AŞIRI VÜCUT TÜYLENMESİNE EPİLASYON KIL TEDAVİSİ

KILEPİLASYON KIL TEDAVİSİ

Ülkemizde bir çok insanlar vücutlarında ki aşırı tüylenmeye karşı tedavi aramaktadırlar. Aslında bu durum kadınlar için anlaşılır olsa da; erkekler için bunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Yaptığım İnternet araştırmalarından memnun edici bir bilgi edinemedim. Kırk kafadan kırk ses hesabı gibi bir şey. Herkes bu işin nasıl olacağını anlatıyor ama; sonuç ne olur ondan bahseden çok az. Yabancı kaynaklar da buna dahil dersem, yanlış olmaz.

Konuyu Almanya’da bu konuda uzman olan bir dostuma sordum; aldığım cevaplar beni şok etti dersem abartmış olmam. Mesaj üzerinden yaptığımız bu konuşmayı, sayfa düzenine uyarlayarak buradan yayımlamak istiyorum. Umarım ilgililere faydası olur!

Meselenin özeti:

Geçenlerde bir komşumun oğlunu  tedaviye getirdiğini duymuştum. Kendisiyle konuştuğumda bana şunları anlattı.

Oğlum 20 yaşında bir genç. Vücudunun her tarafı tüylerle kaplı; o kadar ki, ense ve sakal bağları birleşmiş duruma geldi. 45 gün ara ile 10 seans epilasyon uygulandığı halde bir netice alamadık. Şimdi oğlum başka çareler aramamız için bana rica ediyor ama, ne yapacağımı bilmiyorum. Diye dert yandı. Komşumun gerçekten çok üzüntülü olduğunu gördüm. Bir taraftan oğlunu üzmek istemiyor, öteki taraftan da bu konuya pek de inanmış değil. Harcadğı parayı boşuna harcamış olmaktan şüphe ediyor. Konuyu dostuma sormaya karar verdim.

SORU:

Sizin de bildiğiniz gibi ülkemizde epilasyon yöntemi kullanılarak vücut kıllarının yok edildiğini okuyoruz. Bu durum hakkında görüşleriniz nedir?

CEVAP:

Mehmet bey, bu konuya müdahilim. Ülkemizde her şeyin doğrusunu söylemiyorlar. Epilasyon yöntemiyle alınmış olan tüyler en geç bir yıl sonra yeniden çıkarlar. Eski gücünü kaybeder gibi olsalar da tamamen kaybolması söz konusu değildir. Birde şu var ki; henüz 20 yaşında olan bir gencin, doğal olarak hormonlarının hızlı çalışmasını da göz ardı edemeyiz.

SORU:

Peki  2-3 sene ara ile tekrar lazer epilasyon yapılması sağlık açısından zararlı olur mu?

CEVAP:

Elbette ki sağlık açısında zararlıdır. Çünkü vücudunuza yabacı ışınlar veriliyor. Güneşin dahi fazla alındığında zararlı olduğunu bilmeyen yok. Cilde zararı kaçınılmazdır. Ancak bunu tam olarak söylemiyorlar. Ne yazık ki; ülkemizde para için birbirini kandırıyorlar, halkımız da buna çabuk inanıyor.

SORU:

Merak ettiğim bir şey var, Bülent Ersoy ve diğer sanatçılarda ki kıllar nasıl tamamen yok ediliyor peki?

CEVAP:

Onlar kıllarını dökmek için hormon hapı kullanıyorlar. Onun içindir ki, aradan bir kaç yıl geçince fiziksel değişime uğruyorlar. Bende bir zamanlar tüm ayrıntılarını bilmediğim için kendime yaptırmıştım. 15 seans sonrası ne oldu? Hiç bir şey olmadı, hala bıyıklarım çıkıyor. İyi ki dişlerim reaksiyon gösterdi de, vaz geçmeme yardımcı oldu.

Güzellik için bu gibi rizikolara girmeyi kesinlikle öneremem. Sizlere edilen vaatlere kanmayın, akıllı olun.

Mehmet bey; arkadaşınıza şu öğüdümü söyleyin.

Her şeyden önce mutlu olmayı güzel olmakta aramasınlar. Sağlıklı olmasına sevinsinler; en büyük zenginlik bu değil mi?

Kil ne ki Allah kötü hastalık verip de derman aratmasın. Koysun parasını bir kenara, hayırlı bir işte için harcasın…Gitsin bir yerlerde tatil yapsın!

 

Konuşmanın sonunda bana da teşekkür etmek kalmıştı. Bu bilgiyi veren dostuma sonsuz teşekkür ediyorum ve kendisine buradan yürekten selamlarımı gönderiyorum.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17.10.2014

 

 

ÇOK ŞEY Mİ İSTİYORUM?

yargiGönderen Dr. Merve Sarper / Antalya

İnsanlık olarak son günlerde kendi yarattığımız kaoslu bir dünyanın içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Her yerde akıl almaz bir hiddet ve şiddet..
Nasıl bu hale geldi bu dünya?
Neyi paylaşamıyoruz?
İnsanoğlunun en temel ihtiyaçları beslenme ve barınma değil mi?
Her ne kadar bunların dağılımı eşit olmasa da yeryüzünde herkese yetecek kadar yiyecek, içecek ve üzerinde yaşanacak toprak parçası var, sadece biz bunları paylaşmayı bilmiyoruz.
Ne istiyoruz, daha çok para mı, daha fazla güç mü ve daha da önemlisi niye bunlara bu kadar ihtiyaç duyuyoruz.?

Hepimiz beğenilmek, takdir görmek, şefkatle kucaklanmak kısacası aslında bütün bunların başlığı altında ‘’sevilmek’’ istiyoruz.
Yolda yürürken bacağınıza sürtünen kedinin, sevmeniz için başını uzatan, kuyruğunu sallayan köpeğin beklentisi de daha farklı değil.

Daha güzel daha zengin daha çekici olunca daha çok sevileceğini zannediyor insanoğlu.
Veya bazıları gibi kitlelerin alkışlarını duymadan yaşayamayacağına inanıyor .

Farkında mısınız?
Dünyada şu aralar her şey var,
ortada bir tek sevgi yok. Hayatın bir yerlerinde kayboldu gitti o.
Nefret nefreti, şiddet şiddeti besliyor.
Kötülük sonunda yaşamımızın ayrılmaz bir parçası oldu ve hepimizi kocaman bir çığ parçası gibi altına alıp yok edecek hale geldi.
Böyle bir ülkede halkın kendi kendini idare etmesi demek olan demokrasinin nimetlerini göremiyoruz ve bu sistemi oturtamıyoruz.
Ama bunu oturtmanın yolu da birbirimizi ezmek ve üzmekten geçmiyor.
Dünya tarihine bakın;
Nefret, ayırımcılık, adaletsizlik, kışkırtıcılıkla bir yere gelmiş ve varlığını sürdürebilen bir ülke de yok, gidilecek daha iyi bir yer de yok.
Halkın birbirine karşı bu kadar kışkırtıldığı ülkelerde eninde sonunda o insanlar birbirine girer ve sonuçta kimse kazanamaz.
Er ve ya geç bu kadar gerginlik bir yerde muhakkak patlayacaktır. Bu patlamadan sonra bazı gerçekleri anlasak bile düzeltmek için çok geç olabilir.
Şiddetin ve ayrımcılığın orta doğu ülkelerini getirdiği yer ortada.
Sizce de yanı başımızda olup bitenlere bakarak kendimize bazı dersler çıkarmamız gerekmiyor mu ?
Yangına körükle gitmek yerine bizi bu derece birbirimizden ayıranların bunu ne için ve kimin menfaatine yaptığına bakmamız lazım.

Milletin menfaatine olmadığı kesin çünkü..

Ve bence bu kadar nefret ve şiddetin arttığı bir ortamda bizlerin birleştirici, içimizdeki sevgiyi bize hatırlatacak söylemlere, kibarlığı elden bırakmayan, sükunetini bozmadan konuşmasını bilen, fikrini zikrini ağzını bozmadan anlatabilen, yalanı dolanı olmayan, adı yolsuzluklara karışmamış, ‘’milletimin yanındayım’’ deyip milletin canına okumayan, ‘’hukukta benim, adalette benim’’ demeyen yöneticilere ihtiyacımız var…
Biraz ara verelim, bizi birbirimize düşüren ve bundan kendi iktidarlarını sürdürmek için menfaat sağlayanlara değil, bizi birleştireceğine inandıklarımıza bakalım lütfen…
Her gün televizyonlarda izlediğimiz gibi,
çirkin söylemlerle, hepimizin içinde bir nebze de olsa var olduğuna inandığım kabadayıyı besleyenler çıkabilir.
’’Malum öfke baldan tatlıdır’’ diye bir atasözü var.
Ama unutmayalım ki bir tarafta dünyaca insanlık olarak artık neredeyse varlığını unuttuğumuz bir sevgi var, toplumca hasret kaldığımız bir saygı var.

Ben; huzurlu bir ülke de yaşamak ve adalete güvenmek istiyorum. Küfür bağırış çağırış,savaş,olmasın. Dini, dili, etnik kökeni, mezhebi yüzünden kimse birbirine düşman olmasın, kimse sokaklarda kefenlerle, palalarla dolaşmasın istiyorum.

Siyaset konuşmaya gerek kalmayacak kadar huzurlu bir ülke gündemi olsun ve ben işime gücüme bakayım istiyorum.
Söyleyin bana çok şey mi istiyorum? MERVE

Gönderen Dr. Merve Sarper / Antalya

Düşüncelerini kaleme alarak okuyucularımızdan esirgemeyen Dr. Merve Sarper hanıma çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

15.10.2014

DERİMİZ Mİ KALINLAŞTI ?

SOMASOMA’YI UNUTTUK MU?

<<Acılarını çabuk unutan toplumlarla aramızda ki mesafe her gün daha da kısalmaktadır. Duygularımız, hislerimiz körleşerek acılara karşı duyarlılığımız azalarak soğuk milletlere benzemeye başladık.<<

Alıştık mı her şeye artık ? Derimiz kalınlaşarak olaylara daha mı dirençli olduk?

Yoksa zengin toplumlara mı benzemeye başladık? Duygusal olmak için fakir mi olmak lazım?
Eskilerde üzüldüğümüz olaylara şimdi kısa ifadeler vererek geçiştiriyoruz.
Geçmiş olsun, Allah şifa versin yeterli oluyor artık! Başın sağ olsun, Allah geride kalanlara sabır ve metanet versin deyince vicdanı borcumuzu ödemiş oluyoruz. Anında mesafe alarak yanımızda kine dönüp; “akşama nerede buluşalım” diye sorabiliyoruz. Bazen cenazelerimizde olayı unutarak doğal bir kahve sohbetini yapabiliyoruz.
Bir şehidine günlerce yas tutan bir toplum iken, artık bu gibi acılar bir haberden öteye gidemiyor. Ağaçtan düşerek ölen bir vatandaşımız için ağlarken, şimdi büyük felaketleri çabuk unutabiliyoruz.
Bayramın ilk gününden beri dikkatimi çekti. Hiç bir medya üzerinden; sosyal paylaşım siteleri de dahil; Soma ile ilgili bir habere rastlamadım. Eğer ben kaçırdıysam, lütfen buraya yazın!

Neden böyle olduk ki?
Sosyolojik bir araştırma yapılsa, nasıl bir sonuç çıkar acaba? Akdeniz ikliminden mi uzaklaştık? Batıya daha mı yanaştık?
Bazen düşünüyorum da; Batının da kuzeyine doğru gidiyoruz gibi geliyor bana. Bizim Coğrafyanın insanı heyecanlı, duyguları yüksek, olayların etkisinden çabuk kurtulamaz olurdu.

Ya şimdi?
Acılarını çabuk unutan toplumlarla aramızda ki mesafe her gün daha da kısalmaktadır. Duygularımız, hislerimiz körleşerek acılara karşı duyarlılığımız azalarak soğuk milletlere benzemeye başladık.
Yazıyı uzatmak istemiyorum. Ben yazdığım kadar sizde anladığınızdan eminim.

Bu vesileyle; başta Soma faciasında olmak üzere, bu gibi toplumsal olaylarda hayatlarını kaybedenlerin ruhlarına rahmet diliyorum. Arkada bıraktıkları aile efratlarına geçirdikleri bu buruk bayramın eşliğinde; hayırlı bayramlar diliyorum.
Kalınlaşan derimizin az da olsa incelerek, eskisi gibi acıları da sevinçleri de ruhumuza daha kolay iletebilmesi umuduyla.
Çünkü bizim insanımıza soğukluk hiçte yakışmıyor!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
06 Ekim 2014 Pazartesi

 

 

NİYETİMDE DUA YAPACAKTIM AMA, OLMADI

Günaydın değerli insanlar, hayırlı bir bayram sabahı sizlerle olsun! Yüreğinizden sevgi eksik olmasın!
Sabah namazının arkasından bayram sevinciyle diz çöküp dua yapacaktım ama, ne yazık ki olmadı; sonunda istemediğim bir dua oldu.

Karanlık bir zihniyetin esaretinden kurtulamayan Orta Doğu halkları; bayram sevincini kursağımızda bırakıyor.

Cennete gitmek için dünyayı cehenneme çeviren, bayramları tüm İslam alemine zehir zemberek edenlerin yaşadığı dünyamızda bir çok acı olayların da şahidi oluyoruz.
Savaşlar acımasızca devam ediyor. İslam dünyası iç içe girmiş vaziyette. Kavgalarını sürdürmeyi, birbirlerini yerce-sine kıyım yapmayı duadan sayıyorlar. Hemde din ve Allah adına yapıyorlar bu zulmü. Birbirlerini boğazlarken indirdikleri kılıcı „Allahuekber“ diyerek indiriyorlar. Öldürdükleri İnsanların ciğerini söküp yerken gülerek dans ediyorlar. Ölüler ile dalga geçercesine, cesetlerine yemek yediriyorlar. Birde; utanmadan bunları kayıtlara alarak tüm dünyaya yayımlıyorlar.
İşte böyle bir dünyaya bakarken, diz çöküp dilek tutmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor.
İnsanlığın doğduğu, yayıldığı yer olan Orta Doğu, dünyanın en eski kültür ve medeniyetlerini bağrından çıkarmış olması… Günümüzde ise insanlığı, dini imanı yok sayacak nesillerin yetiştiği bir bölge olması da ayrı bir acı veriyor.

Cennette en baş tarafta yerlerini almak için dünyada ilk baştan kılıcıyla konuşan bir zihniyet doğdu Orta Doğu’da.
Cennetin huri kızlarına sahip olmak için bu dünyada ki kızları, kadınları pazarlayarak orta çağı da geride bırakmış bir yeni „cennet yolcuları“ kervanı oluştu Orta Doğu’da.
Yüce İslam dinine karşı en büyük rezilliği sergileyerek aklın durduğu hafızanın alamayacağı gaddarlığı sergileyen bir canavarlar ordusu oluşuyor Orta Doğu’da.
Her türlü sevgiden, saygıdan, merhametten uzak, acımasız ruhların doğduğu, eğitildiği, insanlığın üzerine salıverilmiş alçak ruhlarıyla tüm insanlığı, yok etseler de doymayacak olan bir toplum yetişiyor Orta Doğuda.
Bitmez… Yazmakla bitmez!
Acıların eşliğinde şimdi kalkıyor ve caminin yolunu tutuyorum. Allah biliyor ya… Artık yapılan dualara da „şüphe“ ile bakıyorum. Belli ki bizlerden önce birileri, bizim dualarımız kabul olmasın diye dualar yapmış olmalı… Bunun başka ifadesi kalmadı gibi görülüyor.

Ey ruhu doymamış insan! Gırtlaklarınızdan altın aksın o doymayan midenize, cehennem ateşi olsun da rahat edin! Rahat edin de belki insanlık kurtulur sizlerden.
İçimdeki buruk acı ile bayram namazına giderken, cennet için dünyayı cehenneme çevirmeyin diyorum!
Allah sizleri ıslah etsin!
Islah olmazsanız kahretsin diyorum!

Amin!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
04 Ekim 2014 Cumartesi 2014 kurban bayramı.

BAYRAMLI YADA BAYRAMSIZ… SEVGİSİZ OLMUYOR!

Sevgili wordpress dostlarım, kardeşlerim, arkadaşlarım ve takip eden güzel insanlar!

Her gün baktığım bu say0-GÜLfalar da bizleri sabah dualarınızla güne başlattığınız için sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizler her biriniz harika insanlarsınız. Sizlerle aynı havayı teneffüs ettiğim, bir çoklarınızı gerçek yaşamdan, bir çoklarını bu dünyadan tanıdığım için çok mutluyum.

İnsanlar kardeş olmak için aynı ebeveynden doğması şart olmadığını ne kadar güzel ispat ediyorsunuz.

İnsanlara örnek olması gereken, ve insanlığın kaybolan değerlerinin daha fazla erozyona uğramadan paradikman bir dönüşle sevgi yolunu yeniden bulması için, ancak böyle bir yolun olabileceğini anlaması kalan son umuttur!

Sevgiyle, saygıyla, muhabbetimle, mutlu günler dileğiyle.. Mübarek kurban bayramınız kutlu olsun!

 

Ailesi adına

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02 Ekim 2014 Perşembe

RAHİM AĞZI KANSERİ HAKKINDA İSTATİSTİKLER

R-KANSERJinekolog Dr. Merve Sarper’in dünkü yazısını okuyanlar anlamıştırlar ki; bu acımasız hastalık hiçte diğer kanser türlerinden farklı değildir.

Buna rağmen ne kadar hazindir ki, bu kadar önemli bir hastalık için ülkemizde kayda değer bir veri tabanı oluşturulmamıştır.
Bu konuda bilgi edinmek isteyenler, maalesef bir çok konularda olduğu gibi, yine batının bilgi birikimine ihtiyaç duymaktadır.
Dünya istatistiklerine baktığımızda, rahim ağzı kanseri/ serviks; hakkında sıklık ve yaygınlık olarak şu bilgilere erişmek imkanımız var.

Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri, (Carcinoma cervicis uteri) dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser olarak tanımlanmaktadır.
Avrupa’da her yıl 50 bin, dünyada ise 500 bin kadına serviks kanseri tanısı konmakta, Avrupa’da yılda 25 bin, dünyada da 250 bin kadın bu nedenle ölmektedir. Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15 oluşturduğu bilinmektedir. ABD ve İngiltere Kraliyet ülkelerinde rahim ağzı kanseri/ serviks sıklığının dünya çapındaki sıklığının yarısı kadar olması PAP smear taramasının başarısına atfedilmektedir.

Ülkemize gelince:
Türkiye’ye ait geniş bir veri tabanı olmamasına rağmen 2002 verilerinde dünya kanser veri tabanına göre kadınlarda ölüme sebep olan 7. kanser olduğu görünmektedir.
1999 yılı T.C. Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de genel kanser insidansı 100.000 / 30,38; meme kanseri insidansı 7,32 iken, serviks kanseri 0,95 kadardır ve sıklık sıralamasında 7. sırada olduğudur. Türkiye’de en güvenilir kanser istatistiklerinin tutulduğu İzmir ilinde 1993-1994 yıllarında yapılan bir değerlendirmede serviks kanseri; meme kanseri ve kolorektal kanserlerden sonra 3. en sık kanser, insidansı da 100.000’de 5,4 olarak belirlenmiştir.
Türkiye’de rahim ağzı kanserinin diğer ülkelere göre daha az görülmesi, rahim ağzı kanser hastalığının bizde az oluşundan değil; veri tabanına yeterli bilgi akımı olmadığından ve bildirim sisteminin ve sağlık hizmetlerine erişimin yetersizliğine atfedilmiştir.

Bu acımasız hastalığın önüne geçmek için erken teşhisin çok önemli olduğu kaçınılmazdır. Onun için imkanlarınızı zorlayarak ta olsa; doktorunuza görünmeyi ihmal etmeyin.
Tıp dünyası erken aşı ile önlem için şimdilik iki aşı türü geliştirmiştir. Ancak bunun sigortanız tarafından karşılanmasını mutlaka araştırın.

Umalım ki ülkemizde ilkel düşünce zihniyetinden çok daha çabuk kurtularak, bu ve buna benzer konularda bilgi veri tabanımızı daha da genişleterek/geliştirerek toplumun bilgi ihtiyacını karşılarız.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
23.09.2014

RAHİM AĞZI KANSERİ HAKKINDA BİLGİLENDİRME

sarper-1Yazan: Jinekolog  Dr. Merve  SARPER 

RAHİM AĞZI KANSERİ / SERVİKS ( (Carcinoma cervicis uteri)

>>Öncelikle bu çok önemli konuyu vatandaşın anlayacağı bir anlatımla kaleme alan ve bizlerin aydınlanmasına katkıda bulunan sn. Dr. Merve SARPER hanıma çok teşekkür ediyorum. Bu acımasız kanserin dünyada ki durumu hakkındaki bilgileri bu yazının arkasından ayrıca yayınlayacağım. Sağlığınız için takıp eyleyin!<<

Dr. Merve Sarper
Vücudun bir bölgesindeki hücreler anormal şekilde  çoğalmaya başladığında kanser gelişebilir. Rahim ağzı kanseri  servikste (rahim ağzı) anormal hücre çoğalmasıdır. Serviks kanseri önlenebilir bir hastalıktır. Smear/Pap-smear testiyle tarama  sayesinde erken tanı ve etkin bir tedavi mümkündür. Serviks kanseri Türkiye’de en sık  görülen 8. kanser türüdür.

Serviks uterusun (rahim) vajinaya açılan alt bölümüdür. Serviks, aynı zamanda enfeksiyonların rahme ulaşmasını engellemeye yardımcı, önemli bir bariyer görevi de  görmektedir. Gebelik sırasında serviks, bebeği rahim (uterus) içinde tutmaya yardımcı olmak için sıkıca  kapalı durumda kalır. Bebek doğmaya hazır olduğunda serviks yaklaşık 10 cm açılarak bebeğin geçmesine izin verir.

Rahim ağzı kanseri yaşamı  tehdit edebilen ciddi bir hastalıktır. Bir  kadın Human Papillomavirüs’ün (HPV) belirli tipleriyle infekte olduğunda ve enfeksiyondan kurtulamadığında serviksin duvarında anormal hücreler gelişebilir. Erken saptanıp tedavi edilmezse bu anormal hücreler rahim ağzı kanseri öncüllerine ve kansere dönüşebilir.

Rahim ağzı kanserinin  nedeni?

Rahim  ağzı kanserlerinin neredeyse tümü Human  Papillomavirüs (HPV) adı verilen bir virüsün belirli tiplerinden kaynaklanır. HPV’nin yaklaşık 30 tipi genital HPV olarak bilinir; çünkü bunlar genital bölgeyi etkiler. Çoğu  düşük riskli tipler olup ancak göz ardı edilebilir bir serviks kanserine yol açma riskine sahiptir. Ancak yüksek riskli tipleri serviks kanserine yol açabilen anormal hücrelerin gelişmesine neden olabilmektedir. Bazı tipler serviks (rahim ağzı) duvarındaki hücrelerde değişikliklere yol açabilir. Tedavi edilmezse, bu anormal hücreler  bazen kanser hücrelerine dönüşebilir.Risk Faktörleri

Serviks  kanserine  yol açan bazı risk faktörlerinden kaçınmak mümkündür.

HPV (human  papilloma  virüs insan papilloma virüs); 80 den fazla HPV virüsü serviks kanseri için risk faktörü oluşturmaktadır.  Yaklaşık olarak 80 kadarı cinsel yolla bulaşarak serviksi  enfekte eder. Bu  enfeksiyonların yaklaşık yarısı,  serviks kanseri ile ilişkilidir. HPV’ in genital siğillerin %90’ına ve serviks kanserlerinin %70’ ine neden olan iki tipine karşı bir  aşı geliştirilmiştir. Bu aşının en az beş yıl süre ile HPV enfeksiyonlarına karşı koruma sağladığı kanıtlanmıştır.  Korumanın ne kadar süreceği de halen araştırılmaktadır .

HPV esas olarak cinsel yolla bulaşmaktadır. Cinsel hayata  erken başlayan ve çok partner değiştiren kadınlarda serviks kanseri riski artmaktadır. Doğum kontrol yöntemleri ya da spermleri öldüren jeller korunmada  önerilebilir. 7 veya daha fazla hamilelik geçiren kadınlarda serviks kanseri riski fazladır.

Doğum Kontrol Hapları; 5 yıldan  uzun süre doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda da serviks kanseri riski artmaktadır.

Tarama; Düzenli jinekolojik muayene ve Pap-smear testi serviks kanserinden korunmada yardımcıdır. Serviksdeki değişiklikler, Pap-smear testi ile tespit edilerek kanser gelişmeden tedavi edilebilir. Düzenli Pap-smear testi yaptırmayan kadınlarda  serviks kanseri riski artmaktadır.

Sigara içmek serviks kanseri riskini  artırır.

Diyet: Bazı çalışmalar vitamin ve minerallerin serviks kanseri riskini azalttığını göstermekle birlikte bu henüz kanıtlanmamıştır. Serviks kanseri için risk faktörlerini bilmek  onlardan kaçınmada ve korunmada da yardımcı olacaktır. HPV enfeksiyonu çok yaygın olduğundan ve her yaşta görülebileceğinden, cinsel olarak aktif olan kadınlar hayatları  boyunca bu riskle karşı karşıya kalabilirler. Eğer HPV ile karşılaştıysanız ve enfeksiyonu geçirip iyileştiyseniz, yine de bu virüse karşı bağışıklık kazanmış olmayabilirsiniz.

Bunun iki nedeni vardır:

Bağışıklık sisteminiz uzun süreli koruma sağlayacak kadar ‘kuvvetli’ olmayabilir. Eğer vücudunuz enfeksiyona karşı kuvvetli bir cevap veremediyse, aynı HPV tipi ile tekrar enfeksiyon riski ile karşılaşabilirsiniz.

HPV virüsü için bağışıklık cevabınız çok spesifiktir. Bağışıklık sisteminiz virüs ile savaştığında, virüsün özellikle o tipine karşı bağışıklık oluşturur. Bu nedenle çok fazla grip olmaktasınız; bütün grip virüslerine karşı bağışık olamazsınız. HPV ile de durum aynıdır. HPV’ nin bir tipine çok kuvvetli bir bağışık yanıt verseniz de, diğer tip enfeksiyonuna karşı sizi koruyamayacaktır.

Tanı

Pap-smear testinde anormal bulgular görüldüyse tanı için daha ileri yöntemlere başvurulur. Aşağıdaki belirti ve bulgular serviks kanserinde görülebilir.

Vajinal kanama

Beklenmeyen anormal vajinal akıntı

Pelvik ağrı

Cinsel ilişki sırasında ağrı veya lekelenme

Bu belirti ve bulgular serviks kanseri dışında başka hastalıklarında belirtisi olabilir. Doktorunuz hastalığı teşhis edebilmek için size çeşitli testler uygulayacaktır.

Kolposkopi

Kolposkopide, bir kolposkop kullanarak serviksin içindeki değişiklikleri doğrudan ve çok yakından görmek mümkündür. Pap-smear testinde olduğu gibi muayene masasına yatarsınız, doktorunuz serviksi gözlemek için rahim ağzınıza spekulum denilen bir alet yerleştirir. Doktorunuz  kolposkop denilen ışıklandırılmış bir mikroskop kullanarak serviks dokusunu aydınlatıp görünümünü büyütecek ve serviks dokusundaki anormallikleri araştıracaktır. Muayene sırasında biraz rahatsızlık hissedebilirsiniz genellikle beş ile on dakika sürmektedir.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.09.2014

ORHAN KEMAL 100 YAŞINDA ANISINA

Orhan_KemalOrhan Kemal aslında 56 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir çok eserleriyle kültürümüze katkıda bulunan Orhan Kemal; aramızdan ayrılmış olsa da eserleriyle yaşayacaktır. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun!

Orhan Kemal’in 1940 yıllarında 5 sene hapis yattığı Bursa ceza evindeyken eşine yazdığı duygu ve hapiste sitem dolu şiirini yazının sonunda okuyabilirsiniz.

Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, milletvekili ve bakanlık yapmış Abdülkadir Kemali Bey ile ortaokul mezunu aydın bir kadın olan Azime Hanım’ın oğludur. 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi. Babası siyasal nedenlerle 1931’de Suriye’ye yerleşince, orta öğrenimini kendi isteğiyle yarıda bıraktı ve Suriye’de bulaşıkçılık ve matbaa işçiliği yaptı. Bir yıl sonra tek başına Türkiye’ye dönerek Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik ve katiplik yaptı. Bu yıllardaki birikimleri, ilerde romanlarına hayat vermiştir. 1937’de çırçır fabrikasında (Milli Mensucat) bir işçi olan Nuriye ile evlendi. Bir yıl sonra ilk çocuğu Yıldız doğdu.

1938’de Niğde’de askerliğini yaparken “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak”, “yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik” suçundan 5 yıl hapis cezasına mahkum edildi. 1940’ta, Bursa Ceza evinde tanıştığı Nazım Hikmet’in toplumcu görüşlerinden etkilendi; kendisinden Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri aldı. Orhan Kemal’i şiir yerine roman ve öykü yazmaya teşvik eden de Nazım Hikmet oldu.

İlk öykülerini Bacaksız Orhan takma adıyla yayımladı. İlk kez 1943’te İkdam Gazetesi’nde “Asma Çubuğu” öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı.

1943 ‘te tahliye olunca Adana’ya döndü. Amelelik ve hamallık gibi işlerde çalıştı. 1944’te doğan oğluna Nazım adını verdi. 1949’da üçüncü çocuğu Kemali’nin doğumundan sonra, 1950’de ailesiyle İstanbul’a yerleşti ve ölümüne kadar kitap ve makale yazarak geçindi. 1957’de dördüncü çocuğu Işık doğdu.

1958’de Sait Faik Hikaye Armağanını Kardeş Payı adlı öyküsü ile aldı.

1966’da “hücre çalışması ve komünizm propagandası” yaptıkları gerekçesi ile iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı. “Suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı” yolundaki bilirkişi raporu üzerine bir ay sonra serbest bırakıldı.

1967’de 72. Koğuş oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi. 1969’da Türk Dil Kurumu Ödülü’nü ve Sait Faik Hikaye Armağanını Önce Ekmek adlı kitabı ile aldı.

Bulgar Yazarlar Birliğinin çağrısı üzerine gittiği  Sofya’da, tedavi görmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970 ‘te öldü.

Anısını yaşatmak için İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde, Cihangir semtinde Orhan Kemal Müzesi açıldı.1972’den bu yana adına bir roman yarışması (Orhan Kemal Roman Armağanı) düzenlenmektedir.

Orhan Kemal aslında 56 yaşında aramızdan ayrıldı. Bir çok eserleriyle kültürümüze katkıda bulunan Orhan Kemal; aramızdan ayrılmış olsa da esereleriyle yaşayacaktır. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun!

Orhan Kemal’in 1940 yıllarında 5 sene hapis yattığı Bursa ceza evindeyken eşine yazdığı duygu ve hapiste sitem dolu şiirini buraya ekliyorum.

KARIMA

Karıma Erikler çiçek açtı,

ilkbahar geldi karım.

Yıllardır,

bu insanı büyüleyen dünyaya

penceresi demirli odalardan bakarım.

Bana,

bırak diyorsun cigarayı zarardır.

Halbuki kara gözlüm,

onunla senden gayri

gözlerimin önünde kül olan

kimim vardır.

Kulağımdan gitmiyor

“beni unutma” sesi

Birtanem,

aramızda dağlar, taşlar olsa da

sen uzaklarda değil

göğsümün içindesin.

Kulağını,

göğsümün çarpan köşesine koy.

Dinle,

anlatsın sana ne türlü sevdiğimi.

Oy kilitli kapılar,

kilitli kapılar oy.

Orhan Kemal

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.09.2014

TARİHİN GÖLGESİNDE 12 EYLÜL DARBESİ

12EYLÜL>>Kendisini sorgulamaktan korkan toplumlar, gideceği istikameti seçmekte zorluk çeken toplumlardır. 12 Eylül darbesi kendisini yönetmekten aciz bir toplumun acı bir ürünüdür!<<

Estağfurullah ağam; tabii ki varız!

Biz her zaman varız!… Her yerde ve her halükarda emre amadeyiz!

Bize güvenebilirsiniz!

Biz öyle tükürdüğünü yalayanlar dan değiliz ağam!

Dün dündür, bu gün yeni bir gündür diyenlerden hiç değiliz!

Etek öpmek bizim işimizdir!

Bizim ipimizle her kuyuya inebilirsiniz!

Yardakçılık ta üstümüze az bulunur; gerekirse kendimizi de inkar ederiz!

Yıl 1980.

Aylardan Eylül ayı. Sonbaharın başladığı zamanlar…ve Ayın 12 si.

Ülkemizin bir darbe ile askeri yönetime teslim olduğu O KARA gün. Öyle bir darbe ki; içerisinde bir tek cümle sürpriz olmayan bir darbe.

Çünkü; darbeden 9 Ay önce siyaset ve hükumet, zamanın başbakanı nezninde uyarılmış.

Memleketin sergilediği manzara uzun ve gayet net anlaşılır bir dil ile siyaseti ellerinde tutanlara anlatılmış ve çözüm için gerekenin yapılmasını istemişler. Yapılmazsa; iç hizmet tüzüğünün uygulanmasına geçilebilinir denilmiştir.

Hikaye uzun.

Siyasi çekişmeler, katliamlar vurmalar kırmalar. Memleket anarşiye boğulmuş.

Sonuç olarak; çözüm üretemeyen politikacılarımızın sayesinde, Meclisimiz askeri bir darbe ile fesh edilmiş.

Politikacılarımız tutuklanmış.

Ve daha bir çok haklısı haksızı tutuklanarak ceza evlerine konulmuş. İnsanlığa yakışmayacak metotlar kullanılarak ezaya ve cezaya çarptırılmışlar.

Haksız idam cezaları infaz edilmiş.

İdam için yaşı tutmayanların yaşı büyütülmüş dar ağacına gönderilmiş.

Karar veren hakimler kalem dahi kırmadan kürsüden inmişler.

Bütün bunlar yapılırken kimse sesini çıkarmadan olayların şahidi olmuş. Kimisi korkudan, kimisi çıkarından, kimisi ne olduğunu anlamadan.

Basın, Üniversite, sivil örgütler ise etek öpmekten düşünmeye zamanları olmadığından olacak ki, seslerini çıkarması bir yana; tebrikler yağdırarak başta Kenan Evren olmak üzere, generalleri kutlamışlar.

Darbenin arkasından kocaman 2 Yıl geçmiş.

Darbecilerin infaz kararları, ceza evlerinde uyguladıkları şiddet ve hukuksuz yargılamalar halk tarafından okunmuş, duyulmuş ve yapılanlara karşı çok az bir kesimin dışında kimsenin itirazı olmamış. Aralarında oh oldu diyenler de az olmamış.

Yıl 1982.

Darbeciler bir Anayasa hazırlayarak halkın onayına sunmuşlar. Ve demişler ki; „biz ülkemiz için bu yaptıklarımızı uygun bulduk; ve bütün bunlar doğrultusunda bir Anayasa hazırladık, önünüze getirdik; kabul edenler “Evet”!…desin, kabul etmeyenler “Hayır”!…desin“! …diyerek halkın önüne çıkmışlar.

Vatandaşlarına tarihi bir görev verilmiş.

„Türkiye Cumhuriyetinin Anayasası hakkında karar sizindir“ diyen darbeciler, vatandaşı sandık başına davet etmiş.

Sonra ne olmuş?

Sandıklar açılmış ve içerisinden % 92 “Evet” oyu çıkmış. Darbecilerin yaptığı Anayasa ezici bir çoğunlukla kabul edilmiş.

Yani; bir başka ifadeyle, darbe milletten onay almış.

Aradan bunca yıllar geçmiş.

12 Eylül de doğanlar bu gün 34 yaşına gelmiş. Ülkenin kaderine oynayacak yaşta olan bu kuşak haklı olarak o günün darbecilerini yargılayabilir.

Ancak; tüm yargılayanlara sormak lazım ki; sadece o günün fiziki darbecilerini yargılamak yeterli-midir?

Bence değildir!

Darbeciler adına, zulümcüler adına, işkenceciler adına sadece o günün generallerini değil; bu ülkede yaşayan %92 halkı sorgulayamaz sak, o darbenin neden olduğunu da anlamakta zorluk çekeriz.

Yargılayalım, hesap soralım, hesap versinler bu millete hiç bir itirazım yok! Ama insan sormadan geçemiyor; hepsi bu kadar mı?

Nerede o devrin el öpenleri, yardakçıları, çıkarcıları, susanları, darbecilere alkış tutanları? Nerede % 92 ezici bir çoğunlukla darbecilerin yaptığı Anayasaya oy verenleri?

Evet…Adalet mülkün temelidir; yargılayalım ve adaleti bulalım! Bulalım da; geleceğimiz için “GELEN AĞAM GİDEN PAŞAM” tutkusundan da vaz geçelim!

Kendisini sorgulamaktan korkan toplumlar, gideceği istikameti seçmekte zorluk çeken toplumlardır. 12 Eylül darbesi kendisini yönetmekten aciz bir toplumun acı bir ürünüdür!

Saygılar.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

12.09.2014

13 . YILINDA 11 EYLÜL: ARTIK HİÇ BİR ŞEY ESKİSİ GİBİ DEĞİL VE OLMAYACAK

11eylül>> Büyük Orta Doğu projesi uygulamaya konuldu. Bazı eş başkanlık makamları dağıtıldı. Eş başkanlar göğüslerini gererek „askerde onbaşı olanlar“ gibi şahlanarak bu unvanla toplumun önüne çıktılar. Ve acemi birliğinde yemin merasiminden sonra komutanı alkışlayanlar gibi de alkış topladılar.<<

„Evet…11 Eylül 2001 bir milattır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!“

Amerika Birleşik devletleri 11 Eylül 2001 sabahı kendinin bile farkında olmadığı yeni bir geleceğe uyandı. Artık ne ABD. nede dünya, hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Birinci Körfez savaşında Suudi Arabistan’a yerleşen Amerikan askerleri, El Kaide örgütünün başı olan Bin Ladin tarafından kabul edilemez olarak görülüyordu.

Afganistan’da Sowyetler istilasına karşı Amerika tarafından destek verilerek kurulan El Kaide örgütü, şimdi de Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan’dan çekilmelerini ısrarla istiyordu. Olayların detayı çok geniş ve çok da farklı olarak 13 Yıldan beri tartışılmaktadır. Tartışılması gereksiz olan bir şey varsa, o da; artık hiç bir şeyin 11 Eylül 2001 öncesi gibi olmayacağıdır. New York Dünya Ticaret merkezine yapılan saldırı, dünyadaki tüm dengeleri, yaşam ve düşünce düzenini bozacaktı.

Önce; El Kaide’nin eğitim alanları olan Afganistan saldırıya uğradı…detayları herkesçe malum. Sonra Irak’a yapılan birinci Körfez savaşının yarım kalan bölümü oğul Bush tarafından tamamlandı…detayları malum.

Karşı taraf da durmuyordu. Madrid’de Tren havaya uçuruldu. Londra’da, İstanbul’da ve daha bir çok yerlerde saldırılar düzenlendi.

Günlük yaşamda her şey kontrol altına alındı. Hava alanlarında yoklamalar hayal edilemeyecek kadar zorlaştırıldı.

Hüviyetler değiştirildi.

Artık herkes; özellikle İslam dünyasının vatandaşları tüm dünyada şüpheli bir duruma geldi. Artık o gülen, dans eden toplumlar gülüp oynamaktan çekinmeye başladılar.

Dünya ekonomisi değişti. Büyük Orta Doğu projesi uygulamaya konuldu. Bazı eş başkanlık makamları dağıtıldı. Eş başkanlar göğüslerini gererek „askerde onbaşı olanlar“ gibi şahlanarak bu unvanla toplumun önüne çıktılar. Ve acemi birliğinde yemin merasiminden sonra komutanı alkışlayanlar gibi de alkış topladılr.

BOP projesinin ön gördüğü gibi Arap dünyası yeniden dizayn edilmeliydi. Ancak; Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi dışarıdan asker göndererek değil; çünkü bu hem pahalıydı, hemde insanı yatırım gerekliydi. İslam dünyası kendi kendini sözde demokrasi ve özgürlükler adına karıştırılmalıydı. Ne yazık ki; cehaletin esaretinden kurtulamayan Orta Doğu insanı bu tuzağa düşerek batının bu oyununu göremedi ve kendi içlerinde çıkardıkları isyanlarla kan dökmeyi uygun buldular.

Ne yazık ki bu proje günümüze kadar başarıyla uygulanmaktadır ve sonu belli olmayan; ama her haliyle Batının istediği gibi sonlanacağını söylemek kehanet olmasa gerek.

Ve daha buraya sığmayacak kadar toplum değişikliğine uğradığımız dünyada, herkes korkuyla yatıp kalkarken: Adına “ARAP BAHARI” dedikleri sözde demokratikleşme isyanları başladı. Demokrasiyi getirmek isteyenler ise…paradoks olarak; diktatörlerle, Sultanlarla beraber çalışmayı utanç olarak algılamadılar.

Arap baharına direnen Suriye başkanı Beşar Esad bir zamanlar dostumuz iken, birden düşmanımız oldu. Beşar Esad’ın direnmesi; IŞID denen terör örgütünün ortaya çıkmasının zeminini hazırladı. Batının bu örgüte karşı yarı istekle karşı çıktığını izlemek ise, üstteki düşüncelerimi daha da onaylamakta olduğunu esefle takıp ediyorum.

Beşar Esad bir diktatördür değildir, bu ayrı bir tartışmadır. Saddam Hüseyin’de bir diktatördü ama ülkesinin bütünlüğünün garantörü idi. Günümüzde Irak parçalanmış ve tüm enerji kaynakları uğruna savaşlar devam etmektedir. Tekrar Suriye’ye dönersek;

Suriye düştüğü an, sırada Türkiye vardır. En azından bunu görmek zorundayız.

Biz yine 11 Eylül olayına dönelim.

New York ticaret merkezine yapılan saldırı bir trajik kriminal olaydı. Kabul edilemez bir saldırıydı. Binlerce suçsuz İnsanın ölümüne sebep olmuş bir terör saldırısıydı ve öyle muamele görmeliydi.

Ne var ki; zamanın ABD. başkanı oğul Bush ve çalışma takımı için bu durum öyle görülmedi ve İslam dünyasına savaşlar başlatıldı. Aranan sebep bulunmuştu, değerlendirilmeliydi.

Çünkü: Sowyetler birliğinin dağılması, dünya dengelerinin de bozulması demek ti. Yeni bir “düşman bulunmalıydı”. Bu da; ne yazık ki İslam dünyasının yardımlarıyla gerçek oldu.

Yani…dünya lideri ABD Bush başkanlığında. düşman bulmakta hiçte zorluk çekmedi. Ezeli planlar devreye girerek Orta Doğu ve Orta Asya ABD hegemonyasının altına alınmalıydı. Bu proje tüm kan akımıyla devam etmektedir.

Evet…11 Eylül 2001 bir milattır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!

Sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

11.09.2014

UYUŞTURUCU KULLANIMINA SOSYAL AÇIDAN BAKIŞ

mehmet-3Dört bölümlük bonzai dizisinin ardından, kişisel düşüncelerim.

Bağımlılık yapıcı maddeler, bağlantılı suçlar ve sorunlar günümüz dünyasının en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Toplumu; özellikle gençliğimizi tehdit eden bu sorun; “yakala at içeri” ile olmayacağının bilincinde olduğumuz zaman sorunun çözüm kaynağına inmiş olabiliriz.
Uyuşturucu kullanmak; kişinin sorunlarını bir anlık unutmak hevesinden kaynaklanan bir bağımlılık duygusudur. Asıl mesele; toplumu oluşturan kişilerin sorunlarını önceden görebilmek ve önleyici tedbirleri koordineli olarak üretmekten geçer.
Yapılan kanunlar sadece cezalandırmak için değil; kişiyi ceza işlemekten korumak için de var olmalıdır.
Son günlerde Sağlık bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,Adalet Bakanlığı, Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığının beraberliğinde oluşan komisyon çalışmalarına başlamıştır. Böyle bir koordineli çalışma geç kalmış olsa da, yine de sevindirici olduğu kesindir.
Ancak sorunun asıl kaynağı; sosyal çöküntüde saklıdır.
2014 dünyasında, şahlandığımızı iddia ederken, okul yaşındaki çocuklarımız ekmek parası kazanmak için hala sokaklarda mendil satmaktadırlar.
Sosyal yardım politikasının yaşam prensibi değil, geçici bir zaman için değer bulması gereklidir. Çünkü; günümüzde kömür makarna, yeşil kart yardımıyla çocuklarımızı geleceğe hazırlamak şansı mümkün değildir.
Bunun tek çaresi ise; ülkemizde üretim ağırlıklı yatırımlara zemin hazırlamaktır. Yabancı yatırımcılara asgari ücret karşılığında satılmış olan emeğimizi kurtarabilmek; en azından asgari ücret politikasını yeniden masaya yatırarak, aileleri geçim sıkıntısından kurtarmaktan geçer.
Uyuşturucuya karşı korunmanın en önemli noktası ailede başlar. Ancak güttüğümüz istihdam politikasıyla ailelerin koruyucu rollerini de ellerinden almakta olduğumuzun farkında olmalıyız. 8 saatten sonra bir 4 saat daha ek işe gitmek zorunda olan ebeveynler, çocuklarına ayıracakları zamanı da varın siz düşünün!
Karnı doymayan, yatağı sıcak olmayan çocuk eğitimden de nasibini alamayan çocuktur. Eğitimden nasibini alamayan çocuğun karnı doysa da, beynindeki açlık onun ebedi refakatcısı olacaktır. Eğitilmemiş bir nesil ise; sürekli sorunlar içerisinde yaşamak zorunda kalacağı gibi, uyuşturucu tüccarlarının müşterisi olmaya da en kolay adaylardır.

İnsanları uyuşturucuya iten etkenlerin psikolojik, sosyal, ekonomik, kültürel nedenler olduğunu anladığımız gün, meselenin çözümüne de yaklaştığımız gün olacaktır.

Mehmet Nuri Sunguroğlu
07.09.2014

ÇOCUKLARIMIZA BONZAİ ZEHRİNİ SATARAK PARA KAZANANLARA LANET OLSUN!

baygin cocukBÖLÜM ( IV ) SON BÖLÜM, KAÇIRMAYIN!

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için
yayımladım. Umarım ki; bu zehir hakkında edindiğiniz bilgiler faydalı olmuştur.

Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.
Merak ve arkadaş ortamının etkisiyle yaygınlaşmaya başlayan bonzai adlı uyuşturucu, Türk gençliğine kurulan en son ve en tehlikeli tuzaktır. İçeriğinde bulunan birçok kimyasalla sıradan bir uyuşturucudan onlarca kat daha etkili olan bu zehir; kullanıcılarını ölüm atmosferine sokarak, intiharın eşiğine kadar getirmektedir.
Avrupa raporunun son bölümü.

KULLANIM ALANLARI VE KULLANICI TÜRLERİ

Genel olarak esrar kullanıcıları tarafından daha uzun etkisi ve legal olarak uzun süre satılmasından dolayı kullanılmaktadır. Özellikle Almanya daki kullanıcıların bir kısmının legal biogenic maddelere merakı olan şahıslardan olduğu tespit edilmiştir. His ve duyu peşinde koşanların ve deneme amaçlı kullanıcı profili de bulunmaktadır.

Spice ve Spice benzeri ürünlerin içeriği olan etken sentetik kannobionidlerin Avrupa ülkelerinde 2009 yılında ilk olarak Avusturya ve Almanya olmak üzere yasaklanmaya ve kontrol altında alınmaya başladığı görülmektedir.

Leonotis leonurus ve Nymphaea caerulea isimli bitkilerde aynı kanuni düzenlemeler ile kanun kapsamında alındığı görülmüştür. Leonotis leonurus Afrika aslan kulağı ve aslan kuyruğu gibi isimler ile tanınan ve Afrika da sarhoşluk vermesi sebebi ile kullanılan bir bitkidir. ve Nymphaea caerulea Nymphaea caerulea, ayrıca Mısır mavisi zambak veya “Kutsal Mavi Lotus,” mavi bir su zambağı Nil nehri boyunca ve diğer ülkelerde (örneğin Tayland) boyunca meydana cinsinin Nympaea (nilüfer), denir. Psikoaktif özellikleri olan başka bir bitkidir. Sentetik kannobionidlerin ticaretini yapan suç örgütlerinin bu etken maddeleri emdirme suretiyle uyarıcı veya yatıştırıcı özelliği olan güney Amerika ve Afrika halkları tarafından kullanılan bu iki bitkiye benzer birçok bitkiyi kullandıkları bilinmektedir. Spice isimli ürünlerin ticaretini yapanlar maddeleri bu sebeble gıda takviyesi olarak da piyasa sürmektedirler.

Ülkelerin yasal düzenlemeleri sırasında kanun kapsamında aldıkları ürünlerden biri de ticari adı CESAMET olarak bilinen maddedir.

AVRUPA UYUŞTURUCU VE UYUŞTUCU BAĞIMLIĞINI İZLEME MERKEZİNİN RAPORLARINDA SENTETİK KANNABİONİDLER

Son yıllarda ortaya çıkarak ciddi bir bağımlılık problemi oluşturan sentetik kannabionidler olarak adlandırılan bu tip uyuşturucular değişik kimyasal farklılıkları ve çeşitleri olan ve çok sayıdaki maddeler ve bileşenleri kontrol ve izleme yönünde ciddi zorluklara sebep olmaktadır.
Genel olarak bu sentetik kannabinoidlerin özelliği vücutta kannabinoid reseptörlerinin vücuta verdiği etkiye benzer etkiye sebep olmaktadır. Hint Kenevirinde bulunan ana etken kimyasal madde olan THC maddesinin etkisini değişik derecelerde olarak sahip olduğu tespit dilmiştir.
İnsanlar üzerindeki farmakolojik ve toksikolojik etkileri tam olarak tespit edilememiştir. Bu maddelerin vücuttaki yarı ömürleri ve psikoaktif etkileri araştırılmakta ve yüksek potansiyeli bilinmektedir.

SÜREÇ

İlk olarak 2008 yılında Almanya da ve Avusturya da JWH-018 isimli madde ‘’ spice ‘’isimli madde içerisinde tespit edilmiştir.
Sonradan birden fazla çeşitte sentetik kannobinoidin tütsü ve oda tütsülerinin içerisinde tespit edilmiştir. Tipik olarak Spice Gold, Spice Silver Ve Yutacan Fire isimli ve akabinde birçok isim altında satılmaya başlanmıştır.
Terapatik etkileri ile istenmeyen psikoaktif etkileri ayrılamaz durumdadır.
2009 yılında 9, 2010 yılında 11, 2011 yılında 23, 2012 yılında 30
2013 yılında 29 tane farklı olmak üzere toplamda Kasım 2013 yılında EMCDDA tarafından 102 çeşit madde tespit edilmiştir. 2014 yılı içerisinde 31 Marta kadar olan 3 aylık süreç içerisinde 5 farklı sentetik kannabinoid tespit edilmiştir.

Sentetik kannabinoid bu maddelerin yasal piyasaya da yayılması konusunda önemli bir role sahiptir. Riskleri ve zararlarının ( öldürücü etkilerinin bulunduğu bilinmektedir.) tam olarak tespit edilmemiş olması en riskli durumların başında gelmektedir.

SENTETİK KANNABİONİDİNLERİN ÜRETİM SORUNU

Bu yasal uyarıcıların yüksek miktarlarda Çin Halk Cumhuriyetinde üretildikleri ve yasal yollardan nakliyeler vasıtasıyla dağıtımının yapılmaktadır. Yüksek kilolarda olan nakliyeler tespit edilmiş fakat saflık dereceleri farklılar göstermiştir. Güney Kore de %75 ile %90 arasında saflıklar bulunan ürünler tespit edilmiştir. Avrupa da ilgi çeken yakalamalar 2012 yılında yapılan 54 kilo JWH-018, Finlandiya da 2012 yılında yakalanan JWH-018, 2012 yılında ispanya da yakalanan AM-2201; 2013 yılında Finlandiya da yakalanan 7 kilo AM-6527; 2013 yılında Fransa da yakalanan 5 kilo XLR-11 ve AKB48-F dir.

Başlarda Avrupa da ki yakalamalarda etken uyarıcı madde yanında yan maddeler ve kullanılan bitkilerde yakalanmıştır. DAMİANA, (TURNERA DİFFUSA) ve LAMİACEA bitkileri ve MELİSSA , MENTHAve THYMUS gibi bitkiler ele geçirilmiştir . Üretim safhasında aseton ve metanol gibi solventlerin de kullanıldığı görülmüştür. Etken maddelerin kurutulması safhasından sonra paketlenerek piyasaya sürüldüğü tespit edilmiştir. Belçika ve Hollanda da dağıtımın büyük organize suç örgütleri ile yapıldığı tespit edilmiştir. Avrupa genelinde internetten satışın olduğu ve kolluklar tarafından küçük miktarda yakalamalar yapılmıştır.

ETKİ ALANI- YAYGINLIĞI

Sentetik kannabinoidlerin yayılımının hızı gerçekte bilinmektedir. Ancak tüm genel bağımlı sayısına göre daha az oranda olduğu bilinmektedir. Etki alanının artmasının önüne geçmek için bu maddelerin tanıtımı ve satımının engellemesi ve maddeler ile ilgili olarak yapılan tespitlerin uluslararası olarak hızla paylaşımı gerekmektedir.
Avrupa ülkelerinde yapılan çalışmalarda Almanya ve İspanya da 15/16 ve 17/18 yaşları arasındaki öğrencilerin az bir oranda sentetik kannabionid kullanımının olduğu tespit edilmiştir. 2008 yılından itibaren her yıl yapılan araştırmalarda kısmi artışların olduğu tespit edilmiştir.
Genel olarak esrar kullanıcıların ve internet kullanıcılarının bağımlıların önemli bir oranını oluşturduğu gözlenmiştir.

SAĞLIĞA OLAN ETKİLERİ

Yapılan araştırmalarda şuana dek sentetik kannabinoidlerin gerçek kendi özellikleri sebebi ile ölüme neden olacak bir toksik etkiye sahip olmadığı rapor edilmiştir. Ancak yeni çıkan versiyonlar ile ölüm vakalarının olduğu tespit edilmiştir. Yan etken maddelerin de öldürücü etkiye sahip olduğu bilinmektedir.
Maddelerin bitkisel ürün içindeki dozaj farklılıkları da bir çok sağlık problemine neden olan farklı bir sebep olarak önümüze çıkmaktadır. Bağımlının kullandığı maddedeki etken maddenin homojen olarak dağılmamış olması sebebi ile yüksek dozda aldığı ve bunun da vücutta ani ve büyük tahribata neden olduğu tespit edilmiştir.

Şu ana kadar net olarak ters etkileri olarak rapor edilen rahatsızlıklar Aşırı stres , bunalım, çalkantı Hipertansiyon nöbetleri Hypokalemia (düşük potasyum düzeyi)
Araştırmacılar esrardaki yüksek dozdaki etkilerin benzerlerinin görülmesine rağmen çok daha tehlikeli oluştuğunu vurgulamaktadır.
Psikolojik semptomların özellikle psikoziz e neden olduğuna dair ciddi deliller bulunmaktadır. Birleşik devletlerde akut böbrek hasarı ile Sentetik Kannabionid kullanımı arasındaki bağlantıları araştırılmaktadır. JWH-018 ın kullanımının istemik inme vakaları ile bağlantısı gözlenmiştir.
2012 yılında birleşik krallık ta annihilation ismi ile pazarlanan bir maddenin kullanımı akabinde hastaneye başvurması akabinde polisin yaptığı baskınlarda birçok işyerinde satılan ürünler üzerinde yapılan incelemede birçok sentetik kannabinoid olduğu tespit edilmiştir.

SON GELİŞMELER

Sentetik kannabinoidlerin ortaya çıkmasından beri bitkisel tütsü karışımlarında bir çok kez tespit edilmiştir. Birçok ülke esrar reçinesine benzer ürünler içerisinde tespit edildiğini rapor etmektedir. Yasal yükseltici (yasal uyarıcılar) ürünlerinin satıldığı işyerlerinde ‘’ bangsolid’’ ve ‘’ afgansolid’’ gibi isimler ile piyasaya sürülmektedir.
Bu ürünler esrar reçinelerinin kullanıldığı ülkelerde kabul görmektedir. Ayrıca sentetik kannabinoidler uyarıcılar sedatifler ve halisinojenler gibi yeni psikoaktif maddelerde de tespit edilmektedir. Bu durum kazara veya kasıtlı olabilir ancak bazı ecstacy tabletlerde tespit edilmiştir.

Diğer dikkat çekici bir gelişme ise doğal esrar içerisinde tespit ediliyor olmasıdır. Bunun nedeninin de etkisinin artması için konulduğu tahmin edilmektedir.

Hasat zamanını azaltma amaçlı olarak üretim yapanların teknik olarak kullandıkları bir yöntem olabileceği düşünülmektedir.
Elektronik sigaraların su filtreli kartuşlarında nikotin ile birlikte tespit edilmiştir.

Sentetik kannabinoidler her geçen gün yeni versiyonları ile insan sağlığına olan zararı sebebi ile toplumlar açısından ciddi tehlikelere neden olmuştur.

Bu yazı dizisi:
EMCDDA (European Monitoring Centre Of Drugs And Drug Addiction) Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmıştır. Raporun aslını (İngilizce) görmek için alttaki bağlantıyı tıklayın!

http://www.emcdda.europa.eu/topics/pods/synthetic-cannabinoids

Yazı dizisi burada son bulmaktadır. Bonzai ile ilgili yazacağım kendi yazımda buluşmak üzere. Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
03.09.2014

MERDİVEN ALTINDA ÜRETİLEN ZEHİR… BONZAİ / BÖLÜM (III)

aile>>Anneler babalar, çocuklarınıza arkadaş olun! Eğer bu arkadaş siz olmazsanız, başkaları bu boşluğu dolduracaktır! Siz o arkadaşı beğenir-misiniz, çocuğunuza uygun-mudur? Onu size soran bile olmaz!<<

Değerli okurlar,

Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.

Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!

Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.

AVRUPA RAPORU DEVAMI

İsveç REİTOX ulusal ofisinin 2007 yılında 10 gram civarındaki ufak yakalama ile yayınladığı rapor ile resmi olarak bu ürünlerin takibi hususunda erken uyarı sistemi 2008 yılında başlamıştır.

2008 yılı boyunca Alman ve Avusturya makamları tarafından Spice ın içeriğini tespite yönelik adli tahkikat yürütmüşlerdir. 19 Aralık 2008 tarihinde Avusturya NFP resmi olarak Avusturya  AGES PharmMed isimli kurumu eliyle yürütülen çalışmalar sonucunda JWH-018 (Naphthalen-1-yl-(1-pentylindol-3-yl)methanone) ( genel kimyasal adı 1-Pentyl-3-(1-naphthoyl)indole) maddesinin psikoaktif CB reseptörlerini içerdiğini bildirmiştir. Bu içerik son olarak Spice Gold, Silver and Diamond isim altında bulunan ürünler içerisinde tespit edilmiştir.

Bu psikoaktif maddelerin Avusturya ve Almanya da ki bazı medikal veya kimya şirketleri tarafından üretildiği tespit edilmiştir.

Avusturya nın resmi açıklamasından birkaç gün önce açıklama yapan Alman NFP JWH-018 i rapor etmiştir. Jwh- 018 maddesi naphthoylindole dir ve aminoalkylindole ailesinden bir maddedir.  Kimyasal şekli esasen tetrahidorkarbon (THC)  ile benzer özellikler göstermektedir. Ve bu madde 1995 yılında yapılan bir sentez sonucunda ilk kez bulunmuştur.

JWH–018 İngiltere; Slovakya Finlandiya ve İrlanda da rapor edilmiştir.

2-[(1R,3S)-3-Hydroxycyclohexyl]-5-(2-methyloctan-2-yl)phenol) ;

Almanya da THC- Pharm ürünleri içerisinde JWH-018 tespit edilerek Alman NFP tarafından rapor edilmiştir.  JWH- 018 ilk olarak 1995 yılında deneyler sırasında sentez edilmiştir. Amino alkaline iodin ailesinden naphthoylindole dir.

Yapısal olarak Δ9-tetrahydrocannabinol (THC) kimyasal yapısında farklılıklar bulundurmaktadır. Fakat hayvanlar üzerinde benzer etkileri olduğu hatta daha etkili olduğu analitik detaylarda ortaya çıkmıştır

20 haziran 2009 yılında Alman NFP EMCDDA ı sentetik kannobionid olan CP 47,497 (2-[(1R,3S)-3-Hydroxycyclohexyl]-5-(2-methyloctan-2-yl)phenol) Freiburg üniversitesi ve Alman federal polis teşkilatının tanımlandığı hususunda bilgilendirmiştir. Sentetik kannobionidlerin CB reseptörlerinin THC ile çok benzer özelliklerinin ve etkilerinin olduğu belirtilmiştir.

Avrupa dışında 2009 yılında Amerika DEA tarafından sentetik kannobionid olan HU-210 —(6aR,10aR)-9-(Hydroxymethyl)-6,6-dimethyl-3-(2-methyloctan-2-yl)-6a,7,10,10a-tetrahydrobenzo[c]chromen-1-ol maddesi rapor edilmiştir. Birleşik Devletler Gümrük İdaresi tarafından küçük ama önemli oranlarda Temmuz 2009 da yakalamalar yapmıştır. Birleşik krallıkta yapılan üç SPİCE ürününde etken maddesi olarak rapor edilmiştir.

Danimarka ve Hollanda da yapılan yakalamalar ile JWH ailesinin JWH-018 in düşük alkalin homologu olan JWH- 073 tespit edilerek rapor edilmiştir.

JWH -018 e benzer olarak CB1 ve CB2 reseptörleri içermesi sebebi ile bu reseptörlerin THC ye yakın etkilerinin olmasına neden olur.

Her iki yakalamalarda ilk olarak bahse konu olan madde Spice olarak adlandırılan ürün formunda yakalanmamış toz formunda iken yakalanmıştır. Finlandiya ve Almanya da akabinde spice tarzı ürünlerde etken madde olarak tespit edilmiştir.

ÖZETLE KİMYASAL YAPILARI VE İLGİLİ GEÇMİŞİ

Genel olarak teknik kimyasal bilgiler çerçevesinde bir açıklaması olsa da özetle esrar maddesinde insan biyolojik yapısını uyaran CB reseptörleri bulunan ve değişik farmakolojik amaçlar çerçevesinde yapılan araştırmalarda tespit edilen etken maddelerdir. Kannobionidlerin yarattığı etkilere benzer etkilere sahip olması sebebi ile sentetik kannobionidler olarak adlandırılmaktadırlar.

Sentetik kannobionidler Δ 9-tetrahydrocannabinol (THC) olan esrarın etken maddesi ile kimyasal olarak benzer bir yapısal özellik gösteren esrarla benzer etkileri olan bir maddedir.

THC ye benzer özellikleri olan reseptörleri beyin ve diğer organlara tesir etmektedir. Farmakolojik deneyler ile geçmiş 40 yıl içerisinde gelişme göstermiştir.  her ne kadar ki istenmeyen psikoaktif etkileri mevcuttur.

Temel iki kannabinoid reseptörü ( CB) 1980 li yıllarda bulunmuştur. CB1 genel olarak merkezi sinir sisteminde görülmektedir. CB2  reseptörü ise bağışıklık sistemi ile bağlantılıdır. Anandamine isimli etken madde ise 1992 li yıllarda bulunmuştur.

THC olarak belirtilen doğal ürüne benzer özellikleri olan kannabinoid reseptörler 4 ana bölümde incelenmektedir.

THC nin analogları klasik kannobionidler olarak adlandırılan ve sade dibenzopran halkalarına sahip olan gruptur. HU-210  isminin kaynağını Hebrew Universitesinde icad olması nedeniyle başharfilerinde almıştır. THC nin analogları oaln ve kasik kannobionidler olarak adlandırılan DİBENZOPYRAN halkalarına sahiptirler. nabilone ve dronabinol ve bir çok benzeri bulunmaktadır. bunlardan ikisi kemoterapi sonrası mide bulantısını engellemek amaçlı kullanılmaktadır.

970 li yıllarda pfizer isimli alman ilaç firması cyclohexylphenol ( CP) serisini geliştirmiştir. Bu kimyasal literatürde klasik olmayan kannabinoidler olarak adlandırılan ürünleri elde edilmesini oluşturmuştur.

1990 lı yıllarda daha sonra üreticisi tarafından JWH birleşimleri olarak adlandırılacak olan naphthoylindoles, naphthylmethylindoles, naphthoylpyrroles, naphthylmethylindenes and phenylacetylindoles gibi bir çok serinin üretimi ABD de gerçekleştirilmiştir. Naptiloylinindoles e örnek olarak JWH-015 ve onun n-pentil homologu JWH- 018 ; JWH-018 in alkali homologu JWH-073 u belirtebiliriz.  Fenilasetindiole örnek olarak JWH-250 ise Almanya da tespit edilmiştir.

Muhtemel olarak oleamide gibi birkaç yağ asidi içeren muhtelif ürünler diğer bir sınıfı oluşturmaktadır. Anandamide ile ortak yapısal özelliği olan oleamide in kannabinoid reseptörü içerdiği kesin değildir. Genel olarak plastik atıklarında bulunmaktadır.Spice ürünlerinin yakalanmaları sonrasında yapılan testler ile zaman içerisinde birçok etken madde tanımlanarak rapor edilmiştir.

Bu ürünlerin satışlarının genel olarak internet üzerinden yapıldığı görülmektedir. Bu sitelerin ana dili kaynak ülke konusunda fikir verebilen bir olgudur.

Avusturya, Almanya, Macaristan, İrlanda, Lüksemburg, Lituanya,  Letonya, Portekiz ve birleşik krallık ta büyük veya küçük marketlerde satıldığı, Lituanya da seks shoplarda satıldığı Lüksemburg da ise benzin istasyonlarında bile satışının tespit edildiği bildirilmiştir.

Bölüm (IV) de buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

01.09.2014

30 AĞUSTOS TÜRK MİLLETİNİN EMPERYALİZME DUR DEDİĞİ GÜNDÜR. BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

30-august-atatürkSevgili okurlarım,

bu gün yine her yıl olduğu gibi, 30 Ağustos bayramı hakkında çok şeyler yazılacaktır…iyi ki yazılacaktır.

Tarihimizin değerini gelecek kuşaklara aktarabilmek bizlerin milli bir yurttaşlık görevidir. Değilmi ki yaşadığımız çağda bir çok manevi değerlerimiz her gün anlam ve önemini kaybetmektedir. O zaman bu tarihi görevimizi yapmakta geç kalırsak, tarih bizleri affetmez.

30 Ağustos; kaderine el konulmuş, her türlü özgürlük ve yaşama hakkı elinden alınmış (Mondros ve Sevr müzakereleri) bir milletin emperyalizme dur!…dediği gündür.

30 Ağustos Zafer bayramı ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir’de kutlanmıştır. Resmi olarak zafer bayramı ilan edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur.

30 Ağustos şehitlerimizi anma günüdür. Bugün bağımsızlığımızı nasıl kazandığımızı yeniden hatırlama günüdür. Bugün 30 Ağustos zafer bayramında hayatlarını feda ederek bizlere bu Yurdu armağan edenleri anma günüdür. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye için yaptıklarından dolayı vicdan borcumuzu ödeme günüdür. Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı; bayramınız kutlu olsun!

Özgür ve hür olmanın ne kadar değerli ve kutsal olduğunu hepimiz biliyoruz. Özgür olmayı bir de Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinden öğrenelim…buyurun!

>>Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevi, hususi ve resmi hayatımın her safhasını yakından bilenlere bu aşkım malumdur.

Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim.

Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vaz geçinceye kadar, amansız düşmanıyım.<<

Mustafa Kemal ATATÜRK

Bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

30 Ağustos 2014

11 YAŞIN ALTINDAN ÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I I )

bonzaibölüm2>>Hayvan deneyimi dahi yapılmadan, çocuklarımıza satılan öldürücü zehir!<<

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.
Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!
Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir. Bu tehlikenin sebeplerinden birisi de; “bonzai” denen sokak esrarının, esrardan daha ucuza satılması ve sosyal medya üzerinden temin edilebilmesi.

AVRUPA RAPORUNUN DEVAMI

Bonzai Türkiye’ye ne zaman girdi?

Uyuşturucu ekimi, üretimi, kaçakçılığı ve kullanımının büyük sorun olmaya devam ettiği dünyada artan fiyatlar, küçük eroin organizasyonlarını daha karlı olduğunu düşündükleri çeşitli uyuşturucu maddelerine yöneltiyor.

Türkiye’de de önemli bir sorun olan uyuşturucu kullanımı, başta gençler olmak üzere bağımlılarını hayattan koparmaya devam ediyor. Genellikle “bir defadan bir şey olmaz” denilerek başlanılan uyuşturucunun pençesinde olan kişiler, para bulamadığında çeşitli yöntemlere de başvuruyor. Uyuşturucunun en ucuzunu almaya çalışan bağımlılar, bazen kurye olarak da kullanılıyor. Uyuşturucu ticareti yapan şüpheliler, çaresiz kalan bu insanların durumundan her fırsatta faydalanmaya çalışıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının (KOM) 2012 Faaliyet Raporundan derlenen bilgiler, son günlerde bonzai türü uyuşturucunun giderek yaygınlaşmasının ip uçlarını da gözler önüne seriyor.

2011 yılı KOM raporunda, afyonun Afganistan’daki tarla çıkış fiyatının yükselmesi ve afyon üretimindeki düşüşün eroin fiyatlarına yansıdığı, artan fiyatların küçük eroin organizasyonlarını daha karlı olan maddelere yönelttiği belirtiliyor. Öyle ki; bu dönemde yapılan değerlendirme ve tespitlerde, 2010 ve 2012 yılında sigara kaçakçılığına karıştıkları tespit edilen 122 kişinin geçmiş dönemde 50 gram ve üzeri eroin kaçakçılığına karıştıkları görülüyor.

Bonzai, 2010 ve 2011’de küçük miktarlarda getirildi

Sokak dilinde “bonzai” olarak bilinen “1-naphthalenyl methanone”, diğer adıyla JWH-18 grubu sentetik kannabinoid türevi bir uyuşturucu madde. Bonzai, genellikle diğer kurutulmuş bitki kırıntılarına emdirilmek suretiyle kullanıma sunuluyor. Sentetik kannabinoid türevlerinin Türkiye’de bitki kırıntılarına emdirilmesi haricinde sıvı ve toz halde yakalamaları da gerçekleşti.

Sentetik kannabinoid türüne her geçen gün yeni türevler ekleniyor ve piyasaya sürülüyor. Birçok ülke de bu durumdan olumsuz etkileniyor. Türkiye’de ilk defa 2010 yılında görülen sentetik kannabinoid türevleri, 2011 yılında yasa kapsamına alındı. 2010 ve 2011 yıllarında küçük miktarlarda Türkiye’ye getirilen bonzaide, 2012 yılında yüklü yakalamalar oldu. Bunun yanında sokak satıcılarına yönelik gerçekleştirilen operasyonlarda miktarı az olmakla birlikte, tek başına ya da diğer uyuşturucu maddelerle (çoğunlukla esrar ve sentetik hap) birlikte ele geçirildi. Raporda, Türkiye’de 2010 yılından itibaren bonzai yakalamalarında artış görüldüğü vurgulandı.

2012’de 391 operasyonda 896 kişi ile birlikte 197 kilogram bonzai ele geçirildi. 2011 yılına göre bonzai yakalanmalarında görülen 18 katlık artış, yakalama yapılan il sayısının 21’den 47’ye çıkması Türkiye’deki pazarın gelişimi hakkında ipuçları veriyor.

2011 ve 2012 yılında yapılan yakalamaların büyük bölümü, ülkenin batı illerinde gerçekleşti.

Sentetik Kannabinoid (Bonzai)

Bonzai olarak adlandırmakta olduğumuz yeni nesil bu uyarıcı madde genel olarak uluslararası polisiye literatürde ‘’ spice’’ adı altında tanımlandırılmaktadır. Ülkemizde kullanımın hızla artmakta olduğu bu uyarıcı madde üretiminde sıklıkla kullanılan bonzai ağacının yaprakları sebebi ile bonzai adını almıştır. En önemli husus burada kurutulan madde olarak herhangi bir başka bitkinin yapraklarının da kullanılabiliyor olmasıdır.

07.01.2011 tarihli ve 2011/1310 sayılı B.K.K. (13 Şubat 2011 tarih ve 27845 sayılı Resmi Gazete) Tarihli BKK kararınca uyuşturucuların murakebesi kanunundaki uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin listesine ekleninceye kadar yoğun bir kullanım alanı bulmuştur.

Bahse konu B.K.K da 2. Maddede adı geçen maddeler şunlardır;
Sentetik kannabinoidlerden:

a) JWH-018 – b) CP 47,497 – c) JWH-073 – ç) HU-210 – d) JWH-200 – e) JWH-
250 f) JWH-398 – g) JWH-081 – ğ) JWH-073 methyl derivate – h) JWH-015 – ı) JWH-122
i) JWH-203 – j) JWH-210 – k) JWH-019

Karar kapsamında suç teşkil eden maddelerin Esrar ın etkin maddesi olan THC ye benzer etkilere sahip olması sebebiyle kuru otlara emdirilmek suretiyle esrar görünümü kazandırmaktadır. Çok az miktarlardaki etken maddeden yüksek miktarlarda üretim yapılabilmesi maddenin polisiye manada mücadelesinde hem zorluğuna hem de önemini ortaya koymaktadır. Genel olarak çin menşei olarak ortaya çıktığı söylese de herhangi bir yerde üretiminin kolay mümkün olduğu bilinmektedir.

Spice adı altında İnternet üzerinden, online satış sitelerinden 2006 yılından itibaren satışında artış görülmesi ile dikkat çekmiş ve tahminen bu ivmesi 2004 yılına kadar gittiği düşünülmektedir. Zengin aromalı Egzotik tütsü, insan kullanımı için değildir şeklindeki ibarelerin aksine yoğun olarak dumanı çekilerek kullanılan ve esrara benzer etkiler yaratan bir maddedir.

Spice silver, spice gold,spice diamond, Spice Arctic Synergy, Spice Tropiccl Synergy, Spice Egypt, Yucatan Fire, Smoke, Sence, ChillX, Highdi’s Almdröhner, Earth Impact, Gorillaz, Skunk, Genie, Galaxy Gold, Space Truckin, Solar Flare, Moon Rocks, Blue Lotus, Aroma, Scope gibi bir çok farklı isim ve ambalaj adı altına satılmaktadır.

Üçüncü bölümde buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
21.08.2014

ÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I )

BONZAIÖLÜME GİDEN YOL… BONZAİ / BÖLÜM ( I )

Değerli okurlar,
Dünya uyuşturucu pazarında esrara alternatif olarak pazarlanan bonzai hakkında Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli raporundan derlenerek hazırlanmış olan bu raporu geniş bir araştırmadan sonra okumanız için yayımlıyorum.
Raporun uzunluğu nedeniyle bölümler halinde yayımlayacağım bu yazıyı, takip edin; okuyun ve okutturmaya çalışın!
Çünkü; bonzai denen uyuşturucu özellikle gençlerimiz arasında rağbet görmesi, gençliğimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir.
Avrupa Uyuşturucu Ve Uyuşturucu İle Mücadele Birimi tarafından 27.05.2014 tarihli bönzai hakkındaki raporuna girmeden önce; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) in raporuna bir göz atalım.

TÜİK’in raporuna göre:

ÖNCE SÜRÜNDÜRÜYOR SONRA ÖLDÜRÜYOR

TÜİK araştırmasına göre, son dönemde yol açtığı ölümlerle kamuoyunun gündeminde yer alan uyuşturucu madde bonzainin Türkiye’de kullanım yaşı 11’in altına düştü. Geçen yıl 48 binden fazla çocuk bağımlılık yapan madde kullanımı nedeniyle güvenlik birimlerine getirildi. Çocukların yaklaşık 4 bin 500’ünün esrar, 213’ünün bonzai, 118’inin eroin ve 171’inin de hap kullandığı tespit edildi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) araştırması, Türkiye’de bonzai kullanımına ilişkin çarpıcı sonuçları ortaya çıkardı. AA muhabirinin TÜİK araştırmasından derlediği bilgilere göre, geçen yıl 48 bin 374 çocuk bağımlılık yapan madde kullanımı nedeniyle güvenlik birimlerine getirildi. Çocukların 32 bin 849’unun sigara, 4 bin 439’unun esrar, 213’ünün bonzai, 171’inin hap ve 118’inin de eroin kullandığı tespit edildi. Çocukların bir kısmının da “uçucu”, “yapıştırıcı” ve “çözücü” tabir edilen maddeler kullandığı belirlendi.

Araştırmada, Türkiye’de bonzai kullanım yaşının 11’in altına kadar düştüğü ortaya çıktı. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde bonzai kullanan çocukların 165’inin yaşı 15-17 aralığında, 42’sinin yaşı 12-14 aralığında, 6’sının yaşı ise 11’in altında olduğu belirlendi.

Kullanımı sonrasında denge kaybından, konuşma güçlüğü, kısmi bilinç kaybından ölüme varan ciddi sonuçlara neden olan bonzainin, tedavi süreci de bir o kadar zorlu. Kalp atışlarını hızlandırması nedeniyle kullanıcılarına ölüm korkusu yaşatan bonzai nedeniyle, intihar vakıaları da yaşanabiliyor.

AVRUPA RAPORU BAŞLANGIÇ

Bonzai Nedir?

Sokaklarda genel olarak “bonzai” olarak adlandırılan uyuşturucu gerçekte Sentetik Cannabinoid ismi altındaki birçok maddeden oluşmaktadır. Tamamen kimyasal olan bu maddeler bazı bitkilerin kurutulmuş yapraklarına emdirilerek yapılmaktadır.
Sentetik Kannobionidler etkilerini tespit etmek için insan ve hayvanlar üzerine deney yapılmadan piyasaya sürülmektedir.

Tamamına yakınının insanlar üzerindeki etkisi bilinmeden kullanımı artmıştır.
Bu maddeler esrar etkisi vermesi sebebi ile sentetik esrar olarak kullanım alanı bulmaktadır.
Dünya genelinde Spice silver, spice gold,spice diamond, Spice Arctic Synergy, Spice Tropiccl Synergy, Spice Egypt, Yucatan Fire, Smoke, Sence, ChillX, Highdi’s Almdröhner, Earth Impact, Gorillaz, Skunk, Genie, Galaxy Gold, Space Truckin, Solar Flare, Moon Rocks, Blue Lotus, Aroma, Scope gibi bir çok farklı isim ve ambalaj adı altına satılmıştır.
Avrupa genelinde Spice olarak adlandırılmakla birlikte satışının “Plant food” “not for human use” (İnsanlar için değildir) şeklindeki ibareler bulunan paketlerde satışa sunulmuştur.

Başka bir “herbal incense” veya “herbal product” olarak da piyasaya sürülmüştür. Kimyasal olan bu maddenin zehirleyici özellikleri sebebi ile insan sağlığına verdiği zararlarının Herbal ürün olarak adlandırarak sağlığa zararlı olmadığı algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

İkinci bölümde buluşmak üzere… Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.08.2014

TOPLUM VE GELECEK

CYMERA_20140706_165753Eğer gelecekte dünyanın gelişmiş milletler topluluğunda yerimizi bulacaksak; her şeyden önce “yaşadığımız çağı kendimiz yaratmalıyız”! Bunun yolu ise eğitimden geçer…
Başkalarının yarattığı çağı yaşayan toplumlar, bir gün kaybolmaya mahkumdurlar… Fiziki anlamda yaşasalar da, ruhlarını kaybederek kimliklerini unuturlar!
Bunun örneğini; Türklüğü inkar ederek, “ümmet” olduğunu iddia edenlerde görüyoruz. Ümmet diye bir ırkın olmadığını anlatamadığımız süre, özümüze dönmek şansımız da her gün biraz daha azalarak bir gün kaybolacaktır.
Türk olmanın İslam dünyasının bir parçası olarak ümmet olmaya engel olmadığı nasıl bir gerçekse; Mehmet Akif’’in; “ırkıma yok izmihlal” (yıkılmak, çökmek)
demesinin de ırkçılıkla alakası olmadığı gibi.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

BRAVO!

abgehaktÜlkemizdeki seçim propagandalarını izlerken tarihin gerilerine gittiğimizi hüzünle algılıyorum.
Yine mezhep ayırımcılığı, yine etnik tartışmalar ki; bizleri sadece bölünmeye çalışan zihniyetler, seçimlerin ana maddeleri olmuş.

Efendim… Sen Alevisin, sen Sünni sin. Sen ümmet-sin, sen değilsin. Sen hırsızsın, sen daha hırsızsın. Senin kıçın açık, senin ki kapalı. Camiye gittin mi, Kiliseden çıktın mı?

Yahu Allah aşkına!
Bu nasıl bir seçimdir ki: Kimse bir program üzerinden tartışma yapmıyor?
Eğitim, sosyal, dış siyaset, toplumun hangi sorunları vardır? Kimsenin dingilinde değil.

DEMEK Kİ, SORUNLARINI TAM ÇÖZMÜŞ BİR MİLLETİZ, BRAVO!

O zaman sormak lazım ki; bu siyasetçilere ihtiyacımız var-mıdır ? Dedikodu yapmayı bu siyasilerden mi öğreneceğiz?

Ayıptır be dostlar, dünya bize gülüyor!

 

BÜLENT BEY! …GÜLSEK Mİ, YOKSA AĞLASAK MI?

001weinen>> Bülent Arınç Bey! Siz önce; Kadınımızın toplumda yüksek sesle ağlamasını durdurun da, sıra gülmesine gelsin!<<

Aslında                 susmaya kararlıydım ama olmadı. Beni zorladınız Bülent Arınç Bey… Zorladınız!

Öyle uzun yazacağımı da düşünmeyin Bülent Arınç Bey! Yaptığınız sosyal eleştireler de haklı olduğunuz noktalar var. Ancak şikayeti yapan siz olursanız, bu işte bir çaprazlık da var!

Bu ülkenin tüm temel taşlarını yerinden oynatan sizler değil-misiniz?

Uyguladığınız turbo kapitalizm sistemin sadece alış verişte kalacağına inandınız mı Bülent Bey?

Her yıl 15 milyar dolar değerinde ithal ettiğiniz telefonların susacağına nasıl inandınız Bülent Bey?

Biliyor-musunuz Bülent Arınç Bey!

Siz… Kadınımızın toplumda gülmesini yasaklayabilirsiniz; çünkü sizin ıssız odalarda akan gözyaşlarından haberiniz yok!

Çünkü sizin sessiz çığlıklardan haberiniz yok!

Bülent Arınç Bey!

Önce; Kadınımızın toplumda yüksek sesle ağlamasını durdurun da, sıra gülmesine gelsin!

 

Ne demişti 15 yüzyıldaki saray şairimiz?

“Dünyada bir kadının gülmesi kadar güzel bir şey yoktur”!

 

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

31.07.2014

 

 

DUA VE DİLEKLERİM İÇİN DİZ ÇÖKÜP EL AÇTIM YARABBİ!

weise roseAllah’ım, bu akşamki Kadir gecesi hürmetine!
Bizlere verdiğin yüce İslam dini hürmetine diz çöküp yalvarıyorum!

O yüce dinimizi bozanları, onu istismar ederek kullananları, onu siyasete bulaştıranları, onun adına insan kafalarını keserek futbol oynayanları, onu insanlara yanlış anlatanları, onu gösteriş için etiket yapanları, İslam dünyası içerisinde zulüm yapanları, altın lavabolarda oturanları, halkını aç bırakanları, halkını eğitimden mahrum edenleri, halkına bilgi dünyasını kapatanları, kadınına hürmet göstermeyenleri, çocuklarını dövenleri, büyüklerine saygılı olmayanları, sokakta kol kola yürüyüp yolu kesenleri, trafikte hava atanları, mahkemede yalan söyleyenleri, yanlış karar veren hâkimleri, rüşvet alarak hatalı evrak düzenleyenleri, toplumun sosyal düzenini bozanları, yetim hakkı yiyenleri, insan kalbi kıranları, kibrinden yürürken yollara sığmayanları, ihtiyacı olmadığı halde devletin sosyal fonundan aldığı kömürü köşe başında satanları…
Nihayetinde bizlere vermiş olduğun tüm nimetleri ve insanı insan yapan tüm değerleri bir tarafa iten tüm kullarına vermiş olduğun “O” keşfi zor olan beyin ile düşünmeye yönlendir yarabbi!

Âmin!
Kadir geceniz mübarek olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
23.07.2014

 

KİMSE KİMSENİN YANINDA OLMASIN, DOĞRUYU SÖYLESİN YETER!

Streit_480pxHepimiz biliyoruz ki, İsrail ile Filistin arasında yıllardır süren acımasız bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Ve hepimiz biliyoruz ki, bu yaşanan insanlık dramında iki tarafında suçu vardır; bir tarafın az, bir tarafın daha çok.

Ve biz Türkler, inanç kültürümüzün doğrultusunda her zaman ezik olanın yanında olmayı kutsal saydığımız için ve üstelik Filistin halkının çoğunun Müslüman olması nedeniyle de her zaman onların yanında olmak istedik. Bu durum çok doğal bir refleks olsa da; doğruluğu tartışılmalıdır.

Elbette ki Filistin halkına haksızlık yapılmaktadır. Bu haksızlık yeni de değildir. İsrail devleti kurulacak olduğu zaman, 1948 yılında, Filistin’de iki devlet statüsü ön görülmüştü. Birleşmiş Milletlerin bu planı önce Araplar tarafından ret edilmiştir. Buna rağmen Birleşmiş Milletler bu kararı gerçekleştirmek için hala yükümlüdürler. Ancak Hamas gibi tüzüğünde Yahudi devletine yaşama hakkı tanımayan bir manifesto ile Filistin halkı kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

Kimse kimsenin yanında olmasın, doğruyu söylesin yeter!

 

1)            İsrail soykırımına doğru gidiyor. Bu plan uzun vadelidir. Amaçları; Tevrat’ta sözde vaat edilen coğrafyaya hâkim olmaktır. Bu plan Büyük Orta Doğu (BOP) planıdır. Bu plan için Orta Doğu yansa da, onlar için hiçbir şey hedeflerini şaşırtmayacaktır!

2)            Avrupa ise; tarihinden utanarak İsrail taraftarı olsa da, uyumlu Filistin halkına yardım etmeye hazırdır. Merhum Yaser Arafat’ı ve devamı olan Mahmut Abbas’ı tanımış olmaları bunun kanıtıdır!

3)            Amerika güçlü olsa da, İsrail konusunda bir şey yapacak durumda değildir. Para muslukları Yahudilerin elindedir. Birde, Bil Clinton’un büyük çabalarla bir araya getirdiği İsrail Filistin antlaşmasının Filistin tarafından ret edilmesi vardır. Amerikalılar bunu da unutmuş değildirler!

4)            Hamas tribüne oynamaktan vaz geçerek, halkını Gazze hapishanesinde esaret altına alarak İsrail’e savaş sebebi vermekten kaçınarak, çözümü uluslar arası platformlara taşımalıdır. Ancak bundan önce tüzüğünü değiştirmek zorundadır. Bu günkü tüzüğüyle, kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

5)            Hamas Filistin halkının bölünmüşlüğünden vaz geçerek, tarihi hatasını acilen düzeltmelidir!

6)            Hamas; şu anki mevcut tüzüğüyle, dünyada hiçbir devleti Filistin davası için kazanamaz; tüzüğünü acilen düzeltmelidir!

7)            Hamas’ın başında olanlar; >>“Bu Yahudileri ümmetin önünde diz çöktüreceğiz”<< sloganıyla Gazze’ye sıkışmış olan Haktan alkış alabilir ama Filistin halkı için hiçbir şey yapamaz; aksine, İsrail bombalarını halkının üzerine çeker!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.07.2014

GAZZE SAVAŞINI İZLERKEN, BAŞKA NE GÖRÜYORSUNUZ?

3lükoalisyon10 günden beri Gazze’yi havadan vuran İsrail, kara harekâtıyla savaşın şiddetini artırarak, Hamas’ın alt yapısını tamamen yok etmek kararında ısrarlı olduğunun altını çizmektedir. Ajanslar ise; 20 üzerinde Filistinlinin ve bir İsrail askerinin öldüğünü bildiriyorlar.

İsrail ile Hamas arasındaki savaş, sadece Gazze’de değil, sosyal medya üzerinden de tüm şiddetiyle sürüyor. Her iki tarafın da twitter üzerinden yaptıkları paylaşımlar gösteriyor ki, bu savaş öncekilere benzemiyor. İsrail sayaçları, Hamas’ın attığı raketleri sayarken, Hamas’ın sayaçları öldürülen Filistinlilerin sayılarını paylaşıyor. En son baktığımda İsrail’in sayaçlarında 1248 Hamas raketine karşılık, Hamas’ın sayfasında 191 Filistinlinin öldüğü görülüyordu. (Savaşın 9 günüydü)

Bu savaşta bundan daha önemli olan bir başka durum ise; Mısır ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki beraberlik. Bu durum resmi olmasa da, gözden kaçması da mümkün değil.

Batı gözlemcilerine göre; 2009- 2012 Gazze savaşlarında İsrail’i şiddetle kınayan Mısır ve Suudi Arabistan, bu savaşta susmayı tercih ediyorlar. Arap dünyasının bu iki büyük devletinin bu davranışı nasıl izah edilebilinir? Mısır’ın Gazze kapılarını açmaması başka nasıl izah edilebilinir?

Bence bu beraberliğin arkasında yatan sebep; Arap dünyasının her iki büyük devletinin Hamas’ın ana besleyicisi olan Mısır’daki Müslüman kardeşlere karşı olmalarıdır. İkinci sebep ise; Amerikan İran yaklaşımı olarak düşünülmelidir. Mısır’daki darbenin destekleyicisi olan Suudi Arabistan, Müslüman kardeşlerin bir gün kendi krallıklarının da taşlarını sallayacağından korkmaktadırlar. Bunu Mısır’daki darbeye yaptıkları petrol-dolar yardımlarından anlamak mümkündür. Bu yardımı alan darbeci Mısır hükümeti de, Suudi Arabistan’ı desteklemekten başka bir çözüm üretmekten acizdir.

İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki resmi olmayan bu üçlü koalisyonun asıl hedefi ise; İran’ın olası bir Amerikan İran anlaşmasında, Orta Doğuda güç kazanmasını önlemektir.

Siz başka ne görüyorsunuz? Tartışma açıktır, buyurun!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

18.07.2014

GAZZE’DE ÖLENLERİN SORUMLULARI KİMLERDİR?

hamas raketenweideDeğerli okurlarım,

Yaklaşık 70 yıldır süregelen Filistin’deki insanlık dramı, yeniden kan akımıyla devam ediyor.

Bu nasıl bir meseledir? Bu dünyanın düzeni yok mudur? Herkes haklı mıdır? Herkes haksız mıdır?

Yazıyı uzunca yazmaya gerek olmadığı gibi, geniş bir analiz için de bu sayfalar yeterli değildir.
1) Mısır’daki Müslüman kardeşlerin güç kaybı, Hamas’ında güç kaybına sebep olmuştur. Bu kaybolan gücünü kurtarmak için; Hamas kendi halkını esir alarak İsrail’e karşı kalkan olarak kullanmakta olması, Hamas’ın Filistin halkı için yapacağı en kötü bir durumdur.
2) Hamas, kendileri tarafından bölünmesine sebep oldukları Filistin halkının birliğini yeniden düzelterek, yapmış oldukları tarihi hatayı ortadan kaldırıp, Filistin halkının beraberliğinin yeniden sağlanmasını oluşturmalıdır. Tüzüğünde ret ettiği uluslar arası barış girişimlerini desteklemelidir. Silah zoruyla kazanamayacağını bildiği macera yolunu bırakarak, diplomatik girişimlere ağırlık vermelidir.
3) Hamas; kendine güç saydığı raketlerin İsrail’e boyun eğdiremeyeceğinin bilincinde olarak; en uzun mesafesi 160 km olan bu raketlerle; üstelikte İsrail’in güçlü füze savunması karşısında İsrail’i tahrik ederek savaş sebebi oluşturmamalıdır.
4) Gelelim İsrail’e. İsrail hükümeti kullanmış olduğu askeri güç ile hedefin çok ötesine geçerek sebep oldukları ölümlerin insanlık suçu olduğunu bilmelidirler. Filistin halkının hakkı olan özgür devlet olmak şansının önünde durmamalıdır. İstila ettiği Arap topraklarını boşaltarak, 1967 sınırlarına razı olmalıdır. Birleşmiş Milletlerin 1948 yılındaki iki devlet statüsünü kabul ederek, Filistin halkının hakkını gasp etmekten vaz geçmelidir. Anayasasındaki: “Kudüs İsrail’in bölünmez başkentidir.”maddesini düzeltmelidir. Bunları yapmadığı süre, bu dava için ölenlerin, gerek Filistin, gerekse İsrail tarafından olsun; asıl sorumlusu olduğunu bilmelidir.
5) Başta Amerika olmak üzere, Avrupa birliği ve dünya Yahudi lobisi, İsrail’e verdiği desteği durdurmadığı süre, Gazze’deki ölümlerden sorumludurlar.
6) Arap birliği (eğer varsa) Filistin halkına geniş kapsamlı olarak maddi destek vererek, Filistin halkının gelişiminde destek olmadıkları süre, Gazze’deki ölümlerden aynen sorumludurlar. Gerekirse, rizikoya girmekten kaçınmayarak, 1973 yılında yaptıkları gibi; petrol ambargosunu düşünmelidirler.
7) Rusya ve diğer Kafkas ülkeleri gibi, Orta Asya ülkeleri de, diplomatik yolları zorlamadığı süre, Gazze’de yaşanan ve sonu belli olmayan bu felaketlerden sorumluluk paylarının olduğunu bilmelidirler.
8) Osmanlı’nın mirasına el koyan İngiltere, Filistin halkı için daha fazla sorumluluk üstlenmediği süre, Gazze’deki insan kıyımından sorumludurlar.
9) Türkiye Cumhuriyeti, İsrail Filistin arasındaki bu insanlık dramında içe dönük sloganlar yerine, daha aktif olarak uluslar arası platformlarda boy göstermelidir. İsrail ile ilişkilerini dondurmayı dahi göze almalıdır. İsrail’in Orta Doğuda daha fazla güç sahibi olmasının Türkiye için de yarınların tehlikesi olduğunun bilincinden hareket ederek, Orta doğu politikasını yeniden masaya yatırmalıdır. Kurulacak olan Kürt devletinin İsrail için en büyük kazanç ve Türkiye için en büyük kayıp olacağının bilincinde olarak, boğduğu kendi askeri gücüne yeniden nefes almak şansının zeminini hazırlayarak, yaptığı hatayı düzelterek, Orta Doğuda gerçek bir denge gücü olduğunu ortaya koymalıdır. Tüm bunları göz ardı ederek, iç siyasette bazen çok lüzumsuz olan çekişmelerde sarf edilen enerjiyi yeniden kazanabilmek için, her konudan bir vazife çıkarmayacak kadar soğukkanlı olmalıdır.
10) Sonuç: Gazze’deki bu savaşın sonunda fazla bir şey değişmez. Ölenler ölür. Hamas attığı raketleri yeniden alır. İsrail yaptığı savaş harcamalarını birilerine fatura eder. Ve Dünya kendi utanması gerektiği bu insanlık dramından pay çıkarmadan yoluna devam eder. Bizlerde kabul olmayacak dua ve beddualarımızla, bazen gözyaşı, bazen de hırsla olayları kısa zamanda unuturuz… Her zaman olduğu gibi!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
13.07.2014

HAYATIN ANLAMINI ARARKEN, İÇİMİZDEKİ POLİSİ ÖLDÜRDÜK MÜ?

CYMERA_20140706_165753Doğmuşum, buradayım!

Ne için, kimin için varım?

Tüketici bir makine miyim?

Yaşadığım hayatın anlamı var mıdır?

Elbette ki hayatın bir anlamı vardır! Onu arayıp bulmak herkes için farklı yol ve ifadelerle izah edilebilinir görünse de… Öyle sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçektir!  Yaratılışın mucizesi olan doğum noktasıyla, ölüm noktası arasındaki zaman çizgisini, hayat olarak, yaşam olarak tanımladığımıza göre; meseleyi bitmiş diyerek rafa kaldırabiliriz(!) …mi? Elbette ki hayır!

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu İnsanın tarihiyle başlamış olan ve binlerce düşünürler tarafından farklı ifadelerle izah edilmeye çalışılmıştır. Bazılarına göre; hayatın anlamı kişisel düşünce ve izah ile açıklanırken; otonom özgürlüğü öne çıkarmaya çalışmışlar. Bir diğerleri ise; hayatın anlamını izah ederken; kolektif düşüncenin ağırlığına önem vererek, sosyal düzeni düzenleyen yasaların önemine dikkat çekerek, hayatın bütünlüğünü öne çıkarıp, yaşamın müşterek olduğunun vazgeçilmez olmasına önem vermişler.

Bir başka düşünürler ise; hayatın anlamını; Tanrı’nın üstünlüğünde ve onun ilahi emirlerinin üst dogma olmasında ararken, ilahi gücü kader ile anlatmaya çalışmışlar.

Bu üç felsefi ayırımlı düşünceden yola çıktığımızda, hayatın anlamını nasıl anlayabiliriz? Bu farklı düşünceleri bir araya getirmek mümkün müdür?

Birileri, hayatın anlamı “X” dır söylese; bir başkası “X”in anlamı nedir diye sorduğunda, ona nasıl bir cevap verebiliriz? Eğer buna bir cevabımız yoksa(?) Bir hiçliğe mi düşmüş oluruz?

Friedrich Nietzsche; “hiçliği” kötümserlik olarak algılar ve aşılmasının İnsanlık için zorunlu olduğunu ifade ederken; insanlığın kaybettiği değerlere dikkat çekerek insanlığa karşı duyduğu sitemi ; “Tanrı’yı öldürdük” diyerek tanımlar! Yani; yüce ilahi gücün yarattığı tüm canlılara, özelikle insanlığa vermiş olduğu kutsal değerleri öldürdük der! Ben; Friedrich Nietzsche kadar kesin ve keskin söz kullanmak yerine; “içimizdeki polisimi öldürdük”? …diye sorgulamak istiyorum!

İnsanın fıtratında zaten var olan doyumsuzluk, çağımızın en büyük hastalığı olduğunun farkında olmadan hayatın anlamını anlamak zordur diye düşünüyorum!

Bir tarafta; özgür ve otonom olmak isterken, kendimiz ve çevremiz için sorumluluk taşıdığımızı öğrenmek hayatın anlamına değer vereceğini unutmak mümkün müdür?

Kolektif sosyal yaşamda alınan kararların, bireysel çıkarlar için kullanılmasının hayatın anlamını yok edebileceğini unutmak mümkün müdür?

İnanç dünyamızın özü olan İlahi kaynaklardan, insanlık için gelen emirleri evirip çevirip kuşa benzetmenin; hayatın anlamına zulüm olduğunu göz ardı ederek inkâra kadar gidecek olan yolda nasıl bir “hayat anlamı” olabilir ki?

Siz ne dersiniz? “içimizdeki polisi öldürdük mü”?  Yani, bizleri değerli kılan değerleri unuttuk mu? Doğunun medeniyet anlayışını bertaraf ederek, sanayi medeniyetini mi üstleniyoruz? Bu sanayi medeniyetini filtresiz kabul etmek mümkün müdür?

Tüm bunları sorgularken “hiçliği” kabul ederek, kötümser olmak yerine; hayatın bizi yaşamasına müsaade etmeden, hayatı kendimizin yaşamasını oluşturduğumuz zaman, hayatın anlamını da anlamış oluruz!

Evet… Yorumlarınızı bekliyorum!

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

9.7.2014

 

GELİŞEN TEKNOLOJİ VE KAYBOLAN İNSANLIK

KRIGE>> İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!<<

1945 Yılında sona eren 2. dünya savaşından sonra görünürde küresel barış olsa da; aslında hiçte öyle olmadığı tarihi bir gerçektir.
Eski çağlardan beri insanlık tarihinin şekillenmesinde süregelen siyasi iktidar, toprak iddiaları ve ham madde için yapılan savaşlar, günümüzde de aynen devam etmektedir. Kapitalizm ruhunun azgınlığından kurtulamayan İnsanlık; para uğruna ürettiği silahları, İnsanların birbirlerini öldürmesi için sürekli olarak bir moda ürünü gibi pazara sürmesi; gelişen teknolojinin zirvesine ulaşırken; İnsanlığın yolda kaldığını gözlemek, İnsanlık adına utanç verici bir durumdur!
Dünyada olan savaşların farkında olmadığımız…ya da algılamadığımızın sebebi ise; tüm dünyadaki siyasetçilerin ve onlara hizmet eden basın ve medyanın büyük kazancı olması da; İnsanlığın altından kalkamayacağı ayrı bir yüz karasıdır.

Gelişmiş ülkelerin vatandaşları dahi; dünyada barış olduğuna inanırken; sadece kendi ülkelerinden söz ettiklerinin farkında bile değildirler. Yapılan savaşların sorumluluğunu üstlenmek şöyle dursun; haklı olduklarını da iddia edecek kadar manipülasyon edildiklerinin de farkında olmadıkları hiçte şaşırtıcı değildir.
Gelişmekte olan; yada az gelişmiş ülkelerin halkları; zaten savaşların aktörleri olarak seçilmektedir. Aktörü olduğu için de, işi anlayana kadar, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor. Sonuç olarak milyonlarca İnsanın yaşamına son verilirken; milyonlarca çocuğun anasız babasız kalması; milyonlarca kadının namusuna tecavüz edilmesi, bir yerlerde karanlığa bürünerek sisli bir dünyada kaybolup gidiyor. Ve tüm bunlar olurken; birileri bir yerlerde silah sanayi üzerinden kazandığı paraların şerefine kadeh kaldırıyor. Ne yazık ki; kadehlerini kaldıranlar da; evinde ekmeği, ayağında donu, okulunda dersliği olmayanlar tarafından alkışlanmaya devam ediliyor.
İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!

1945 sonrası savaşlarının korkunç bilançosu:

1946-1949 Yunan İç Savaşı
1946-1954 Fransız Çinhindi Savaşı
1947-1949 Filistin savaşı
seit 1948 Myanmar’da silahlı çatışmalar
1950-1953 Kore savaşı
1954-1962 Cezayir savaşı
1956 Süveyş Krizi (ikinci Arap-İsrail savaşı)
1956-1959 Kuban devrimi
1957-1962 Batı Yeni Gine için Hollanda-Endonezya savaşı
1957-1975 Vietnam Savaşı
1960-1989 Namibya kurtuluş mücadelesi
1960-1996 Guatemala’da sivil çatışmalar
1961-1974 Portekiz Sömürge Savaşı
1964 Yılından beri, Kolombiya’daki iç savaş
1966 Yılından bu yana Çad iç savaşı
1968-1979 Bask İç Savaşı
1969’dan beri Papua ve Papua Barat illerinin bağımsızlığı için mücadele
1969-1997 Kuzey İrlanda İç Savaşı
1974-1991 Habeşistan (Etiyopya) iç savaşı
1975-1990 Lübnan iç savaşı
1977-1989 Vietnam-Kamboçya Savaşı
1978-2005 Aceh İç Savaşı (Endonezya)
1978-1989 Afgan iç savaş ve Sovyet müdahalesi
1979 Çin-Vietnam Savaşı
1980 Yılından beri ülkemizde adını koymadığımız PKK terörü ile süren ve hala bitmemiş olan iç çatışma.
1980-1988 İran-Irak savaşı
1982 Lübnan savaşı
1983-2009 Sri Lanka’da iç savaş
1987-1993 İlk İntifada, Gazze / Filistin / İsrail savaşı
1988/1991 Yılından bu yana Somali İç Savaşı
1989-1996/1999-2003 Libeya iç savaşları
1990-1991 İkinci Körfez Savaşı (BM-Irak Koalisyonu)
1991-2001 Yugoslavya iç savaşları
1994 yılından bu yana Belucistan çatışmaları
1996-1997 Birinci Kongo Savaşı
1998-2003 İkinci Kongo Savaşı
2000-2005 İkinci İntifada İsrail Filistin savaşı
2001 Yılından bu yana Afganistan’da savaş
2002-2007 Fildişi Sahili’nde iç savaş
2003-2011 Irak savaşı
2005-2010 Çad’da iç savaş
2006 Lübnan savaşı
2006-2009 Üçüncü kongo savaşı
2008-2009 Gazze (Hamas) / İsrail savaşı
2009 Yılından bu yana, Taliban Pakistan arasında çatışma
2010-2011 Fildişi Kıyısı iç savaş
2011 Libya’da iç savaş
2011 Libya’ya 2011 yılında Uluslararası askeri müdahale
2011 Yılından bu yana, Suriye’de iç savaş
Ve devamıyla şimdiki Irak İŞİD arasındaki mezhep savaşı.

İşte içinde bulunduğumuz dünya bu durumda.

Listelenen tüm savaşların kurbanlarının kesin sayılarını bilmek asla mümkün olmayacaktır.
Mümkün olan bir şey varsa;
İnsanoğlu geliştirdiği teknolojinin esaretinden kendisini kurtaramayarak; yaratılışında saklı olan asıl mucizenin İnsan olmak olduğunu çoktan unutmuş olduğunu anlamakta geç kalmışlığımızdır!

Sevgiyle kalın…!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.06.2014

BABAMA MEKTUP

 ZELIHA~1>>Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.<<

Yazan: Zeliha Karaosmanoğlu-Kaya

Değerli dostlarım!

Bu Yılki babalar gününde; bir özlemin nasıl ifade edildiğini, bir hasretin nasıl dile getirildiğini, yürekte olan sızının nasıl da hıçkırıklara döndüğünü anlatan bir mektup yayımlıyorum. Mektubu; Rahmetli Yılmaz Karaosmanoğlu’nun kızı Zeliha hanım, 2000 Yılında, babalar gününden bir gün sonra kriz geçirerek ölen babasına yazıyor. Yani tam 14 Yıllık bir ayrılışın özlemiyle.
Özünde hiç bir değişim yapmadan yayımlamak istediğim bu mektubu, mutlaka okumalısınız!

Şimdiden tüm babaların ve onlara baba olabilmede eşlik eden, onlar ile yaşamı artısıyla, eksisiyle paylaşan annelerin de bu güzel gününü kutluyorum!

Sevgili Babacığım,

Seni kaybedeli tam 14 yıl olmuş. 16.06.2000 Yılında aniden bizi bırakıp gittin.

Hiç beklemediğimiz ve şok ederek seni kaybettiğimiz o günden bu yana koskoca 14 yıl geçmiş.

Oysa senin o kocaman sevgi dolu yüreğin, siluetin ve sesin hala kulaklarımda çınlıyor.

Gittin gideli hayalin benden hiç uzaklaşmadı ki. Sadece özlemin, hasretin içimi yakıyor, kavuruyor babacığım.

Seni hep ilkokulda, okulumuza geldiğin heyecan ve hevesle; bizi okutmak için çırpındığın görüntünle hatırlıyorum.

Birde beni koluna takarak, sokakta afralı, tafralı ve gururla yürüyüşümüzü hatırlarım.

Erdoğdu’da ki Köseoğlu kahvesine bile beni götürmüştün. Orada höpürdeterek çay içişini hatırlarım.

Evlendikten sonra bile koskoca kadın olmuştum, Melek ve beni kucağına alıp, öpüp, koklayıp; “Gülizar bu kadar güzel kızlar olur mu ? Eniştelerim ne kadar şanslı çocuklar” deyişini ve “ Bu kızlar evlendi ama hala onları evlendirmemiş-im gibi, benim kızlarım evdeymiş gibi, hiç uzaklaşmadım” deyişini.

7 çocuk, tek maaş , sürekli kurulup, kaldırılan sofraları hatırlarım.

Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.

Nasıl o kadar zengin gönüllüydün sen BABACIĞIM?

Senin Karın en güzeliydi; kızlarında öyle. Oğulların ise senin gibi yakışıklı; hepsi sana benziyorlar. Kardeşlerin ise en çok sevgiye layık olanlar. Eniştelerin en akıllı ve iyi delikanlılar. Kardeşlerinin çocuklarını bile en çok seven amca sendin. Hepsiyle ilgilenir , sever ve gurur duyardın.

Ne kadar büyük bir sevgi dünyan varmış babacığım… İnsanlardan nefret ettiğini hiç görmedim. Sevgiye doyduğunu da görmedim. Çok saf, temiz; ama korkusuz kocaman bir yüreğin vardı babacığım…

Baba ve Anne sevgisine de açtın. Çocukluğunda yaşadığın yetimlik seni öyle çok etkilemişti ki… Sevgiye hiç doyamadın. Gelinlerini bile kızlarından ayıramayacak kadar çok sevdin.

Elif’in kanepede uyurken üstünü şefkatle örtmüş sün sen. Elif’de bunu sevgiyle, gururla hep anlatır bizlere.

Bir kez bile öz yada üvey kardeş ayrımı yaptığını duymadım. Tüm kardeşlerini inanılmaz seviyordun. İnan ki bana baba, senin onlara duyduğun sevgiyi insanlar öz kardeşlerine duymuyormuş, bunu da büyüyünce anladım.

İstanbul’dan Trabzon’a gezmeye yada bir cenazeye gelmiştin. Erdoğdu’da buluştuk, beni köfteciye götürdün. Orada gözlerindeki mutluluğu hiç unutamam babacığım. Sen yedirmeyi de , paylaşmayı da inanılmaz çok severdin.

Bir defasında annem anlatmıştı.

Bir gün İstanbul’da Okmeydanı’nda Trabzonlu bir arkadaşını görmüş sün. Hastanede onun la koşturmuş, sonra Kaptığın gibi habersiz eve getirmişsin. “Gülizar sofra hazırla” demişsin, acaba yemek var mı yok mu diye aklına dahi gelmemiş.

Tabi ki sen anneciğimin kadınlığını, mutfak becerisini tartışmayacak kadar emindin.

Babacığım!

Zeki’nin 2 oğlu oldu; Yılmaz ve Bedirhan. Yılmaz’a senin adını verdi. Adı gibi Yılmaz bir delikanlı olmuş.

İlhanın bir paşası var; adı Berkant. Adeta ilhan gibi; iri ve sevgi dolu…

Talat‘ın 2 kızı var; Sudenaz ve Sıla. Sılayı Anneme ve bana benzetiyorlar. Sudenaz ise; inan babacığım tam bir Prenses. Annemin biricik prensesiydi Sudenaz. Sude bir yana dünya bir yana idi Annemin gözünde. Sudenaz okulu, okumayı çok seviyor. Tam senin istediğin gibi; inşallah okuyacak ve ilerleyecek baba. İkisi de çok tatlılar, inan bana babacığım, çok tatlılar!

Hele Ayhan…onun senin gözünde özel yeri vardı, biliyorum. Onunda İlayda ve Gülizar adında iki tatlı kızı oldu. İlayda’sı çıtı pıtı çok güzel bir kız. Tipini annesinden yüzünü Ayhan’dan almış. Gülizar’ı çok minik, onun gözleri masmavi baba. Bakalım zamanla kime benzer. Ama acayip güzel bir bebek Gülizar, tıpkı Annem gibi.

Aydın Ağabeyimin de, Eren’den sonra bir Murat’ı oldu. İnanılmaz akıllı ve yakışıklı tabi…babası gibi!

Sen torunlarının hiçbirini göremedin babam. Damla, Eren, Aysu ve Cansu tanıdığın tek torunların oldu BABİŞKOM.

Maalesef diğerlerini tanıyamadın, göremedin, sevemedin, öpüp koklayamadın.

Senin gidişinin ardından Annem çook hastalıklar çekti. Göz yaşları hiiç kurumadı Annemin. Çok ağladı ardından, seni sayıkladı yıllarca… Hep seni anardık. Her gece bıcır bıcır konuşurduk annemle. Onuda 15 Mayıs 2011 de senin yanına koyduk, biliyorsun babacığım!

İkinizin Mezarını birleştirdim babam…Sen Anneme çok düşkündün. Yan yana değil, aynı Mezarda yatmanızı istedik. Sizi çevrele-dik; artık iki kişilik… ama tek mezarda yatıyorsunuz.

Babammm!! Benim kocaman yürekli, dağlar kadar güçlü, yokluğuna alışamadığım, çok ama çok özlediğim babacığım!

Yine geldi bir Babalar günü daha. Biliyorsun! Sen babalar gününden bir gün sonra gittin. Tıpkı annemin anneler gününden bir hafta sonra gitmesi gibi. Sizleri unutmak mümkün değil babacığım!

Her yerde babalar konuşuluyor, hevesle hediyeler bakılıyor ya… buruyor beni babam, içim sızlıyor!

Bizde mezarınıza geliyoruz ara ara…Hasretimiz belki diner diye.

Zeki Trabzon’a taşındı babacığım. Artık daha rahat gidip geliyoruz yanınıza.

Yıllardır içimde birikti hasretin, özlemin ve sevgin. Hem çok zaman oldu özledim, hem de bugün gibi her şeyinle Dimağımda duruyorsun. Sevgini, sesini, cıvıl cıvıl neşeli hallerini, iştahla yemek yiyişini, bize öpücük göndermelerini, arkamda bir dağ gibi duruşunu özledim babam!

Kaç baba kızının çeyizini 6 katlı evin en üstüne sırtında taşır bilmiyorum; ama sen taşıdın baba! Hep içim acır o günü hatırlayınca. Keşke sen taşımasaydın! Birde, işe girmek için ne çok yalvarmıştım sana. Çok ağlamıştım da,sonunda pes etmiştin.  Tanıdığın Vedat beye elimden bir çocuk gibi tutarak getirmiştin beni; gülerek hatırlarım hala o günü babacığım!

Hatırlar-mısın…birde apandisit ameliyatı olmuştum da, sen beni acile yatırmış tın. O gece seni eve yolladılar da, sabah gelirsin dediler. Sen geldiğinde ben ameliyatta imişim; çok ağlamışsın  “Kızım bensiz, yanında yokken ameliyata aldılar diye”. Çok koymuş sana. annem öyle söylemişti babacığım!

Ameliyat dönüşümüzde o zaman taksi ne gezer, Sen zaten otobüs işletmeleri amiri idin. Otobüse bindiğimizde, sen; “açılın, açılın, kızım ameliyat oldu; yer verin “deyip beni oturtmuştun. Kendimi adeta prenses gibi hissetmiştim ama çok da utanmıştım… böyle yaptın diye. Ne bileyim ki, senin sevgi ve şefkatinin tavanlarda olduğunu..

Hala daha senin nasıl bu kadar öngörülü, cesur ve aydın bir insan olabilme ne şaşırırım. Her gün alınan 6 ekmeğin yanında, bir gün bile eve gazetesiz gelmemen le gurur duyuyorum. İnsanlar evine düzenli gazete hala daha almıyorken, sen o zamanlar dahi hiç gazetesiz gelmezdin. Sen işten gelirken gazete kokunla gelirdin;..bayılırım o kokuya.

Biliyor-musun baba?… Eve ekmek almayı unuttuğum oldu ama, gazeteyi hiç unutmadım ben de…..tıpkı senin gibi.

O köyden gelip, şehirde kızını okutup, bu kadar çok güvenip, arkasında duran, onunla gurur duyan, senin yaşıtlarında bir baba yoktu oralarda biliyorum. Şimdilerde var. Ve seni örnek alan yeğenlerin de var … Akrabada gurur duyduğumuz doktorlar, mimarlar, öğretmenler ve daha pek çok kızımız var.

Seni anlatmak; günlerce, sayfalarca sürer biliyorum babacığım!

Seni çok seviyorum, özlüyorum, arıyorum, anıyorum; her an kalbimdesin Babişkom…kalbimdesin!

Nurlar içinde uyu, Allah’ın Rahmeti üzerinize olsun babam!

Anneme selam ve sevgilerimi söyle…unutma sakın!

İnşallah Cennette Kavuşmak ümidiyle Allah’a emanet olun BABAM…!!

Ellerinden öperim, yanaklarından öperim Babam…!!

 

Sizi çok seven kızınız ZELİŞ.

 

Zeliha Karaosmanoğlu / Kaya

14. Haziran 2014

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürüDüşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

 

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

 

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

Not:

Soma faciası nedeniyle 19 Mayıs için ayrıca bir paylaşım yapmak içimden gelmiyor.

Tüm milletimizin bu Yıl buruk geçen 19 Mayıs bayramını içtenlikle kutluyorum…sevgiyle kalın!

 

DOKUNMA…ACIYOR İŞTE

DOKUNMABu akşam bir sızı var yüreğimde;
Dokunma…
Ellerim bağlı;
Dilim dönmüyor…
Saramam seni gecenin karanlığında…
Sokulma.

Açma maden çukuru yüreğimin kapısını!
Görme içimdeki kara sızıyı!
Dokular titreşim yapıyor;
…yüreğimde.
Acılar feryat ediyor…susarcasına…
…ciğerimde.
Dokunma…!

Karanlık gecenin sessizliğinde.
Kulaklar çınlatan suskunluğuma.
Avuçlarımda kalan son özlemimle.
Rahat bırak beni;
Dokunma…!
Ben feryat ederken duymayan sendin!
Susunca anladın kimsizliğimi!
Şimdi sen feryat eyle!
Bağır çağır istersen!…ama;
Bana dokunma!

Dokunma bana sen…ordaki…evet, sen!
Sende…dokunma!
Heyy sen, alttaki!
Sana diyorum…orda üstteki!
Sağımdaki…
Solumdaki…
Heyy sen…! Kalemi bozuk serseri!
….mürekkebi tükenmiş mecnun…
Sizde duyun…duyun artık!
Dokunmayın yüreğime!
Bozmayın sessizliğimi!
Ben karanlığa alışmışım!
Rahat bırakın da uyuyayım artık!
Sonsuzluğuma…

Dokunmayın yarama diyorum!
Acıyor işte…
Dokunmaaaaa!…dokunma.
Dokunma……acıyor işte…(?)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
19.05.2014

NE OLDU BİZE ?

Y-YERKEL>>“Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !“<<

Ne oldu bize?
Rahatlık mı battı diyeceğim ama…dilim dönmüyor; çünkü herkesin rahat olmadığı belli.
Kibir hat boyuna çıkmış ama…neyimize kibirleniriz pek de bilen yok.
Mucit olmadığımızı bakan ağzından duymuştuk. Yazdığımız klavyeyi başkaları icat etmiş. 18 milyon trafiğe açılmış motorize araçların arasında bir tane kendi emeğimizle ürettiğimiz araç yok. Eğitimde, iş güvenliğinde, İnsan gelişiminde hep arka sıralardayız. Sinirlerimiz çok zayıf, sigorta çabuk atıyor. Yani…kibirlik bir halimiz yok!
Peki ne oldu bize…neden dünyanın diline düştük?

Ağalık paşalık tutkusu, ruhumuzun saklı köşelerinden sıçrayışa geçince hakimiyetimizi kaybediyoruz. Öfkemizi yenmek şöyle dursun, öfke arayan bir millet olmuşuz.
Günaydın diyeni, selam vereni şüpheliler arasında görmek istiyoruz.
Yaşadığımız coğrafya, heyecanlı İnsanların coğrafyası olduğunu bilmek bazen duygularımıza eşlik ederken, yüreğimizdeki acıların ifadesinde yardımcımız olsa da; aynı heyecan bizleri bazen sonu belli olmayan maceralara da getirebiliyor.

Başımıza bir facia, bir afet geldiğinde, ülkenin her kesimini de içerisine alacak bir kriz masası oluşturup olayların koordinasyonunu, akımını, idare ve sevkini yönlendirecek kişilerin düşünce ve tecrübelerini kullanmak yerine…tv lerde tartışmalar başlatarak, her kafadan bir ses anlatımlarıyla vatandaşın kafasını daha da fazla karıştıran sözde bilim adamlarına işi bırakıyoruz.
Particiliğin hat safhaya ulaştığı ülkemizde, ölülerimizin mezarları başında da siyaset yapmayı bir beceri olarak algılıyoruz. Birileri kalkıp da; elmanın elma, biberin biber olduğunun tespitini de yapsa, hemen arkasında siyasi düşünce vardır fikrine kapılıp, elmanın da biberin de gerçek olduğundan şüphe ediyoruz; onu diyenleri de doğduğuna pişman edebiliyoruz.

Hislerimizi kamçılayan sloganlar atan arsızlar da var aramızda. Lafı tersine çevirenler olduğu gibi, lafın özünü değiştirenler hiçte az değil. Hükumet sözcüleri bazı resimleri izah ederken; insanımızın düşünce gücünü zorluyor.
İş kazaları tarihini bize yansıtan sn. Başbakanımızın sözleri hiçte sıcak değildi. Soma’da ki maden faciasını geçmişteki 150 – 200 Yılın iş kazalarıyla izah etmesi ise; soğuktu…çok soğuktu; duygularımıza rehber olamadı.

Yüreği yaralı İnsanlar vurgun yemiş balinaya benzer. Onların duyguları bazen edep sınırını da zorlayarak öfkeye dönüşebilir; kriz durumlarında bunu anlamak çok önemlidir.
Her bağıranı düşman olarak görmek bir idarecinin işi değildir.
Devlet erkanı gittiği yere, yeteri kadar korumalarıyla gidiyorsa, devlet erkanının kişilerle doku irtibatı olmaz, olamaz. Olsa olsa taziye için olur, kavga için değil. Bu olmayış her şeyden önce güvenlik sorunu ile bağımlıdır. Eğer güvenlik ile sorumlular bunun önünü alamıyor-salar, ifa ettikleri görevde yanlış bir yerdedirler, acilen evlerine gönderilerek yerlerine uzman kadro alınmalıdır.

2014 Yılına gelmişiz ama, hala ilkel şartlar altında emek vererek, modern yaşam standardını yaşamak istiyoruz. Sömürüye dur diyecek gerçek bir sendikamız yok; onlarda kendilerini sömürü düzenine kaptırmışlar. Sivil toplum örgütlerimizin adı kalmış sadece…kendilerini duymak, önerilerini beklemek sabır işi.
Dünyanın bilim adamları Ay’ı çoktan bırakmışlar; uzayın sonsuzluğunda yaşam emareleri ararken, biz hala birbirimizle siyasi kavgalarla uğraşıyoruz. Uzlaşıdan uzak tutumumuzla…aklın yolunun bir olduğunu unutmuşuz!

Ne demişti Ay’a ilk ayağını basan Neil Armstrong?
“That’s one small step for man… one… giant leap for mankind.” = „Bu adım, bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için bir sıçrayıştır“
Buradan yola çıkarsak; bizde İnsanlık adına, barış adına, şunu diyebilmeliyiz ki…yarınlar için bir şeyler yapabilmenin yolunu açalım ve öz eleştiri kültürümüze katkıda bulunalım; çünkü öz eleştiriye bu günlerde her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

>> “Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !”<<

Mehmet Nuri Sunguroğlu
5/17/2014

SOMA

SOMAİhmalkarlık, rehavet severlik, vurdumduymazlık, bencilliğin sardığı sarhoşluk neticesinde yaşanan felaketler hiç bir insanın kaderi olamaz, asla olmamalıdır da.!!

ON BEŞ BİN İŞ YERİNE BİR HEMŞİRE, BİN HASTAYA BİR-BUÇUK DOKTOR

Resim 226Gece gündüz bizlere hizmet veren doktorlarımız, kişisel sağlık sınırlarını da aşarak bu ülkenin İnsanlarına hizmet vermektedirler.  Bazen dövülürler, bazen de övülürler ama; onlar verdikleri meslek yeminine sadık kalmayı hiç unutmazlar.

Bir Alman doktor arkadaşımla dünyadaki sağlık sorunlarını konuştuğumuzda; hekim eğitimindeki dengeyi de konuştuk. Dr. arkadaşımın söylediklerini aynen buraya ekliyorum.

>>Biz hekimler dünyanın neresinde olursa olsun, aldığımız eğitim aynı değerdedir; çünkü malzememiz hep aynı olmuştur. Eğer bir ülkede sağlık sorunu çözülmemiş ise; suçu doktorlarda değil, sistemde aramak gereklidir<<…dr. arkadaşım.

Tabi ki asıl sorun; ülkemizde yeterli hekimin olmadığıdır. Sağlık personelimiz çok azdır. Hizmet alan hasta sayımız çok fazla olduğu gibi, hizmet almak kültürümüzde henüz gelişmiş değildir.

Geçenlerde KTÜ Tıp fakültesi Tıp öğrencileriyle (resimde görünenler) kısa bir sohbetim oldu. Hepsi genç çocuklar, geleceğin hekimleri. Meslek öğreniminde öğrenime doymayan bir hallerini izledim. Bu durumun beni çok mutlu eylediğini de buraya eklemek istiyorum.

Alttaki istatistiklere bakılırsa; insan bırakın hasta olmayı, Yıllık periyodik olan grip alışkanlığından da vaz geçmek istiyor(!)…

ÜLKEMİZDEKİ HEKİM SAYISI

Türkiye’de 100 bin kişiye 153 hekim düşüyor.

AB ortalaması 322, tüm Avrupa ülkeleri (Rusya ve Eski Doğu Avrupa ülkeleri de dahil) ortalaması, 340 hekim.

100 bin kişiye düşen hekim sayısı; Yunanistan’da 535, Balerus’ta 484, Gürcistan’da 455, Rusya’da 431, Azerbeycan’da 377, Ermenistan’da 344, Bulgaristan’da 363. Türkiye’de ise sadece 153 hekim!

Türkiye, hekim sayısı bakımından 52 ülke arasında 50. sırada.

Olaya bütünüyle baktığımızda, Türkiye’de hekim sayısı yönünden giderek artan ciddi sorunlarımız var.

İşçi çalıştıran iş yerlerinin (apartmanlar dahil), 30 Aralık 2012 tarihinden itibaren “risk değerlendirmesi” yapmaları ve yaptırmaları gerekiyor.

Risk değerlendirmesi ekibinde de “iş yeri hekimlerinin” bulunması gerekiyor.

Ancak, iş yeri hekimi zorunluluğu yukarıda belirtilen tarihlerde (örneğin kapıcı çalıştıran apartmanlarda 30 Haziran 2014’ten itibaren) başlayacağı için şu aşamada, risk değerlendirmesi bakımından iş yeri hekimi gerekmiyor.

İş Kanunu ile ilgili düzenlemeler yapılırken, Türkiye gerçeklerine bakılmadan “ezbere” hareket edilmiş gibi görünüyor.

Şu anda “skandal” denilebilecek bir tablo ile karşı karşıyayız.

Sadece iş yeri hekimi değil, “iş yeri hemşiresi” yönünden de sorun var.

Belgeli 147 iş yeri hemşiresi var. İş yeri sayısı ise, apartmanlar dahil 2.5 milyon civarında! Bir hemşireye 15 bin iş yeri düşüyor!

Sonuç olarak; sahada iş yeri hekimine ihtiyaç var. Kanun yürürlükte ve cezalar yazılmakta. Yazılacak olanlar da yolda.. Bu sayılarla işverenler iyice köşeye sıkışacak. Söz konusu yönetmelik yürürlükte olmaya devam ederse Sağlık Bakanlığındaki hekimler ayrılır ve iş yeri hekimliğine geçerlerse o zaman durum daha da kötü olabilir.

İş yeri hekimi sorununu çözmek için acil çözüm gerekiyor.

 

Sağlıklı günler her daim sizlerle olması dileğiyle…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

13.05.2014

ACİL…ÇOK ACİL!!…ACİLEN ÇÖZÜM ARANIYOR!

acil-1>>“Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor.<<…başka izahı var mı?

Ülkemizde son Yıllarda sağlık sektöründeki gelişmeler tabi ki sevindiricidir. 1980 Yılında babam için Trabzon’da bulamadığım Kristalize-Penisilin iğnesini, bir arkadaşımın aracılığıyla Of’dan bir eczanenin gizli deposundan satın almıştım.

Günümüzde yapılan tüm sağlık yatırımları, geçmişe göre çok iyi olduğu kesin olmasına rağmen…yeterli değildir!

Özellikle acil olarak çare aradığımız sağlık servislerimizdeki durum çok vahimdir. Bu durumun, sağlık personeli tarafından değil, hizmet almak için acile baş vuranlar tarafından yaratılması daha da vahim bir durumdur.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak’ın İngiliz Avam Kamarasındaki bir konuşmasında ülkemizin acil durumu hakkında diyor ki:

Yıl boyu acil servis hizmeti alan hasta sayısı 90 milyon, kendi nüfusundan fazla acil hastaya bakan bir sistemle karşı karşıyayız.

Yılda 10 milyon MR çekilen, 2 milyar kutu ilaç tüketilen bir sistemimiz var.

1000 kişiye 1,4 doktor düşerken, 1000 hastaya da 2,5 yatak düşmektedir.

Hekimlerimiz günde 100-120 hasta bakmak durumundadır. Yılda yaklaşık 700 milyon hasta bakan sağlık sisteminde, ortalama her vatandaşın doktora başvurma sayısı yılda 10’a ulaşıyor.

Sağlık bakanlığının verilerine göre; ülkemizde kamu hastaneleri kurumuna günlük ayakta başvuran hasta sayısı 766 bin. Acil servise gelen sayı ise 232 bin hasta olduğu ve bu acil servislere başvuran hastaların %70’inin acil olmadığı.

Takriben aynı nüfusa sahip olan Almanya’da durum nasıl?

2012 verilerine göre:

Federal Almanya’da günlük acil hizmete başvuru sayısı 188 olarak kayıtlara geçerken; Yıllık hekim ve hastanelere başvuru ve tedavi gören hasta sayısı 17,4 milyon

Sayılara yakından bakalım!

Türkiye Yıllık hasta sayısı: 700 milyon. Almanya Yıllık hasta sayısı: 17,4 milyon.

Türkiye Yıllık acil başvuru sayısı: 90 milyon. Almanya acil başvuru sayısı 6,8 milyon olarak kayıtlarda görülüyor.

Korkunç bir rakam!

Asıl korkunç olan ise; halkımızın sağlık sistemini nasıl da istismar ettiğidir. Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor. Bir ihtimal de; kuyruklarda beklemek istemediği için…yani; hakkına razı olmadığı için acile koşarak zaten az olan doktorlarımızın zamanını çalarak diğer gerçek acil olanlara da hizmeti engelliyor.

Sağlıklı günler dileğiyle…

Mehmet Nuri Sunguroğlu.

10.05.2014

 

AFGANİSTAN

Afghan villagers gather at the site of a landslide at the Argo district in Badakhshan

AFGANİSTAN

Sanki toprağına acılar ekilmiş Afganistan’ın.
Bitmeyen acıların tohumları dökülmüş ovalarına.
Mevsimler beklemeyen;
Her mevsimde yeşeren,
Acılı tohumlar ekilmiş tarlalarına.
İçerde savaş baronları;
Dışardan düşman bombaları…
…ve yaralı yürekler.

Afganistan…

Otuz beşinde şimdi;
Rus bombalarının açtığı çukurlara dikilen ağaçlar.
On beşini dolduracak Amerikan çizmesinin izleri.
Açlığı ekmek;
Acıyı katık yapan yaralı yürekler.
Peştun’iyle Tacik’iyle.
Hazara’sı Özbek’iyle.
Beluci’si Türkmen’iyle.
Ezilmeyen benliğiyle…
Dik yürüyen yiğtlerin diyarı…

Afganistan…

Soğuk olur Hindukuş’un dağları
Yağmurludur Pamir’in yaylaları
Geçit vermez Amu Derya suları
Kurak olur tarlası ovaları
Afganistan…
Doğasında saklı olan felaketiyle
Sanki bir başka diyar, sanki bir başka dünya…

…Afganistan
Açlığı ekmek
Acıyı katık yapan yaralı yüreklerin diyarı…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
04.05.2014

 

AFFETME BİZİ GİZEM… TOPLUM OLARAK SUÇLUYUZ !

GIZEMSevgili GİZEM!

Henüz altı yaşında aramızdan ayrıldın. Hunharca işlenmiş bir cinayet seni bizden aldı. Şimdi arkandan dualar okuyup, Allah’tan rahmet dileyerek vicdanımıza olan borcumuzu ödeyeceğiz! Ne kadar üzüldüğümüzü anlatabilmek için kelime dağarcığımızda olan tüm kelimeleri dizeler halinde sıralayacağız. Ancak…bütün bunlar seni geriye getirmeyecek. Sen artık aramızda değilsin ve bir daha da olmayacaksın.

Bizler ki; ülkemizde çocuklarımızın değerini bilmekte aciz kalmış toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; dövülen eşlerin sesini duyduğumuzda sivil cesaretimizi kullanarak polise telefon edemeyen bir toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuğumuzun gelişiminden, eğitiminden, beslenmesinden vb. tasarruf ederek harcamalarımıza başka türlü öncelik tanırız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuklarımızı koruyamaz hale gelmişiz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; Cinneti, şiddeti, sapıklığı, barbarlığı rutin olarak görür hale geldik…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; taciz suçundan mahkumiyeti dönüşü kahveye, mahalleye gelen ırz düşmanına geçmiş olsun deriz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Liste çok uzun sevgili Gizem…çok uzun ! O kadar uzun ki…tüm dünyayı bir kaç defa dolayacak kadar uzun…kin ve nefret, cinnet ve şiddet, sapıklık ve barbarlık akıyor dünyanın her tarafından.

Bu rezaletin birde raporu var sevgili Gizem !

UNICEF rapor etmiş bu rezaleti; okuyalım!

Dünyadaki Çocuk İstismarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu raporda hepsi olmasa da, olanlar bizleri utandıracak kadar yeterli.

– Dünya genelinde 246 Milyon çocuk, çalıştırıldıkları çeşitli işlerde emeklerinin sömürülmesine maruz kalmaktadır.

– Dünya genelinde 1.2 Milyon çocuk, ailelerinden koparılarak köle ya da işçi olarak kullanılmak üzere satılmaktadır.

– Dünya genelinde 300 Bin çocuk, 30′dan fazla ülkedeki çatışmalarda ellerine silahlar verilerek piyon asker olarak kullanılmaktadır.

– Dünya genelinde 2 Milyon çoğu kız çocuk, yine tacirler tarafından seks ticaretine alet olmaktadır.

Ülkemizdeki durum nedir ?

Bir adli Tip uzmanı olan ve ülkemizde bir çok projelere imza atan sn. Prof Dr. Oğuz POLAT Hocamızın bu konudaki açıklamalarına bir bakalım.

– Türkiye’de 42 bin çocuk sokakta yaşıyor.

– Yılda 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– Son 5 yılda, haklarında koruma kararı alınan ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda barınan toplam 14.398 çocuğun 2.678’i, yani yüzde 18,6’sının anne-babası tarafından ihmal veya istismar edildiği görülüyor.

– Suça itilen çocuk sayısı yılda yüzde 5 ile 10 oranında artıyor,

– Yılda 125.000 çocuk mahkemeye çıkıyor.

– Altı yaş altındaki çocuklarda fakirlik oranı yüzde 34 olduğunu, bu oran kırsal kesimde yüzde 40’a ulaşıyor.

– Sokakta yaşayan çocukların yüzde 11’i hiç okula gitmedi, yüzde 52’si madde kullanıyor.

– Sokakta  yaşamak ta en büyük etken ise aile içi şiddet.

– Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre yılda ortalama 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– İstismar ve ihmal, çocuk hakkında koruma kararı alınmasında ekonomik nedenden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Gelelim Türkiye’nin taciz ve tecavüz bilançosuna. Önce bizleri korumakla görevli olanların durumuna bir göz atalım.

Türkiye’de son 10 yılda ciddi oranda arttığı belirtilen taciz ve tecavüz vakıaları her gün yeni bir olayla karşımıza çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı verilerine göre son 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı…fakat hiçbiri ceza almadı.

Bunlar bizi koruyacak olanlardı.

Devam edelim!

Ayrıca kadınları istismar eden erkeklerin yüzde 83’ünü de eşler oluşturuyor.

Sadece 2002-2008 arası 62 bin tecavüz olayı kayıtlara geçerken, Adalet Bakanlığı’na göre katledilen kadınların sayısı son 7 yılda yüzde bin 400 yükseldi.

2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın katliamı sayısı, 2007 yılında 1011 olarak saptandı.

Tecavüze uğrayanların yüzde 50’si 18 yaş altında ve bunlardan yüzde 10’u erkek çocuktur.

5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest (mahrem sayılanlar arası ilişki) mağdurudur. 10/16 yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağdurudur.

Cinsel saldırganların yüzde 75’i tanıdık biridir.

Acil yardım hattını arayan kadınlardan yüzde 57’si fiziksel şiddete, yüzde 46,9’u cinsel şiddete, yüzde 14,6’sı enseste ve yüzde 8,6’sı tecavüze maruz kaldı.

TÜİK verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana gelmiştir.

Buna göre; 2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577, 2009’da 652 kadın tecavüze uğrarken, 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı yaşanmıştır.

 

Evet sevgili Gizemler, Ayşeler, Fatmalar…Ahmetler, Umutlar…bizleri toplum olarak sakın affetmeyin !

 

Bir daha olmaması dileğiyle; Gizem ve Umut Çocuklarımızın ailelerine [......] Allah’tan sabır ve metanet diliyorum.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

29/04/2014

EĞER SUÇUMUZ VARSA, HEPİMİZ DİZ ÇÖKELİM!

kniefall-11915 Yılı Ermeni olayları nedeniyle taziye bildirisi yayınlayan sn. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan; taziyesinin en önemli paragrafında şöyle diyor.
>> “20. yüzyılın başındaki koşullarda (1915 yılında ki tehcir olayları) hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi (başsağlığı dileklerimizi) iletiyoruz.<<

Sn. Başbakanım, tarihçilerin araştırmaları doğrultusunda, ben bu taziyenin dışındayım. Her ne kadar kendimi zorlasam da, bu taziye dilekleri bana göre değil.
Geçmişte ve günümüzde; bizler ile aynı vatanı paylaşan Ermeni vatandaşlarına karşı içimde hiç bir husumet olamasa da; 1915 olaylarına karışan, Osmanlı devletine karşı isyanı başlatan; Rus, İngiliz, Fransız desteğini arkasına alarak; yüzlerce Yıl Osmanlı devleti içerisinde yaşamış ve en üst makamlara kadar görev almış olan, Osmanlıyı zayıf zamanında yakalayan… milletimize karşı isyanı başlatan Ermenilerin ölülerine rahmet okumak şansım yoktur.
Hamile kadınımın böğrünü yaran, çocuğunu havaya atarak altına süngü tutan, kadınımızın, çocuğumuzun ırzına geçen, dedemi vurduktan sonra fındık ağacına yaslayıp ağzına dalga geçercesine sigara tutturan, o günün Ermenilerinin mezarı başında dua etmem imkansızdır ve onlar için taziye dileklerine katılabilmem her türlü ihtimalin dışındadır.

Başladıkları isyanı Doğu illerimizde zulme döndüren o günün Ermenileri; tehcirin de zeminini hazırlamışlardır. Ne gariptir ki; Batı illerimizden sürgün edilen Ermeni yoktur. Soykırımı yapacak olan bir devlet; Batı ile Doğu ayırımı yaparmıydı?
1970 Yılında Polonya’nın başkenti Varşova’da ki soykırımına uğrayanların anıtı önünde diz çöken Federal Almanya Şansölyesi Willy Brand’ın dedeleri suç işlemişlerdi, soykırımı yapmışlardı. Benim dedelerim ise; tarihinin hiç bir zamanında böyle bir suç işlememişlerdir. Mertçe savaşmışlar ve mertçe ölmüş, öldürmüşlerdir.

Bunun aksini; İstanbul’un istila Yıllarında Malta sürgünlerini yargılamak isteyen ABD destekli İngilizler dahi ispat edememişlerdir.

Biz; Türkiye Cumhuriyeti olarak istiklalimizi yeniden kazandıktan sonra: >Yurtta sulh cihanda sulh< derken; Ermenistan Cumhuriyeti kin ve nefreti anayasasına yazmıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti anayasasının özünü oluşturan 3. Maddeyi Ermeni anayasasından çıkarmadıkça…biz Türkler hangi adımı atarsak atalım, boşa çıkacaktır.
>Ermenistan anayasası Madde 3
1. Ermenistan Cumhuriyeti, Ermeni sorununun adil bir çözümü için uluslararası forumlarda ve hükumetler arası ilişkilerine devam eder.
2. Ermenistan Cumhuriyeti, devlet ve insanlığa karşı işlenmiş olan bu ciddi suçun yetkili uluslararası kuruluşlar, uluslararası toplum tarafından resmen tanınması ve kınanmasına ulaşmak için, Ermeni soykırımını kınayan sonuçlara ulaşmaya kararlıdır.<

Ayrıca Ermeni konseylerinin/komitelerinin tüzükleri de, anayasadan farklı olmadığı gibi, daha da ağır ve suçlayıcıdır.
1985 Sevr Ermeni üçüncü dünya kongresinde konseyin anayasası kabul edilen bildirinin c. ve d. bentleri de Ermeni anayasasının aynı olduğu görülmektedir.

>c. Türk işgali altındaki Ermeni topraklarını kurtarmak için tüm siyasi ve diplomatik yolları kullanmak.

d. Ermenilerin vatanlarına dönüşlerini örgütlemek ve bunun için hazırlıklar yapmak.<

Ermeni lobisi çalışmalarıyla bizi baskı altında bulundurmak isteyen batılı “dostlarımız” >Tarihinizle yüzleşin< diyorlar.  Fransa başkan Hollande diyor ki; bu taziye yeterli değildir, soykırımı kabul edilmelidir.

Fransa başkanı M. Hollande’ye sesleniyorum!

Gidin İsveç’de soykırımdan kurtulan 3-5 Laponla yüzleşin, sonra Amerika’da, Kızılderililerle yüzleşin, Fransa’da Cezayirlilerle yüzleşin, Afrika’da tüm soyları kırılanlarla yüzleşin… Kıbrıs’da, Kerkük’de, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Karabah’da, Balkanlar’daki toplu mezarların önünde naralar atanlarla yüzleşin!
…tabi ki… eğer yüzünüz varsa mösyö!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
26/04/2014

 

DEDELERİNİZ PEŞİN ÖDEMİŞLER, KİMSEYE BORCUNUZ YOKTUR!

23-nisan-ataturkBak evladım…dinle Çocuğum!

Eğer bir gün sana soran olursa;…23 Nisan nedir?
>>Türk milletinin bağımsızlık aşkının duygularıyla beslenen; EĞİLMEYEN BİR RUHUN HÜRRİYET VE ÖZGÜRLÜK kavramıdır!”<< …diye cevabını vermekten sakın kaçınma!
Bu cevabı verirken de; başını dik, göğsünü gergin, alnını açık tutmaktan sakın utanma!

Çünkü: Sana emanet edilen 23 nisan bayramının faturasını dedelerin peşin ödemiştir. SENİN kimseye borcun yoktur!
SEVGİLİ ÇOCUKLAR; 23 NİSAN ULUSAL  EGEMENLİK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

23 Nisan 2014

İRAN’DA TECAVÜZ MAĞDURUNA İDAM CEZASI

 >>Dünya bu haberle çalkalanırken, bizim medyada tek bir kelimeyle izine rastlanmayan bu haber; Türk medyasının bir başka yüz karasıdır!<<

iranli kadin

2007 Yılında Tahran’da 19 yaşında tecavüze uğrayan genç bir kadın için verilen idam cezası uluslararası protestolara rağmen infazını bekliyor.

 

Olayın perde arkası:

Tahsilini Tahran’da  bitiren Reyhaneh Jabbari, geçimini  bir iç dekoratör olarak sağlamaktadır.

2007 Yılında telefonu çalmıştı. Karşısında genç bir doktor vardı ve açmak istediği muayenehanesinin düzenlenmesi için Reyhaneh Jabbari’ye iş teklifinde bulunmuştu. İşi kabul eden Reyhaneh Jabbari, doktor olduğunu söyleyen Murtaza Abdolali Sarbandi ile buluşarak düzenlenecek olan eve giderler.

Yolda bir eczaneye uğrayan Murtaza Abdolali Sarbandi, (daha sonra anlaşılacak ki) eczaneden uyku ilacı ve koruyucu kondom tedarik eder. Sözde muayenehaneye dönüştürülecek olan eve girdiklerinde; Murtaza Abdolali Sarbandi genç kadına; >baş örtünü çikar< diyerek çirkin yüzünü gösterir.

Tecavüz sırasında kendisini korumak için bulduğu bir biçakla Murtaza Abdolali’yi omuzundan yaralayan Reyhaneh Jabbari, henüz şaşkınlığını üzerinden atmadan, eve bir başka erkek girer. Bu arada kaçmayı başaran Reyhaneh Jabbari, yakalanır ve ceza evine getirilir.

Yapılan mahkemeler sonunda, 2009 Yılında Murtaza Abdolali’yi öldürdüğünden ötürü idama mahkum edilir.

Bu Yılın Mart ayında infazı gerçekleşmesi gerekirken, uluslar arası çağrılar nedeniyle bu karar henüz uygulanmamıştır…ama; Reyhaneh Jabbari her an hücresinden alınarak idam sehbasına getirilebilir olarak beklemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, insan hakları örgütleri ve Birleşmiş Milletlerin çağrıları fayda verecek mi bilinmez ama; bilinen bir gerçek varsa, o da; tecavüze uğrayan bir kadının idam sehpasına gitmesi, İran’daki hukuk düzeninin ne durumda olduğunun bir aynasıdır.

Uluslararası Af Örgütünün gözlemlerine bakılırsa…;  Murtaza Abdolali Sarbandis’in İran istihbarat üyesi olması, verilen kararda tarafsızlık ilkesinin olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17/04/2014

NOT:

Reyhaneh Jabbari’nin idam infazının durdurulması için çağrıda bulunmak isteyenler alttaki bağlantıdan bunu yapabilirler.

Yapacağınız tek şey: Mail adresinizi, ülkenizi ve posta kodunuzu girmektir. Çağrı; AB başkanına, BM, başkanına ve daha bir çok uluslar arası kurumlara ulaşacaktır.

Haydin bakalım!

https://secure.avaaz.org/en/petition/Catherine_Ashton_Ban_Ki_Moon_Ahmad_Shaheed_Save_26_year_old_woman_from_being_hanged_in_Iran/?aYiIrhb

 

 

ÖNEMLİ OLAN ZOR OLANI BAŞARMAKTIR

anne baba cocuk>> Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz.<<

Kolaymıdır baba olmak…kolaymıdır anne olmak. Üstelik de yaşadığımız bu zaman diliminde kolaymıdır ebeveyn olmak?

Hayatta beklenen en güzel haberlerden biri, anne ve babanın duyduğu; „biz bir çocuk bekliyoruz“ haberidir. Bu mutlu haberin beraberinde getirdiği sorumluluk duyguları bizi biraz olsun düşündürse de… sevindiğimiz bu mutlu haberin hayatımız boyunca ağırlığını koruyacağı bir gerçektir. Yaratılışın mucizesi olan bu duruma hazırlanmak için önümüzdeki 9 ay olan zaman bize fırsat verecektir. Kendimizi bu mucizeye hazırlamak için; bu mucizenin bize tanıdığı olanak; „yaratılış mucizesindeki mucizeye ortak olabilmemizdir.“

Annelik bekleyen anneler için gelecek aylar her gün biraz daha zor günler olacaktır. Kendisini iyi hissetmediği günler, hormon değişimleri ve daha bir çok zorlukların beraberinde getirdiği değişimler… anne olmak sevincini engellemeyecektir.

Bir anneden tüm gücünü vermesini isteyen o doğum günü, annelerin en güçlü olması olduğu gündür. Tarif edilemeyecek sancılara katlanan anne, bebeğini kucağına aldığı an mutluluğun tadını tatmanın sevinciyle çektiği ızdırapları unutabilmesi, ayrı bir mucizedir.

Doğum sonrası sağlığına kavuşan Anneyi uykusuz gecelerin beklediği aylar takıp edecektir. Bu zorlu görevi nasıl başarabileceğinin verdiği düşünceler onu gündüzleri de yalnız bırakmayacak, bazen de karamsarlığa itecektir.

Aradan geçen bir kaç aydan sonra, bu zor günler yavaşça arka plana doğru çekilirken… her gün yeni ve farklı mucizeler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Büyüyen bebekle gözleşme anları başladığı anlar devreye girerken, gelişmekte olan Çocuğun beyni, etrafında olup bitene ortak olma zamanı gelmiştir. Anne ve babasını, kardeşlerini tanıyabilmek, seslerini ayırt edebilmek çağı ayrıca hissedilen bir mutluluk zamanıdır.

Bu değişimlerle başlayan bir yaşam, insanın oluşumunda atılan ilk temel taşlardır. Yaşama hazırlanış dediğimiz bu kısa zaman, çocuğun geleceği için verilen ilk yatırımlardır. Anne ve babaların çocuklarına verebilecekleri en sağlıklı „azık çantasının“ hazırlandığı zamandır bu dönem.

Çocuğun ilk güldüğü an, anne ve babalar için unutulmayan hatıralardır. Daha sonra oturabilmeye, kalkmaya, sürünmeye başlayan çocuk, anne ve babanın yardımları sayesinde kendisini güvenlik içerisinde hissederek hayata daha güvenli adımlarla devam edebilmeyi öğrenecektir.

Çocuğun ilk oyuncağa uzanmak, kolunu kaldırıp bir şeyler yapmak , yataktan alınmak istediği zaman geldiğinde, sevgi ve şefkat hissedebildiği anlar başlamıştır. Kendisine söyleneni anlamasa dahi, hissettiği sevgi şefkat duyguları onu bulunduğu ortamda güvenli ellerde olduğu kavramının ilk başladığı anlar olmakla; … >>ben bu ailenin bir üyesiyim<< bilincini oluşturduğu önemli gelişim anlarıdır.

Zamanın akımıyla ilk kelimeleri söylemeye başlayan çocuk, anne babayı da bazen şaşkınlığa düşürecektir. Sesli ortamlarda söylemeye çalıştığı yarım kelimeler tam anlaşılamadığı için, … annemi dedi, yoksa babamı dedi tartışmaları da, anne ve babanın mutlu anları olacaktır.

Çocuğun diş çıkarma zamanı geldiğinde, uykusuz gecelerin yeniden başladığı günler devreye girecektir. Çocuk için bu zor ve sancılı günler, anne ve babanın sabır ve şefkat vereceği en önemli zaman dilimidir.

Çocuğun 3 – 4 yaşları çağı anne ve baba için zor zamanlardır. Çünkü; çocuğun deney yapma zamanı gelmiştir. Denenmesi ne olursa olsun, bir şeyler yapma zamanıdır artık. Salondaki mobilyalara tırmanmak ilk deneyleri arasında olsa da, bu yeterli olmayacaktır. İlginç bulduğu ne varsa denemek isteyecektir. Pencereden bakmak, annenin mutfak bıçağını tutabilmek bunların arasındadır. Çocuğun bu çağı, anne ve baba için alarm sinyallarının kırmızı olduğu anlardır.

Farkında olmadan geçen zaman, çocuğumuzun yaşamında önemli değişimin başlayacağı günü getirmiştir artık.

Okula başlangıç

Önce güzel bir okul çantasına ihtiyaç vardır. Arkasından güzelim elbiseler, ayakkabılar alındıktan sonra evde ilk provalar yapılmaya başlanır… mutlu anlar yaşanır.

Anne ve baba için yeni görevlerin başladığı zamandır bu zaman. Çocuğun geleceği için atılan bu adımlar, en önemli adımlardandır. Anne ve babanın bu hayata hazırlık günlerini küçük görmeleri yapacakları en büyük hatalar olur. Çünkü; bu andan itibaren yapılan en ufak bir hata, çocuğun geleceğini etkileyebilen unsurlar arasında olacaktır.

Çocuğun üstlendiği görevler ise, her gün dahada artacaktır. Sadece okul dersleriyle kalmayacak olan bu eğitim çağı, çocuğun geleceğini damgalayan günler olacaktır. Okul eğitiminin yanında etik eğitiminde öğretilmesi olan bu yaşta; anne ve baba bu ağır sorumluluğu sadece öğretmene bırakırsa ki…bir çokları böyle yapmaktadırlar; en büyük hatayı yapmış olurlar. Toplumun sosyal düzenini öğretmek ilk aile terbiyesinin >>“olmazsa olmazlarındandır“…<<

Kabul etmeliyiz ki… Çocuklar anlatılandan daha fazla gördüğüyle öğrenen bir sosyal yaratıktır. Bu nedenle ebeveynler örnek yaşantılarıyla buna öncülük yapabilirlerse, en güzel eğitimi vermiş olurlar. Bunların başında evdeki saygı ve sevgi atmosferi en önemli olanlardandır.

Geriye dönük olarak hatırladığımızda, anne ve babamızın aralarında geçen diyalogların hafızamızdan silinmediğini ve bizi öyle veya böyle bir etki altında bıraktığını hatırlarız.

Okul döneminde, aile ve okul ilişkileri en önemli olanlar arasındadır. Bu aile okul ilişkilerinde öğretmen ve aile beraberliği, çocuğun hangi derslerde daha başarılı olduğu, hangiler de yardıma ihtiyacı olabileceğini saptayabilmek ve gerekli olanları yapmak, anne ve babanın önemli görevlerindendir.

Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz. Biz olmadan hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklarını, onlarda bir gün ebeveyn olacaklarını, toplumdan dışlanmadan yaşayabilmeleri için gerekli etik kavramların değerlerini öğretebilmek, anne ve babanın en önemli görevleri olduğunun bilincinde olmalıyız.

Topluma saygı vermeden saygı beklenemez kavramı eğitimin ana faktörlerinden olduğunu öğretebilmiş isek… kapımızı kimse çalmaz.

Zamanı gelmişken hatırlatmakta fayda vardır. Dünyada bu olanaklardan mahrum kalmış çocukları düşündünüz mü hiç?

10 yaşında emeğine el konan, okul nedir bilmeyen, üç kuruş için uykuya hasret kalarak çalışan milyonlarca çocuk bir kaç saat uyku ve bir lokma ekmek için çalıştırılıyorlar. Gırtlağı doymak bilmeyen, az kazançla yetinmeyen bazı kesimler… insan haklarını da tekellerinde tutmaktan utanmazlar.

Mutlu yarınlar için…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

16.04.2014

DÜNYA SİLAH SANAYİ VE ÖLDÜRÜCÜ İSTİHDAM

dunya silahDeğerli okurlarım,

Dünya silah sanayi her yıl ortalama olarak bir trilyon dolar miktarında silah üretiyor. Üretilen silahlar, bu silahları üreten ülkelerde önemli istihdam oluşturduğu bir gerçek. Kendi refahları için ürettikleri silahları kriz bölgelerine satmaları yasak olmasına rağmen; her üreten firma bunun bir yolunu bularak silah ticaretinden payını almaya çalışıyor.
Dünya silah sanayini elinde tutan ülkelerin başında ABD,Rusya,Almanya olduğu gibi daha bir çok ülkeler bu pastadan payını almaya çalışmaktadır. İşin paradox (zıt) tarafı ise; aynı ülkeler her gün insan haklarını tespih çekercesine dillerinden düşürmezler. Yine bu ülkelerdir ki…dünya düzenini kendi istedikleri yöne çevirmek için bir an bile zaman kayıp etmeden bu silahları kullanmaktan tereddütleri olmaz.
Bu üretilen silahların yılda ne kadar insanın hayatına mal olduğunu sadece tahmin edebiliriz. Gerçek sayılarını hiç bir zaman öğrenmek şansımız olmayacaktır.

Yakın tarihimizde yaşanan savaşların sadece bir tanesini haklı olarak görebilmek mümkündür: Sırbıstan (eski Yugoslavya) savaşına haklı olarak müdahale edilmiştir. Saray Bosna’da Sırbıstan hükumetinin uyguladığı çirkin ve gaddarca soykırımına bir son verilmeliydi.
Afganıstan ve Irak savaşları siyasi düşüncenin sebep oluşturduğu savaşlardır. Bu düşüncelerin temelini oluşturan; başta petrol olmak üzere daha bir çok yer altı kaynakları, yayılma ve pazar oluşturmak politikasıdır. Ayrıca orta doğuda etkin olmak ve Orta doğu halklarına: “Sizler burada oturuyorsunuz ama, hakimiyet bizdedir” sinyallerini sürekli olarak vermektir.
Dünya milletler hukukuna tamamen aykırı olan bu savaşlar, milyonları aşan can ve mal kaybına sebep olmuştur. Yüz binlerce insanın yurdunu terk etmek zorunda kalmış olduğu bu savaşlarda, insanlığın insana ne kadar değer verdiğinin bir ölçüsü olarak görülmelidir.
Ya savaş sonrası?
Sözde demokrasi getirdikleri bu ülkelerin insanları… baskın yapanlar gittikten sonra yaşamlarını nasıl devam ettireceklerdir?
Örnek olarak baktığımızda komşumuz Irak bunun bir canlı örneğidir. Üç gruba Parçalanmış bir Irak ve yüreklerinde nasırlar oluşmuş bir Irak halkı bırakılmış arkada. Ülkenin fiziki nasırları bir kaç yıl sonra tamir olsa bile…bu yeterli olmayacaktır. Daha nice yüz yıllar devam edecektir Irak’lı komşumuzun geleceğini oluşturacak olan gençliğinin yüreğinde oluşan nasırlar.
Tarihin defterinde bir not olarak kalacak olan Irak savaşı, binlerce işçiye iş alanı açtığı için; Irak savaşı yıllarında silah sanayinde çalışanların müreffeh bir yaşamı olduğu hatıralarda kalacaktır.
Dünya silah sanayi bu ölümleri varsayım olarak kabul etmektedir. Her gün daha da korkunç ve öldürücü silahlar üreterek, zayıf olan ülkeleri egemenlikleri altında tutmaya devam edeceklerdir. Her savaşın aldığı canlar, söndürdüğü aileler ve açtığı maddi zararlar bir kaç sermaye düşkününün cebini doldururken, iç piyasada istihdam oluşturarak yaşam standartlarına ve refaha katkısı olmaya devam edecektir.
Bu azgınca üretimin tüketim pazarı ise; örnek olarak söylersek ; geri kalmış ülkelerdir. Gelişmemiş ülke halklarını despot rejimlerinden sözde kurtulma çabasıdır. Ne var ki…bu despot rejimler yine emperyalist güçler tarafından önce desteklenerek yıllarca devletin başında kalmaları sağlanır ve istenildiği zaman halk kışkırtılarak ayaklanmalar oluşturulur. Bunun yanında terörün önemli silah ihtiyacını da karşılayan silah sanayi ülkeleri; terörü lanetlediklerini de her gün durmadan haykırırlar. Her haykırışta iki yüzlülüklerini sakladıklarını sanan bu ülkeler, ne yazık ki dünya hakimiyetini de ellerinde tutmaktadırlar.
İnsanlık tarihinin gelişmesinde büyük katkıları olan Avrupa ve daha sonra ABD, geçmişteki sabıkalarından kurtulamayacaklardır. Refah uğruna gerekirse her şeyi üreterek yaşamlarını devam ettireceklerdir. Kör ve aydınlanmamış ülkelerin halkları da birer oyuncak olmaktan kurtulamayacaklardır.
….ve öldürücü istihdam geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dünyayı yönetmeye devam edecektir. Her gün binlerce çocuğun açlıktan öldüğü bir dünya da…, açlık ve sefaletin esaretinden kurtulamayan insanların…”insanca yaşayabilmeleri” için sadece bir günde harcanan silah giderleri yeterli olurdu.
Savaşsız bir dünyada yaşayabilmek umuduyla…sevgiyle kalın.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

06.04.2014

ULUSAL GÜVENLİĞİMİZ İÇİN;… ZAAF YADA İHANET…İKİSİ DE AFFEDİLEMEZ

spion1) Ulusal güvenliğimizde zaaf

Orta Doğunun en güçlü ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetinin, ne yazık ki yüksek güvenlik düzeyinde zaaf olduğuna şahit olduk.

Ülkenin ulusal güvenliğinin konuşulduğu bir oda da, yeterli güvenlik tedbirleri alınamadığı için konuşulanların kamu oyuna sızması çok düşündürücüdür.

Bu “Kozmik karargahta” nelerin konuşulduğunu bir tarafa bırakırsak ki…söylentiler onu gösteriyor; onlar daha da vahimdir; bu ortamın dinlenebilmesi affedilemeyecek bir zaaftır.

Bu zafiyetin sorumlusu Milli İstihbarat Teşkilatıdır.

Ne kadar bir talihsizliktir ki…konuşma ortamında bulunan ülkenin dört yüksek güvenlik bürokratının birisi de, bu teşkilatın başında olan müsteşardır. Şartlar ne olursa olsun, bu hata büyüktür, affedilemez. Bunun en azından siyasi bir faturası olmalıdır.

2) Ulusal güvenliğimize ihanet

Her kim ki bu “kozmik karargahta” konuşulanları gerek içeriden, gerekse dışarıdan kayıt yapıp dışarıya taşıyarak dünya kamu oyuna duyurmuş ise…O kişi ihanet suçu işlemiştir.

Türk ceza kanununda vatana ihanet için özel bir madde olmasa da;  devletin sırrını gerek casusluk yaparak, gerekse başka türlü yollardan elde ederek ifşa etmesinin cezası; TCK 326-339 maddelerinde hükmetmiştir.

Hukukçular daha iyi bilir ama…işlenen bu suça en uygun olan madde, 330 olarak görülmektedir. Bu suçu her kim işlemiş ise; bir an önce yakalanmalıdır; ve TCK madde 330 üzerinden yargılanmalıdır.

Bu kişinin elinde devletin hangi başka sır bilgilerinin olduğu da açıklık kazanmalıdır.

Madde 330:

Madde 330- (1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklayan kimseye müebbet hapis cezası verilir.

(2) Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

***

Allah yar ve yardımcımız olsun…sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

28.03.2014

BUGÜN NE YAZSAM?

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum. Gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun adı “Onur”, bunun adı “İnanç”…

kir cicegiKIR ÇİÇEKLERİ

Sabah beri düşünüp duruyorum…bu gün ne yazsam diye. Beynimin sağına baktım, “sola bak” dedi. Soluna baktım, “sıkma beni” dedi. Eski yazılarıma baktım, “dokunma bin ağlarım” dediler. Kütüphaneden bir kitaptan alıntı yapayım dedim, yüreğim tutmadı.

Sonra Uğur Mumcu’yu hatırladım. Ah dedim…şimdi O olsaydı neler yazmazdı ki?

Birden aklıma onun 33 Yıl önce Cumhuriyet’te okuduğum bir yazısı geldi. “KIR ÇİÇEKLERİ” koymuştu yazının başlığını; buyurun okuyun!

“Kır Çiçekleri…”/ Uğur Mumcu

“Bugün daktilomun başında yıllardan beri ilk kez, ne yazacağımı düşünerek dakikalarca durdum. Elim bir türlü tuşlara varmadı.

- Ne yazayım bugün?

İnsan, içindeki sıkıntılarla boğuştu mu sözcükler, bir dönme dolap gibi beyninizde döner durur. Öyle ki, sözcükleri beyninizden, yüreğinizden ve dilinizden çekip, daktilo şeridine vuramaz, ak kâğıt üzerine siyah harfleri, siyah sözcükleri dizemez, noktaları, virgülleri koyamazsınız…

 

Çünkü, sözcüklerin kendi dünyaları vardır; bu dünyalar, güneş çevresinde dönen küreler gibi beynimizde, vicdanımızda, yüreğimizde döner dururlar…

Sözcükler, gün olur, uzanamadığımız yıldızlar kadar uzak, gün olur, hoyratça ezip, geçtiğimiz kır çiçekleri gibi, bizlere yakın olurlar. Ve biz çoğu kez bu uzaklığı da, bu yakınlığı da ölçüp biçemeyiz.

Ve sözcükler, yüreklerimizde, vicdanlarımızda, beyinlerimizde ve de atar damarlarımızda döner, dururlar…

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum, gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun “Onur”, bunun “İnanç”…

- Ne yazayım bugün?

Çevrenize şöyle bir bakın; bir bakın akıp geçen olaylara, bir bakın tanık olduğunuz ya da duyduğunuz olaylara bakın. Kimi zaman, onur çiçekleri ile inanç çiçekleri ile bezenmiş insanlarla karşılaşırsınız. Kimi zaman da binbir yalanın belini bükmüş, yolsuzlukların saçaklarına tutunup sirk cambazları gibi sıçrayıp durmuş insan müsvetteleri ile…

Ve hep onlar kazanmış; hep onlar günlerini gün etmiş. Para mı? Onlarda… Pul mu? Onlarda… Hep, bir elleri balda, bir elleri yağda, öyle yaşamışlar. Kaplumbağa gibi, binbir yalanın sığdığı başlarını gerekince kalın kabuklarının içine çekerek, yılan gibi kıvrılarak, bukalemun gibi kondukları, yerleştikleri yere uyarak yaşamışlardır.

- Ne yazsam bugün?

Eski dosyaları mı çıkarsam? Hayır çıkarmayacağım!.. Geçmiş olaylarından vicdan muhasebelerine sayfalar mı açsam? Hayır, açmayacağım! Düne, önceki güne, daha öncesine mi uzansam? Hayır uzanmayacağım!…

- Ne yazsam bugün?

Canım bir dağ başında kır çiçekleri toplamak istiyor. Kıbrıs’tan kopup gelen ılık güney rüzgârları ile Ege’nin güneşli sabahlarından kaçamak gelen ışıklarla, ülkemin dört bir yanından toplayacağım kır çiçeklerini bir vazoya yerleştirip, “işte” desem, işte yıllarca yazmak isteyip de yazamadığım bunlar, işte bunlar.

Çiçekler yan yana, çiçekler aynı topraktan gelme ve aynı suyun içinde; biri “İnanç”, biri “Erdem”, biri “Onur”…

- Bugün ne yazsam, ne yazsam acaba?

Daktilomun başında yıllardan beri ilk kez yazacağım yazının soru işaretine takılıp dakikalarca düşünüp duruyorum. Sözcükleri, daktilonun tuşlarından kara şeride bir türlü çarpamıyorum. Yanıma oğlum “Özgür” geliyor. “Ne düşünüyorsun baba?” diyor. Sonra ekliyor:

- Beni yaz baba, beni yaz, benim adımı yaz baba, benim adımı yaz, benden söz et baba, benden söz et… Duruyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, yine düşünüyorum…

Bir dağ başına gitsem, kır çiçekleri toplasam ve sonra, evet ve sonra… ve… ve… ve…

- Bugün ne yazsam?”

Uğur Mumcu

Cumhuriyet, 5.12.1981

 

İNTERNET VE SOSYAL AĞLAR YASAĞI DOĞRU MU?

>> Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.<<  

YASAK-1

Bence bu sorunun cevabı hayırdır! Çünkü; yasaklar ile yönetilen toplumlardaki bireyler, hiç bir suçu olmasa da, kendisini sürekli olarak takip altında hissedecektir. Ortada “bireyleri değil,” ülkeyi tehlikeye koyacak bir durum olursa varsın kapansın, buna itiraz edecek en son kişi ben olurum.

Bizim ülkemiz zaten yasaklardan geliyor. Geçmişten ders çıkarmasını bir türlü öğrenemedik.Yasak olan şeylere karşı insanlar doğaları gereği fazla ilgi duydukları bilimsel bir gerçektir.Yasak koymak kolaycı bir anlayıştır. Yasaklar sorunu çözmez, bastırır açığa çıkmasını önler. Bu durumda insanın doğal olarak gelişmesini engeller.Yasaklar pratikte hemen fayda verdiği görünse de, uzun vadede olumlu bir sonuç vermez. Nedense gelişmemiş ya da ahlaken erozyona uğramış toplumlarda yasaklama getirici kurallar koyma yoluna çok sıkça gidilmektedir. Toplumda yozlaşma her geçen gün artıyorsa, ahlaken çözülme varsa sebeplerini oturup tartışarak ve demokratik anlayış içerisinde bir consensüs <<toplumsal uzlaşma>> sağlanarak bulmak gerekmez mi? Toplumda sevgi, saygı ve barış içerisinde birlikte mutlu yaşamak duygusu her geçen gün artmıyorsa nedenleri nelerdir? Sorumlu yerlerde olan insanlarımız görevlerini layıkıyle yapıyormu,yoksa bizleri avutuyorlarmı diye sorgulanması gerekmez mi? Kısaca; sorunları konuşup tartışmazsak, daha önemlisi önce kendimizi sonra toplumsal sorumluluk üstlenmiş kişileri içten yürekliliğmiz ve cesaretimiz ile sorgulayamazsak problemlerimizi çözemeyiz, …ancak ileriye öteleriz. Hastalıkların tanısını doğru koyamazsak yanlış tedavi yöntemi uygulamış oluruz ve yanlış tedavi ise hayatımızı şansa bırakır…Kısa bir sürede belki çok iyileştiğimizi sanırız ama…daha sonraları bedelini ödemek çok pahalıya mal olur diye düşünüyorum.

Ülkemizde son alınan twitteri engelleme kararı bazı mahkeme kararlarıyla alınmış olsa bile; bu kararları okuduğumuzda, ülkeyi tehlikeye düşürecek bir suç delili mevcut olmadığı görülmektedir. Öyle söylendiği gibi devlet sırrı, yada ülkenin güvenliğiyle alakası olmayan kararlar.

Dinlemelere gelince. İnternet üzerinden dinleme yapıldığı duyulmadı ama…dinlemelerin İnternet üzerinden görülüp dinlendiği doğru. Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dinlemeler devam edecektir. Eklemek gerekirse; dünyada yönetici olup ta dinlenmeyen zaten yok.

Yani…daha çok özel suç duyurusundan kaynaklanan kararlar.  Bu kararlar; örnek karar olarak görülebilinir mi? Bunu hukukçulara bırakmak gerek. Ne var ki…bir kaç münferit olaylardan dolayı yapılan suç duyurusu için, milyonlarca sosyal ağ paylaşanları cezalandırmak ne kadar doğrudur?

İster doğal yaşamda, isterse sanal yaşamda olsun; suçun ortamı ve cezası değişmez. Kim suç işlerse, cezasını çekmeye de mahkum edilmelidir. İşten çıktığında eve giderken, söverek, naralar atarak gitmediğine göre…İnternet ortamında da buna kimsenin hakkı yoktur.

Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.
Bir ehliyetsiz yüzünden, tüm şoförlere ceza uygulanır mı? Eve hırsız girince, evi yıkmak ne kadar doğrudur? Sn. Başbakanımızın sözüyle: “Uçak düşüyor diye, uçağa binmek yasaklanır mı?”

Ne demişti eskilerimiz? “Bir Acem için Acemistan yakılmaz”!

Sonuç olarak kişisel düşüncem:

Twittere konulan yasak ile güdülen amaç, twitter firmasını Türkiye’de temsilcilik açarak, Türk yargısının verdiği kararları uygulamaya zorlamaktır. Yargının bağımsızlığı tartışılan ülkemizde, ileride verilecek kararların ne olabileceğini düşünmek hiçte zor olmasa gerek(?)

Dünyaya meydan okumak hoşumuza gidiyor da…dünya bizi nasıl görüyor o ayrı bir soru; nasıl görürse görsün dersek…tabi ki o da ayrı bir soru…

>>İnternet toplumların aynasıdır; asıl olan, aynayı kırmak değildir; aynaya bakan yüzü eğitmektir!<< diye düşünüyorum.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.03.2014

YA EGEMEN !…BAĞIŞ DİLE ! ÇÜNKÜ ALLAH SADECE RAHİM DEĞİL; RAHMAN’DIR DA…KAFİRLERİ DE AFFEDER !

AYET-65Yıl 1988. İngiltere’de bir kitap yayımlandı. Kitabın adı : „Şeytanın ayetleri“ (İngilizce: The Satanic Verses). Roman türü yazılan bu kitabın yazarı; Hint asıllı bir İngiliz olan Salman Rüşdi. Yayımlanan bu kitap üzerine, dünya yerinden oynadı. O zaman ki İran Cumhurbaşkanı Ayetullah Komeyni, Salman Rüşdi hakkında ağır fetvalar verdi.

Yıl 2005. Danimarka’da Jyllands Posten adlı bir gazetede 30 Eylül 2005 günü yayınlanan İslam peygamberi Hz. Muhammed’in karikatürleri ile başlayan kriz dünyayı ayağa kaldırdı. İslam dünyasında elçilikler basıldı, hatta ölüdürme olayları yaşandı.

Daha sonraları Amerika’da bir rahip Terry Jones’un11 Eylül saldırılarını protesto etmek için Kuranı yakmak istediğini ama, daha sonra vaz geçerek Amerikan NBC ye verdiği demeçte: “Tanrı’nın bize dur dediğini hissediyorum. Biz de ne bugün ne de bundan sonra Kuran yakmayacağız” diyerek tövbe ettiğini itiraf etti.

BAGISYıl 2014. Türkiye Cumhuriyeti devletinin eski bir AB den sorumlu kabine üyesi var. Bu zatın adı Egemen Bağış. Adı yolsuzluklara, rüşvet olaylarına karışmış, hakkında fezlekesi olan bu eski bakan; basına düşen haberlere göre telefonda konuştuğu bir gazeteci yazar Metehan Demir ile Kuran ve ayetleri üzerinden dalga geçercesine sohbet yapıyorlar. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki; Bakara suresini…makara olarak telaffuz etmekte bir sakınca bulmuyorlar. Altta basında iddia edilen konuşmanın dokümanı, buyurun okuyun ve kendiniz yorumlayın.

Açıklama:

“Rahman”: İyilere de, kötülere de rahmet eden. Yani yarattıklarının hepsine merhamet eden manasınadır.

“Rahim”: Ahirette yalnız müminlere merhamet edendir. “Allah müminlere karşı çok merhametlidir” buyurur. (Ahzap 43)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.03.2014

____________________________________
Egemen Bağış: Alo.
Metehan Demir: Sabah yemin ediyorum şu tweet’ini gördüm var ya, güne nurla başladım, duayla başladım.
EB: Ne güzel.
MD: Bakara Suresi 152, Ve le entüm me ağbüdün… Valla abicim helal olsun.
EB: (Yanındaki kişiye) Metehan, Metehan. Beyhan (Egemen Bağış’ın eşi Beyhan Bağış olduğu iddia ediliyor) da diyor ki kim bu sabahın köründe arıyor. İmana mı gelmiş, dua ediyor diyor.
MD: Abi, böyle bir şey olabilir mi ya.
EB: Ayran yollayayım Metehan’a diyor.
MD: Ama bir şey söyleyeyim mi? Sen biliyor mu ne yaptığını, dün yazdığını?
EB: Kimin?
MD: Beyhan değil mi yanında?
EB: He.
MD: Attığı tweet’i de bir okursa kız anlar ne demek istediğimi.
EB: (Beyhan Bağış olduğu ileri sürülen kişiye) Attığı tweet’i okursa anlar ne demek istediğimi diyor. Sen sporda mısın?
MD: Yok yok yürüdüm de arabaya bindim gidiyorum. Programa yetişmem lazım. Bugün programa katılacağım. Tamamen unuttum. Ve le entüm ma ağbüd.
EB: (Yanındaki kişiye) Ve la entüm ma ağbüd diyip kendi kendine şey yapıyor. Oğlum ben her gün her Cuma bir tane ayet sallıyorum.
MD: Ya bilmez olur muyum! Senin elinde kitapçık var, oradan çakıyorsun. Biliyorum ya.
EB: Kitapçık yok lan, Google’a gir, Kuran’da atıyorum kardeşlik, Kuran’da nankörlük Kuran’da bilmem ne diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan beğen bir tane salla gitsin.
MD: Vel ağl asdfg asdfgh tırahun turuhun….
EB: O Almancaya döndü Metehan.
MD: Vay be abicim vay be. Valla yıkıldım sabah sabah. Baktım bir de saatine 8.20’de çakmışsın ya. Nasıl bir dini birikim ya.
EB: Ben sabah 5’te çaktım bir tane.
MD: Ve sabah uyuyarak, uyanıp Allah’ın Egemen Bağış’tan bir ayet inse de ben de onu RT etsem deyip bekleyen 13 kişi de RT etmiş hemen anında.
EB: 150 kişi RT etmişti. Cumayı cıma yazmışım düzeltip 8.20’de yeniden attım manyak.

MD: Beyhan duamızdan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir.
EB: (Beyhan Bağış olduğu iddia edilen kişiye dönerek) Beyhan, duadan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir diyor.
MD: Bakara 156
EB: Bakara 156 (Kahkahayla gülüyor). Çarpılacaksın.
MD: Her kim ki Egemen Bağış’ı sevmez, Allah en kısa zamanda onun belasını verir. Bakara 159.
EB: (Gülüyor)

EB: Memnun kaldılar mı o akşam?
MD: Çok çok. Allah senden razı olsun.
EB: Alman kadına laf sokmana bozulmadılar di mi?
MD: Hayır, hayır yok be abicim.
EB: Gerçi Aydın Bey’in (Aydın Doğan olduğu ileri sürülen kişi) de hoşuna gitti. Masada pek bir keyiflendi.
MD: Aydın Bey çok mutlu oldu. O gün bana kaç kere sarıldı biliyor musun? Allah razı olsun, iyi ki geldi, iyi ki geldi. Yani sana o kadar dua etti ki, o kadar dua etti ki.
EB: Haftaya onlara yemeğe gidiyoruz.
MD: Aydın Bey’e? Aydın Bey Bodrum’da bu hafta sonu.
EB: İşte Salı günü mü ne, 7’si. Evlerine davet ettiler, yemeğe gidiyoruz.
MD: Her kim ki Aydın Bey’in o zor gününde onun yanında olur, o Allah’tan her istediğini alır, Bakara 165. Bu Bakara iyi ya. Tövbe Yarabbim, çarpılacağız şimdi.
EB: (Gülerek) Makara iyi.
MD: Makara makara ya. Vallahi. Tevbe estağfirullah. Çarpılacağız şimdi…

KENDİNE GEL TÜRKİYE !

cat-Armut-DW-Wirtschaft-DresdenEY TÜRKİYE’NİN YÜREĞİ YANIK İNSANI !

>>Bize…bu millete başka şeyler anlatın !<<

Üzerinde Allah’ın kalem tutmadığı çocuklarımızı günahkar ilan etmeyin!
Çocuklarımızı siyaset malzemesi olarak kullanmayın!
Evladını kaybetmiş anneleri topluma yuhalatmayın/yuhalamayın!
Polisimizi, askerimizi, hakim ve savcımızı yanlış yönlendirmeyin!
Göreviniz öldürülen çocuklarımızın katillerini bularak adalete teslim etmektir! Onların üzerinden siyaset yapmak değildir!
Çocuklarımızın birini şehit, birini terörist ilan etmek bu ülkeye huzur getirmez!
Bu toplum sadece öldürülen çocuklarımızın katillerinin kimler olduğunu bilmek istiyor. Bu görev devletin/hükumetin/hepimizin görevidir!
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Kürt, öteki tarafının Türk olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Alevi, öteki tarafı Sünni olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı ile öteki tarafının bu Anadolu’nun yüreği yanık aynı insanlar olduğunu?
Bırakın seçim meydanlarında karşılıklı „düello“ yapmayı!
Bize; bu millete başka şeyler anlatın!
İş, aş, sağlık, eğitim, yol, demir yolu, eşitlik, barış, beraberlik nasıl olur onu anlatın!
Bu ülkede eşit dağılım nasıl olur onu anlatın!
„Biri yer öteki bakar“ nasıl düzelir….bize bunları anlatın!
[.......]
Kendine gel Türkiye!…dünya fırsat bekliyor! Düşman siperde bekliyor!

BİZİM MİLLET OLARAK KAYBEDECEK TEK BİR EVLADIMIZ YOKTUR!

>>Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!<<

burakİSTANBUL’da Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında Beyoğlu’nda iki grup arasında çıkan kavgada tabancayla vurularak hayatını kaybeden 22 yaşındaki BURAKCAN KARAMANOĞLU’nun cenazesi, memleketi Giresun’un Alucra ilçesinde şehitler mezarlığında toprağa verildi.
BURAKCAN evladımıza; Allah rahmet eylesin, ailesine ve Türk milletine sabır ve metanet versin.
Değerli dostlarım, demokratik ve medeni toplumlarda, fikirler çatışır, silahlar değil. Bizlerin her birimiz, vatandaş olarak siyasi görüş ve düşüncelerimizi söylemek hakkına sahibiz. Sahip olmadığımız tek şey varsa, o da…; düşüncelerimizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmaktır.
Siyasi düşüncelerimizi çatışmaya çevirmeden, argümanlar ile anlatabildiğimiz; ve dinleyebildiğimiz zamandır ki…demokrasiyi anlamış oluruz. Siyasi görüşler için karşılıklı kırgınlıklar, medeni insanlara yakışmayan bir durumdur.
Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeyi, yaşamın bir ilkesi olarak düşündüğümüz süre, aramızda bir sorun olmayacağını kabul etmeliyiz. Saygı ve sevginin olduğu yerde…hiç bir kimse “öteki” olamaz, olmamalıdır. Ötekiler olarak gördüklerimizin karşısında, bizlerde ötekiler değilmiyiz?
Hepimiz özgürlük istiyoruz. Ancak; kendimiz için istediğimiz özgürlüğü, başkaları için de istediğimiz zaman özgürüz.
Yaşadığımız zaman diliminde her aklına gelen bir şeyler söylüyor. Kişinin tabii hakkı olan, yaşam, fikir ve düşünce özgürlüğü sorumluca kullanılmazsa… özgürlüğe vurulan ilk darbe olur ve kendisini dejenere eder.
Özellikle: Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!

Burakcan Karamanoğlu ve daha bir çok ölen evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Allah bizlere böyle acıları bir daha yaşatmaz inşallah!
Bizim millet olarak kaybedecek tek bir evladımız yoktur!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
14.03.2014

“GÜNAH ÇIKARAN ENTELEKTÜEL GAZETECİLİK HAKKINDA”

>> Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz. Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!<<
ZEITUNG
Her nedense fahişe denildiğinde aklımıza hep belirli bir cinsiyet gelir. 
Tanımlamasını tarih boyunca sosyolojik baskı altında kalmış olan kadının cinsiyetinden almış olan bu kavram, hiçte adaletli olarak ifade edilmemiştir. Fahişelik bir cinsiyet olmaktan daha öteye; bir karakter ve kişilik meselesi olduğu göz ardı edilmiştir. 

Bunun en bariz örneğini bizlere günün 24 saatinde sunulan haberlerdeki medya çalışanlarında görmek mümkündür. Aralarında tenzih edilecek olanlar mutlaka vardır; onlara saygı duymak ise bir erdemlik olması gerekirken…aksine işlerinden atılır hale gelmişlerdir.

İfa ettikleri mesleğe ihanet edercesine görev yapan “bu medyacılar”; kendi kişiliklerine olmayan saygılarının yanında, gazetecilik gibi kutsal bir mesleği de rezil kepaze ederken; bu güzel ülkenin kaderiyle fütursuzca oynamaktadırlar. 

>>Yandaşlık, yalakalık, el öpenler, kıl olmak<< gibi utandırıcı kavramların türemesinde büyük payı olan bu “enteller”, mesleğin yüz karası haline gelmişlerdir. 

Her dönemin gazetecisi olmayı başaran bu “entelektüel fikir fahişeleri”…hiç bir zaman kendileri olmayı başaramamışlardır.

Basını takip ettiğimizde…özellikle köşe yazarlarının dünkü yazılarıyla bu günkü yazılarında çok farklı bir fikir değişiminin olduğunu görmekteyiz. Bu fikir değişimi dünden öteye de vardı ve yarından öteye de olacaktır. 
Aslında gazetecilik mesleği dediğimizde, aklımıza halkın sesi gelir. Doğru haberleri yazması gereken bir meslek dalı gelir. Ne yazık ki bu durum hiçte böyle olmamıştır ve olmayacaktır.

Bundan 134 Yıl öncesine baktığımızda, gazetecilik mesleğinde fazla bir şey değişmediğini görmekteyiz.

1880 yılında onuruna verilen bir ziyafette konuşan New York Times sorumlu yazarı, John Swinton; kendisinden gazetecilik ve gazeteciler hakkında bir şeyler söylemesi rica edildiğinde kürsüye gelerek: 
Gazetecilerin işi, gerçeği yok etmek, neredeyse arsızca yalan söylemek, ihtirasları ve geçim uğruna kişiliklerini kaybederek günlük ekmek kavgası için, gerekirse; ırkını da, ülkesini de satabilmekten kaçınmayan iştir. Bunu sizlerde biliyorsunuz, ben de biliyorum! Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz, Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!

Ne yazık ki bu kutsal meslek dalında çalışanların arasında, mesleğinin hakkını verenler hiçte fazla değil; az olanları da durdurulmaktadırlar. Kimileri ceza evlerinde esarette yaşarken, bir ötekileri işlerinden kovularak erdemsiz bir duruma düşürülmektedirler. 

Gazeteci meslektaşının içeri tıkılmasından memnun olanlar da var bunların arasında…maalesef!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
10.03.2014

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ…SENEDE BİR GÜN MÜ ?

28177kadinlar günü>> Peygamber efendimiz Veda hutbesinde “Kadınlarınızın da sizlerde hakları vardır” dediğini neden unutanlar vardır?<<

Dövüp ağlattığımız bir çocuğa bakkaldan sakız almak gibi bir şey değil mi bu kutlamalar?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, tüm dünya emekçi kadınlarının kutladığı uluslararası bir gün olarak bilinmektedir. Burada sormak lazım! Emek vermeyen,emeği olmayan kadın var mı dır?

Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar.

Doğurgandırlar.

Yani…yaratılışa ortaktırlar.

9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar.

Son anlarda ter dökerler. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar, severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler.

Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar.

Tüm cefakarlıklarına rağmen:

Yine de dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, 12 yaşında 60 lıkla evlendirilen; …ve daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazı yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk, utanç duyduk…

Başınız ağardığında yanınız-dadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakar-dırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır.

Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onun için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır.

Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele.

İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.

Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler.

Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir.

Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın.

Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir.

Bence her gün;  dünya kadınlar günü olsun…sevgiyle kalın !

Mehmet Nuri Sunguroğlu

07.03.2014

ENDÜLJANS; PAPANIN SATTIĞI CENNET ANAHTARI

ablassYADA…: GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ (?)

Endüljans nedir ?
Orta Çağ Avrupa’sında bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesi.
Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır. Katolik Kilisesi Yeni çağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye göre Hristiyanlar günahlarından arınabilmek için kiliselere bağışta bulunmalıydı. Bildiri Katolik Kilisesi’ne karşı kitlesel eylemlere neden oldu ve sonucunda Reform hareketleri başladı. Kutsal devlet ve kilisenin otoritesinin sorgulanması gündeme geldi. Bunlar temel olarak bir süre sonra halkın, kiliseye olan inancını yavaş yavaş yok etti ve bu da reform hareketlerine yol açtı.

Şimdi gelelim ülkemizdeki duruma.

Büyük partilerden (…..) birinin milletvekili olan Metin Külünk’ün yolsuzluk savunması aynen şöyle.
Türküye cumhuriyetinin bir milletvekili olan; Metin Külünk diyor ki: 17 Aralık operasyonu; günah işleme özgürlüğüne müdahaledir.“

(…..) İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün Habertürk’te yolsuzluklar üzerine yaptığı açıklama olay yaratır mı bilmiyorum ama; bildiğim bir şey varsa o da şudur. Sn. Külünk’ün ifadesiyle.
Külünk: „Herkesin günah işleme özgürlüğü bulunduğunu söyleyerek ayıpların örtülmesinin gerektiğini söylüyor.“…(?)
Yani…sn. Külünk diyor ki:
Zina yap ama…günah çıkar.
Rüşvet al ama…günah çıkar.
…ve daha aklınıza ne gelirse onu yapın ama…günah çıkardınız mı her şey helaldir.

Aklıma Katolik Kilisesinin para karşılığında tüm günahları affederek, cennetin anahtarını mühürlü bir makbuz ile dağıtması geldi de…onun için yazdım!

Siz ne dersiniz ??

PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

PUTIN-1>>Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.<<

WİLADİMİR PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

Rus halkını ve Başkan Putin’i anlamak için biraz gerilere gitmek gereklidir.

Dünya tarihine damgasını vuranlardan biri de; eski Sowyetler birliği devlet başkanı Michail Sergejewitsch Gorbatschow’dur. 1985 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi başkanlığına geldiğinde dünyadaki dengelerin böyle bozulacağını bilseydi, belki de; perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık)  programlarını uygulamaya koymaz, daha farklı bir politika uygulardı.

Batının ayakta alkışladığı, Nobel barış ödülü verdiği Gorbaçow, kendi ülkesinde sevilmekten öteye nefretle anılacak olan SSCB nin son devlet başkanıdır.

Soğuk savaşın bitmesinde baş rolü oynayan Gorbaçow, SSCB İmparatorluğunu da bitirerek; dünyadaki güç dengelerinin de bozulmasında aynı rolü oynamıştır söylersek, abartmış olmayız.

Bir tarafta bağımsızlıklarına kavuşan devletler, demokrasiye geçiş yapanlar için ne kadar sevindirici olsa da; öte yandan yeni dünya düzenini kendi planlarına göre uygulamaya koyan ABD.; karşısında dur diyecek bir güç olmadığı için, sıcak savaşları başlatmakta zorluk çekmemiştir.

ABD. ye karşı denge gücünü elinde tutan SSCB yıkıldıktan sonra, Rusya’nın başına gelen Boris Jelzin; Batıdan aldığı alkışların, biraz da Votkanın etkisiyle, Rusyayı yönetmekte aciz kalmıştır.

Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.

Yapılan seçimleri de büyük bir çoğunlukla kazanan Putin, 2000 Yılında Rusya’nın devlet başkanlığı koltuğuna oturmuştur. İkinci başkanlık görevini de tamamlayan Putin, 2008 Yılında anayasa gereği başkanlıktan ayrılarak yerini Dmitri Medvedev’e bırakarak Rusya’nın hizmetine başbakan olarak görevini sürdürdükten sonra, 2012 Yılında yeniden devlet başkanı olarak göreve gelmiştir.

Bir hukukçu ve ekonomist, aynı zamanda eski bir KGB subayı olan Putin, Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımak için kolları sıvayarak 2000 Yılında görevine başladığında; ilk icraati; rüşvetçi ve çıkarcı bürokratları işten kovmak olmuştur.

Wiladimir Putin; ikinci iş olarak ekonomiye ağırlık vererek ülkenin kaynaklarını devletin kullanımına almıştır.

Başarılı devlet politikası; Putin’i Rusya halkının yeniden diriliş umudu yaparak zirveye taşımıştır. İç politikada kontrollü demokrasiyi tercih eden Putin; dış politikada oldukça barışçıl görünen ancak; Rusya’nın yeniden dünya sahnesine çıkması için hedefini şaşırmayan bir tutumla, taviz vermeden uyguladığı siyaset; Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımıştır.

Rus halkına, kaybolan gururunu geriye veren ve kırılan onurunu yeniden kazandıran Putin, basın özgürlüğü, demokrasi ve insan hakları konusunda sert bir tutum uyguladığı için, Batı tarafından defalarca eleştiriye maruz kalmıştır. Ancak bu onun yönetimini değiştirmemiştir. Ülkesi için gerekirse her şeyi; hatta savaşı dahi göz önüne alan Putin; gerçek anlamda Rus olmakla gurur duyan bir Rus milliyetçisidir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

04.03.2014

BATININ VE DOĞUNUN BETON KAFALI DİPLOMATLARI YENİDEN SOĞUK SAVAŞIMI İSTİYORLAR ?

putin und coBARIŞIN İNŞASINDA BETONA İHTİYAÇ YOKTUR… UKRAYNA/KIRIM SATRANÇ TAHTASI DEĞİLDİR !

Gerek batılı, gerekse doğulu diplomatlar kışkırtıcı beyanlarıyla Ukrayna’nın ve Kırım’in geleceğinin nasıl olacağını belirlemeye çalışıyorlar.

Bir taraftan Rusya, öteki taraftan Amerika; Ukrayna/ Kırım’i kendi çıkarları için satranç tahtası gibi kullanmak istiyorlar.

Aslında; gerek Amerika, gerekse Avrupa çok iyi biliyorlar ki; Rusya; Ukrayna konusunda tek bir adım geri atmayacaktır. Çünkü: Rusya’nın Karadeniz’e açılan kapısı, Kırım üzerinden gerçekleşir; ve Rusya bu kapıyı asla kapattırmaz.

Ayrıca: Rusya; Ukraynayı ve Kırım’ı Osmanlı’dan sonra, tarih boyunca arka bahçesi olarak görmüştür.

Kılıç kuşanmaktan sa, diplomasiye şans tanımak, dünya barışı için en doğru olanıdır.

Haydin bakalım diplomatlar; bırakın odun kafalı olmayı da…diplomasiye şans tanıyın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 115 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: