede teslim olmuştur ve terör sorununu Kürt sorunu olarak millete inandırmaya çelışmıştır. Aynı zamanda teröristlere bir tek silah bıraktırmaya gücü yetmemiştir. Daha da ağır olan ise; Kandil, İmralı ve hükumet üçgeni beraber çalışmaya başlayarak devletin anayasasını, milletin kimliğini ve bayrağını tartışmaya açmıştır. Akil propagandacılar görevlendirerek bu millete akıl öğretmeye çalışmıştır.

Ya dış politika?

Dış politikada tamamen yanlış bir politika uygulayan hükumet, tüm ısrarlarına rağmen batıdan destek göremeyeceğini geç anlamış olması da ileriyi görebilmekten yoksun olmanın getirdiği sıkıntılardır. Arap baharına tam destek verirken, Suriye’de yalnız kalmasını bir türlü hazmedemeyen sn. Başbakanımız, Amerika seyahatinde  de istediğini alamayınca, daha da hırçınlaşmayı denemiştir. Bu hırçınlığını frenleyemeyen başbakanımız; bu ülkeyi küller arasından yeniden kuran ecdadımıza ayyaş diyebilecek kadar işi ileri götürmüştür.

Uluslararası kriz durumlarında başarıdan uzak olması, bir yana; içeride de başarılı olamadığını, verdiği beyanatlardan halkı daha da kışkırttığı çok üzücüdür. Çapulcular diye hitap ettiği millet, sessizce başlattığı Gezi Parkı eyleminde, polisin gücüne cevap vermek zorunda bırakılarak memlekette daha büyük hasarlara sebebiyet vermiştir. Bu arada kışkırtmacılar da işlerini görmeye çalışmıştır.

Gezi Parkı olaylarında kendisinden beklenenden çok uzak kalarak; bir babanın, bir devlet adamının yapması gerekeni yapamamıştır. Aksine; kabadayıca laflar ederek, “bizim de karşı gücümüz vardır, onları evde tutuyoruz” diyerek bir nevi karşıt grupların tavrını almıştır. Ülkemizin; O’na…sn. başbakanımıza, en çok ihtiyacı olduğu durumda dış seyahate çıkması da hatalar zincirinin bir halkasıdır.

Muhalefete gelince.

Parti olmalarına partiler ama; muhalefetten beklenecek olanları yapmaktan acizdirler. Sn. Kemal Kılıçdaroğlu partisinin başından giderse; hem partisine, hemde ülkeye daha faydalı olur. Sn. Devlet Bahçeli de yerini bir başkasına bırakırsa, MHP ye en büyük desteği vererek tarihte yerini alır.

Daha kimler yok bu listede.

Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, sendikalar…ve seçmenler. Hepsi bu günkü olaylardan kendi çapında sorumludurlar.

Dış dünya verdiği haberlerde ülkemizdeki olayları, “Türkiye baharı” diye yazarken…sosyal medyalarda kısır parti çekişmeleri, karşılıklı ithamlar, “gerekirse Anıt kabri de yıkarız” gibi paylaşımlar henüz meselenin ve olayların boyutunu anlayamamış olanların kibirli cehaletidir.

Sn. Cumhurbaşkanımız: “Mesaj alınmıştır” diyor sa…bizde aynı sağduyuyu göstermeye çalışalım. Bırakın horoz dövüşünü, onu sonra yaparsınız!

Sonuç olarak: Gezi Parkıyla başlayan ve yurdun bir çok illerine sıçrayan olaylar, üç tane ağaç meselesi değildir. Yıllardan beri her yıl gaz ithalini arttıran idarenin, topluma yaptığı basınca dayanamayan ventillerin/supapların patlamasıdır.

Selam ve saygılarımla

Mehmet Sungur

03.06.2013

 

AMERİKA’DA ALKOL YASAĞI DÖNEMİ VE “AYYAŞI YASALAR”

m1990-1Asıl yasak olması gereken zinayı; Avrupa uyum yasaları arasına sıkıştırarak suç olmaktan çıkarırken, alkolü kısıtlama yoluna gitmek, belirli çevrelere verilmek istenen mesajdan öteye bir faydası olmayacağı, aksine; yasak olduğu için daha da cazibeli olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.

Prohibition çağı olarak ta bilinen bu yasak dönem, Amerika birleşik devletlerinde, günümüze kadar “gayri meşru kurumsal” yolsuzlukların oluşmasındaki temel taşların atıldığı çağ olarak ta tanımlanabilinir.

Amerika Birleşik Devletlerindeki “Prohibition” dönemi (Prohibition Era, yani “Yasaklanma dönemi”) olarak tarihe geçmiş olan 1919′dan 1933 kadar On Sekizinci ABD Anayasası Değişikliği doğrultusunda ülke çapında alkolün satılması, üretilmesi ile taşınmasının yasak olduğu dönemdir.

Bu dönemin tanımlayıcı içki yasağı “Prohibition”‘ın yanı sıra “The Noble Experiment”, yani “deney dönemi” olarak da bilinir.

Alkol karşıtı hareketin oldukça kuvvetli baskısı altında 18 Aralık 1917′de ABD Senatosu On Sekizinci Anayasa Değişikliğini teklif etti. 36 eyalet tarafından onaylanmasının ardından 16 Ocak 1919′da tasdik edildi ve bir sene sonra da yürürlüğe girdi. Bazı eyaletler bundan önce zaten eyalet çapı içki yasakları uygulamışlardı.

Yaygın olarak Volstead Act ismi ile tanınan National Prohibition Act, Başkan Woodrow Wilson’ın vetosuna rağmen, 28 Ekim 1919′da ABD Kongresi’nce kabul edildi. Bu yasa doğrultusunda yasaklanan içkiler de belirledi.

Alkolün artık yasak olmasına rağmen, yasayı uygulamak için yeterli önlem alınamamıştı. Alkolün yasadışı olarak üretilmesi ile dağıtılması hızlı bir şekilde yayıldı ve ABD’nin her köşesini kapsayan alkol dağıtım zincirini (speakeasy, yani yasak büfeler de diyebiliriz ) denetleyebilmek için hükumetin; ne vasıtası, ne de isteği var dı. Sadece New York Şehri’nde gizlice içki satıldığı “speakeasy”lerin sayısı 1922′de 5.000′den 1927′de 30.000 ulaştı. 1927 için speakeasy sayısı tahminleri 30.000′den 100.000 kadar değişkenlik gösterdiği bir dönemdir.

Büyük Bunalım sırasında Prohibition (yasaklar) özellikle büyük kentlerde gittikçe popülerliğini yitirdi. 23 Mart 1933′te Başkan Franklin D. Roosevelt, Volstead Act’i bozup belirli alkollü içeceklerin üretilmesi ile satılmasına izin veren Cullen-Harrison Act olarak bilinen bir yasa tasarısını imzaladı. 5 Aralık 1933 Yirmi Birinci Anayasa Değişikliğinin imzalanması ile On Sekizinci Değişiklik ile başlayan yasaklar dönemi yürürlükten kaldırdı. Alkol yasağının kalkmasıyla, alkol üretiminden para kazanamayan bu  gayri meşru kurumlar, para kazanmak için akla gelebilecek her türlü yasak olan diğer işlere el atmışlardır.

ALKOL YASAĞININ GETİRDİĞİ OLUMLU ETKİLER

Yasaklar ile başlayan alkol tüketimi süresinde özellikle karaciğer sirozunda gerileme görülmüştür. Kara ciğer sirozundan meydana gelen ölümlerde azalma olmuştur.

ALKOL YASAĞININ GETİRDİĞİ OLUMSUZ ETKİLER

Amerika’da konulan alkol yasağı ile istenilen hedefe varılamamış olup, suç işleyenlerin sayısında bir azalma görülmemiştir. Koş koca bir ülkenin konulan yasaklarını kontrol etmek için sadece 2.300 düşük ücretli eleman sayısı görevde başarılı olmaktan çok uzak kalmıştır.

Alkol talebinde hiç bir azalma dahi görülmemiş olması, alkol tedariki için kaçak imalathanelerin oluşmasına sebep olmuştur. Tüketimde ağır suç görmeyen yasa, üretimi ağır suç olarak görmesi de bir şeyi değiştirmediği gibi, aksine 1920-1921 yıllarında suç oranının %24 civarında arttığı tespit edilmiştir.

Suç artışları; % 13 ağır ve ciddi suçlar, % 81 trafik suçları, % 9 diğer suçlar olarak kayıtlara geçmiştir.

Yasağa uyulmadığı gibi, organize suçların artışında önemli rol oynayan alkol yasağı, mafya çetelerinin çoğalmasında önemli faktör olduğu; ve günümüzdeki organize suç şebekelerinin de ilk temel taşlarının atılmasında rol almıştır.

Kaçak alkolün imalatından tüketiciye giden yoldaki yolsuzlukların ve alkolün daha da pahalı olmasının yolunu açmıştır.

Yasak alkol için daha yüksek fiyatlar talep etmeyi mümkün kılan bu yasa, Chicago’da Johnny Torrio ve Al Capone gibi mafia babaları, kendi alkol endüstrisini kurmakta zorluk çekmemişlerdir. Alkolün yanında, esrar ve buna benzer diğer bağımlı yapan yasak ürünleri de listelerine alan bu organize suç babaları, günümüze kadar gelen mafya anlayışının temel taşlarını ilk başlatanlardandır.

BİZE GELİNCE

Ülkemizde alkol üretimi 1840 yıllarında başlamıştır. Avrupa menşeli olan ilk bira fabrikası, İsviçreli bir bira imalatçısı tarafından  İstanbul’da kurulmuştur. Bu imalata izin veren yasayı onaylayanlar “ayyaş mı” idiler bilinmez ama…günümüzde isimleri verilmeden “iki ayyaş” olarak tanımlananlar o yıllarda henüz doğmamışlardı…en azından bunu biliyoruz.

Eğer yasaklar ile suç oranı düşürülebilseydi, başımızın üstüne yeri olurdu bu yasakların.

Fuhşun ve buna benzer daha bir çok gayri meşru olarak yasaklar listesinde yer alan bir çok konular her gün karşımıza çıkmakta olduğu bir gerçektir. Asıl yasak olması gereken zinayı; Avrupa uyum yasaları arasına sıkıştırarak suç olmaktan çıkarırken, alkolü kısıtlama yoluna gitmek, belirli çevrelere verilmek istenen mesajdan öteye bir faydası olmayacağı, aksine; yasak olduğu için daha da cazibeli olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.

Ama gerçekler gösteriyor ki; durum hiçte öyle değildir. Eğitimin düşük olduğu bir ülkede, yasakların daha da cazibeli ve baskıya karşı direnç gösterme refleksinin güçleneceği kaçınılmaz bir yaşam ideolojisine dönüşecektir. Yaşam kalitesinde 34 ülke arasında 34. olmak, İnsan gelişiminde dünyada 85. sırada olmak bunun açık ve tespitte kolay olan göstergesidir.

Bu yazının amacı; alkol iyidir, zararları yoktur anlamı değildir. Tabi ki alkol sağlığa zararlıdır ve mümkünse uzak durmak iyidir. Ancak bunun yolu yasaklarla, ya da oradan buradan kırpmalar la olmaz. Bu mesele Eğitimi artırarak, gerekirse sağlık kampanyaları ve seminerler düzenleyerek sivil örgütlere bırakılmalıdır.

Sonuç olarak bu tecrübeler gösteriyor ki; yasaklar ile, ya da kısıtlama yollarıyla bir yerlere varılamaz.

Sevgiyle kalın…

GÜVENMEK: BİR DAĞA YASLANMAYA BENZER. DAĞ YIKILSA DA, SİLUETİ YERİNDEDİR!

19MAYI~3

Her nedense…O’nun yakında olması, her halükarda İnsana güven veriyor.

19 MAYİS BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Sen rahat uyu Paşam, bizler nöbetteyiz! 

İnsan birisine güvendi mi onun yeri başkadır. Yanınızda olmasa bile, O’nu hep yanınızda hissedersiniz. Fikirleri, düşünceleri hiç aklınızdan çıkmaz. Vereceğiniz kararlar da; O olsa ne yapardı?…diye düşünürsünüz.
Hayatınızda hakkında böyle düşünebileceğiniz ka ne kadar İnsanlar vardır?
Gerek özel hayatımızda, gerekse iş hayatımızda; ne olursa olsun, her zaman güvenmek istediğimiz birisine ihtiyacımız olmuştur. Tabi ki, O güven duymak istediklerimiz de aynen bizim gibidirler. Onlar da bizim gibi güvenmek istediklerinin olmasını isterler.
Ne var ki; yaşadığımız zaman diliminde, güvenmek yara almıştır. İnsanlar her şeyin arkasında bir yanlışın olacağının şüphesnden kendilerini alıkoyamıyorlar.
Birde güven kazanabilmek vardır ki…bu hiçte öyle kolay değildir. Üstelik bu durum bir ölüm kalım meselesi ise, durum daha da farklıdır.
İşte böyle bir zamanda Samsuna ayak basan bir Türk Subayı, bu milletin güvenini kazanabilmenin onuruna layık olmuştur.
İnsan bu gün dahi aramızda olmayan bu büyük İnsana, arkada bıraktığı fikir ve düşünceleriyle güven duyabiliyor ve onun çizdiği yolun yanlış omadığına inanıyor.
Burada söylemek lazım ki; belki biz Türkler duygusallığımızdan ötürü bu güveni abartmış olabiliriz; yanılgıya düşmüş olabiliriz…İşte o zaman kendimize sormalıyız ki….Tüm dünya liderleri de yanılıyor mu?

19 Mayıs Bayramınız kutlu olsun!
——

Atatürk Hakkında dünya liderlerinden söylenenler. Buyurun!

Aristide Briand
Fransız Başbakanı, 1921
Yeni Türk Devleti ile Ankara Andlaşması’nın imzalanması nedeniyle; “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: “Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir andlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”

Vladimir İliç Lenin
Rus İhtilali Lideri, 1921
Mustafa Kemal sosyalist değildi. Fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici, iyi düşünceli ve akıllı bir önderdir. O, soygunculara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultanı da yaranıyla birlikte alt edeceğine inanıyorum.

David Lloyd George
İngiltere Başbakanı, 1922
1922′de Türk ordularının zaferi neticesi Anadolu’daki emelleri gerçekleşmeyen İngiltere’nin Türk düşmanı olarak bilinen Başbakanı Lloyd George, Parlamento’da kendisine yöneltilen suçlama ve tenkitleri şöyle cevaplandırmıştır: “Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemâl’in dehasına karşı elden ne gelirdi.”

Ernest Hemingway
Amerikalı Romancı, Yazar, 1922
Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya’da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa’yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi “Iron Duke”ın kül rengi öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte ettirmeye değil… Bu görüşmeler, Avrupa’nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyor. Çünkü Mustafa Kemal, herkesin bildiği gibi, Yunanlıları silip süpürmüştü.

Sir Charles Townshend
İngiliz Generali, 1922
Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var.

Claude Farrere
Fransız Romancı ve Diplomat, 1930
Sevr’den sonra Türkiye’nin öldüğünü sanmıştım. Ama Türkiye yaşıyor; hem, Mustafa Kemal başına geçeli beri öylesine canlı yaşıyor ki; bir L’loyd George’un bütün çabaları, bütün imkânları, sağduyuya meydan okuyan bu şiddetli yaşama isteğinin karşısında erimekten başka bir şey yapamıyor…

Claude Farrere
Fransız Romancı ve Diplomat
Eğer savaşı kazanmış ve daha da kazanacaksa, O, barışı da yapacaktır. Sözüme inanın ve sizlere önceden haber vereyim ki, O bunu iyi yapacak, herkesin düşündüğünden daha eksiksiz ve şimdiye kadar kimsenin ulaşamadığı bir başarı ile yapacak.

Edouard Herriot
Fransa Eski Başbakanı, 1933
Paşa, size nasıl hayran olmayayım? Ben Fransa’da laik bir hükümet kurmuştum. Bu hükümeti Papa’nın Paris’teki temsilcisinin yardımı ile papazlar devirdi. Sizse bir Halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz. Siz, bu taassup içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? Dehanızın büyük eseri laik bir Türkiye yaratmak olmuştur.

Eleftherios Venizelos
Yunanistan Başbakanı, 1933
Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir… Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamıyla büyük adam niteliğine hak kazanmışlardır. Ve bundan dolayı Türkiye övünebilir.

Franklin Roosevelt
ABD Başkanı, 1937
Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi, O’nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. SSCB’nin Dışişleri Bakanı Litvinof’la görüşürken, onun fikrince bütün Avrupa’nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının bugün Avrupa’da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara’da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu söyledi.

Franklin Roosevelt
ABD Başkanı, 1938
Beyaz Saray’daki görevim tamamlanınca ilk yapmak istediğim şey, zamanımızın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti. Kader buna izin vermedi… Bu çapta insanlar dünyaya sık gelmezler.

Winston Churchill
İngiltere Başbakanı, 1938
Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu’nu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka birşey değildir.

W. Somerset Maugham
İngiliz Romancı, Yazar, 1953
Bir insanın değerinin en belirli ölçüsü kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna düşmanına kabul ettirebilmesindedir. İşte Atatürk bu yüceliğe ermiş dâhilerden biridir. Bir ihtilâlci olarak modern Türkiye’yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır.

Dwight D. Eisenhower
ABD Başkanı, 1953
Kemal Atatürk için daimi bir anıt tesisi münasebetiyle Türkiye’ye tebriklerimi arz ile gurur duyuyorum. O’nun gösterdiği yolda yürüyen büyük ulusunuz çok önemli başarılar elde etmiştir. Türk birliğinin ve ilerleyişinin mimarı Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan tören, dünyanın her tarafından hür insanlara ilham kaynağı olmuş zâtâ çok yerinde bir saygıdır.

Muhammed Ali Cinnah
Pakistan’ın Kurucusu, 1954
O, Türkiye’yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. Kemal Atatürk’ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir. Atatürk gibi önder önlerinde bir ilham kaynağı olarak dikildiği halde Hint Müslümanları bugünkü durumlarına hala razı olacaklar mı?

İkbal
Pakistan Millî Şairi, 1958
Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcım iken O’nun bakışıyla cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş haline geldik.

Lord Kinross
İngiliz Devlet Adamı, 1960
Atatürk, tarih boyunca gelip geçmiş en büyük devlet adamlarından biridir. Hiç bir zaman yaşadığı zamanın üzerinde durmamış, ileriyi görerek ona göre iş yapmıştır. Atatürk’ü Mussolini ve Hitler gibi yöneticilerden ayıran nokta işte bu niteliktir. Onlar her yaptıklannda kendilerini düşünerek hareket ediyorlardı. Atatürk, kendisinden ötesini, 20-30 yıl ilerisini görerek hareket ederdi.

Muhammed Eyüp Han
Pakistan Devlet Başkanı, 1963
Kemal Atatürk yalnız bu yüzyılın en büyük liderlerinden biri değildir. biz Pakistan’da O’nu, gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. O, yalnız sizin ulusunuzun sevgili önderi değildir. Dünyadaki bütün Müslümanlar gözlerini sevgi ve hayranlık duygularıyla O’na çevirnişlerdir.

Nikita S. Kruşçev
Sovyetler Birliği Başkanı, 1963
Yakın ve Orta Doğu’da ilk cumhuriyet, doğuşunu O’na borçludur. Bu cumhuriyet, birçok ulusun milli özgürlük savaşalarına ışık tutmuştur. Atatürk’ün yönetimindeki Türkiye’nin uluslararası otoritesi yükselmiş ve ülkesi dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya başlamıştır.

John F. Kennedy
ABD Başkanı, 1963
Atatürk adı insana bu yüzyılın büyük insalarından birinin tarihi başarılarını, Türk ulusuna ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. Şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve o zamandan beri Atatürk’ün ve Türkiye’nin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir ulusun kendisine olan güvenini daha başarı ile belirten bir başka örnek gösterilemez.

Jawaharlal Nehru
Hindistan Başkanı, 1963
Kemal Atatürk veya bizim O’nu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirme yolunda Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmaz ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyor. O, Doğu’da modern çağın yapıcılarından biridir. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyor.

Ludwig Erhard
Batı Almanya Başkanı, 1963
Bütün dünya 10 Kasım’da, biz Almanların da dostluk ve saygı ile bağlı olduğumuz bir insanın hayatını ve eserlerini takdirle anmaktadır. Atatürk, daima Türkiye ile Avrupa arasında sık bağlar kurmaya çalışmıştır.

Joseph Luns
Hollanda Dışişleri Bakanı, 1963
Çağımızda; uzak görüşlü, cesur, siyasi ve ekonomik reformlarla Türkiye’yi bugünkü modern cumhuriyet durumuna getiren Atatürk’tür. Aynı zamanda bugün Türkiye’nin Avrupa Ortak Pazarı’na girebilecek güce erişmesini sağlayan modern ekonominin temelini hazırlayan da yine O’dur.

General Douglas Mac Arthur
ABD Uzak Doğu Kuvvetleri Başkomutanı, 1963
A sker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye’nin en ileri memleketler arasında hakettiği yeri almasını sağlamıştır. Yine O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını oluşturan, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir. Ben Atatürk’ün sadık arkadaşlarından biri olmakla büyük övünç duyuyorum.

Kurt Georg Kiesinger
Federal Almanya Başbakanı, 1968
Ben Türk – Alman dostluğunu yakından tanıyan bir neslin çocuğuyum. Küçük yaşımda bir adamın kahramanlıklarını, yaptığı hizmetleri, ülkesi için giriştiği özverileri gördüm. Bu adam Mustafa Kemal’di. Bugün daha iyi kavrıyorum ki, o insan büyük bir devlet adamıydı. Büyüktü, çünki, ölçüyü korumasını her zaman bildi ve eserini tehlikeye sokacak sınırları aşmadı. Yürekliliğin ve kendi yürekliliğinin sınırlarını da çizebilecek kadar anlayışlıydı.

Sevgiyle kalın…
Mehmet Sungur
19. Mayis 2013

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 97 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: