DUA VE DİLEKLERİM İÇİN DİZ ÇÖKÜP EL AÇTIM YARABBİ!

weise roseAllah’ım, bu akşamki Kadir gecesi hürmetine!
Bizlere verdiğin yüce İslam dini hürmetine diz çöküp yalvarıyorum!

O yüce dinimizi bozanları, onu istismar ederek kullananları, onu siyasete bulaştıranları, onun adına insan kafalarını keserek futbol oynayanları, onu insanlara yanlış anlatanları, onu gösteriş için etiket yapanları, İslam dünyası içerisinde zulüm yapanları, altın lavabolarda oturanları, halkını aç bırakanları, halkını eğitimden mahrum edenleri, halkına bilgi dünyasını kapatanları, kadınına hürmet göstermeyenleri, çocuklarını dövenleri, büyüklerine saygılı olmayanları, sokakta kol kola yürüyüp yolu kesenleri, trafikte hava atanları, mahkemede yalan söyleyenleri, yanlış karar veren hâkimleri, rüşvet alarak hatalı evrak düzenleyenleri, toplumun sosyal düzenini bozanları, yetim hakkı yiyenleri, insan kalbi kıranları, kibrinden yürürken yollara sığmayanları, ihtiyacı olmadığı halde devletin sosyal fonundan aldığı kömürü köşe başında satanları…
Nihayetinde bizlere vermiş olduğun tüm nimetleri ve insanı insan yapan tüm değerleri bir tarafa iten tüm kullarına vermiş olduğun “O” keşfi zor olan beyin ile düşünmeye yönlendir yarabbi!

Âmin!
Kadir geceniz mübarek olsun!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
23.07.2014

 

KİMSE KİMSENİN YANINDA OLMASIN, DOĞRUYU SÖYLESİN YETER!

Streit_480pxHepimiz biliyoruz ki, İsrail ile Filistin arasında yıllardır süren acımasız bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Ve hepimiz biliyoruz ki, bu yaşanan insanlık dramında iki tarafında suçu vardır; bir tarafın az, bir tarafın daha çok.

Ve biz Türkler, inanç kültürümüzün doğrultusunda her zaman ezik olanın yanında olmayı kutsal saydığımız için ve üstelik Filistin halkının çoğunun Müslüman olması nedeniyle de her zaman onların yanında olmak istedik. Bu durum çok doğal bir refleks olsa da; doğruluğu tartışılmalıdır.

Elbette ki Filistin halkına haksızlık yapılmaktadır. Bu haksızlık yeni de değildir. İsrail devleti kurulacak olduğu zaman, 1948 yılında, Filistin’de iki devlet statüsü ön görülmüştü. Birleşmiş Milletlerin bu planı önce Araplar tarafından ret edilmiştir. Buna rağmen Birleşmiş Milletler bu kararı gerçekleştirmek için hala yükümlüdürler. Ancak Hamas gibi tüzüğünde Yahudi devletine yaşama hakkı tanımayan bir manifesto ile Filistin halkı kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

Kimse kimsenin yanında olmasın, doğruyu söylesin yeter!

 

1)            İsrail soykırımına doğru gidiyor. Bu plan uzun vadelidir. Amaçları; Tevrat’ta sözde vaat edilen coğrafyaya hâkim olmaktır. Bu plan Büyük Orta Doğu (BOP) planıdır. Bu plan için Orta Doğu yansa da, onlar için hiçbir şey hedeflerini şaşırtmayacaktır!

2)            Avrupa ise; tarihinden utanarak İsrail taraftarı olsa da, uyumlu Filistin halkına yardım etmeye hazırdır. Merhum Yaser Arafat’ı ve devamı olan Mahmut Abbas’ı tanımış olmaları bunun kanıtıdır!

3)            Amerika güçlü olsa da, İsrail konusunda bir şey yapacak durumda değildir. Para muslukları Yahudilerin elindedir. Birde, Bil Clinton’un büyük çabalarla bir araya getirdiği İsrail Filistin antlaşmasının Filistin tarafından ret edilmesi vardır. Amerikalılar bunu da unutmuş değildirler!

4)            Hamas tribüne oynamaktan vaz geçerek, halkını Gazze hapishanesinde esaret altına alarak İsrail’e savaş sebebi vermekten kaçınarak, çözümü uluslar arası platformlara taşımalıdır. Ancak bundan önce tüzüğünü değiştirmek zorundadır. Bu günkü tüzüğüyle, kendilerini dinleyecek hiçbir kurum bulamazlar!

5)            Hamas Filistin halkının bölünmüşlüğünden vaz geçerek, tarihi hatasını acilen düzeltmelidir!

6)            Hamas; şu anki mevcut tüzüğüyle, dünyada hiçbir devleti Filistin davası için kazanamaz; tüzüğünü acilen düzeltmelidir!

7)            Hamas’ın başında olanlar; >>“Bu Yahudileri ümmetin önünde diz çöktüreceğiz”<< sloganıyla Gazze’ye sıkışmış olan Haktan alkış alabilir ama Filistin halkı için hiçbir şey yapamaz; aksine, İsrail bombalarını halkının üzerine çeker!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.07.2014

GAZZE SAVAŞINI İZLERKEN, BAŞKA NE GÖRÜYORSUNUZ?

3lükoalisyon10 günden beri Gazze’yi havadan vuran İsrail, kara harekâtıyla savaşın şiddetini artırarak, Hamas’ın alt yapısını tamamen yok etmek kararında ısrarlı olduğunun altını çizmektedir. Ajanslar ise; 20 üzerinde Filistinlinin ve bir İsrail askerinin öldüğünü bildiriyorlar.

İsrail ile Hamas arasındaki savaş, sadece Gazze’de değil, sosyal medya üzerinden de tüm şiddetiyle sürüyor. Her iki tarafın da twitter üzerinden yaptıkları paylaşımlar gösteriyor ki, bu savaş öncekilere benzemiyor. İsrail sayaçları, Hamas’ın attığı raketleri sayarken, Hamas’ın sayaçları öldürülen Filistinlilerin sayılarını paylaşıyor. En son baktığımda İsrail’in sayaçlarında 1248 Hamas raketine karşılık, Hamas’ın sayfasında 191 Filistinlinin öldüğü görülüyordu. (Savaşın 9 günüydü)

Bu savaşta bundan daha önemli olan bir başka durum ise; Mısır ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki beraberlik. Bu durum resmi olmasa da, gözden kaçması da mümkün değil.

Batı gözlemcilerine göre; 2009- 2012 Gazze savaşlarında İsrail’i şiddetle kınayan Mısır ve Suudi Arabistan, bu savaşta susmayı tercih ediyorlar. Arap dünyasının bu iki büyük devletinin bu davranışı nasıl izah edilebilinir? Mısır’ın Gazze kapılarını açmaması başka nasıl izah edilebilinir?

Bence bu beraberliğin arkasında yatan sebep; Arap dünyasının her iki büyük devletinin Hamas’ın ana besleyicisi olan Mısır’daki Müslüman kardeşlere karşı olmalarıdır. İkinci sebep ise; Amerikan İran yaklaşımı olarak düşünülmelidir. Mısır’daki darbenin destekleyicisi olan Suudi Arabistan, Müslüman kardeşlerin bir gün kendi krallıklarının da taşlarını sallayacağından korkmaktadırlar. Bunu Mısır’daki darbeye yaptıkları petrol-dolar yardımlarından anlamak mümkündür. Bu yardımı alan darbeci Mısır hükümeti de, Suudi Arabistan’ı desteklemekten başka bir çözüm üretmekten acizdir.

İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki resmi olmayan bu üçlü koalisyonun asıl hedefi ise; İran’ın olası bir Amerikan İran anlaşmasında, Orta Doğuda güç kazanmasını önlemektir.

Siz başka ne görüyorsunuz? Tartışma açıktır, buyurun!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

18.07.2014

GAZZE’DE ÖLENLERİN SORUMLULARI KİMLERDİR?

hamas raketenweideDeğerli okurlarım,

Yaklaşık 70 yıldır süregelen Filistin’deki insanlık dramı, yeniden kan akımıyla devam ediyor.

Bu nasıl bir meseledir? Bu dünyanın düzeni yok mudur? Herkes haklı mıdır? Herkes haksız mıdır?

Yazıyı uzunca yazmaya gerek olmadığı gibi, geniş bir analiz için de bu sayfalar yeterli değildir.
1) Mısır’daki Müslüman kardeşlerin güç kaybı, Hamas’ında güç kaybına sebep olmuştur. Bu kaybolan gücünü kurtarmak için; Hamas kendi halkını esir alarak İsrail’e karşı kalkan olarak kullanmakta olması, Hamas’ın Filistin halkı için yapacağı en kötü bir durumdur.
2) Hamas, kendileri tarafından bölünmesine sebep oldukları Filistin halkının birliğini yeniden düzelterek, yapmış oldukları tarihi hatayı ortadan kaldırıp, Filistin halkının beraberliğinin yeniden sağlanmasını oluşturmalıdır. Tüzüğünde ret ettiği uluslar arası barış girişimlerini desteklemelidir. Silah zoruyla kazanamayacağını bildiği macera yolunu bırakarak, diplomatik girişimlere ağırlık vermelidir.
3) Hamas; kendine güç saydığı raketlerin İsrail’e boyun eğdiremeyeceğinin bilincinde olarak; en uzun mesafesi 160 km olan bu raketlerle; üstelikte İsrail’in güçlü füze savunması karşısında İsrail’i tahrik ederek savaş sebebi oluşturmamalıdır.
4) Gelelim İsrail’e. İsrail hükümeti kullanmış olduğu askeri güç ile hedefin çok ötesine geçerek sebep oldukları ölümlerin insanlık suçu olduğunu bilmelidirler. Filistin halkının hakkı olan özgür devlet olmak şansının önünde durmamalıdır. İstila ettiği Arap topraklarını boşaltarak, 1967 sınırlarına razı olmalıdır. Birleşmiş Milletlerin 1948 yılındaki iki devlet statüsünü kabul ederek, Filistin halkının hakkını gasp etmekten vaz geçmelidir. Anayasasındaki: “Kudüs İsrail’in bölünmez başkentidir.”maddesini düzeltmelidir. Bunları yapmadığı süre, bu dava için ölenlerin, gerek Filistin, gerekse İsrail tarafından olsun; asıl sorumlusu olduğunu bilmelidir.
5) Başta Amerika olmak üzere, Avrupa birliği ve dünya Yahudi lobisi, İsrail’e verdiği desteği durdurmadığı süre, Gazze’deki ölümlerden sorumludurlar.
6) Arap birliği (eğer varsa) Filistin halkına geniş kapsamlı olarak maddi destek vererek, Filistin halkının gelişiminde destek olmadıkları süre, Gazze’deki ölümlerden aynen sorumludurlar. Gerekirse, rizikoya girmekten kaçınmayarak, 1973 yılında yaptıkları gibi; petrol ambargosunu düşünmelidirler.
7) Rusya ve diğer Kafkas ülkeleri gibi, Orta Asya ülkeleri de, diplomatik yolları zorlamadığı süre, Gazze’de yaşanan ve sonu belli olmayan bu felaketlerden sorumluluk paylarının olduğunu bilmelidirler.
8) Osmanlı’nın mirasına el koyan İngiltere, Filistin halkı için daha fazla sorumluluk üstlenmediği süre, Gazze’deki insan kıyımından sorumludurlar.
9) Türkiye Cumhuriyeti, İsrail Filistin arasındaki bu insanlık dramında içe dönük sloganlar yerine, daha aktif olarak uluslar arası platformlarda boy göstermelidir. İsrail ile ilişkilerini dondurmayı dahi göze almalıdır. İsrail’in Orta Doğuda daha fazla güç sahibi olmasının Türkiye için de yarınların tehlikesi olduğunun bilincinden hareket ederek, Orta doğu politikasını yeniden masaya yatırmalıdır. Kurulacak olan Kürt devletinin İsrail için en büyük kazanç ve Türkiye için en büyük kayıp olacağının bilincinde olarak, boğduğu kendi askeri gücüne yeniden nefes almak şansının zeminini hazırlayarak, yaptığı hatayı düzelterek, Orta Doğuda gerçek bir denge gücü olduğunu ortaya koymalıdır. Tüm bunları göz ardı ederek, iç siyasette bazen çok lüzumsuz olan çekişmelerde sarf edilen enerjiyi yeniden kazanabilmek için, her konudan bir vazife çıkarmayacak kadar soğukkanlı olmalıdır.
10) Sonuç: Gazze’deki bu savaşın sonunda fazla bir şey değişmez. Ölenler ölür. Hamas attığı raketleri yeniden alır. İsrail yaptığı savaş harcamalarını birilerine fatura eder. Ve Dünya kendi utanması gerektiği bu insanlık dramından pay çıkarmadan yoluna devam eder. Bizlerde kabul olmayacak dua ve beddualarımızla, bazen gözyaşı, bazen de hırsla olayları kısa zamanda unuturuz… Her zaman olduğu gibi!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
13.07.2014

HAYATIN ANLAMINI ARARKEN, İÇİMİZDEKİ POLİSİ ÖLDÜRDÜK MÜ?

CYMERA_20140706_165753Doğmuşum, buradayım!

Ne için, kimin için varım?

Tüketici bir makine miyim?

Yaşadığım hayatın anlamı var mıdır?

Elbette ki hayatın bir anlamı vardır! Onu arayıp bulmak herkes için farklı yol ve ifadelerle izah edilebilinir görünse de… Öyle sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçektir!  Yaratılışın mucizesi olan doğum noktasıyla, ölüm noktası arasındaki zaman çizgisini, hayat olarak, yaşam olarak tanımladığımıza göre; meseleyi bitmiş diyerek rafa kaldırabiliriz(!) …mi? Elbette ki hayır!

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu İnsanın tarihiyle başlamış olan ve binlerce düşünürler tarafından farklı ifadelerle izah edilmeye çalışılmıştır. Bazılarına göre; hayatın anlamı kişisel düşünce ve izah ile açıklanırken; otonom özgürlüğü öne çıkarmaya çalışmışlar. Bir diğerleri ise; hayatın anlamını izah ederken; kolektif düşüncenin ağırlığına önem vererek, sosyal düzeni düzenleyen yasaların önemine dikkat çekerek, hayatın bütünlüğünü öne çıkarıp, yaşamın müşterek olduğunun vazgeçilmez olmasına önem vermişler.

Bir başka düşünürler ise; hayatın anlamını; Tanrı’nın üstünlüğünde ve onun ilahi emirlerinin üst dogma olmasında ararken, ilahi gücü kader ile anlatmaya çalışmışlar.

Bu üç felsefi ayırımlı düşünceden yola çıktığımızda, hayatın anlamını nasıl anlayabiliriz? Bu farklı düşünceleri bir araya getirmek mümkün müdür?

Birileri, hayatın anlamı “X” dır söylese; bir başkası “X”in anlamı nedir diye sorduğunda, ona nasıl bir cevap verebiliriz? Eğer buna bir cevabımız yoksa(?) Bir hiçliğe mi düşmüş oluruz?

Friedrich Nietzsche; “hiçliği” kötümserlik olarak algılar ve aşılmasının İnsanlık için zorunlu olduğunu ifade ederken; insanlığın kaybettiği değerlere dikkat çekerek insanlığa karşı duyduğu sitemi ; “Tanrı’yı öldürdük” diyerek tanımlar! Yani; yüce ilahi gücün yarattığı tüm canlılara, özelikle insanlığa vermiş olduğu kutsal değerleri öldürdük der! Ben; Friedrich Nietzsche kadar kesin ve keskin söz kullanmak yerine; “içimizdeki polisimi öldürdük”? …diye sorgulamak istiyorum!

İnsanın fıtratında zaten var olan doyumsuzluk, çağımızın en büyük hastalığı olduğunun farkında olmadan hayatın anlamını anlamak zordur diye düşünüyorum!

Bir tarafta; özgür ve otonom olmak isterken, kendimiz ve çevremiz için sorumluluk taşıdığımızı öğrenmek hayatın anlamına değer vereceğini unutmak mümkün müdür?

Kolektif sosyal yaşamda alınan kararların, bireysel çıkarlar için kullanılmasının hayatın anlamını yok edebileceğini unutmak mümkün müdür?

İnanç dünyamızın özü olan İlahi kaynaklardan, insanlık için gelen emirleri evirip çevirip kuşa benzetmenin; hayatın anlamına zulüm olduğunu göz ardı ederek inkâra kadar gidecek olan yolda nasıl bir “hayat anlamı” olabilir ki?

Siz ne dersiniz? “içimizdeki polisi öldürdük mü”?  Yani, bizleri değerli kılan değerleri unuttuk mu? Doğunun medeniyet anlayışını bertaraf ederek, sanayi medeniyetini mi üstleniyoruz? Bu sanayi medeniyetini filtresiz kabul etmek mümkün müdür?

Tüm bunları sorgularken “hiçliği” kabul ederek, kötümser olmak yerine; hayatın bizi yaşamasına müsaade etmeden, hayatı kendimizin yaşamasını oluşturduğumuz zaman, hayatın anlamını da anlamış oluruz!

Evet… Yorumlarınızı bekliyorum!

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

9.7.2014

 

GELİŞEN TEKNOLOJİ VE KAYBOLAN İNSANLIK

KRIGE>> İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!<<

1945 Yılında sona eren 2. dünya savaşından sonra görünürde küresel barış olsa da; aslında hiçte öyle olmadığı tarihi bir gerçektir.
Eski çağlardan beri insanlık tarihinin şekillenmesinde süregelen siyasi iktidar, toprak iddiaları ve ham madde için yapılan savaşlar, günümüzde de aynen devam etmektedir. Kapitalizm ruhunun azgınlığından kurtulamayan İnsanlık; para uğruna ürettiği silahları, İnsanların birbirlerini öldürmesi için sürekli olarak bir moda ürünü gibi pazara sürmesi; gelişen teknolojinin zirvesine ulaşırken; İnsanlığın yolda kaldığını gözlemek, İnsanlık adına utanç verici bir durumdur!
Dünyada olan savaşların farkında olmadığımız…ya da algılamadığımızın sebebi ise; tüm dünyadaki siyasetçilerin ve onlara hizmet eden basın ve medyanın büyük kazancı olması da; İnsanlığın altından kalkamayacağı ayrı bir yüz karasıdır.

Gelişmiş ülkelerin vatandaşları dahi; dünyada barış olduğuna inanırken; sadece kendi ülkelerinden söz ettiklerinin farkında bile değildirler. Yapılan savaşların sorumluluğunu üstlenmek şöyle dursun; haklı olduklarını da iddia edecek kadar manipülasyon edildiklerinin de farkında olmadıkları hiçte şaşırtıcı değildir.
Gelişmekte olan; yada az gelişmiş ülkelerin halkları; zaten savaşların aktörleri olarak seçilmektedir. Aktörü olduğu için de, işi anlayana kadar, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor. Sonuç olarak milyonlarca İnsanın yaşamına son verilirken; milyonlarca çocuğun anasız babasız kalması; milyonlarca kadının namusuna tecavüz edilmesi, bir yerlerde karanlığa bürünerek sisli bir dünyada kaybolup gidiyor. Ve tüm bunlar olurken; birileri bir yerlerde silah sanayi üzerinden kazandığı paraların şerefine kadeh kaldırıyor. Ne yazık ki; kadehlerini kaldıranlar da; evinde ekmeği, ayağında donu, okulunda dersliği olmayanlar tarafından alkışlanmaya devam ediliyor.
İnsanoğlu, kendi ürettiği mekanik gelişmeyi zirveye taşırken; İnsanlığın yolda kaldığının farkında bile olmadığı ise; çağımızın asıl yüz karasıdır!

1945 sonrası savaşlarının korkunç bilançosu:

1946-1949 Yunan İç Savaşı
1946-1954 Fransız Çinhindi Savaşı
1947-1949 Filistin savaşı
seit 1948 Myanmar’da silahlı çatışmalar
1950-1953 Kore savaşı
1954-1962 Cezayir savaşı
1956 Süveyş Krizi (ikinci Arap-İsrail savaşı)
1956-1959 Kuban devrimi
1957-1962 Batı Yeni Gine için Hollanda-Endonezya savaşı
1957-1975 Vietnam Savaşı
1960-1989 Namibya kurtuluş mücadelesi
1960-1996 Guatemala’da sivil çatışmalar
1961-1974 Portekiz Sömürge Savaşı
1964 Yılından beri, Kolombiya’daki iç savaş
1966 Yılından bu yana Çad iç savaşı
1968-1979 Bask İç Savaşı
1969′dan beri Papua ve Papua Barat illerinin bağımsızlığı için mücadele
1969-1997 Kuzey İrlanda İç Savaşı
1974-1991 Habeşistan (Etiyopya) iç savaşı
1975-1990 Lübnan iç savaşı
1977-1989 Vietnam-Kamboçya Savaşı
1978-2005 Aceh İç Savaşı (Endonezya)
1978-1989 Afgan iç savaş ve Sovyet müdahalesi
1979 Çin-Vietnam Savaşı
1980 Yılından beri ülkemizde adını koymadığımız PKK terörü ile süren ve hala bitmemiş olan iç çatışma.
1980-1988 İran-Irak savaşı
1982 Lübnan savaşı
1983-2009 Sri Lanka’da iç savaş
1987-1993 İlk İntifada, Gazze / Filistin / İsrail savaşı
1988/1991 Yılından bu yana Somali İç Savaşı
1989-1996/1999-2003 Libeya iç savaşları
1990-1991 İkinci Körfez Savaşı (BM-Irak Koalisyonu)
1991-2001 Yugoslavya iç savaşları
1994 yılından bu yana Belucistan çatışmaları
1996-1997 Birinci Kongo Savaşı
1998-2003 İkinci Kongo Savaşı
2000-2005 İkinci İntifada İsrail Filistin savaşı
2001 Yılından bu yana Afganistan’da savaş
2002-2007 Fildişi Sahili’nde iç savaş
2003-2011 Irak savaşı
2005-2010 Çad’da iç savaş
2006 Lübnan savaşı
2006-2009 Üçüncü kongo savaşı
2008-2009 Gazze (Hamas) / İsrail savaşı
2009 Yılından bu yana, Taliban Pakistan arasında çatışma
2010-2011 Fildişi Kıyısı iç savaş
2011 Libya’da iç savaş
2011 Libya’ya 2011 yılında Uluslararası askeri müdahale
2011 Yılından bu yana, Suriye’de iç savaş
Ve devamıyla şimdiki Irak İŞİD arasındaki mezhep savaşı.

İşte içinde bulunduğumuz dünya bu durumda.

Listelenen tüm savaşların kurbanlarının kesin sayılarını bilmek asla mümkün olmayacaktır.
Mümkün olan bir şey varsa;
İnsanoğlu geliştirdiği teknolojinin esaretinden kendisini kurtaramayarak; yaratılışında saklı olan asıl mucizenin İnsan olmak olduğunu çoktan unutmuş olduğunu anlamakta geç kalmışlığımızdır!

Sevgiyle kalın…!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
22.06.2014

BABAMA MEKTUP

 ZELIHA~1>>Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.<<

Yazan: Zeliha Karaosmanoğlu-Kaya

Değerli dostlarım!

Bu Yılki babalar gününde; bir özlemin nasıl ifade edildiğini, bir hasretin nasıl dile getirildiğini, yürekte olan sızının nasıl da hıçkırıklara döndüğünü anlatan bir mektup yayımlıyorum. Mektubu; Rahmetli Yılmaz Karaosmanoğlu’nun kızı Zeliha hanım, 2000 Yılında, babalar gününden bir gün sonra kriz geçirerek ölen babasına yazıyor. Yani tam 14 Yıllık bir ayrılışın özlemiyle.
Özünde hiç bir değişim yapmadan yayımlamak istediğim bu mektubu, mutlaka okumalısınız!

Şimdiden tüm babaların ve onlara baba olabilmede eşlik eden, onlar ile yaşamı artısıyla, eksisiyle paylaşan annelerin de bu güzel gününü kutluyorum!

Sevgili Babacığım,

Seni kaybedeli tam 14 yıl olmuş. 16.06.2000 Yılında aniden bizi bırakıp gittin.

Hiç beklemediğimiz ve şok ederek seni kaybettiğimiz o günden bu yana koskoca 14 yıl geçmiş.

Oysa senin o kocaman sevgi dolu yüreğin, siluetin ve sesin hala kulaklarımda çınlıyor.

Gittin gideli hayalin benden hiç uzaklaşmadı ki. Sadece özlemin, hasretin içimi yakıyor, kavuruyor babacığım.

Seni hep ilkokulda, okulumuza geldiğin heyecan ve hevesle; bizi okutmak için çırpındığın görüntünle hatırlıyorum.

Birde beni koluna takarak, sokakta afralı, tafralı ve gururla yürüyüşümüzü hatırlarım.

Erdoğdu’da ki Köseoğlu kahvesine bile beni götürmüştün. Orada höpürdeterek çay içişini hatırlarım.

Evlendikten sonra bile koskoca kadın olmuştum, Melek ve beni kucağına alıp, öpüp, koklayıp; “Gülizar bu kadar güzel kızlar olur mu ? Eniştelerim ne kadar şanslı çocuklar” deyişini ve “ Bu kızlar evlendi ama hala onları evlendirmemiş-im gibi, benim kızlarım evdeymiş gibi, hiç uzaklaşmadım” deyişini.

7 çocuk, tek maaş , sürekli kurulup, kaldırılan sofraları hatırlarım.

Meğer o sofraları donatmak ve o kadar çok yiyeceği satın almanın zorluğunu ve gönül zenginliğini anlamam için, büyümem ve aile olmam gerekirmiş babacığım.

Nasıl o kadar zengin gönüllüydün sen BABACIĞIM?

Senin Karın en güzeliydi; kızlarında öyle. Oğulların ise senin gibi yakışıklı; hepsi sana benziyorlar. Kardeşlerin ise en çok sevgiye layık olanlar. Eniştelerin en akıllı ve iyi delikanlılar. Kardeşlerinin çocuklarını bile en çok seven amca sendin. Hepsiyle ilgilenir , sever ve gurur duyardın.

Ne kadar büyük bir sevgi dünyan varmış babacığım… İnsanlardan nefret ettiğini hiç görmedim. Sevgiye doyduğunu da görmedim. Çok saf, temiz; ama korkusuz kocaman bir yüreğin vardı babacığım…

Baba ve Anne sevgisine de açtın. Çocukluğunda yaşadığın yetimlik seni öyle çok etkilemişti ki… Sevgiye hiç doyamadın. Gelinlerini bile kızlarından ayıramayacak kadar çok sevdin.

Elif’in kanepede uyurken üstünü şefkatle örtmüş sün sen. Elif’de bunu sevgiyle, gururla hep anlatır bizlere.

Bir kez bile öz yada üvey kardeş ayrımı yaptığını duymadım. Tüm kardeşlerini inanılmaz seviyordun. İnan ki bana baba, senin onlara duyduğun sevgiyi insanlar öz kardeşlerine duymuyormuş, bunu da büyüyünce anladım.

İstanbul’dan Trabzon’a gezmeye yada bir cenazeye gelmiştin. Erdoğdu’da buluştuk, beni köfteciye götürdün. Orada gözlerindeki mutluluğu hiç unutamam babacığım. Sen yedirmeyi de , paylaşmayı da inanılmaz çok severdin.

Bir defasında annem anlatmıştı.

Bir gün İstanbul’da Okmeydanı’nda Trabzonlu bir arkadaşını görmüş sün. Hastanede onun la koşturmuş, sonra Kaptığın gibi habersiz eve getirmişsin. “Gülizar sofra hazırla” demişsin, acaba yemek var mı yok mu diye aklına dahi gelmemiş.

Tabi ki sen anneciğimin kadınlığını, mutfak becerisini tartışmayacak kadar emindin.

Babacığım!

Zeki’nin 2 oğlu oldu; Yılmaz ve Bedirhan. Yılmaz’a senin adını verdi. Adı gibi Yılmaz bir delikanlı olmuş.

İlhanın bir paşası var; adı Berkant. Adeta ilhan gibi; iri ve sevgi dolu…

Talat‘ın 2 kızı var; Sudenaz ve Sıla. Sılayı Anneme ve bana benzetiyorlar. Sudenaz ise; inan babacığım tam bir Prenses. Annemin biricik prensesiydi Sudenaz. Sude bir yana dünya bir yana idi Annemin gözünde. Sudenaz okulu, okumayı çok seviyor. Tam senin istediğin gibi; inşallah okuyacak ve ilerleyecek baba. İkisi de çok tatlılar, inan bana babacığım, çok tatlılar!

Hele Ayhan…onun senin gözünde özel yeri vardı, biliyorum. Onunda İlayda ve Gülizar adında iki tatlı kızı oldu. İlayda’sı çıtı pıtı çok güzel bir kız. Tipini annesinden yüzünü Ayhan’dan almış. Gülizar’ı çok minik, onun gözleri masmavi baba. Bakalım zamanla kime benzer. Ama acayip güzel bir bebek Gülizar, tıpkı Annem gibi.

Aydın Ağabeyimin de, Eren’den sonra bir Murat’ı oldu. İnanılmaz akıllı ve yakışıklı tabi…babası gibi!

Sen torunlarının hiçbirini göremedin babam. Damla, Eren, Aysu ve Cansu tanıdığın tek torunların oldu BABİŞKOM.

Maalesef diğerlerini tanıyamadın, göremedin, sevemedin, öpüp koklayamadın.

Senin gidişinin ardından Annem çook hastalıklar çekti. Göz yaşları hiiç kurumadı Annemin. Çok ağladı ardından, seni sayıkladı yıllarca… Hep seni anardık. Her gece bıcır bıcır konuşurduk annemle. Onuda 15 Mayıs 2011 de senin yanına koyduk, biliyorsun babacığım!

İkinizin Mezarını birleştirdim babam…Sen Anneme çok düşkündün. Yan yana değil, aynı Mezarda yatmanızı istedik. Sizi çevrele-dik; artık iki kişilik… ama tek mezarda yatıyorsunuz.

Babammm!! Benim kocaman yürekli, dağlar kadar güçlü, yokluğuna alışamadığım, çok ama çok özlediğim babacığım!

Yine geldi bir Babalar günü daha. Biliyorsun! Sen babalar gününden bir gün sonra gittin. Tıpkı annemin anneler gününden bir hafta sonra gitmesi gibi. Sizleri unutmak mümkün değil babacığım!

Her yerde babalar konuşuluyor, hevesle hediyeler bakılıyor ya… buruyor beni babam, içim sızlıyor!

Bizde mezarınıza geliyoruz ara ara…Hasretimiz belki diner diye.

Zeki Trabzon’a taşındı babacığım. Artık daha rahat gidip geliyoruz yanınıza.

Yıllardır içimde birikti hasretin, özlemin ve sevgin. Hem çok zaman oldu özledim, hem de bugün gibi her şeyinle Dimağımda duruyorsun. Sevgini, sesini, cıvıl cıvıl neşeli hallerini, iştahla yemek yiyişini, bize öpücük göndermelerini, arkamda bir dağ gibi duruşunu özledim babam!

Kaç baba kızının çeyizini 6 katlı evin en üstüne sırtında taşır bilmiyorum; ama sen taşıdın baba! Hep içim acır o günü hatırlayınca. Keşke sen taşımasaydın! Birde, işe girmek için ne çok yalvarmıştım sana. Çok ağlamıştım da,sonunda pes etmiştin.  Tanıdığın Vedat beye elimden bir çocuk gibi tutarak getirmiştin beni; gülerek hatırlarım hala o günü babacığım!

Hatırlar-mısın…birde apandisit ameliyatı olmuştum da, sen beni acile yatırmış tın. O gece seni eve yolladılar da, sabah gelirsin dediler. Sen geldiğinde ben ameliyatta imişim; çok ağlamışsın  “Kızım bensiz, yanında yokken ameliyata aldılar diye”. Çok koymuş sana. annem öyle söylemişti babacığım!

Ameliyat dönüşümüzde o zaman taksi ne gezer, Sen zaten otobüs işletmeleri amiri idin. Otobüse bindiğimizde, sen; “açılın, açılın, kızım ameliyat oldu; yer verin “deyip beni oturtmuştun. Kendimi adeta prenses gibi hissetmiştim ama çok da utanmıştım… böyle yaptın diye. Ne bileyim ki, senin sevgi ve şefkatinin tavanlarda olduğunu..

Hala daha senin nasıl bu kadar öngörülü, cesur ve aydın bir insan olabilme ne şaşırırım. Her gün alınan 6 ekmeğin yanında, bir gün bile eve gazetesiz gelmemen le gurur duyuyorum. İnsanlar evine düzenli gazete hala daha almıyorken, sen o zamanlar dahi hiç gazetesiz gelmezdin. Sen işten gelirken gazete kokunla gelirdin;..bayılırım o kokuya.

Biliyor-musun baba?… Eve ekmek almayı unuttuğum oldu ama, gazeteyi hiç unutmadım ben de…..tıpkı senin gibi.

O köyden gelip, şehirde kızını okutup, bu kadar çok güvenip, arkasında duran, onunla gurur duyan, senin yaşıtlarında bir baba yoktu oralarda biliyorum. Şimdilerde var. Ve seni örnek alan yeğenlerin de var … Akrabada gurur duyduğumuz doktorlar, mimarlar, öğretmenler ve daha pek çok kızımız var.

Seni anlatmak; günlerce, sayfalarca sürer biliyorum babacığım!

Seni çok seviyorum, özlüyorum, arıyorum, anıyorum; her an kalbimdesin Babişkom…kalbimdesin!

Nurlar içinde uyu, Allah’ın Rahmeti üzerinize olsun babam!

Anneme selam ve sevgilerimi söyle…unutma sakın!

İnşallah Cennette Kavuşmak ümidiyle Allah’a emanet olun BABAM…!!

Ellerinden öperim, yanaklarından öperim Babam…!!

 

Sizi çok seven kızınız ZELİŞ.

 

Zeliha Karaosmanoğlu / Kaya

14. Haziran 2014

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürüDüşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

 

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

 

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

Not:

Soma faciası nedeniyle 19 Mayıs için ayrıca bir paylaşım yapmak içimden gelmiyor.

Tüm milletimizin bu Yıl buruk geçen 19 Mayıs bayramını içtenlikle kutluyorum…sevgiyle kalın!

 

DOKUNMA…ACIYOR İŞTE

DOKUNMABu akşam bir sızı var yüreğimde;
Dokunma…
Ellerim bağlı;
Dilim dönmüyor…
Saramam seni gecenin karanlığında…
Sokulma.

Açma maden çukuru yüreğimin kapısını!
Görme içimdeki kara sızıyı!
Dokular titreşim yapıyor;
…yüreğimde.
Acılar feryat ediyor…susarcasına…
…ciğerimde.
Dokunma…!

Karanlık gecenin sessizliğinde.
Kulaklar çınlatan suskunluğuma.
Avuçlarımda kalan son özlemimle.
Rahat bırak beni;
Dokunma…!
Ben feryat ederken duymayan sendin!
Susunca anladın kimsizliğimi!
Şimdi sen feryat eyle!
Bağır çağır istersen!…ama;
Bana dokunma!

Dokunma bana sen…ordaki…evet, sen!
Sende…dokunma!
Heyy sen, alttaki!
Sana diyorum…orda üstteki!
Sağımdaki…
Solumdaki…
Heyy sen…! Kalemi bozuk serseri!
….mürekkebi tükenmiş mecnun…
Sizde duyun…duyun artık!
Dokunmayın yüreğime!
Bozmayın sessizliğimi!
Ben karanlığa alışmışım!
Rahat bırakın da uyuyayım artık!
Sonsuzluğuma…

Dokunmayın yarama diyorum!
Acıyor işte…
Dokunmaaaaa!…dokunma.
Dokunma……acıyor işte…(?)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
19.05.2014

NE OLDU BİZE ?

Y-YERKEL>>“Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !“<<

Ne oldu bize?
Rahatlık mı battı diyeceğim ama…dilim dönmüyor; çünkü herkesin rahat olmadığı belli.
Kibir hat boyuna çıkmış ama…neyimize kibirleniriz pek de bilen yok.
Mucit olmadığımızı bakan ağzından duymuştuk. Yazdığımız klavyeyi başkaları icat etmiş. 18 milyon trafiğe açılmış motorize araçların arasında bir tane kendi emeğimizle ürettiğimiz araç yok. Eğitimde, iş güvenliğinde, İnsan gelişiminde hep arka sıralardayız. Sinirlerimiz çok zayıf, sigorta çabuk atıyor. Yani…kibirlik bir halimiz yok!
Peki ne oldu bize…neden dünyanın diline düştük?

Ağalık paşalık tutkusu, ruhumuzun saklı köşelerinden sıçrayışa geçince hakimiyetimizi kaybediyoruz. Öfkemizi yenmek şöyle dursun, öfke arayan bir millet olmuşuz.
Günaydın diyeni, selam vereni şüpheliler arasında görmek istiyoruz.
Yaşadığımız coğrafya, heyecanlı İnsanların coğrafyası olduğunu bilmek bazen duygularımıza eşlik ederken, yüreğimizdeki acıların ifadesinde yardımcımız olsa da; aynı heyecan bizleri bazen sonu belli olmayan maceralara da getirebiliyor.

Başımıza bir facia, bir afet geldiğinde, ülkenin her kesimini de içerisine alacak bir kriz masası oluşturup olayların koordinasyonunu, akımını, idare ve sevkini yönlendirecek kişilerin düşünce ve tecrübelerini kullanmak yerine…tv lerde tartışmalar başlatarak, her kafadan bir ses anlatımlarıyla vatandaşın kafasını daha da fazla karıştıran sözde bilim adamlarına işi bırakıyoruz.
Particiliğin hat safhaya ulaştığı ülkemizde, ölülerimizin mezarları başında da siyaset yapmayı bir beceri olarak algılıyoruz. Birileri kalkıp da; elmanın elma, biberin biber olduğunun tespitini de yapsa, hemen arkasında siyasi düşünce vardır fikrine kapılıp, elmanın da biberin de gerçek olduğundan şüphe ediyoruz; onu diyenleri de doğduğuna pişman edebiliyoruz.

Hislerimizi kamçılayan sloganlar atan arsızlar da var aramızda. Lafı tersine çevirenler olduğu gibi, lafın özünü değiştirenler hiçte az değil. Hükumet sözcüleri bazı resimleri izah ederken; insanımızın düşünce gücünü zorluyor.
İş kazaları tarihini bize yansıtan sn. Başbakanımızın sözleri hiçte sıcak değildi. Soma’da ki maden faciasını geçmişteki 150 – 200 Yılın iş kazalarıyla izah etmesi ise; soğuktu…çok soğuktu; duygularımıza rehber olamadı.

Yüreği yaralı İnsanlar vurgun yemiş balinaya benzer. Onların duyguları bazen edep sınırını da zorlayarak öfkeye dönüşebilir; kriz durumlarında bunu anlamak çok önemlidir.
Her bağıranı düşman olarak görmek bir idarecinin işi değildir.
Devlet erkanı gittiği yere, yeteri kadar korumalarıyla gidiyorsa, devlet erkanının kişilerle doku irtibatı olmaz, olamaz. Olsa olsa taziye için olur, kavga için değil. Bu olmayış her şeyden önce güvenlik sorunu ile bağımlıdır. Eğer güvenlik ile sorumlular bunun önünü alamıyor-salar, ifa ettikleri görevde yanlış bir yerdedirler, acilen evlerine gönderilerek yerlerine uzman kadro alınmalıdır.

2014 Yılına gelmişiz ama, hala ilkel şartlar altında emek vererek, modern yaşam standardını yaşamak istiyoruz. Sömürüye dur diyecek gerçek bir sendikamız yok; onlarda kendilerini sömürü düzenine kaptırmışlar. Sivil toplum örgütlerimizin adı kalmış sadece…kendilerini duymak, önerilerini beklemek sabır işi.
Dünyanın bilim adamları Ay’ı çoktan bırakmışlar; uzayın sonsuzluğunda yaşam emareleri ararken, biz hala birbirimizle siyasi kavgalarla uğraşıyoruz. Uzlaşıdan uzak tutumumuzla…aklın yolunun bir olduğunu unutmuşuz!

Ne demişti Ay’a ilk ayağını basan Neil Armstrong?
“That’s one small step for man… one… giant leap for mankind.” = „Bu adım, bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için bir sıçrayıştır“
Buradan yola çıkarsak; bizde İnsanlık adına, barış adına, şunu diyebilmeliyiz ki…yarınlar için bir şeyler yapabilmenin yolunu açalım ve öz eleştiri kültürümüze katkıda bulunalım; çünkü öz eleştiriye bu günlerde her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

>> “Bu tekme bir insan için küçük olsa da…İnsanlık için büyük bir ayıptır !”<<

Mehmet Nuri Sunguroğlu
5/17/2014

SOMA

SOMAİhmalkarlık, rehavet severlik, vurdumduymazlık, bencilliğin sardığı sarhoşluk neticesinde yaşanan felaketler hiç bir insanın kaderi olamaz, asla olmamalıdır da.!!

ON BEŞ BİN İŞ YERİNE BİR HEMŞİRE, BİN HASTAYA BİR-BUÇUK DOKTOR

Resim 226Gece gündüz bizlere hizmet veren doktorlarımız, kişisel sağlık sınırlarını da aşarak bu ülkenin İnsanlarına hizmet vermektedirler.  Bazen dövülürler, bazen de övülürler ama; onlar verdikleri meslek yeminine sadık kalmayı hiç unutmazlar.

Bir Alman doktor arkadaşımla dünyadaki sağlık sorunlarını konuştuğumuzda; hekim eğitimindeki dengeyi de konuştuk. Dr. arkadaşımın söylediklerini aynen buraya ekliyorum.

>>Biz hekimler dünyanın neresinde olursa olsun, aldığımız eğitim aynı değerdedir; çünkü malzememiz hep aynı olmuştur. Eğer bir ülkede sağlık sorunu çözülmemiş ise; suçu doktorlarda değil, sistemde aramak gereklidir<<…dr. arkadaşım.

Tabi ki asıl sorun; ülkemizde yeterli hekimin olmadığıdır. Sağlık personelimiz çok azdır. Hizmet alan hasta sayımız çok fazla olduğu gibi, hizmet almak kültürümüzde henüz gelişmiş değildir.

Geçenlerde KTÜ Tıp fakültesi Tıp öğrencileriyle (resimde görünenler) kısa bir sohbetim oldu. Hepsi genç çocuklar, geleceğin hekimleri. Meslek öğreniminde öğrenime doymayan bir hallerini izledim. Bu durumun beni çok mutlu eylediğini de buraya eklemek istiyorum.

Alttaki istatistiklere bakılırsa; insan bırakın hasta olmayı, Yıllık periyodik olan grip alışkanlığından da vaz geçmek istiyor(!)…

ÜLKEMİZDEKİ HEKİM SAYISI

Türkiye’de 100 bin kişiye 153 hekim düşüyor.

AB ortalaması 322, tüm Avrupa ülkeleri (Rusya ve Eski Doğu Avrupa ülkeleri de dahil) ortalaması, 340 hekim.

100 bin kişiye düşen hekim sayısı; Yunanistan’da 535, Balerus’ta 484, Gürcistan’da 455, Rusya’da 431, Azerbeycan’da 377, Ermenistan’da 344, Bulgaristan’da 363. Türkiye’de ise sadece 153 hekim!

Türkiye, hekim sayısı bakımından 52 ülke arasında 50. sırada.

Olaya bütünüyle baktığımızda, Türkiye’de hekim sayısı yönünden giderek artan ciddi sorunlarımız var.

İşçi çalıştıran iş yerlerinin (apartmanlar dahil), 30 Aralık 2012 tarihinden itibaren “risk değerlendirmesi” yapmaları ve yaptırmaları gerekiyor.

Risk değerlendirmesi ekibinde de “iş yeri hekimlerinin” bulunması gerekiyor.

Ancak, iş yeri hekimi zorunluluğu yukarıda belirtilen tarihlerde (örneğin kapıcı çalıştıran apartmanlarda 30 Haziran 2014’ten itibaren) başlayacağı için şu aşamada, risk değerlendirmesi bakımından iş yeri hekimi gerekmiyor.

İş Kanunu ile ilgili düzenlemeler yapılırken, Türkiye gerçeklerine bakılmadan “ezbere” hareket edilmiş gibi görünüyor.

Şu anda “skandal” denilebilecek bir tablo ile karşı karşıyayız.

Sadece iş yeri hekimi değil, “iş yeri hemşiresi” yönünden de sorun var.

Belgeli 147 iş yeri hemşiresi var. İş yeri sayısı ise, apartmanlar dahil 2.5 milyon civarında! Bir hemşireye 15 bin iş yeri düşüyor!

Sonuç olarak; sahada iş yeri hekimine ihtiyaç var. Kanun yürürlükte ve cezalar yazılmakta. Yazılacak olanlar da yolda.. Bu sayılarla işverenler iyice köşeye sıkışacak. Söz konusu yönetmelik yürürlükte olmaya devam ederse Sağlık Bakanlığındaki hekimler ayrılır ve iş yeri hekimliğine geçerlerse o zaman durum daha da kötü olabilir.

İş yeri hekimi sorununu çözmek için acil çözüm gerekiyor.

 

Sağlıklı günler her daim sizlerle olması dileğiyle…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

13.05.2014

ACİL…ÇOK ACİL!!…ACİLEN ÇÖZÜM ARANIYOR!

acil-1>>“Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor.<<…başka izahı var mı?

Ülkemizde son Yıllarda sağlık sektöründeki gelişmeler tabi ki sevindiricidir. 1980 Yılında babam için Trabzon’da bulamadığım Kristalize-Penisilin iğnesini, bir arkadaşımın aracılığıyla Of’dan bir eczanenin gizli deposundan satın almıştım.

Günümüzde yapılan tüm sağlık yatırımları, geçmişe göre çok iyi olduğu kesin olmasına rağmen…yeterli değildir!

Özellikle acil olarak çare aradığımız sağlık servislerimizdeki durum çok vahimdir. Bu durumun, sağlık personeli tarafından değil, hizmet almak için acile baş vuranlar tarafından yaratılması daha da vahim bir durumdur.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak’ın İngiliz Avam Kamarasındaki bir konuşmasında ülkemizin acil durumu hakkında diyor ki:

Yıl boyu acil servis hizmeti alan hasta sayısı 90 milyon, kendi nüfusundan fazla acil hastaya bakan bir sistemle karşı karşıyayız.

Yılda 10 milyon MR çekilen, 2 milyar kutu ilaç tüketilen bir sistemimiz var.

1000 kişiye 1,4 doktor düşerken, 1000 hastaya da 2,5 yatak düşmektedir.

Hekimlerimiz günde 100-120 hasta bakmak durumundadır. Yılda yaklaşık 700 milyon hasta bakan sağlık sisteminde, ortalama her vatandaşın doktora başvurma sayısı yılda 10’a ulaşıyor.

Sağlık bakanlığının verilerine göre; ülkemizde kamu hastaneleri kurumuna günlük ayakta başvuran hasta sayısı 766 bin. Acil servise gelen sayı ise 232 bin hasta olduğu ve bu acil servislere başvuran hastaların %70’inin acil olmadığı.

Takriben aynı nüfusa sahip olan Almanya’da durum nasıl?

2012 verilerine göre:

Federal Almanya’da günlük acil hizmete başvuru sayısı 188 olarak kayıtlara geçerken; Yıllık hekim ve hastanelere başvuru ve tedavi gören hasta sayısı 17,4 milyon

Sayılara yakından bakalım!

Türkiye Yıllık hasta sayısı: 700 milyon. Almanya Yıllık hasta sayısı: 17,4 milyon.

Türkiye Yıllık acil başvuru sayısı: 90 milyon. Almanya acil başvuru sayısı 6,8 milyon olarak kayıtlarda görülüyor.

Korkunç bir rakam!

Asıl korkunç olan ise; halkımızın sağlık sistemini nasıl da istismar ettiğidir. Her başı ağaran soluğu acilde alıyor. Yada; eğitim düzeyi düşük olması nedeniyle, “acil ne için vardır” bilmiyor. Bir ihtimal de; kuyruklarda beklemek istemediği için…yani; hakkına razı olmadığı için acile koşarak zaten az olan doktorlarımızın zamanını çalarak diğer gerçek acil olanlara da hizmeti engelliyor.

Sağlıklı günler dileğiyle…

Mehmet Nuri Sunguroğlu.

10.05.2014

 

AFGANİSTAN

Afghan villagers gather at the site of a landslide at the Argo district in Badakhshan

AFGANİSTAN

Sanki toprağına acılar ekilmiş Afganistan’ın.
Bitmeyen acıların tohumları dökülmüş ovalarına.
Mevsimler beklemeyen;
Her mevsimde yeşeren,
Acılı tohumlar ekilmiş tarlalarına.
İçerde savaş baronları;
Dışardan düşman bombaları…
…ve yaralı yürekler.

Afganistan…

Otuz beşinde şimdi;
Rus bombalarının açtığı çukurlara dikilen ağaçlar.
On beşini dolduracak Amerikan çizmesinin izleri.
Açlığı ekmek;
Acıyı katık yapan yaralı yürekler.
Peştun’iyle Tacik’iyle.
Hazara’sı Özbek’iyle.
Beluci’si Türkmen’iyle.
Ezilmeyen benliğiyle…
Dik yürüyen yiğtlerin diyarı…

Afganistan…

Soğuk olur Hindukuş’un dağları
Yağmurludur Pamir’in yaylaları
Geçit vermez Amu Derya suları
Kurak olur tarlası ovaları
Afganistan…
Doğasında saklı olan felaketiyle
Sanki bir başka diyar, sanki bir başka dünya…

…Afganistan
Açlığı ekmek
Acıyı katık yapan yaralı yüreklerin diyarı…

Mehmet Nuri Sunguroğlu
04.05.2014

 

AFFETME BİZİ GİZEM… TOPLUM OLARAK SUÇLUYUZ !

GIZEMSevgili GİZEM!

Henüz altı yaşında aramızdan ayrıldın. Hunharca işlenmiş bir cinayet seni bizden aldı. Şimdi arkandan dualar okuyup, Allah’tan rahmet dileyerek vicdanımıza olan borcumuzu ödeyeceğiz! Ne kadar üzüldüğümüzü anlatabilmek için kelime dağarcığımızda olan tüm kelimeleri dizeler halinde sıralayacağız. Ancak…bütün bunlar seni geriye getirmeyecek. Sen artık aramızda değilsin ve bir daha da olmayacaksın.

Bizler ki; ülkemizde çocuklarımızın değerini bilmekte aciz kalmış toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; dövülen eşlerin sesini duyduğumuzda sivil cesaretimizi kullanarak polise telefon edemeyen bir toplum olmuşuz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuğumuzun gelişiminden, eğitiminden, beslenmesinden vb. tasarruf ederek harcamalarımıza başka türlü öncelik tanırız…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; çocuklarımızı koruyamaz hale gelmişiz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; Cinneti, şiddeti, sapıklığı, barbarlığı rutin olarak görür hale geldik…sakın bizleri affetme Çocuk !

Bizler ki; taciz suçundan mahkumiyeti dönüşü kahveye, mahalleye gelen ırz düşmanına geçmiş olsun deriz…sakın bizleri affetme Çocuk !

Liste çok uzun sevgili Gizem…çok uzun ! O kadar uzun ki…tüm dünyayı bir kaç defa dolayacak kadar uzun…kin ve nefret, cinnet ve şiddet, sapıklık ve barbarlık akıyor dünyanın her tarafından.

Bu rezaletin birde raporu var sevgili Gizem !

UNICEF rapor etmiş bu rezaleti; okuyalım!

Dünyadaki Çocuk İstismarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu raporda hepsi olmasa da, olanlar bizleri utandıracak kadar yeterli.

– Dünya genelinde 246 Milyon çocuk, çalıştırıldıkları çeşitli işlerde emeklerinin sömürülmesine maruz kalmaktadır.

– Dünya genelinde 1.2 Milyon çocuk, ailelerinden koparılarak köle ya da işçi olarak kullanılmak üzere satılmaktadır.

– Dünya genelinde 300 Bin çocuk, 30′dan fazla ülkedeki çatışmalarda ellerine silahlar verilerek piyon asker olarak kullanılmaktadır.

– Dünya genelinde 2 Milyon çoğu kız çocuk, yine tacirler tarafından seks ticaretine alet olmaktadır.

Ülkemizdeki durum nedir ?

Bir adli Tip uzmanı olan ve ülkemizde bir çok projelere imza atan sn. Prof Dr. Oğuz POLAT Hocamızın bu konudaki açıklamalarına bir bakalım.

– Türkiye’de 42 bin çocuk sokakta yaşıyor.

– Yılda 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– Son 5 yılda, haklarında koruma kararı alınan ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda barınan toplam 14.398 çocuğun 2.678′i, yani yüzde 18,6′sının anne-babası tarafından ihmal veya istismar edildiği görülüyor.

– Suça itilen çocuk sayısı yılda yüzde 5 ile 10 oranında artıyor,

– Yılda 125.000 çocuk mahkemeye çıkıyor.

– Altı yaş altındaki çocuklarda fakirlik oranı yüzde 34 olduğunu, bu oran kırsal kesimde yüzde 40′a ulaşıyor.

– Sokakta yaşayan çocukların yüzde 11′i hiç okula gitmedi, yüzde 52′si madde kullanıyor.

– Sokakta  yaşamak ta en büyük etken ise aile içi şiddet.

– Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre yılda ortalama 7.000 çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.

– İstismar ve ihmal, çocuk hakkında koruma kararı alınmasında ekonomik nedenden sonra ikinci sırada yer alıyor.

Gelelim Türkiye’nin taciz ve tecavüz bilançosuna. Önce bizleri korumakla görevli olanların durumuna bir göz atalım.

Türkiye’de son 10 yılda ciddi oranda arttığı belirtilen taciz ve tecavüz vakıaları her gün yeni bir olayla karşımıza çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı verilerine göre son 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı…fakat hiçbiri ceza almadı.

Bunlar bizi koruyacak olanlardı.

Devam edelim!

Ayrıca kadınları istismar eden erkeklerin yüzde 83’ünü de eşler oluşturuyor.

Sadece 2002-2008 arası 62 bin tecavüz olayı kayıtlara geçerken, Adalet Bakanlığı’na göre katledilen kadınların sayısı son 7 yılda yüzde bin 400 yükseldi.

2002 yılı kayıtlarına 66 olarak geçen kadın katliamı sayısı, 2007 yılında 1011 olarak saptandı.

Tecavüze uğrayanların yüzde 50’si 18 yaş altında ve bunlardan yüzde 10’u erkek çocuktur.

5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest (mahrem sayılanlar arası ilişki) mağdurudur. 10/16 yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağdurudur.

Cinsel saldırganların yüzde 75’i tanıdık biridir.

Acil yardım hattını arayan kadınlardan yüzde 57’si fiziksel şiddete, yüzde 46,9’u cinsel şiddete, yüzde 14,6’sı enseste ve yüzde 8,6’sı tecavüze maruz kaldı.

TÜİK verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana gelmiştir.

Buna göre; 2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577, 2009’da 652 kadın tecavüze uğrarken, 2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı yaşanmıştır.

 

Evet sevgili Gizemler, Ayşeler, Fatmalar…Ahmetler, Umutlar…bizleri toplum olarak sakın affetmeyin !

 

Bir daha olmaması dileğiyle; Gizem ve Umut Çocuklarımızın ailelerine [......] Allah’tan sabır ve metanet diliyorum.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

29/04/2014

EĞER SUÇUMUZ VARSA, HEPİMİZ DİZ ÇÖKELİM!

kniefall-11915 Yılı Ermeni olayları nedeniyle taziye bildirisi yayınlayan sn. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan; taziyesinin en önemli paragrafında şöyle diyor.
>> “20. yüzyılın başındaki koşullarda (1915 yılında ki tehcir olayları) hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi (başsağlığı dileklerimizi) iletiyoruz.<<

Sn. Başbakanım, tarihçilerin araştırmaları doğrultusunda, ben bu taziyenin dışındayım. Her ne kadar kendimi zorlasam da, bu taziye dilekleri bana göre değil.
Geçmişte ve günümüzde; bizler ile aynı vatanı paylaşan Ermeni vatandaşlarına karşı içimde hiç bir husumet olamasa da; 1915 olaylarına karışan, Osmanlı devletine karşı isyanı başlatan; Rus, İngiliz, Fransız desteğini arkasına alarak; yüzlerce Yıl Osmanlı devleti içerisinde yaşamış ve en üst makamlara kadar görev almış olan, Osmanlıyı zayıf zamanında yakalayan… milletimize karşı isyanı başlatan Ermenilerin ölülerine rahmet okumak şansım yoktur.
Hamile kadınımın böğrünü yaran, çocuğunu havaya atarak altına süngü tutan, kadınımızın, çocuğumuzun ırzına geçen, dedemi vurduktan sonra fındık ağacına yaslayıp ağzına dalga geçercesine sigara tutturan, o günün Ermenilerinin mezarı başında dua etmem imkansızdır ve onlar için taziye dileklerine katılabilmem her türlü ihtimalin dışındadır.

Başladıkları isyanı Doğu illerimizde zulme döndüren o günün Ermenileri; tehcirin de zeminini hazırlamışlardır. Ne gariptir ki; Batı illerimizden sürgün edilen Ermeni yoktur. Soykırımı yapacak olan bir devlet; Batı ile Doğu ayırımı yaparmıydı?
1970 Yılında Polonya’nın başkenti Varşova’da ki soykırımına uğrayanların anıtı önünde diz çöken Federal Almanya Şansölyesi Willy Brand’ın dedeleri suç işlemişlerdi, soykırımı yapmışlardı. Benim dedelerim ise; tarihinin hiç bir zamanında böyle bir suç işlememişlerdir. Mertçe savaşmışlar ve mertçe ölmüş, öldürmüşlerdir.

Bunun aksini; İstanbul’un istila Yıllarında Malta sürgünlerini yargılamak isteyen ABD destekli İngilizler dahi ispat edememişlerdir.

Biz; Türkiye Cumhuriyeti olarak istiklalimizi yeniden kazandıktan sonra: >Yurtta sulh cihanda sulh< derken; Ermenistan Cumhuriyeti kin ve nefreti anayasasına yazmıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti anayasasının özünü oluşturan 3. Maddeyi Ermeni anayasasından çıkarmadıkça…biz Türkler hangi adımı atarsak atalım, boşa çıkacaktır.
>Ermenistan anayasası Madde 3
1. Ermenistan Cumhuriyeti, Ermeni sorununun adil bir çözümü için uluslararası forumlarda ve hükumetler arası ilişkilerine devam eder.
2. Ermenistan Cumhuriyeti, devlet ve insanlığa karşı işlenmiş olan bu ciddi suçun yetkili uluslararası kuruluşlar, uluslararası toplum tarafından resmen tanınması ve kınanmasına ulaşmak için, Ermeni soykırımını kınayan sonuçlara ulaşmaya kararlıdır.<

Ayrıca Ermeni konseylerinin/komitelerinin tüzükleri de, anayasadan farklı olmadığı gibi, daha da ağır ve suçlayıcıdır.
1985 Sevr Ermeni üçüncü dünya kongresinde konseyin anayasası kabul edilen bildirinin c. ve d. bentleri de Ermeni anayasasının aynı olduğu görülmektedir.

>c. Türk işgali altındaki Ermeni topraklarını kurtarmak için tüm siyasi ve diplomatik yolları kullanmak.

d. Ermenilerin vatanlarına dönüşlerini örgütlemek ve bunun için hazırlıklar yapmak.<

Ermeni lobisi çalışmalarıyla bizi baskı altında bulundurmak isteyen batılı “dostlarımız” >Tarihinizle yüzleşin< diyorlar.  Fransa başkan Hollande diyor ki; bu taziye yeterli değildir, soykırımı kabul edilmelidir.

Fransa başkanı M. Hollande’ye sesleniyorum!

Gidin İsveç’de soykırımdan kurtulan 3-5 Laponla yüzleşin, sonra Amerika’da, Kızılderililerle yüzleşin, Fransa’da Cezayirlilerle yüzleşin, Afrika’da tüm soyları kırılanlarla yüzleşin… Kıbrıs’da, Kerkük’de, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Karabah’da, Balkanlar’daki toplu mezarların önünde naralar atanlarla yüzleşin!
…tabi ki… eğer yüzünüz varsa mösyö!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
26/04/2014

 

DEDELERİNİZ PEŞİN ÖDEMİŞLER, KİMSEYE BORCUNUZ YOKTUR!

23-nisan-ataturkBak evladım…dinle Çocuğum!

Eğer bir gün sana soran olursa;…23 Nisan nedir?
>>Türk milletinin bağımsızlık aşkının duygularıyla beslenen; EĞİLMEYEN BİR RUHUN HÜRRİYET VE ÖZGÜRLÜK kavramıdır!”<< …diye cevabını vermekten sakın kaçınma!
Bu cevabı verirken de; başını dik, göğsünü gergin, alnını açık tutmaktan sakın utanma!

Çünkü: Sana emanet edilen 23 nisan bayramının faturasını dedelerin peşin ödemiştir. SENİN kimseye borcun yoktur!
SEVGİLİ ÇOCUKLAR; 23 NİSAN ULUSAL  EGEMENLİK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

23 Nisan 2014

İRAN’DA TECAVÜZ MAĞDURUNA İDAM CEZASI

 >>Dünya bu haberle çalkalanırken, bizim medyada tek bir kelimeyle izine rastlanmayan bu haber; Türk medyasının bir başka yüz karasıdır!<<

iranli kadin

2007 Yılında Tahran’da 19 yaşında tecavüze uğrayan genç bir kadın için verilen idam cezası uluslararası protestolara rağmen infazını bekliyor.

 

Olayın perde arkası:

Tahsilini Tahran’da  bitiren Reyhaneh Jabbari, geçimini  bir iç dekoratör olarak sağlamaktadır.

2007 Yılında telefonu çalmıştı. Karşısında genç bir doktor vardı ve açmak istediği muayenehanesinin düzenlenmesi için Reyhaneh Jabbari’ye iş teklifinde bulunmuştu. İşi kabul eden Reyhaneh Jabbari, doktor olduğunu söyleyen Murtaza Abdolali Sarbandi ile buluşarak düzenlenecek olan eve giderler.

Yolda bir eczaneye uğrayan Murtaza Abdolali Sarbandi, (daha sonra anlaşılacak ki) eczaneden uyku ilacı ve koruyucu kondom tedarik eder. Sözde muayenehaneye dönüştürülecek olan eve girdiklerinde; Murtaza Abdolali Sarbandi genç kadına; >baş örtünü çikar< diyerek çirkin yüzünü gösterir.

Tecavüz sırasında kendisini korumak için bulduğu bir biçakla Murtaza Abdolali’yi omuzundan yaralayan Reyhaneh Jabbari, henüz şaşkınlığını üzerinden atmadan, eve bir başka erkek girer. Bu arada kaçmayı başaran Reyhaneh Jabbari, yakalanır ve ceza evine getirilir.

Yapılan mahkemeler sonunda, 2009 Yılında Murtaza Abdolali’yi öldürdüğünden ötürü idama mahkum edilir.

Bu Yılın Mart ayında infazı gerçekleşmesi gerekirken, uluslar arası çağrılar nedeniyle bu karar henüz uygulanmamıştır…ama; Reyhaneh Jabbari her an hücresinden alınarak idam sehbasına getirilebilir olarak beklemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, insan hakları örgütleri ve Birleşmiş Milletlerin çağrıları fayda verecek mi bilinmez ama; bilinen bir gerçek varsa, o da; tecavüze uğrayan bir kadının idam sehpasına gitmesi, İran’daki hukuk düzeninin ne durumda olduğunun bir aynasıdır.

Uluslararası Af Örgütünün gözlemlerine bakılırsa…;  Murtaza Abdolali Sarbandis’in İran istihbarat üyesi olması, verilen kararda tarafsızlık ilkesinin olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

17/04/2014

NOT:

Reyhaneh Jabbari’nin idam infazının durdurulması için çağrıda bulunmak isteyenler alttaki bağlantıdan bunu yapabilirler.

Yapacağınız tek şey: Mail adresinizi, ülkenizi ve posta kodunuzu girmektir. Çağrı; AB başkanına, BM, başkanına ve daha bir çok uluslar arası kurumlara ulaşacaktır.

Haydin bakalım!

https://secure.avaaz.org/en/petition/Catherine_Ashton_Ban_Ki_Moon_Ahmad_Shaheed_Save_26_year_old_woman_from_being_hanged_in_Iran/?aYiIrhb

 

 

ÖNEMLİ OLAN ZOR OLANI BAŞARMAKTIR

anne baba cocuk>> Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz.<<

Kolaymıdır baba olmak…kolaymıdır anne olmak. Üstelik de yaşadığımız bu zaman diliminde kolaymıdır ebeveyn olmak?

Hayatta beklenen en güzel haberlerden biri, anne ve babanın duyduğu; „biz bir çocuk bekliyoruz“ haberidir. Bu mutlu haberin beraberinde getirdiği sorumluluk duyguları bizi biraz olsun düşündürse de… sevindiğimiz bu mutlu haberin hayatımız boyunca ağırlığını koruyacağı bir gerçektir. Yaratılışın mucizesi olan bu duruma hazırlanmak için önümüzdeki 9 ay olan zaman bize fırsat verecektir. Kendimizi bu mucizeye hazırlamak için; bu mucizenin bize tanıdığı olanak; „yaratılış mucizesindeki mucizeye ortak olabilmemizdir.“

Annelik bekleyen anneler için gelecek aylar her gün biraz daha zor günler olacaktır. Kendisini iyi hissetmediği günler, hormon değişimleri ve daha bir çok zorlukların beraberinde getirdiği değişimler… anne olmak sevincini engellemeyecektir.

Bir anneden tüm gücünü vermesini isteyen o doğum günü, annelerin en güçlü olması olduğu gündür. Tarif edilemeyecek sancılara katlanan anne, bebeğini kucağına aldığı an mutluluğun tadını tatmanın sevinciyle çektiği ızdırapları unutabilmesi, ayrı bir mucizedir.

Doğum sonrası sağlığına kavuşan Anneyi uykusuz gecelerin beklediği aylar takıp edecektir. Bu zorlu görevi nasıl başarabileceğinin verdiği düşünceler onu gündüzleri de yalnız bırakmayacak, bazen de karamsarlığa itecektir.

Aradan geçen bir kaç aydan sonra, bu zor günler yavaşça arka plana doğru çekilirken… her gün yeni ve farklı mucizeler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Büyüyen bebekle gözleşme anları başladığı anlar devreye girerken, gelişmekte olan Çocuğun beyni, etrafında olup bitene ortak olma zamanı gelmiştir. Anne ve babasını, kardeşlerini tanıyabilmek, seslerini ayırt edebilmek çağı ayrıca hissedilen bir mutluluk zamanıdır.

Bu değişimlerle başlayan bir yaşam, insanın oluşumunda atılan ilk temel taşlardır. Yaşama hazırlanış dediğimiz bu kısa zaman, çocuğun geleceği için verilen ilk yatırımlardır. Anne ve babaların çocuklarına verebilecekleri en sağlıklı „azık çantasının“ hazırlandığı zamandır bu dönem.

Çocuğun ilk güldüğü an, anne ve babalar için unutulmayan hatıralardır. Daha sonra oturabilmeye, kalkmaya, sürünmeye başlayan çocuk, anne ve babanın yardımları sayesinde kendisini güvenlik içerisinde hissederek hayata daha güvenli adımlarla devam edebilmeyi öğrenecektir.

Çocuğun ilk oyuncağa uzanmak, kolunu kaldırıp bir şeyler yapmak , yataktan alınmak istediği zaman geldiğinde, sevgi ve şefkat hissedebildiği anlar başlamıştır. Kendisine söyleneni anlamasa dahi, hissettiği sevgi şefkat duyguları onu bulunduğu ortamda güvenli ellerde olduğu kavramının ilk başladığı anlar olmakla; … >>ben bu ailenin bir üyesiyim<< bilincini oluşturduğu önemli gelişim anlarıdır.

Zamanın akımıyla ilk kelimeleri söylemeye başlayan çocuk, anne babayı da bazen şaşkınlığa düşürecektir. Sesli ortamlarda söylemeye çalıştığı yarım kelimeler tam anlaşılamadığı için, … annemi dedi, yoksa babamı dedi tartışmaları da, anne ve babanın mutlu anları olacaktır.

Çocuğun diş çıkarma zamanı geldiğinde, uykusuz gecelerin yeniden başladığı günler devreye girecektir. Çocuk için bu zor ve sancılı günler, anne ve babanın sabır ve şefkat vereceği en önemli zaman dilimidir.

Çocuğun 3 – 4 yaşları çağı anne ve baba için zor zamanlardır. Çünkü; çocuğun deney yapma zamanı gelmiştir. Denenmesi ne olursa olsun, bir şeyler yapma zamanıdır artık. Salondaki mobilyalara tırmanmak ilk deneyleri arasında olsa da, bu yeterli olmayacaktır. İlginç bulduğu ne varsa denemek isteyecektir. Pencereden bakmak, annenin mutfak bıçağını tutabilmek bunların arasındadır. Çocuğun bu çağı, anne ve baba için alarm sinyallarının kırmızı olduğu anlardır.

Farkında olmadan geçen zaman, çocuğumuzun yaşamında önemli değişimin başlayacağı günü getirmiştir artık.

Okula başlangıç

Önce güzel bir okul çantasına ihtiyaç vardır. Arkasından güzelim elbiseler, ayakkabılar alındıktan sonra evde ilk provalar yapılmaya başlanır… mutlu anlar yaşanır.

Anne ve baba için yeni görevlerin başladığı zamandır bu zaman. Çocuğun geleceği için atılan bu adımlar, en önemli adımlardandır. Anne ve babanın bu hayata hazırlık günlerini küçük görmeleri yapacakları en büyük hatalar olur. Çünkü; bu andan itibaren yapılan en ufak bir hata, çocuğun geleceğini etkileyebilen unsurlar arasında olacaktır.

Çocuğun üstlendiği görevler ise, her gün dahada artacaktır. Sadece okul dersleriyle kalmayacak olan bu eğitim çağı, çocuğun geleceğini damgalayan günler olacaktır. Okul eğitiminin yanında etik eğitiminde öğretilmesi olan bu yaşta; anne ve baba bu ağır sorumluluğu sadece öğretmene bırakırsa ki…bir çokları böyle yapmaktadırlar; en büyük hatayı yapmış olurlar. Toplumun sosyal düzenini öğretmek ilk aile terbiyesinin >>“olmazsa olmazlarındandır“…<<

Kabul etmeliyiz ki… Çocuklar anlatılandan daha fazla gördüğüyle öğrenen bir sosyal yaratıktır. Bu nedenle ebeveynler örnek yaşantılarıyla buna öncülük yapabilirlerse, en güzel eğitimi vermiş olurlar. Bunların başında evdeki saygı ve sevgi atmosferi en önemli olanlardandır.

Geriye dönük olarak hatırladığımızda, anne ve babamızın aralarında geçen diyalogların hafızamızdan silinmediğini ve bizi öyle veya böyle bir etki altında bıraktığını hatırlarız.

Okul döneminde, aile ve okul ilişkileri en önemli olanlar arasındadır. Bu aile okul ilişkilerinde öğretmen ve aile beraberliği, çocuğun hangi derslerde daha başarılı olduğu, hangiler de yardıma ihtiyacı olabileceğini saptayabilmek ve gerekli olanları yapmak, anne ve babanın önemli görevlerindendir.

Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz. Biz olmadan hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklarını, onlarda bir gün ebeveyn olacaklarını, toplumdan dışlanmadan yaşayabilmeleri için gerekli etik kavramların değerlerini öğretebilmek, anne ve babanın en önemli görevleri olduğunun bilincinde olmalıyız.

Topluma saygı vermeden saygı beklenemez kavramı eğitimin ana faktörlerinden olduğunu öğretebilmiş isek… kapımızı kimse çalmaz.

Zamanı gelmişken hatırlatmakta fayda vardır. Dünyada bu olanaklardan mahrum kalmış çocukları düşündünüz mü hiç?

10 yaşında emeğine el konan, okul nedir bilmeyen, üç kuruş için uykuya hasret kalarak çalışan milyonlarca çocuk bir kaç saat uyku ve bir lokma ekmek için çalıştırılıyorlar. Gırtlağı doymak bilmeyen, az kazançla yetinmeyen bazı kesimler… insan haklarını da tekellerinde tutmaktan utanmazlar.

Mutlu yarınlar için…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

16.04.2014

DÜNYA SİLAH SANAYİ VE ÖLDÜRÜCÜ İSTİHDAM

dunya silahDeğerli okurlarım,

Dünya silah sanayi her yıl ortalama olarak bir trilyon dolar miktarında silah üretiyor. Üretilen silahlar, bu silahları üreten ülkelerde önemli istihdam oluşturduğu bir gerçek. Kendi refahları için ürettikleri silahları kriz bölgelerine satmaları yasak olmasına rağmen; her üreten firma bunun bir yolunu bularak silah ticaretinden payını almaya çalışıyor.
Dünya silah sanayini elinde tutan ülkelerin başında ABD,Rusya,Almanya olduğu gibi daha bir çok ülkeler bu pastadan payını almaya çalışmaktadır. İşin paradox (zıt) tarafı ise; aynı ülkeler her gün insan haklarını tespih çekercesine dillerinden düşürmezler. Yine bu ülkelerdir ki…dünya düzenini kendi istedikleri yöne çevirmek için bir an bile zaman kayıp etmeden bu silahları kullanmaktan tereddütleri olmaz.
Bu üretilen silahların yılda ne kadar insanın hayatına mal olduğunu sadece tahmin edebiliriz. Gerçek sayılarını hiç bir zaman öğrenmek şansımız olmayacaktır.

Yakın tarihimizde yaşanan savaşların sadece bir tanesini haklı olarak görebilmek mümkündür: Sırbıstan (eski Yugoslavya) savaşına haklı olarak müdahale edilmiştir. Saray Bosna’da Sırbıstan hükumetinin uyguladığı çirkin ve gaddarca soykırımına bir son verilmeliydi.
Afganıstan ve Irak savaşları siyasi düşüncenin sebep oluşturduğu savaşlardır. Bu düşüncelerin temelini oluşturan; başta petrol olmak üzere daha bir çok yer altı kaynakları, yayılma ve pazar oluşturmak politikasıdır. Ayrıca orta doğuda etkin olmak ve Orta doğu halklarına: “Sizler burada oturuyorsunuz ama, hakimiyet bizdedir” sinyallerini sürekli olarak vermektir.
Dünya milletler hukukuna tamamen aykırı olan bu savaşlar, milyonları aşan can ve mal kaybına sebep olmuştur. Yüz binlerce insanın yurdunu terk etmek zorunda kalmış olduğu bu savaşlarda, insanlığın insana ne kadar değer verdiğinin bir ölçüsü olarak görülmelidir.
Ya savaş sonrası?
Sözde demokrasi getirdikleri bu ülkelerin insanları… baskın yapanlar gittikten sonra yaşamlarını nasıl devam ettireceklerdir?
Örnek olarak baktığımızda komşumuz Irak bunun bir canlı örneğidir. Üç gruba Parçalanmış bir Irak ve yüreklerinde nasırlar oluşmuş bir Irak halkı bırakılmış arkada. Ülkenin fiziki nasırları bir kaç yıl sonra tamir olsa bile…bu yeterli olmayacaktır. Daha nice yüz yıllar devam edecektir Irak’lı komşumuzun geleceğini oluşturacak olan gençliğinin yüreğinde oluşan nasırlar.
Tarihin defterinde bir not olarak kalacak olan Irak savaşı, binlerce işçiye iş alanı açtığı için; Irak savaşı yıllarında silah sanayinde çalışanların müreffeh bir yaşamı olduğu hatıralarda kalacaktır.
Dünya silah sanayi bu ölümleri varsayım olarak kabul etmektedir. Her gün daha da korkunç ve öldürücü silahlar üreterek, zayıf olan ülkeleri egemenlikleri altında tutmaya devam edeceklerdir. Her savaşın aldığı canlar, söndürdüğü aileler ve açtığı maddi zararlar bir kaç sermaye düşkününün cebini doldururken, iç piyasada istihdam oluşturarak yaşam standartlarına ve refaha katkısı olmaya devam edecektir.
Bu azgınca üretimin tüketim pazarı ise; örnek olarak söylersek ; geri kalmış ülkelerdir. Gelişmemiş ülke halklarını despot rejimlerinden sözde kurtulma çabasıdır. Ne var ki…bu despot rejimler yine emperyalist güçler tarafından önce desteklenerek yıllarca devletin başında kalmaları sağlanır ve istenildiği zaman halk kışkırtılarak ayaklanmalar oluşturulur. Bunun yanında terörün önemli silah ihtiyacını da karşılayan silah sanayi ülkeleri; terörü lanetlediklerini de her gün durmadan haykırırlar. Her haykırışta iki yüzlülüklerini sakladıklarını sanan bu ülkeler, ne yazık ki dünya hakimiyetini de ellerinde tutmaktadırlar.
İnsanlık tarihinin gelişmesinde büyük katkıları olan Avrupa ve daha sonra ABD, geçmişteki sabıkalarından kurtulamayacaklardır. Refah uğruna gerekirse her şeyi üreterek yaşamlarını devam ettireceklerdir. Kör ve aydınlanmamış ülkelerin halkları da birer oyuncak olmaktan kurtulamayacaklardır.
….ve öldürücü istihdam geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dünyayı yönetmeye devam edecektir. Her gün binlerce çocuğun açlıktan öldüğü bir dünya da…, açlık ve sefaletin esaretinden kurtulamayan insanların…”insanca yaşayabilmeleri” için sadece bir günde harcanan silah giderleri yeterli olurdu.
Savaşsız bir dünyada yaşayabilmek umuduyla…sevgiyle kalın.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

06.04.2014

ULUSAL GÜVENLİĞİMİZ İÇİN;… ZAAF YADA İHANET…İKİSİ DE AFFEDİLEMEZ

spion1) Ulusal güvenliğimizde zaaf

Orta Doğunun en güçlü ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetinin, ne yazık ki yüksek güvenlik düzeyinde zaaf olduğuna şahit olduk.

Ülkenin ulusal güvenliğinin konuşulduğu bir oda da, yeterli güvenlik tedbirleri alınamadığı için konuşulanların kamu oyuna sızması çok düşündürücüdür.

Bu “Kozmik karargahta” nelerin konuşulduğunu bir tarafa bırakırsak ki…söylentiler onu gösteriyor; onlar daha da vahimdir; bu ortamın dinlenebilmesi affedilemeyecek bir zaaftır.

Bu zafiyetin sorumlusu Milli İstihbarat Teşkilatıdır.

Ne kadar bir talihsizliktir ki…konuşma ortamında bulunan ülkenin dört yüksek güvenlik bürokratının birisi de, bu teşkilatın başında olan müsteşardır. Şartlar ne olursa olsun, bu hata büyüktür, affedilemez. Bunun en azından siyasi bir faturası olmalıdır.

2) Ulusal güvenliğimize ihanet

Her kim ki bu “kozmik karargahta” konuşulanları gerek içeriden, gerekse dışarıdan kayıt yapıp dışarıya taşıyarak dünya kamu oyuna duyurmuş ise…O kişi ihanet suçu işlemiştir.

Türk ceza kanununda vatana ihanet için özel bir madde olmasa da;  devletin sırrını gerek casusluk yaparak, gerekse başka türlü yollardan elde ederek ifşa etmesinin cezası; TCK 326-339 maddelerinde hükmetmiştir.

Hukukçular daha iyi bilir ama…işlenen bu suça en uygun olan madde, 330 olarak görülmektedir. Bu suçu her kim işlemiş ise; bir an önce yakalanmalıdır; ve TCK madde 330 üzerinden yargılanmalıdır.

Bu kişinin elinde devletin hangi başka sır bilgilerinin olduğu da açıklık kazanmalıdır.

Madde 330:

Madde 330- (1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklayan kimseye müebbet hapis cezası verilir.

(2) Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

***

Allah yar ve yardımcımız olsun…sevgiyle kalın.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

28.03.2014

BUGÜN NE YAZSAM?

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum. Gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun adı “Onur”, bunun adı “İnanç”…

kir cicegiKIR ÇİÇEKLERİ

Sabah beri düşünüp duruyorum…bu gün ne yazsam diye. Beynimin sağına baktım, “sola bak” dedi. Soluna baktım, “sıkma beni” dedi. Eski yazılarıma baktım, “dokunma bin ağlarım” dediler. Kütüphaneden bir kitaptan alıntı yapayım dedim, yüreğim tutmadı.

Sonra Uğur Mumcu’yu hatırladım. Ah dedim…şimdi O olsaydı neler yazmazdı ki?

Birden aklıma onun 33 Yıl önce Cumhuriyet’te okuduğum bir yazısı geldi. “KIR ÇİÇEKLERİ” koymuştu yazının başlığını; buyurun okuyun!

“Kır Çiçekleri…”/ Uğur Mumcu

“Bugün daktilomun başında yıllardan beri ilk kez, ne yazacağımı düşünerek dakikalarca durdum. Elim bir türlü tuşlara varmadı.

- Ne yazayım bugün?

İnsan, içindeki sıkıntılarla boğuştu mu sözcükler, bir dönme dolap gibi beyninizde döner durur. Öyle ki, sözcükleri beyninizden, yüreğinizden ve dilinizden çekip, daktilo şeridine vuramaz, ak kâğıt üzerine siyah harfleri, siyah sözcükleri dizemez, noktaları, virgülleri koyamazsınız…

 

Çünkü, sözcüklerin kendi dünyaları vardır; bu dünyalar, güneş çevresinde dönen küreler gibi beynimizde, vicdanımızda, yüreğimizde döner dururlar…

Sözcükler, gün olur, uzanamadığımız yıldızlar kadar uzak, gün olur, hoyratça ezip, geçtiğimiz kır çiçekleri gibi, bizlere yakın olurlar. Ve biz çoğu kez bu uzaklığı da, bu yakınlığı da ölçüp biçemeyiz.

Ve sözcükler, yüreklerimizde, vicdanlarımızda, beyinlerimizde ve de atar damarlarımızda döner, dururlar…

Bugün hiç yazı yazmasam diyorum, gitsem bir dağ başına, gitsem, kır çiçekleri toplasam, bunları bir demet yapsam; desem ki, bu çiçeğin adı, “Erdem”, bunun “Onur”, bunun “İnanç”…

- Ne yazayım bugün?

Çevrenize şöyle bir bakın; bir bakın akıp geçen olaylara, bir bakın tanık olduğunuz ya da duyduğunuz olaylara bakın. Kimi zaman, onur çiçekleri ile inanç çiçekleri ile bezenmiş insanlarla karşılaşırsınız. Kimi zaman da binbir yalanın belini bükmüş, yolsuzlukların saçaklarına tutunup sirk cambazları gibi sıçrayıp durmuş insan müsvetteleri ile…

Ve hep onlar kazanmış; hep onlar günlerini gün etmiş. Para mı? Onlarda… Pul mu? Onlarda… Hep, bir elleri balda, bir elleri yağda, öyle yaşamışlar. Kaplumbağa gibi, binbir yalanın sığdığı başlarını gerekince kalın kabuklarının içine çekerek, yılan gibi kıvrılarak, bukalemun gibi kondukları, yerleştikleri yere uyarak yaşamışlardır.

- Ne yazsam bugün?

Eski dosyaları mı çıkarsam? Hayır çıkarmayacağım!.. Geçmiş olaylarından vicdan muhasebelerine sayfalar mı açsam? Hayır, açmayacağım! Düne, önceki güne, daha öncesine mi uzansam? Hayır uzanmayacağım!…

- Ne yazsam bugün?

Canım bir dağ başında kır çiçekleri toplamak istiyor. Kıbrıs’tan kopup gelen ılık güney rüzgârları ile Ege’nin güneşli sabahlarından kaçamak gelen ışıklarla, ülkemin dört bir yanından toplayacağım kır çiçeklerini bir vazoya yerleştirip, “işte” desem, işte yıllarca yazmak isteyip de yazamadığım bunlar, işte bunlar.

Çiçekler yan yana, çiçekler aynı topraktan gelme ve aynı suyun içinde; biri “İnanç”, biri “Erdem”, biri “Onur”…

- Bugün ne yazsam, ne yazsam acaba?

Daktilomun başında yıllardan beri ilk kez yazacağım yazının soru işaretine takılıp dakikalarca düşünüp duruyorum. Sözcükleri, daktilonun tuşlarından kara şeride bir türlü çarpamıyorum. Yanıma oğlum “Özgür” geliyor. “Ne düşünüyorsun baba?” diyor. Sonra ekliyor:

- Beni yaz baba, beni yaz, benim adımı yaz baba, benim adımı yaz, benden söz et baba, benden söz et… Duruyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, yine düşünüyorum…

Bir dağ başına gitsem, kır çiçekleri toplasam ve sonra, evet ve sonra… ve… ve… ve…

- Bugün ne yazsam?”

Uğur Mumcu

Cumhuriyet, 5.12.1981

 

İNTERNET VE SOSYAL AĞLAR YASAĞI DOĞRU MU?

>> Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.<<  

YASAK-1

Bence bu sorunun cevabı hayırdır! Çünkü; yasaklar ile yönetilen toplumlardaki bireyler, hiç bir suçu olmasa da, kendisini sürekli olarak takip altında hissedecektir. Ortada “bireyleri değil,” ülkeyi tehlikeye koyacak bir durum olursa varsın kapansın, buna itiraz edecek en son kişi ben olurum.

Bizim ülkemiz zaten yasaklardan geliyor. Geçmişten ders çıkarmasını bir türlü öğrenemedik.Yasak olan şeylere karşı insanlar doğaları gereği fazla ilgi duydukları bilimsel bir gerçektir.Yasak koymak kolaycı bir anlayıştır. Yasaklar sorunu çözmez, bastırır açığa çıkmasını önler. Bu durumda insanın doğal olarak gelişmesini engeller.Yasaklar pratikte hemen fayda verdiği görünse de, uzun vadede olumlu bir sonuç vermez. Nedense gelişmemiş ya da ahlaken erozyona uğramış toplumlarda yasaklama getirici kurallar koyma yoluna çok sıkça gidilmektedir. Toplumda yozlaşma her geçen gün artıyorsa, ahlaken çözülme varsa sebeplerini oturup tartışarak ve demokratik anlayış içerisinde bir consensüs <<toplumsal uzlaşma>> sağlanarak bulmak gerekmez mi? Toplumda sevgi, saygı ve barış içerisinde birlikte mutlu yaşamak duygusu her geçen gün artmıyorsa nedenleri nelerdir? Sorumlu yerlerde olan insanlarımız görevlerini layıkıyle yapıyormu,yoksa bizleri avutuyorlarmı diye sorgulanması gerekmez mi? Kısaca; sorunları konuşup tartışmazsak, daha önemlisi önce kendimizi sonra toplumsal sorumluluk üstlenmiş kişileri içten yürekliliğmiz ve cesaretimiz ile sorgulayamazsak problemlerimizi çözemeyiz, …ancak ileriye öteleriz. Hastalıkların tanısını doğru koyamazsak yanlış tedavi yöntemi uygulamış oluruz ve yanlış tedavi ise hayatımızı şansa bırakır…Kısa bir sürede belki çok iyileştiğimizi sanırız ama…daha sonraları bedelini ödemek çok pahalıya mal olur diye düşünüyorum.

Ülkemizde son alınan twitteri engelleme kararı bazı mahkeme kararlarıyla alınmış olsa bile; bu kararları okuduğumuzda, ülkeyi tehlikeye düşürecek bir suç delili mevcut olmadığı görülmektedir. Öyle söylendiği gibi devlet sırrı, yada ülkenin güvenliğiyle alakası olmayan kararlar.

Dinlemelere gelince. İnternet üzerinden dinleme yapıldığı duyulmadı ama…dinlemelerin İnternet üzerinden görülüp dinlendiği doğru. Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dinlemeler devam edecektir. Eklemek gerekirse; dünyada yönetici olup ta dinlenmeyen zaten yok.

Yani…daha çok özel suç duyurusundan kaynaklanan kararlar.  Bu kararlar; örnek karar olarak görülebilinir mi? Bunu hukukçulara bırakmak gerek. Ne var ki…bir kaç münferit olaylardan dolayı yapılan suç duyurusu için, milyonlarca sosyal ağ paylaşanları cezalandırmak ne kadar doğrudur?

İster doğal yaşamda, isterse sanal yaşamda olsun; suçun ortamı ve cezası değişmez. Kim suç işlerse, cezasını çekmeye de mahkum edilmelidir. İşten çıktığında eve giderken, söverek, naralar atarak gitmediğine göre…İnternet ortamında da buna kimsenin hakkı yoktur.

Eğer birileri suç işliyorsa, ceza ona verilir. Milyonlarca İnsanı topluca cezalandırmak…>hak<’kın özünü gasp etmektir.
Bir ehliyetsiz yüzünden, tüm şoförlere ceza uygulanır mı? Eve hırsız girince, evi yıkmak ne kadar doğrudur? Sn. Başbakanımızın sözüyle: “Uçak düşüyor diye, uçağa binmek yasaklanır mı?”

Ne demişti eskilerimiz? “Bir Acem için Acemistan yakılmaz”!

Sonuç olarak kişisel düşüncem:

Twittere konulan yasak ile güdülen amaç, twitter firmasını Türkiye’de temsilcilik açarak, Türk yargısının verdiği kararları uygulamaya zorlamaktır. Yargının bağımsızlığı tartışılan ülkemizde, ileride verilecek kararların ne olabileceğini düşünmek hiçte zor olmasa gerek(?)

Dünyaya meydan okumak hoşumuza gidiyor da…dünya bizi nasıl görüyor o ayrı bir soru; nasıl görürse görsün dersek…tabi ki o da ayrı bir soru…

>>İnternet toplumların aynasıdır; asıl olan, aynayı kırmak değildir; aynaya bakan yüzü eğitmektir!<< diye düşünüyorum.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

22.03.2014

YA EGEMEN !…BAĞIŞ DİLE ! ÇÜNKÜ ALLAH SADECE RAHİM DEĞİL; RAHMAN’DIR DA…KAFİRLERİ DE AFFEDER !

AYET-65Yıl 1988. İngiltere’de bir kitap yayımlandı. Kitabın adı : „Şeytanın ayetleri“ (İngilizce: The Satanic Verses). Roman türü yazılan bu kitabın yazarı; Hint asıllı bir İngiliz olan Salman Rüşdi. Yayımlanan bu kitap üzerine, dünya yerinden oynadı. O zaman ki İran Cumhurbaşkanı Ayetullah Komeyni, Salman Rüşdi hakkında ağır fetvalar verdi.

Yıl 2005. Danimarka’da Jyllands Posten adlı bir gazetede 30 Eylül 2005 günü yayınlanan İslam peygamberi Hz. Muhammed’in karikatürleri ile başlayan kriz dünyayı ayağa kaldırdı. İslam dünyasında elçilikler basıldı, hatta ölüdürme olayları yaşandı.

Daha sonraları Amerika’da bir rahip Terry Jones’un11 Eylül saldırılarını protesto etmek için Kuranı yakmak istediğini ama, daha sonra vaz geçerek Amerikan NBC ye verdiği demeçte: “Tanrı’nın bize dur dediğini hissediyorum. Biz de ne bugün ne de bundan sonra Kuran yakmayacağız” diyerek tövbe ettiğini itiraf etti.

BAGISYıl 2014. Türkiye Cumhuriyeti devletinin eski bir AB den sorumlu kabine üyesi var. Bu zatın adı Egemen Bağış. Adı yolsuzluklara, rüşvet olaylarına karışmış, hakkında fezlekesi olan bu eski bakan; basına düşen haberlere göre telefonda konuştuğu bir gazeteci yazar Metehan Demir ile Kuran ve ayetleri üzerinden dalga geçercesine sohbet yapıyorlar. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki; Bakara suresini…makara olarak telaffuz etmekte bir sakınca bulmuyorlar. Altta basında iddia edilen konuşmanın dokümanı, buyurun okuyun ve kendiniz yorumlayın.

Açıklama:

“Rahman”: İyilere de, kötülere de rahmet eden. Yani yarattıklarının hepsine merhamet eden manasınadır.

“Rahim”: Ahirette yalnız müminlere merhamet edendir. “Allah müminlere karşı çok merhametlidir” buyurur. (Ahzap 43)

Mehmet Nuri Sunguroğlu
20.03.2014

____________________________________
Egemen Bağış: Alo.
Metehan Demir: Sabah yemin ediyorum şu tweet’ini gördüm var ya, güne nurla başladım, duayla başladım.
EB: Ne güzel.
MD: Bakara Suresi 152, Ve le entüm me ağbüdün… Valla abicim helal olsun.
EB: (Yanındaki kişiye) Metehan, Metehan. Beyhan (Egemen Bağış’ın eşi Beyhan Bağış olduğu iddia ediliyor) da diyor ki kim bu sabahın köründe arıyor. İmana mı gelmiş, dua ediyor diyor.
MD: Abi, böyle bir şey olabilir mi ya.
EB: Ayran yollayayım Metehan’a diyor.
MD: Ama bir şey söyleyeyim mi? Sen biliyor mu ne yaptığını, dün yazdığını?
EB: Kimin?
MD: Beyhan değil mi yanında?
EB: He.
MD: Attığı tweet’i de bir okursa kız anlar ne demek istediğimi.
EB: (Beyhan Bağış olduğu ileri sürülen kişiye) Attığı tweet’i okursa anlar ne demek istediğimi diyor. Sen sporda mısın?
MD: Yok yok yürüdüm de arabaya bindim gidiyorum. Programa yetişmem lazım. Bugün programa katılacağım. Tamamen unuttum. Ve le entüm ma ağbüd.
EB: (Yanındaki kişiye) Ve la entüm ma ağbüd diyip kendi kendine şey yapıyor. Oğlum ben her gün her Cuma bir tane ayet sallıyorum.
MD: Ya bilmez olur muyum! Senin elinde kitapçık var, oradan çakıyorsun. Biliyorum ya.
EB: Kitapçık yok lan, Google’a gir, Kuran’da atıyorum kardeşlik, Kuran’da nankörlük Kuran’da bilmem ne diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan beğen bir tane salla gitsin.
MD: Vel ağl asdfg asdfgh tırahun turuhun….
EB: O Almancaya döndü Metehan.
MD: Vay be abicim vay be. Valla yıkıldım sabah sabah. Baktım bir de saatine 8.20’de çakmışsın ya. Nasıl bir dini birikim ya.
EB: Ben sabah 5’te çaktım bir tane.
MD: Ve sabah uyuyarak, uyanıp Allah’ın Egemen Bağış’tan bir ayet inse de ben de onu RT etsem deyip bekleyen 13 kişi de RT etmiş hemen anında.
EB: 150 kişi RT etmişti. Cumayı cıma yazmışım düzeltip 8.20’de yeniden attım manyak.

MD: Beyhan duamızdan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir.
EB: (Beyhan Bağış olduğu iddia edilen kişiye dönerek) Beyhan, duadan daha fazla şeyler yapacağımızı bilir diyor.
MD: Bakara 156
EB: Bakara 156 (Kahkahayla gülüyor). Çarpılacaksın.
MD: Her kim ki Egemen Bağış’ı sevmez, Allah en kısa zamanda onun belasını verir. Bakara 159.
EB: (Gülüyor)

EB: Memnun kaldılar mı o akşam?
MD: Çok çok. Allah senden razı olsun.
EB: Alman kadına laf sokmana bozulmadılar di mi?
MD: Hayır, hayır yok be abicim.
EB: Gerçi Aydın Bey’in (Aydın Doğan olduğu ileri sürülen kişi) de hoşuna gitti. Masada pek bir keyiflendi.
MD: Aydın Bey çok mutlu oldu. O gün bana kaç kere sarıldı biliyor musun? Allah razı olsun, iyi ki geldi, iyi ki geldi. Yani sana o kadar dua etti ki, o kadar dua etti ki.
EB: Haftaya onlara yemeğe gidiyoruz.
MD: Aydın Bey’e? Aydın Bey Bodrum’da bu hafta sonu.
EB: İşte Salı günü mü ne, 7’si. Evlerine davet ettiler, yemeğe gidiyoruz.
MD: Her kim ki Aydın Bey’in o zor gününde onun yanında olur, o Allah’tan her istediğini alır, Bakara 165. Bu Bakara iyi ya. Tövbe Yarabbim, çarpılacağız şimdi.
EB: (Gülerek) Makara iyi.
MD: Makara makara ya. Vallahi. Tevbe estağfirullah. Çarpılacağız şimdi…

KENDİNE GEL TÜRKİYE !

cat-Armut-DW-Wirtschaft-DresdenEY TÜRKİYE’NİN YÜREĞİ YANIK İNSANI !

>>Bize…bu millete başka şeyler anlatın !<<

Üzerinde Allah’ın kalem tutmadığı çocuklarımızı günahkar ilan etmeyin!
Çocuklarımızı siyaset malzemesi olarak kullanmayın!
Evladını kaybetmiş anneleri topluma yuhalatmayın/yuhalamayın!
Polisimizi, askerimizi, hakim ve savcımızı yanlış yönlendirmeyin!
Göreviniz öldürülen çocuklarımızın katillerini bularak adalete teslim etmektir! Onların üzerinden siyaset yapmak değildir!
Çocuklarımızın birini şehit, birini terörist ilan etmek bu ülkeye huzur getirmez!
Bu toplum sadece öldürülen çocuklarımızın katillerinin kimler olduğunu bilmek istiyor. Bu görev devletin/hükumetin/hepimizin görevidir!
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Kürt, öteki tarafının Türk olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı Alevi, öteki tarafı Sünni olduğunu?
Hala anlamadınız mı? Anlayamadınız mı? Türkiye insanının yüzünün bir tarafı ile öteki tarafının bu Anadolu’nun yüreği yanık aynı insanlar olduğunu?
Bırakın seçim meydanlarında karşılıklı „düello“ yapmayı!
Bize; bu millete başka şeyler anlatın!
İş, aş, sağlık, eğitim, yol, demir yolu, eşitlik, barış, beraberlik nasıl olur onu anlatın!
Bu ülkede eşit dağılım nasıl olur onu anlatın!
„Biri yer öteki bakar“ nasıl düzelir….bize bunları anlatın!
[.......]
Kendine gel Türkiye!…dünya fırsat bekliyor! Düşman siperde bekliyor!

BİZİM MİLLET OLARAK KAYBEDECEK TEK BİR EVLADIMIZ YOKTUR!

>>Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!<<

burakİSTANBUL’da Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında Beyoğlu’nda iki grup arasında çıkan kavgada tabancayla vurularak hayatını kaybeden 22 yaşındaki BURAKCAN KARAMANOĞLU’nun cenazesi, memleketi Giresun’un Alucra ilçesinde şehitler mezarlığında toprağa verildi.
BURAKCAN evladımıza; Allah rahmet eylesin, ailesine ve Türk milletine sabır ve metanet versin.
Değerli dostlarım, demokratik ve medeni toplumlarda, fikirler çatışır, silahlar değil. Bizlerin her birimiz, vatandaş olarak siyasi görüş ve düşüncelerimizi söylemek hakkına sahibiz. Sahip olmadığımız tek şey varsa, o da…; düşüncelerimizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmaktır.
Siyasi düşüncelerimizi çatışmaya çevirmeden, argümanlar ile anlatabildiğimiz; ve dinleyebildiğimiz zamandır ki…demokrasiyi anlamış oluruz. Siyasi görüşler için karşılıklı kırgınlıklar, medeni insanlara yakışmayan bir durumdur.
Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeyi, yaşamın bir ilkesi olarak düşündüğümüz süre, aramızda bir sorun olmayacağını kabul etmeliyiz. Saygı ve sevginin olduğu yerde…hiç bir kimse “öteki” olamaz, olmamalıdır. Ötekiler olarak gördüklerimizin karşısında, bizlerde ötekiler değilmiyiz?
Hepimiz özgürlük istiyoruz. Ancak; kendimiz için istediğimiz özgürlüğü, başkaları için de istediğimiz zaman özgürüz.
Yaşadığımız zaman diliminde her aklına gelen bir şeyler söylüyor. Kişinin tabii hakkı olan, yaşam, fikir ve düşünce özgürlüğü sorumluca kullanılmazsa… özgürlüğe vurulan ilk darbe olur ve kendisini dejenere eder.
Özellikle: Siyasette ve daha farklı yüksek makamlarda görev yapanlar, günlük hayatımızda önemli rol oynayan basın ve görsel medya; ”özgürce konuşabildikleri kadar; sorumluca susmayı da bilmelidirler”!

Burakcan Karamanoğlu ve daha bir çok ölen evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Allah bizlere böyle acıları bir daha yaşatmaz inşallah!
Bizim millet olarak kaybedecek tek bir evladımız yoktur!
Mehmet Nuri Sunguroğlu
14.03.2014

“GÜNAH ÇIKARAN ENTELEKTÜEL GAZETECİLİK HAKKINDA”

>> Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz. Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!<<
ZEITUNG
Her nedense fahişe denildiğinde aklımıza hep belirli bir cinsiyet gelir. 
Tanımlamasını tarih boyunca sosyolojik baskı altında kalmış olan kadının cinsiyetinden almış olan bu kavram, hiçte adaletli olarak ifade edilmemiştir. Fahişelik bir cinsiyet olmaktan daha öteye; bir karakter ve kişilik meselesi olduğu göz ardı edilmiştir. 

Bunun en bariz örneğini bizlere günün 24 saatinde sunulan haberlerdeki medya çalışanlarında görmek mümkündür. Aralarında tenzih edilecek olanlar mutlaka vardır; onlara saygı duymak ise bir erdemlik olması gerekirken…aksine işlerinden atılır hale gelmişlerdir.

İfa ettikleri mesleğe ihanet edercesine görev yapan “bu medyacılar”; kendi kişiliklerine olmayan saygılarının yanında, gazetecilik gibi kutsal bir mesleği de rezil kepaze ederken; bu güzel ülkenin kaderiyle fütursuzca oynamaktadırlar. 

>>Yandaşlık, yalakalık, el öpenler, kıl olmak<< gibi utandırıcı kavramların türemesinde büyük payı olan bu “enteller”, mesleğin yüz karası haline gelmişlerdir. 

Her dönemin gazetecisi olmayı başaran bu “entelektüel fikir fahişeleri”…hiç bir zaman kendileri olmayı başaramamışlardır.

Basını takip ettiğimizde…özellikle köşe yazarlarının dünkü yazılarıyla bu günkü yazılarında çok farklı bir fikir değişiminin olduğunu görmekteyiz. Bu fikir değişimi dünden öteye de vardı ve yarından öteye de olacaktır. 
Aslında gazetecilik mesleği dediğimizde, aklımıza halkın sesi gelir. Doğru haberleri yazması gereken bir meslek dalı gelir. Ne yazık ki bu durum hiçte böyle olmamıştır ve olmayacaktır.

Bundan 134 Yıl öncesine baktığımızda, gazetecilik mesleğinde fazla bir şey değişmediğini görmekteyiz.

1880 yılında onuruna verilen bir ziyafette konuşan New York Times sorumlu yazarı, John Swinton; kendisinden gazetecilik ve gazeteciler hakkında bir şeyler söylemesi rica edildiğinde kürsüye gelerek: 
Gazetecilerin işi, gerçeği yok etmek, neredeyse arsızca yalan söylemek, ihtirasları ve geçim uğruna kişiliklerini kaybederek günlük ekmek kavgası için, gerekirse; ırkını da, ülkesini de satabilmekten kaçınmayan iştir. Bunu sizlerde biliyorsunuz, ben de biliyorum! Bizler; perde arkasındaki ipleri ellerinde tutanların, zenginlerin araçları ve kuklalarıyız. Onların çaldığı melodiyle oynamaktır bizim işimiz, Bizim yeteneklerimiz, bizim olanaklarımız ve hayatımız onların malıdır. Bizler birer entelektüel fahişeleriz!

Ne yazık ki bu kutsal meslek dalında çalışanların arasında, mesleğinin hakkını verenler hiçte fazla değil; az olanları da durdurulmaktadırlar. Kimileri ceza evlerinde esarette yaşarken, bir ötekileri işlerinden kovularak erdemsiz bir duruma düşürülmektedirler. 

Gazeteci meslektaşının içeri tıkılmasından memnun olanlar da var bunların arasında…maalesef!

Mehmet Nuri Sunguroğlu
10.03.2014

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ…SENEDE BİR GÜN MÜ ?

28177kadinlar günü>> Peygamber efendimiz Veda hutbesinde “Kadınlarınızın da sizlerde hakları vardır” dediğini neden unutanlar vardır?<<

Dövüp ağlattığımız bir çocuğa bakkaldan sakız almak gibi bir şey değil mi bu kutlamalar?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, tüm dünya emekçi kadınlarının kutladığı uluslararası bir gün olarak bilinmektedir. Burada sormak lazım! Emek vermeyen,emeği olmayan kadın var mı dır?

Onlar ki; yüce Allah tarafından daha fazla yetenekler ile donatılmıştırlar.

Doğurgandırlar.

Yani…yaratılışa ortaktırlar.

9 ay karnım belim demeden tüm çilelere katlanırlar.

Son anlarda ter dökerler. Doğurduğunu kucağına aldığı an, tüm acıları unuturlar. Süt verirler doğurduklarına. Okşarlar, severler canları gibi. Örtünmezler, örterler; yemezler yedirirler.

Büyütürler bir fidan gibi doğurduklarını.

Onlar ki; eşdirler, arkadaş ve yoldaştırlar, Annedir abladırlar.

Tüm cefakarlıklarına rağmen:

Yine de dövülen, sövülen, satılan, çalıştıkları iş yerlerinde taciz edilen, 12 yaşında 60 lıkla evlendirilen; …ve daha sayılamayacak kadar haksızlığa uğrayan, hatta bazı yörelerde ve ülkelerde sünnet edilen kadınların çığlıklarını duyduk, okuduk, utanç duyduk…

Başınız ağardığında yanınız-dadırlar. Saymakla tükenmeyecek kadar vefakar-dırlar. Yine de değerlerini anlamakta zorluk çeken insanlar maalesef çoğunluktadır.

Bu kadar üzücü bir durum başka hiç bir şey ile mukayese edilemez. Onun için bu güne kadar yapılan çalışmalar daha da artırılmalıdır.

Mesele ferdi mesele olmaktan çok daha öteye olmalıdır.

Her şeyden önce siyasi düşüncenin odak noktası olmalıdır bu mesele.

İş verenler düşüncelerini yeniden tanzim etmelidirler.

Aynı işi yapana aynı ücreti ödemelidirler.

Batıda ve Doğuda, Güneyde ve Kuzeyde; gelişmişliğin zirvesinde olan ülkeler dahil; kadının ezilmesine müsaade edilmemelidir. Her şeyden önce; erkeğin yaptığı aynı işi yapan kadın, aynı ücreti alması kanunlar ile tanzim edilerek takıp edilmelidir.

Eğitimde aynı şansa sahip olmalıdır kadın.

Eğitilmiş bir anne geleceğin öğretmenidir.

Bence her gün;  dünya kadınlar günü olsun…sevgiyle kalın !

Mehmet Nuri Sunguroğlu

07.03.2014

ENDÜLJANS; PAPANIN SATTIĞI CENNET ANAHTARI

ablassYADA…: GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ (?)

Endüljans nedir ?
Orta Çağ Avrupa’sında bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesi.
Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır. Katolik Kilisesi Yeni çağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye göre Hristiyanlar günahlarından arınabilmek için kiliselere bağışta bulunmalıydı. Bildiri Katolik Kilisesi’ne karşı kitlesel eylemlere neden oldu ve sonucunda Reform hareketleri başladı. Kutsal devlet ve kilisenin otoritesinin sorgulanması gündeme geldi. Bunlar temel olarak bir süre sonra halkın, kiliseye olan inancını yavaş yavaş yok etti ve bu da reform hareketlerine yol açtı.

Şimdi gelelim ülkemizdeki duruma.

Büyük partilerden (…..) birinin milletvekili olan Metin Külünk’ün yolsuzluk savunması aynen şöyle.
Türküye cumhuriyetinin bir milletvekili olan; Metin Külünk diyor ki: 17 Aralık operasyonu; günah işleme özgürlüğüne müdahaledir.“

(…..) İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün Habertürk’te yolsuzluklar üzerine yaptığı açıklama olay yaratır mı bilmiyorum ama; bildiğim bir şey varsa o da şudur. Sn. Külünk’ün ifadesiyle.
Külünk: „Herkesin günah işleme özgürlüğü bulunduğunu söyleyerek ayıpların örtülmesinin gerektiğini söylüyor.“…(?)
Yani…sn. Külünk diyor ki:
Zina yap ama…günah çıkar.
Rüşvet al ama…günah çıkar.
…ve daha aklınıza ne gelirse onu yapın ama…günah çıkardınız mı her şey helaldir.

Aklıma Katolik Kilisesinin para karşılığında tüm günahları affederek, cennetin anahtarını mühürlü bir makbuz ile dağıtması geldi de…onun için yazdım!

Siz ne dersiniz ??

PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

PUTIN-1>>Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.<<

WİLADİMİR PUTİN; BİR İMPARATORLUĞUN YENİDEN DİRİLİŞİ

Rus halkını ve Başkan Putin’i anlamak için biraz gerilere gitmek gereklidir.

Dünya tarihine damgasını vuranlardan biri de; eski Sowyetler birliği devlet başkanı Michail Sergejewitsch Gorbatschow’dur. 1985 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi başkanlığına geldiğinde dünyadaki dengelerin böyle bozulacağını bilseydi, belki de; perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık)  programlarını uygulamaya koymaz, daha farklı bir politika uygulardı.

Batının ayakta alkışladığı, Nobel barış ödülü verdiği Gorbaçow, kendi ülkesinde sevilmekten öteye nefretle anılacak olan SSCB nin son devlet başkanıdır.

Soğuk savaşın bitmesinde baş rolü oynayan Gorbaçow, SSCB İmparatorluğunu da bitirerek; dünyadaki güç dengelerinin de bozulmasında aynı rolü oynamıştır söylersek, abartmış olmayız.

Bir tarafta bağımsızlıklarına kavuşan devletler, demokrasiye geçiş yapanlar için ne kadar sevindirici olsa da; öte yandan yeni dünya düzenini kendi planlarına göre uygulamaya koyan ABD.; karşısında dur diyecek bir güç olmadığı için, sıcak savaşları başlatmakta zorluk çekmemiştir.

ABD. ye karşı denge gücünü elinde tutan SSCB yıkıldıktan sonra, Rusya’nın başına gelen Boris Jelzin; Batıdan aldığı alkışların, biraz da Votkanın etkisiyle, Rusyayı yönetmekte aciz kalmıştır.

Ekonomi çökmüş, anarşi ve oligarşi ülkenin her tarafını sarmış, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, işçilerin ve emeklilerin maaşları ödenemez duruma gelinmiştir. İşte tam bu zamanda istifa eden Boris Jelzin, yerini Vladimir Vladimiroviç Putin’e bırakarak görevden ayrılmıştır.

Yapılan seçimleri de büyük bir çoğunlukla kazanan Putin, 2000 Yılında Rusya’nın devlet başkanlığı koltuğuna oturmuştur. İkinci başkanlık görevini de tamamlayan Putin, 2008 Yılında anayasa gereği başkanlıktan ayrılarak yerini Dmitri Medvedev’e bırakarak Rusya’nın hizmetine başbakan olarak görevini sürdürdükten sonra, 2012 Yılında yeniden devlet başkanı olarak göreve gelmiştir.

Bir hukukçu ve ekonomist, aynı zamanda eski bir KGB subayı olan Putin, Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımak için kolları sıvayarak 2000 Yılında görevine başladığında; ilk icraati; rüşvetçi ve çıkarcı bürokratları işten kovmak olmuştur.

Wiladimir Putin; ikinci iş olarak ekonomiye ağırlık vererek ülkenin kaynaklarını devletin kullanımına almıştır.

Başarılı devlet politikası; Putin’i Rusya halkının yeniden diriliş umudu yaparak zirveye taşımıştır. İç politikada kontrollü demokrasiyi tercih eden Putin; dış politikada oldukça barışçıl görünen ancak; Rusya’nın yeniden dünya sahnesine çıkması için hedefini şaşırmayan bir tutumla, taviz vermeden uyguladığı siyaset; Rusyayı yeniden dünya sahnesine taşımıştır.

Rus halkına, kaybolan gururunu geriye veren ve kırılan onurunu yeniden kazandıran Putin, basın özgürlüğü, demokrasi ve insan hakları konusunda sert bir tutum uyguladığı için, Batı tarafından defalarca eleştiriye maruz kalmıştır. Ancak bu onun yönetimini değiştirmemiştir. Ülkesi için gerekirse her şeyi; hatta savaşı dahi göz önüne alan Putin; gerçek anlamda Rus olmakla gurur duyan bir Rus milliyetçisidir.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

04.03.2014

BATININ VE DOĞUNUN BETON KAFALI DİPLOMATLARI YENİDEN SOĞUK SAVAŞIMI İSTİYORLAR ?

putin und coBARIŞIN İNŞASINDA BETONA İHTİYAÇ YOKTUR… UKRAYNA/KIRIM SATRANÇ TAHTASI DEĞİLDİR !

Gerek batılı, gerekse doğulu diplomatlar kışkırtıcı beyanlarıyla Ukrayna’nın ve Kırım’in geleceğinin nasıl olacağını belirlemeye çalışıyorlar.

Bir taraftan Rusya, öteki taraftan Amerika; Ukrayna/ Kırım’i kendi çıkarları için satranç tahtası gibi kullanmak istiyorlar.

Aslında; gerek Amerika, gerekse Avrupa çok iyi biliyorlar ki; Rusya; Ukrayna konusunda tek bir adım geri atmayacaktır. Çünkü: Rusya’nın Karadeniz’e açılan kapısı, Kırım üzerinden gerçekleşir; ve Rusya bu kapıyı asla kapattırmaz.

Ayrıca: Rusya; Ukraynayı ve Kırım’ı Osmanlı’dan sonra, tarih boyunca arka bahçesi olarak görmüştür.

Kılıç kuşanmaktan sa, diplomasiye şans tanımak, dünya barışı için en doğru olanıdır.

Haydin bakalım diplomatlar; bırakın odun kafalı olmayı da…diplomasiye şans tanıyın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

ALMANYA ESKİ CUMHURBAŞKANI İÇİN BERAAT KARARI

christian-wulff-prozess-hannoverAlmanya tarihinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı hakim önüne çıkarılarak kendisine 753 Avro ve 90 Cent için hesap soruldu.

İki yıl önce rüşvet suçlaması nedeniyle makamından istifa eden Almanya eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff, yapılan duruşmalardan yüzü ak olarak çıktı.

Hanover eyalet mahkemesinin verdiği karar ile beraat eden Almanya eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff, ayrıca tazminat hakkının olduğu da eyalet mahkemesi tarafından karara bağlandı.

Mahkeme öncesi savcı tarafından kendisine yapılan teklif: >>20 bin Avro karşılığında davanın düşmesini<< red eden Christian Wulff; „ben yargılanmak istiyorum“ demişti.

Haklı olduğuna inanan ve yargılanmasını isteyen Christian Wulff, haklı olduğunu da ispat ederek aklandı ve yargının gücüne ve adalete inandığının mükafatını gördü.

 

Çok geçmiş olsun sn. Cumhurbaşkanım!

Alles gute !

AL CAPONE VE “KARA PARA AKLAMAK” (money washing)

ALCAPO-3>>“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.„<<

AL CAPONE VE “KARA PARA AKLAMAK” (money washing) ?

>>Yani…GAYRİMEŞRU yollardan kazanılan kirli paraları yıkamak, temizlemek ve ütüleyip yeniden namuslu paralar arasına katarak…sanki “vergisi ödenmiş, yada ödenecek” gibi bilançoya almak.<<

Bu terim >>money washing<< ilk defa 1920 Yıllarında Amerika’da Al Capone tarafından uygulanan para yıkama usuluyla dünya literatürüne geçmiştir.

Para aklamanın mucidi olan Al Capone, kirli paraları yeniden ekonomiye kazandırmak için çamaşırhaneler zincirli, çamaşır yıkama salonları açarak bu paraları, çamaşırhanelerde yüksek ciro göstererek aklamıştır. Bu gün dahi bu usul Avrupa’da bir çok İtalyan Pizzacılar tarafından uygulanmaktadır.

AL CAPONE KİMDİR ?

Alphonse Capone (kısaca Al Capone), (17 Ocak 1899, New York – 25 Ocak 1947 Florida). İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideridir. 1920- 1933 yılları arasındaki ABD alkol yasağından yararlanarak güçlendi. 1929′da Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı büyük bunalım dönemindeki fırsatlardan yararlanarak gücünü arttırdı.

1929 Büyük Bunalımı yıllarında neredeyse hükumet sahibi olan ünlü gangster Al Capone suç işlemeye çocukken başladığını şu sözlerle açıklamıştır;

>>“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.„<<

Kartvizitinde “İkinci el mobilya satıcısı” yazan Al Capone, işi sadece yasak alkol kanununu delerek değil, aynı zamanda akla gelen tüm gayrimeşru yolları da da fütursuzca kullanmasını iyi bilmiştir.

Capone, mafya teşkilatlanmasını devlet içinde kadrolaştırmıştı.

Pek çok vali ve belediye başkanıyla yakın dostluk kurmuştu, bir kısmı emrinden çıkmıyordu. Yaptıklarına bu sayede göz yumuluyordu. Meyer Lansky onu başkan Hoover’le tanıştırdıktan sonra kariyerindeki yükseliş hızlandı. Hoover, yanlış ekonomi politikaları sonucunda devleti büyük buhrana sürüklemişti ve sendikalar sürekli hareket halindeydi. Sendikalara baskı yapan Capone, işçilerin grevlerini bastırmaya ve ABD’nin komünizm dalgasından etkilenmemesini sağlamaya çalışmıştı. Polis içinde de adamları olan Al Capone, zamanının en güçlü Mafya babası olmuştu.

İş yerlerinin önünde sabıka kağıtlarıyla pek çok işsiz sabıkalı kuyruk oluşturuyor, yanında iş bulmaya çalışıyorlardı. Açtığı lokantalarda da uzun kuyruklar oluyordu. North Western (Kuzey Batı) Üniversitesi gibi yerlerde konferanslar veriyordu.

Kazandığı yasa dışı paraları çamaşırhane zincirleri açarak aklayan Al Capone, Mafya teşkilatını devlet kademelerine taşıdığı için devletçi mafyanın kurucusu sayılır. Frengi hastalığı nedeniyle antibiyotik tedavisinin uygulandığı ilk kişidir. Kazandığı servetle derneklere bağışlar yaptı, zamanla halk kahramanı oldu. Bazı kesimlerce modern Robin Hood kabul edildi.

Yaşamı ve yaşam tarzı onlarca filmlere konu olana Al Capone, sonunda vergi kaçakçılığından 12 Yıl hapis cezasına çarptırıldı.

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02.03.2014

“AMERİKA’YA NEDEN NOTA VERMİYORUZ” !

m1990-1>>Aslında bu kadar ağır suçlar ile itham edilen bir kişiye; gel de burada siyaset yap diye çağrı yapmak yerine; onu ülkesinde yaşadığı devletten suç duyurusu yaparak, hakkında tutuklama kararı çıkararak istemek daha elzem olmaz mı ? Bunu neden yapmıyoruz diye sormak hakkımız değilmidir?<<

Aslında hiçte yazmaya niyetim yoktu ama…kalem rahat durmadı.

17 Aralıktan beri ülkemiz; sn. Cumhurbaşkanımızın deyimiyle; ülkemiz “türbülansa” girmiş. Taşlar yerlerinde duramıyor, her gün sağa sola oynayıp duruyorlar.

Yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, orduya kumpas kurulmuş, orduya ve emniyete sızılmış iddialarının ardı arkası kesilmiyor. İddialara göre; bütün bunların arkasında bir paralel devlet varmış.

Bu paralel devlet de, Cemaat diye bilinen; 1999′dan beri Amerika’da, Pennsylvania eyaletindeki Pocono Dağı eteklerinde yer alan çiftliğinde yaşayan Fethullah Gülen diye bir zata aitmiş.

Yani; bu Fethullah Gülen Amerika’da yaşıyor ama…ülkemizin güvenlikle ilgili tüm kurumlarına sinsice sızmış ve Türkiye Cumhuriyeti için tehlike oluşturmaktadır. …ve biz devlet olarak bu tehlikeyi zamanında fark edemeyerek karşı tedbir almakta geç kalmışız.

Şimdi ise acil acele sn. Başbakanın deyimiyle; bu çete karakterli, örgütlenmiş olan paralel devletten korunmak için bazı tedbirler almak zorundayız. Bir sürü yeni yasalar, yönetmenlik değişimleri, görev yeri değişimleri, işden almalar vb. hepsi bunların arasında yer almaktadır.

Hatta sn. Başbakanımız bazı konuşmalarında:

“Dışarıdan değil, Türkiye’ye gelin, siyasetinizi burada yapın!”… diye mesajlar göndermekte olduğunu da duymaktayız.

Aslında bu kadar ağır suçlar ile itham edilen bir kişiye; gelde burada siyaset yap diye çağrı yapmak yerine; onu ülkesinde yaşadığı devletten suç duyurusu yaparak, hakkında tutuklama kararı çıkararak istemek daha elzem olmaz mı ? Bunu neden yapmıyoruz diye sormak hakkımız değilmidir?

Hem…bu durum hiçte yeni bir şey olmaz.

Nasıl ki, Rusya Çeçenistanı işgal ettiğinde ülkemizde bulunan Çeçenleri korumayın diye bize yazdığını; ve biz bu yazıyı Rusya ile dostluğumuza zeval gelmesin diye ciddiye aldığımızı unutmadık herhalde ?

Bence trübüne oynamaktan sa…Devletin ve milletin güvenliği için Fethullah Gülen’i suç duyurusu yaparak Amerikadan isteyelim !

Ne demişti eskilerimiz? İsteyenin yüzü bir kara…

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

20.02.2014

2014 YILI ASGARİ ÜCRET UYGULAMASI İNSAN ONURUYLA BAĞDAŞMIYOR!

ASGARI>>846 TL ile asgari ücret uygulaması insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır! Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır!

Ne yazık ki; asgari ücret politikasında sadece hükumet değil…tüm sivil örgütler, sendikalar ve özellikle sesleri duyulmayan muhalefet partileri de sınıfta kalmıştır!

Sesi çıkmayan toplumdan ise…“itirazım var!“ yerine alkışlar gelmeye devam ediyor!<<

En yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkının 8 kat olduğu bir ülkede, eşitliğe yakın olabilecek hak ve adaletten söz edebilmek mümkün değildir.

Yoksulluk sınırı değil; açlık sınırıdır söz konusu olan!

Onur sıkıntısıdır söz konusu olan!

Sağlıklı bir kuşak yetiştirebilmektir söz konusu olan!

Asgari ücrete „gelir“ matrahı uygulamaktır söz konusu olan! Sanki vatandaş tüm ihtiyaçlarını karşılamış ve sonunda elinde hiç ihtiyacı olmadığı bir para kalmış da, onun „gelir“ vergisini ödüyor; insaf yahu! Açlık sınırının altında olan asgari ücreti „gelir“ vergisine tabi tutmak dünyanın neresinde vardır?

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir skandaldır. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam“ şartlarına uyumlu olması zorunludur !

Bir milletin geleceği için sağlıklı bir topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise gıdasını alabilen, eğitimde sıkıntı yaşamayan vb. düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik tarafından açıklanan 2014 asgari ücret uygulaması, günümüzün şartlarına uzaktan yakından uyumlu değildir.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tespit etmekte zorluk çekmeyiz.

Asgari yaşam ücretini hesap edenler nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama, bilinen bir şey var sa oda şudur: Bu günkü yaşam şartlarında, bu para ile geçinebilmek/yaşamak mümkün değildir; sağlıklı yaşamaktan ise söz edilemez.

Asgari ücretin hesabını yapanlar bu tablonun kaynağını nasıl tespit ettiklerini bize bir anlatsalar da, biz de yaşamayı öğrenebilsek. Bu index nasıl oluşturulmuştur, baz olarak hangi rakamlar ele alınmıştır bilinmez. Bir kg et 25 lira olursa, bir litre benzin 5 TL iken, her litre benzinden 2,70 vergi alınırken…asgari ücretin hesabını nasıl yapabilmişler ve kimler bu hesaplamanın arkasındadır?

Ülkemizde kalkınma hızının yüksek olduğunu bizlere anlatanlar, son yıllarda büyük bir kalkınma hızı ile gurur duymaktadırlar. Dünya ekonomisinde 17 ci sırada olduğumuzu söyler dururlar. Ama unuttuğumuz bir şey var ki, hiç bir kalkınma ile ölçülemeyecek olan insan gelişiminden söz etmezler. İnsan gelişiminde Dünya sıralamasında 85. sıradan 92. sıraya gerilediğimiz bir tesadüf değildir.

17 ile 92 arasındaki farkı ve bu farkın sebeplerinin ne olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Kalkınma ile geri kalmışlığın arasında ki bu 75 puan, kimlerin kalkındığının ölçüsüdür!

Bu demektir ki; ülkemizde istihdam oluşturan yerli ve yabancı Firmalar, küçük sanayiciler, büyük mağazalar ve marketler asgari ücret kanununu uygulayarak adı geçen 75 puanı kendileri için kullanmaktadırlar ve kanunsuz bir şey yapmış sayılmazlar. Bence burada en büyük kanunsuzluğu yapanlar, asgari ücret kanununu düzenleyenlerdir. Çünkü bu tablo ile onurlu bir yaşam mümkün değildir.

Onurlu yaşamak için insanın çok şeye ihtiyacı vardır. En önemlisi ise sağlıklı beslenebilmekdir.

Gıdasını alamayan bir toplum sağlıklı olma şansından mahrumdur. Her gün hastahane kapılarında beklemek zorundadır.

Vatandaş ne yer ne içer, nasıl geçinir, boynu ne kadar büküktür bilinmez. Onurlu yaşamak için başka “onursuz” çareler mi arar, o da bilinmez. Bir gürültüye kapılmış gidiyoruz.

Ne yazık ki; asgari ücret politikasında sadece hükumet değil…tüm sivil örgütler, sendikalar ve özellikle sesleri duyulmayan muhalefet partileri de sınıfta kalmıştır!

Sesi çıkmayan toplumdan ise…“itirazım var !“…yerine alkışlar gelmeye devam ediyor!

Sevginiz asgariye inmesin…sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

05.01.2014

YILIMIZ YENİLENDİ; YA İNSANLIK… ONUN DURUMU NASIL?

Yeni yıla girerken geleceğimiz için umutlarımızı tazeledik. Dilekler tuttuk, dostlarımıza başarılar diledik; daha neler istemedik ki…

Bazıları sokaklarda havai fişekler atarak yeni yılı kutlarken, bir başkaları komşu akraba ziyaretlerine gitti, bir ötekiler evde kalmayı tercih ettiler.

Farklı ortamlarda olsalar bile hepsinin ortak bir dileği olmuştur. Bu hangi dilektir bilmesi kolay olmasa bile, tahmin edilebilinir diye düşünüyorum. Ben kendimce her gün biraz daha kaybettiğimiz değerlerimizin bunların arasında olduğunu tahminlerim arasında görüyorum.

Gelişen iletişim teknolojisi dünyayı küçültmeye devam ederken, insanlar reel dünyadan uzaklaşmayı tercih eder hale gelmişler. Sosyal paylaşım sitelerinde sanal bir dünya oluşturarak bu dünyadan her gün biraz daha kopmaya devam ediyorlar. Bir çokları kişiliklerini de saklayarak  sanal bir isimle dolaşmayı; anonim kalmayı tercih edenler arasında. Bir ötekiler, psikopat beynini ve ruhunu kontrol edemez halde; Dr. yerine sosyal paylaşım sitelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar. Özellikle erkeklerin kadınları rahatsız etmesi bunların başında geliyor.

Havaya ve suya ihtiyacımızın olduğu kadar informatik haberlere de ihtiyacımız olduğu bilinen bir gerçektir. Ne var ki… insan bazen haber dinlemekten de korkuyor. Korkuyor, çünkü haberlerin iyisini sanki bizden “saklıyorlarmış” gibi geliyor insana. Bir başlıyor haberler; tabii bağırarak … insanın üzülmemesi imkansız.

Nerede ve kimler… kaç kişi ölmüştür?  ”Arap baharı rüzgarları” kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Trafikte ne kadar zayiat var, gizli kameralar yine kimleri gözetlemiş, kimlerin telefonları hukuk dışı dinlenmiş, teröristler  Orta Doğu’da ne kadar İnsan öldürmüş;  ve daha bir çok haber „zenginliği“ evlerimize kadar her gün taşınmakta. Hele bir de magazin haberleri var ki; sanki olmazsa olmaz gibi bizlere sunulmaktadır…(!)

Dış haberlere gelince; onlar daha da düşündürücü.

Sowyetler birliğinin dağılmasıyla bozulan askeri denge dünya politikasına nasıl da damgasını vurduğuna 1990 lı Yıllardan beri hepimiz şahidiz. Sayısını bilemediğimiz insanların hayatını kayıp ettiği Afganistan ve Irak savaşları günümüzde yaşadığımız aktif savaşlar arasında belleğimizde kalacaktır.

Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’de ki dışarıdan destekli iç ayaklanmaların aldığı ölü sayısı tahminlerin ötesine gidemeyecektir. Bu tespiti ne yazık ki boşalan silah depolarındaki listelerden elde etmek mümkün olmadığı gibi, onların yerine daha „modern“ daha öldürücü kapital sermayenin cebini doldurucu olarak üretilen silahların sayısından da anlayabilmek mümkün olmayacaktır !

Ya Afrika…? Somali gibi kaç tane daha aç ülke var Afrika’da? Her gün binlerce çocuk açlıktan ölüyor . Silah fabrikaları bir gün üretimi durdursa dünyada açlıktan ölen çocuk kalmazdı.

Ya ülkemiz?

Yıllardan beri yaşadığımız terör olayları? Dışarıdan ve içeriden destekli PKK….ve süreç?

Ya ekonomi ? Başta kredi kartları olmak üzere vatandaşı yeteri kadar aydınlatmadan sunulan servisler görünürde kalkınma gibi olsa da; aslında bir makyajdan öteye değildir. Çünkü; üretim bizim değil, biz sadece tüketici olarak seçilmiş bir toplum olmuşuz.

Sorular bitmiyor ki; Pandoranın kutusu gibi açınca arkası gelmiyor; insan bir an „insanlığın tedavülden“ çıktığını düşünüyor.

Medyamız ise kendi başına bir çelişki içerisinde. Eğitici programları mercek ile arar hale geldik. Bizleri…özellikle genç dimağları nasıl da etkilediklerini görmek insanın gelecekteki umutlarını karamsarlığa döndürüyor.

Ya seyircimiz; onlar ne yapıyor? Hiiiç…sofrada ne varsa yenilir misali sunulanı seyrediyor. Biraz kaba olacak ama… bazıları “tekrar” olarak verilenin üzerine yazılan “Özet” kelimesinin yalnış yerde kullanıldığının farkında bile değiller; üzücü ama…maalesef gerçek. Dünyanın hiç bir ülkesinde kendi diline bu kadar acımasız davranan başka bir millet düşünemezsiniz.

Ya geleneklerimiz…bizleri bağlayan, sosyal düzenimizi oluşturan „yazılmamış“ kanunlara ne oldu?

Hepsi birer birer, yine yazılmayan kanunlarla tedavülden kaldırılıyor. Yerlerine konulan yazılmış kanunlar ise hangi ölçüye dayanılarak biçilmiş olduklarını da anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir çoklarını AB hevesimizden ötürü yürürlüğe koyarken sormayı unutuyoruz; „bu kanun bizim aile yapımıza uygun mudur“ diye ?

Eskilerde Otobüste trende, bir büyüğümüze yerimizi vermeyi bir onur olarak addeder dik; ya şimdi? …bırakın yer vermeyi, ayaklarını dahi toparlamak ihtiyacını hissetmeyen bir gençlik yetiştiriyoruz. Bir an düşündüğümüzde; insanlığın kendi kendini nasıl da bitirdiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Bu bozulan sosyal düzenin çeşitli sebeplerinin başında şükür etmesini unuttuğumuz, batının unuttuğuna biz yeni olarak özendiğimiz, hatta bazı konularda kraldan daha kralcı olmamız geliyor.

Bütün buları ve daha bir çok şeyleri anlamakta zorluk çekiyoruz.

Çekiyoruz… çünkü biliyoruz ki; tazelenmiş yeni Yıl da eskisinin devamı olacaktır. Yine cellatlar olduğu kadar kurbanlar da olacak ve insanlığın bunu engellemesi şöyle dursun; aksine, yangına ateşle koşar gibi davranacaktır ve masalarda ki haritalar üzerinde hesaplar yapılacaktır; nerede ve ne kadar petrol, ham madde vardır diye. Bazen şükrediyorum ki…bizim ülkemizde göze çarpacak petrol kuyularımız yok diye.

Ve bunların yanında doğa felaketleri, mevsimlerin alışılagelmişin dışında oluşmaları; bunda da insanlığın payı az değil. Çevreye püskürttüğümüz kirletici maddeleri sadece gözümüzden uzaklaştırıyoruz, atmosferi bozarak geriye dönmelerinin hesabını yapmaktan aciziz. Sanayimizde sanki kontrolsüzmüş gibi bir durum var; derelerimizde kirlilikten balık görmeye hasret kaldık. Oturum alanlarında arıtma tesislerinin sayısı yeterli olmadığı için ülkemizde haklı olarak bir “Fosseptik” çukuru kanunu vardır; gel gör ki uygulanmasında zorluk görülür. Kontrolsüz lağımlar derelerimize akar, akar gider…! Neyse ki… doğa felaketlerine katlanmanın en azından bir tesellisi var. Yukarıdan geldi ne yapalım diyoruz. Ya insanların insanlara yaptıklarına nasıl bir sebep bulabileceğiz. Ne koyalım bu insanlık dışı yapılanların adını?

Ya sevmek, sevebilmek, sevilebilmek?

Nezaket kurallarımızı, karşımızdakine davranmamızı unutanlar hiçte az değil.

Sevinebilmeyi unutmuşuz; sanki doymuşuz her şeye. Midemizin doyumu, giydiğimiz kıyafet, aldığımız oyuncakların doyumu esas açlığımızı gideremediğini bilmiyoruz.

Esas ihtiyacımız olan eğitimi dilden bırakmayız; teknik öğrenimlerimizi eğitim olarak kabulleniriz. Öğrenimin bir teknik bilgi edinmek olduğu gözümüzden kaçtığı için, onu “eğitim ve aile” terbiyesi ile karıştırırız…maalesef !

Eskilerimiz hatırlarlar; yolda giderken tanımadıklarımıza da selam verirdik. Şimdi selam verirken yanımızda şahit arıyoruz; olur ya adam „küfretme“ diye çıkışa-bilir korkusu var içimizde. Çünkü yazılı kanunlarda selam vermek mecburiyeti yoktur(!)

Sokakta yolun ortasından yürüyeni korna çalarak ikaz etmekten korkar hale geldik; adamın nasıl reaksiyon göstereceğinden korkuyoruz…ya „küfrederse“… o zaman ne olacak sorusu beynimizi kurcalamaktadır.

Ya kazancımız karşılığında yaptığımız harcamalara nasıl cevap bulabiliriz? 5 kuruş kazanıp 10 kuruş harcamakla nereye gittiğimizin hesabını nasıl vereceğiz?

Binlerce şükür olsun yüce Tanrı’ya, ülkemizde iyi şeylerde oluyor.  Oluyor da, kötü yapılanların ağırlığı fazla geldiği için iyileri düşünmeye zamanımız kalmıyor.

Allah’tan neyi ne zaman ve nasıl isteyeceğimizi bir öğrenebilsek belki yardımcımız olurdu.

Noel babadan neyin nasıl isteneceğini çocuklarımız nasıl olsa “bedava“ öğreniyorlar (!)

Başka ne kaldı ?

Umutlar bizlere en son veda edenlerdir !…diyerek yazıyı kapatalım. Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

02 Ocak 2014

DİZ ÇÖKÜP DİLEK TUTTUM…BARIŞI İSTİYORUM !

baris>>2013 ü iyisiyle kötüsüyle arkada bırakırken, bir çok acı olayların da şahidi olduk. Savaşlar acımasızca devam ediyor. İslam dünyası içi içe girmiş vaziyette. Kavgalarını sürdürmeyi, birbirlerini yerce-sine kıyım yapmayı duadan sayıyorlar. Hemde din ve Allah adına yapıyorlar bu zulmü. Birbirlerini boğazlarken indirdikleri kılıcı „Allahuekber“ diyerek indiriyorlar. Öldürdükleri İnsanların ciğerini söküp yerken gülerek dans ediyorlar. Ölüler ile dalga geçercesine, cesetlerine yemek yediriyorlar. Birde; utanmadan bunları kayıtlara alarak tüm dünyaya yayımlıyorlar.
İşte böyle bir 2013 ü arkada bırakırken…diz çöküp dilek tutmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. 2014 Yılında daha barışcıl bir dünya için!<<

DİZ ÇÖKÜP DİLEK TUTTUM…BARIŞI İSTİYORUM !
Barışı istiyorum;
Evimde
Barışı istiyorum;
Köyümde
Barışı istiyorum ilçemde
Barışı istiyorum;
Şehrimde

Ankara’da İstanbul’da
İzmir’de Adana’da
Yozgat’da Trabzon’da
Edirne Ardahan, Diyarbakır’da
Barışı istiyorum!

Ben…!
Barışı istiyorum;
Gazza’da, Myammar’da
Kahire’de Vietnam’da
Londra, Paris, Washington’da
Bahtı kara Afrika’da

Doğu Türkistan’da barışı istiyorum
Barışı istiyorum Suriye’de Irak’ta
Barışı istiyorum Okyanuslarda
Tunus’da, Cezayir’de İran’da

Barışı istiyorum fırında;
Yoksullar için
Metroda tramvayda;
Yaşlılar için
Otobüste kağnıda;
Yaşamın tüm alanlarında;
Barışı istiyorum

Ben…!
Barışı istiyorum;
Yargıda
Barışı istiyorum;
Torna tezgahlarında
Barışı istiyorum;
Medyada
Barışı istiyorum;
Tüm İnsanlıkta
[......]
Çok şey mi istiyorum ben;
Bu karanlıkta?

Yeni Yılınız kutlu olsun…sevgiyle kalın !
Mehmet Nuri Sunguroğlu
31 Aralık 2013 Salı

 

YOLSUZLUK İDDİALARI VE YABANCI KOMPLO TEORİLERİ

geld-brennt>>Halk bankın sahiplerinin listesine baktığımızda durumun izahı hiçte zor değildir. Ben bu yabancı komplo teorilerine inanmakta zorluk çekiyorum. Bu bir ahlak erozyonudur, başka türlü izah edilemez!<<

>>Halk bankasının gerçek sahipleri kimlerdir?
%80’ine 159 adet büyük yabancı yatırımcı sahip.
%10’nu içeriden 268 banka, şirket, yatırım fonuna ait.
Kalan %10‘nu da 29 bin 869 küçük yatırımcıya.<<

Değerli okurlar, ülkemizde yaşadığımız yolsuzluk suçlamaları ve karşı suçlamaları nasıl izah edebiliriz ?
İstifalar, partiden ihraç gibi çok önemli gelişmeleri nasıl oluyor da, anlamakta zorluk çekiyoruz? Bir tarafta yolsuzluklar vardır diyenler sesini mümkün olduğu kadar yüksek tutmaya çalışırken; öteki tarafta; „hayır bu gelişmeler yabancıların komplosudur“ diye ısrar edenler, önce susmayı tercih ettikten sonra karşı atağa geçerek tüm olayları yabancıların hazırladığını ve içeriden onlarla iş birliği yapanların beraberce komplo yaptıkları iddia etmektedirler.
Eğer bu iç ve dış güçler beraberce çalışarak ülkemize bir komplo hazırlamış iseler…ki iddialar öyle. İşte o zaman içeride yolsuzluğa adı karışanlar iki defa yargılanmalıdırlar. Birincisi; yolsuzluk suçundan…ikincisi ise daha vahimdir. Yabancılarla iş birliği yaparak vatana ihanet ve hükumeti yıkmak suçundan yargılanmalıdırlar.
Gel gör ki…her ikisi de zor görünüyor. Ne yazık ki; yargı „hamam oğlanına“ döndürüldü ve işlemez hale getirilmeye çalışılmaktadır. Buna paralel olarak gerginliğin artması için herkes elinden geleni yapmaktan da kaçınmıyor.
Ülkemizin ihtiyacı olan „soğukkanlı“ düşünebilmeyi özlüyoruz. Yargıya destek yerine köstek olmayı bırakarak, demokratik hukuk devleti olmanın imtihanından başarılı olarak çıkabilmeyi özlüyoruz.
Yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarının özüne baktığımızda, daha çok iç ilişkiler olduğunu görmekteyiz. Bunların en önemlileri; arazi ve ihale meselesi. Rüşvet almış iddialarıyla göz altına alınanlara baktığımızda, aralarında bir İran kökenli Türk vatandaşından başka hepsi T.C. vatandaşı.
Halk bankası müdürünün evinde yakalanan 4,5 milyon doların izahını nasıl yapabiliriz? Bağış parası olduğu iddia edilen bu parayı kimler getirip oraya koydu? Bu kadar büyük bir meblağ neden evde saklanmaktadır? Bağış için neden bir banka hesabı açılmamıştır?
Eski iç işleri bakanı Muammer Güler: „Oğlunun evinde yakalanan paralar, oğlunun satmış olduğu bir villadan alınan paralardır“ diyor. O villa nasıl alınmıştır? O paralar vergi kayıtlarında var mı dır? Bir sürü yanıtlanmamış sorular var önümüzde.
Gelelim yabancıların komplo teorilerine.
Burada sormak lazım ki…yabancılar Türk ekonomisinin çökmesini isterler mi?
Bence bu sorunun cevabı hayırdır! Çünkü; hiç bir ülke kendi yatırımlarının çökmesini istemez; bu mümkün değildir. Bunu anlamak için sadece son Yıllardaki özelleştirmelere bir göz atmak yeterlidir. Ülkemizdeki tükettiğimiz ürünlerin kimler tarafından üretildiğine bakmak yeterlidir. Bankalarımız kimlere satıldığına bakmak yeterlidir.

Söz bankalara gelmişken şunu da eklemekte fayda vardır diye düşünüyorum.
Bankalarımız da bir çok diğer satılmışlar gibi, çoğu zaten bizim değil. Adı geçen Halk bankası ise; 2012 Kasım ayından itibaren %80 olarak yabancılara satıldığına göre, bu bankanın batmasını hangi yabancılar isterler? Ülkemizde bu kadar yabancı yatırımlar varken; ve toplum olarak tüketimde birinci lig de oynarken, neden yumurtlayan tavuğu kessinler? Bizim ekonomimiz çöktüğünde, yabancı yatırımcılar en fazla zarar edenler olacaktır, bunu neden istesinler?
Halk bankın sahiplerinin listesine baktığımızda durumun izahı hiçte zor değildir. Ben bu yabancı komplo teorilerine inanmakta zorluk çekiyorum. Bu bir ahlak erozyonudur, başka türlü izah edilemez.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

YOLSUZLUK; RÜŞVET VE İÇİMİZDEKİ POLİS

RÜSVET>>Bir dünya markası olan yolsuzluk, insanlığın baş belasıdır. Bu beladan kurtulamayan milletler; ne bu dünyada, ne de öbür dünyada adalet bulamazlar.<<

Eskilerde işini görmek için bir memura hediye alanlar kurnazlıklarıyla övünürler di.

20-30 Yıl devlet dairesinde çalışan memurun, bir kaç apartmanı yoksa; „aklını kullanamayan“ olarak tanımlanırdı. Rüşvet vermeden işini gördürmek isteyenler ise; bu gün git, yarın gel ile teselli edilirlerdi.

Peki…şimdilerde durum nasıldır?

Dünya düzeni değişir de, rüşvet düzeni değişmez mi…elbetteki değişir. Artık rüşvet işleri küçük adamların işi değildir; büyük adamlar bu işe el koymuşlardır. Büyük firmalar ihale almak için büyük paralar ödemektedirler. Yani; rüşvet olayı; „salona uyumlu“ hale gelmiştir.

Dünyanın her ülkesinde yolsuzluk var ve olmaya devam edecektir. Ancak gelişmiş ülkeler ile, gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark, yargının özlüğünde saklıdır.

Gelişmiş ülkelerde yargı tamamen bağımsız, tamamen vesayet altında olmadan anayasanın tanımladığı hukuk dahilinde hareket edebilirken, gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Orta Doğu ülkelerinde… ne yazık ki…yargı özgür değildir. Ne savcısı, nede hakimi. Hatta bu hukuk sac ayağının üçüncü ayağını oluşturan avukatlar dahi tam bağımsızlığına kavuşmuş değillerdir.

Dünya yolsuzluk verilerine göre, Türkiye, yolsuzluk algısında 177 ülke arasında 53. sırada bulunmaktadır.

Bir İslam ülkesi olarak bu sıralama bize hiçte yakışmıyor.

Peki neden rüşvet alıyoruz? İnancımız bağlamında hak yemek en büyük günah olduğuna göre…başkasının malını, devletin parasını, yetim fukaranın rızkını yemenin bu kadar günah olduğunu bildiğimiz halde, yine de bu suçu işliyoruz…neden?

Çünkü bizler içimizdeki polisi öldürmüşüz.

Bize: Dur !…diyen içimizdeki polisi öldürmüşüz.

Hak ve hakkaniyeti unutmuşuz.

Şükür etmeyi unutmuşuz.

Gözümüz aç, ruhumuz doymaz olmuş.

Eve getirdiğimiz ekmeği alın teriyle kazanmayı unutmuşuz.

Yine de Allah’a çok şükür ki; toplum olarak bu kategoride olmayanların sayısı daha fazla; yoksa başımıza taş yağardı…(?)

Sevgiyle kalın…

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.12.2013

 

GÖÇ

göc>>Geleceğin en büyük çözülmesi zorunlu olan sorunu…işçiyi işin olduğu yere değil…işi; işçinin yaşadığı yöreye taşımaktır. Başka türlü göçün önü önlenmesi mümkün olmayacaktır<<

İnsanoğlu tarih boyunca var olduğundan beri yaşayabilmesine olanak tanıyan imkanların arkasından koşmuştur. Bazen kuraklıktan, bazen merakından kıtalar arasına varan yer ve yurt değişimini, yaşamının bir parçası olarak tanımıştır. Gönüllü olan bu göçlerin yanında birde mecburi göçler vardır; savaşlar ve sürgünler gibi. Ülkemizde kurtuluş savaşından sonra başka bir savaş olmamasına rağmen; barışta en çok göç veren ülkelerden biriyiz.
1950 Yıllarından beri başlayan iç göç, 1960 lı Yıllarda dış göç ile devam etmiştir ve hala devam etmektedir.
Dış göçte başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkelerine gönderilen emekçilerimizin ilk kuşakları geri dönseler de…devamı olan kuşakların dönmesi bir hayalden öteye gitmeyeceği bellidir; onun için üzerinde fazla durmaya gerek yok diye düşünüyorum.
Peki; ya iç göçler?
Ülkemizdeki iş ve aş dağıtımındaki eşitsizlik iç göçün asıl kaynağıdır. Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışından tutunda; Miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması.Tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi. Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal iş gücünün azalması. Kırsal kesimde iş imkanlarının sınırlı olması. Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği. İklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri. Kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı. Kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı ve köylerde okulların kapanması gibi ana faktörler ülke içerisinde kırsaldan kente göçü hızlandırmakta olmuş ve yakın gelecekte de bunun böyle kalacağı ne yazık ki bir gerçek olarak kalacaktır.
Özellikle Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerindeki illerden daha fazla göç olması dikkat çekmektedir.
Başlıca göç alan şehirlerimizdeki yaşam her gün daha da zorlaşmasına rağmen; çekici gücünü kaybetmeyecekleri ülkemiz açısından kaygı verici duruma gelmiştir. Nüfus dağılımındaki dengesizlik bir çok sorunları da beraberinde getirmektedir. Bunların başlıcalarını şöyle sıralamak mümkündür.

Ülke genelinde nüfusun dağılımındaki dengesizlik, yatırımları da dengesiz hale getirmektedir. Kırsal kesime yapılan yatırımlar verimsiz kalmaktadır. Metropol şehirlerimizde artan nüfus düzensiz şehirleşmeyi körüklediği gibi; daha önce yapılan sanayi tesislerinin şehir içerisinde kalmasına sebep olmaktadır; bu durum ise çevre sağlığı ve insan sağlığı açısından tehlike boyutlarına varmaktadır.
Kent nüfusundaki aşırı artış ise; konut sıkıntısına ve kiraların artışına sebep olurken, bir yandan da mevcut iş dağılımında sıkıntı yaratması kaçınılmaz olurken; kentlerde işsizlerin oranı da artmaktadır.
Tabi ki hepsi bunlar değildir. Daha bir çok sorunları beraberinde getiren iç göç bir an önce durdurulmalıdır. Yılların biriktirdiği bu çok önemli problem, kısa bir zaman diliminde ortadan kaldırılması olacak şey değildir. Yüz Yılların plansız ve geleceği düşünmeden yapılan bunca hataları kolay düzeltilir gibi olmadığı bilinen bir gerçektir. Ancak; zararın neresinden dönülürse kardır hesabı gibi, bu duruma en azından dur demenin zamanı çoktan geçmiş olduğu bilinmeli ve önlemler alınmaya başlanmalıdır.
Peki; ne yapılmalıdır?
Bir tarım ülkesi olarak sanayi ülkesi olduk iddiasından vaz geçmek birinci şarttır. Bu nedenle : Tarımda sulama olanaklarını artırmak, tekniksel tarım metodunu geliştirmek, besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak, tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek, kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, büyük sanayi kollarına destek vererek yatırımcıları Anadolu’ya çekebilmek gibi önlemlerin bir an önce alınması ve büyük şehirlerimizde yeni yapılacak olan sanayi yatırımlarına izin vermemek.
İnsanı işe değil, işi insanın yakınına taşıyabilmek gelecek Yıllarımızın en önemli planlaması olmalıdır.
Sevgiyle kalın…
Mehmet Nuri Sunguroğlu
16/12/2013

DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ; İSLAMDA İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

menschen rechte>>Anayasal haklarımız bizleri hukukun üstünlüğüyle korumak için vardır. Bizler ise; Anayasayı korumak için var olmalıyız. Aksi halde; ne Anayasa bizi koruyabilir, ne de bizler Anayasayı!

Düzen bozulur, hukuk yara alır, toplumda adalete güven kalmaz ve sonunda sosyal huzur yara almaya mahkum edilir!

Hukukun üstünlüğünün tartışıldığı ülkelerde ise; insan haklarından söz etmek… Kuzey Kutbunda buzdolabı satmaya benzer!<<

Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, cemaat çokluğundan dolayı Resulüllahın mescidini genişletmek ihtiyacı duymuştu. Bunun için Türbe-i Saadetin etrafındaki arsaları, evleri istimlak edip mescide katması gerekiyordu. Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulunulmuş, herkes büyük bir memnuniyetle arsasını, evini; değerini düşünmeksizin mescide vermiş. Ancak; Peygamberimizin amcası olan Hz. Abbas yerini vermemekte israrlıydı. Resulüllahın hem de amcası olan Abbas, mescide de olsa arsasını vermeyi düşünmüyordu. Bu defa bizzat Halife Hazreti Ömer meşgul olup tekliflerini tekrarlar.

- Ya Abbas, Resulüllahın mescidine zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi uygun bulmuyoruz. Şayet verilen değer az geliyorsa fazlasını verelim, bu hayırlı iş tamamlansın. Resulüllahın mescidi ihtiyacı karşılayacak kapasiteye ulaşsın. Halifenin bu teklifine Hz. Abbas’tan beklenmeyen cevap:

- Mal benimse fazla fiyat verseniz de, mescide ilave etmeyi düşünseniz de vermek istemiyorum. Zorla elimden alacaksanız o başka…der!

Halbuki, Halife, şahsı için değil; amme menfaati için istimlak etmeyi istemektedir. Ammenin menfaati için Abbas vermelidir arsasını diye düşünen Hz. Ömer, bunun için mahkemeye müracaat etmek zorunda kalır.

Zamanın hakimi ise, meşhur hukukçu Übey bin Kaab’tır.

Devletin iddiası şu:

- Biz yönetim olarak Abbas’a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmeyip arsasını vermelidir.

Mal sahibi Abbas’ın cevabı da şu:

- Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler, mescide ilave niyetiyle de alsalar mülkümü satmak istemiyorum. Mahkeme, devlete karşı benim hakkımı korumalıdır. Durumu düşünen hakim Übey bin Kaab, kararını açıklar:

- Kimse başkasının mülkünü, arsasını zorla elinden alamaz, mescide ilave için de olsa mal sahibinin rızası olmadan istimlak edilemez.

Abbas’ın mülkü Abbas’ta kalacak. Halife de olsa istimlak için mal sahibini zorlayamayacaktır!

Adaletin kararına karşı Halife’nin boynu büküktür. İtiraz yok, hukuka itaat vardır. Taraflar kalkıp kapıya doğru yönelirken Abbas’tan son bir soru gelir.

- Ya Übey! (Hakime) Şimdi mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiş midir?

- Evet ya Abbas!.. Mescide ilave niyetiyle de olsa kimse sahibinin elinden malını zorla alamaz! Karar kesinleşmiştir. İşte bu söz üzerine Abbas’ın tarihe geçen açıklaması duyulur.

- Öyle ise der, şimdi beni dinleyin lütfen, yüce mahkemenize açıkça ifade ve ilan ediyorum ki, değerinden fazla para verildiği halde elimden alınamayan arsamı şu andan itibaren Resulüllahın mescidine ilhak edilmek üzere hiçbir karşılık beklemeden hibe ediyorum! Arsam şu andan itibaren Halifenin emrindedir. Bu böyle biline ve karar ona göre verile. Hakim Übey bin Kaab biraz şaşırmıştı.

- Ya Abbas! der, önce fazla fiyatla da olsa vermedin, kararımızı dinledikten sonra ise parasız hibe ediyorsun! Neden böyle bir tavrı tercih ettin? Abbas’ın tarihe geçen cevabı.

- İslam’ın insan haklarına verdiği değeri dünyaya duyurmak için!..

Ne dersiniz, onlar insan hakları mahkemesini böyle kurmuşlar, böyle hayata geçirmişler, böyle de duyurmuşlar o günkü dünyaya. Biz ise aynı şekilde bir adalet örneği verebiliyor muyuz bugünkü dünyaya? Yoksa biz de kendi değerlerimizi unutup yabancıların mahkemelerinden mi medet umar hale gelmişiz son devrelerde?.. Yorum size aittir.

Bu gün dünya İnsan hakları günü; tüm İnsanlığa kutlu olsun!

Mehmet Sungur

10/12/2013

NELSON MANDELA VEFAT ETTİ

MANDELANelson Mandela’nın ölümüyle dünya bir özgürlük kahramanını kaybetti.
Güney Afrika’daki baskıcı ve ayırımcı apartheid rejimine karşı mücadeleden 27 Yıl hapis yatan Nelson Mandela, geçtiğimiz Hazıran ayında yakalandığı Akciğer enfeksiyonuna yenik düştü.
96 yaşında yaşama veda eden Nelson Mandela, Güney Afrika halkı tarafından ‘Ulusal Baba’  olarak görülmekteydi.
Güney Afrika’lı Anti Apartheid aktivisti, 1994′ten 1999′a kadar ilk defa tüm halkın katıldığı seçimlerdeki Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanıydı. Yönetimi, Apartheid’ın mirasının dağılmasına, ırkçılığı engellemeye, fakirlik ve eşitsizliğe odaklanmıştı. Siyasi görüş olarak Demokratik Sosyalist olan Mandela, Güney Afrika Ulusal Konseyi siyasi partisinde 1990′dan 1999′a kadar parti başkanlığı yapmıştı.
Anti-sömürgeci/emperyalist ve anti-apartheid görüşü ile uluslararası taktire layık görülen Nelson Mandela, 1993′deki Nobel Barış Ödülü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası ve Sowyet Lenin Nişanı da dahil olmak üzere 250′nin üzerinde ödülün sahibiydi.
Mehmet Sungur

“KİMLİĞİNİ ARAYAN BİR MİLLET OLDUK”!

m1990-1

>> Sevr antlaşmasını birileri istiyor diye:… 93 Yıl sonra işlerliğe koymak ise; sadece vatana ve millete değil; bu vatan için şehit olan: Türk, Kürt, Laz, Boşnak, Gürcü ve daha bir çok Türkiye Cumhuriyetini kuran etnik kökenli vatandaşlarına yapılan en büyük saygısızlıktır… ve; ekonomi istilası altında olmamıza…birde siyasi istila hakkı tanımaktır.<<

Vatan millet Sakarya derken…kimliğimizi arayan bir millet olduk (?)

Kimileri Ümmet olmak sevdasının peşinden koşarken, bir ötekileri; Ulus millet kalabilmenin mücadelesini vermeye devam ediyor.

Bir başkaları ise; Türkiye Cumhuriyetini  yeniden kurmak hevesiyle devlete karşı kuşandığı “süngü tak” emrivakisi gibi, Türkiye Cumhuriyetinin anayasasını ihlalden kaçınmayan,  ben yapınca olur tutumuyla ülkemizin sınırlarını dahi peşkeş çekecek kadar ileri gitmekten kaçınmayan duruma geldi.

Taht’da kalabilmek için teröre her türlü tavizi veren bir hükumet tarafından idare edilidiğimizin farkında olmadığımız ise…eğitim ve tarihsel eksikliğimizin bir belgesidir.

Ülkemizde  Alevi Sunni gibi mezhep ayrılığını görmezden gelen hükumetimiz ise; Türk milletinin kaderindeki en büyük talihsizliktir.

Bir taraftan  Kilise açan…öteki taraftan Cem evlerini ibadethane olarak görmeyen bir zihniyet ile idare edilmekteyiz.

Bin yıllık ortak yaşamı bölmeye çalışan terör örgütüne verilen siyasi destek ise; devlet adamı olmanın tüm  vasıflarını ortadan kaldıran, kimliğimizi sorgulayan bir ikilemdir.

Batının Yıllardan beri istediği  Sevr antlaşmasını 93 Yıl sonra işlerliğe koymak ise; sadece vatana ve millete değil; bu vatan için şehit olan: Türk, Kürt, Laz, Boşnak, Gürcü ve daha bir çok Türkiye Cumhuriyetini kuran etnik kökenli vatandaşlarına yapılan en büyük saygısızlıktır.

Aslında kimliğimizde bir sorunumuz yoktu.  İslam dinini kabul etmiş Türk milleti olmak ve İslam’a en büyük hizmeti veren; Anadolu’da ırk farkı düşünmeyen, Türkiye Cumhuriyetini beraberce kuran  bir milletiz.  …ve dünya bizi Türk milleti olarak tanıyor.

Cumhuriyet yazarlarından sn. Meriç Velidedeoğlu’nun bu günkü makalesi olayların arka perdesini aydınlatırken; nasıl bir kimlik aradığımızın da bir yansımasıdır.

Ülkeyi ‘Aymazlık-Sapkınlık’ ‘Hainlik’ İçinde Yönetmek!

Meriç Velidedeoğlu

“ B e ş i k t a ş ” t a k i “ 6 0 . Sessiz Çığlık” eyleminde ülkenin “bölünmesi”ne,“parçalanması”na -dolaysiyle sınırların değişmesine- karşı durup; böylece,“görev”lerini yaptıkları için suçlanarak tutuklanan komutanlarımızdan “Dz. Kur. Kd. Alb. Bora Serdar”ın eşi “Melek Serdar”, uygulanan inanılması güç “adaletsizliği”vurgularken, “Başbakan Erdoğan” da “Diyarbakır”da “Kürt lider Barzani”ye -“Bu denli beklemiyordum!” dedirtecek- “müjde”ler veriyordu. 

Kendisine ilk kez, “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı” diye sesleniyor; ardından da “cetvelle çizilen ‘sınır’lar”dan söz ediyordu.
“Erdoğan”ın bu “Kürdistan” ve “çizgi sınır” söylemiyle iyice coşan Barzani:“Ben bugün sevinçler içinde kaldım!” diyecek, “Başbakan”a -neredeyse- bin bir kez teşekkür edecekti.
Çünkü “Barzani”, “Kürdistan” adının ve -“Osmanlı Devleti”nin “güneydoğu”sınırını belirleyen -“çizgi sınır”ın “Sevr Andlaşması” ile dünyaya duyurulduğunu bilir sanırım.
“Sevr”in çizdiği bu sınırla, “Diyarbakır” ve “Maraş” illeri “Osmanlı”da kalmış;“Antep”, “Urfa” ve “Mardin” ise oluşturulan “Suriye, Irak, Mandat” yönetimlerine bırakılmıştı. (Mad: 27)
İşte bu “çizgi sınır”, “Sevr” ile yaratılmak istenen bağımsız “Kürt Devleti”nin“güney” sınırını oluşturur ki, “Fransa” ile “İngiltere”nin bir tür sömürgesi olan“Suriye” ve “Irak”tan böylece hiç toprak alınmayacaktı.
Bu durumda, bu devletin doğrudan doğruya “Osmanlı” topraklarında “kurulması”istendiği, kararlaştırıldığı apaçıktır, ayrıca “Diyarbakır” da Osmanlı’da kaldığına göre… (Bilmem ki, “BOP”u ve Diyarbakır’ın “yıldız” olma projesini anımsamalı mıyız?)
Böylece yaratılmak istenen “Kürt Devleti”nin “Türkiye”nin “Güneydoğu”bölgesinde kurulacağı, “İngiltere”nin başını çektiği “Emperyalist Güçler”ce “Sevr”üzerinden bütün dünyaya duyurularak “temel”i atılır. (10.8.1920)
Ne var ki, “Sevr”in imzalanmasından üç buçuk ay önce “Mustafa Kemal”in önderliğinde “Ankara”da açılan “Büyük Millet Meclisi” (BMM) ve oluşturulan“Türkiye BMM Hükümeti”, bu “Meclis”in “48.” oturumunda “Sevr”in kabul edilemeyeceğini “Türk Milleti”ne ve “İslam” âlemine bildirmeye karar verir, kuşkusuz, onca “Kürt” kökenli “milletvekilleri”yle birlikte. (14.8.1920)
Ne ki bu kadarcık “birliktelik” bile emperyalistlerin canını sıkmaya yeter; “Kürtler”i kışkırtarak “Koçgiri” başkaldırısını düzenlerler…
Ama isyan başlar başlamaz “Doğu Vilayetleri”nden Meclis’“birlik” telgrafları yağmaya başlar; örneğin: “Kürtler’in mukadderatı ‘Türk’ün mukadderatiyletevemdir (bağlı); (…) Biz ‘Kürtler’, ‘TBMM Hükümeti’ dahilinde ‘Kürtlüğün’ ayrı birunsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek ‘istemediğimizi’ arz” ederizle başlayan ve “İzoli, Aluşlu, Bariçkan, Bükler, Cürdi, Zeyve, Deyükkan” gibi aşiretlerce imzalanan telgraflar yığılır… (17 Mart 1921, 8. Oturum)
İşte bu “birlik”teliğe Başbakan Erdoğan da, Barzani ile “Diyarbakır” buluşmasında yaptığı konuşmada değinir. (16.11.2013)
“93 yıl” 
önceki “TBMM”de, “Türk, Kürt, Arap, Laz, Gürcü, Çerkes, Boşnak”ların nasıl el ele verdiklerini ve şimdi de “YENİ” bir “Türkiye”nin “kuruluş”u için bir arada olduklarını belirtir…
Ne var ki, Başbakan Erdoğan konuğuna, aramızdaki “sınır cetvelle çizilmiş” ama merak etme, çünkü “Atatürk”ün önderliğinde kurulan “Türkiye”nin yerine artık“Yeni Türkiye”yi oluşturuyoruz dese de dahası konuğunun sarığındaki “konfeti”leri bir bir toplayıp temizlese de, hiçbiri “para” etmeyecek, “Mesud Barzani”nin“canımlı, kardeşimli, teşekkürlü” konuşması sürerken, partisi “KDP” -tıpkı Erdoğan’ın dediği gibi- “Kurdistan” diye adlandırdıkları ve “Güneydoğu ve Doğu”dan “22 ili”mizi içeren “harita”yı yayımlayıverecekti…
“Sevr”de oluşturulması istenen bağımsız “Kürt Devleti”ne, “Türkiye”den hangi bölgelerin hangi “vilayet”lerin (iller) katılacağı yani “sınır”ın nasıl oluşturulacağı belirtilmemişti; işte bu sınırı -geç de olsa(!)- “93 yıl” sonra “Kürt lider Barzani”üstelik “Türkiye’nin Başbakanı” ile sarmaş-dolaş, el ele tutuşurken “ 22 ili”mizi de içine alarak çiziyor…
Sözün kısası, “Barzani” “Yeni Kürdistan”ı oluşturuyor, “Erdoğan” da “Yeni Türkiye”yi…

—-

Bizse…kimliğini arayan bir millet olduk(?)…!

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

BİZDE DİYARBAKIR’A GELMEK İSTERDİK

YALIN>>Aslında hükumet için hiçte zor olmazdı. Hiçte zor olmazdı Doğuya giderken ülkenin diğer bölgelerini de beraberinde getirmek. 30 Yıldan beri acıları beraber yaşayan tüm halkımızı yanına alarak Diyarbakır’a gidebilmektir bu milletin istediği. <<

Yalın ayak yürüsek de gelirdik arkanızdan. Ama… bizi beraberinizde almadınız!

Şimdi birisi kalksın desin ki, Türkiye’de barışı istemeyenler vardır!

Böyle bir düşünce mümkünmü dür?…tabi ki mümkün değildir!

Peki; o zaman sıkıntı nerede saklı?

Sıkıntı; işin detayında saklıdır!

Ülkemizi 30 Yıldan beri terör izdihamına koyan PKK terör örgütünün başı, hükumet tarafından doğrudan muhatap alınarak güttüğü davada haklı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır; asıl sıkıntı bu düğümde saklıdır!

İş bununla da bitmiyor!

Bir çok haddini bilmeyen, sözde entel geçinen “aydınlarımızın” sergiledikleri kabul edilemez teklifler de bu hazımsızlığı körüklemiştir.

Bunların arasında; Türk bayrağının adının, Anayasanın ilk dokunulmaz maddelerinin tartışmaya açılması, bir çok subaylarımızın aldığı mahkumiyetler, ceza evinde yatan gazeteciler de işin cabası olmuştur.

Dış politikada kendimizi olduğumuzdan daha büyük görmemiz; nereye kadar gidebiliriz?…bize kimler ne zaman: Buraya kadar, daha fazla değil ! diyebileceğini tahmin edemeyişimiz ise, bir talihsizliktir.

Bunların Paralelinde; hükumetimizin topluma olan tahammülü tükenmişliğe doğru ilerlerken, özellikle Türk milletini Ulus milletten, ümmet milletine çevirmek isteyen düşünceler toplumun vicdanını yormaktadır.

T.C.’nin silinmesi, andımızın kaldırılması, Mustafa Kemal Atatürk’ün isminin ve resimlerinin sembolik yerlerden yavaşça yok edilmesi, devrimlerinin karşı devrimlerle kaldırılmasıdır toplumun vicdanını yaralayan.

Din ve vicdan özgürlüğü hürriyetinden toplumda dışlananlar ise, çok daha  üzücü bir durum sergilemektedir.

Vatandaşa “Gavat” diyen mülkiye amiri korunmaya alınarak…sanki; vatandaşın “Gavat” olması onaylanır gibi algılanmıştır toplumda.

Gezi olaylarında büyük haksızlıklar olmuştur.

Gezi olaylarında bakkala giderken yaralanan ve 5 aydan beri komada yatan Berk’e bir ziyareti çok gören…ama; Mısır’da ölen bir hanım için (Allah rahmet eylesin) göz yaşı dökenlerin, insana verdikleri değerin ikilemli olmasıdır sosyal huzuru bozan.

Vatandaş sanki çocuğunun nerede nasıl oturarak okula gittiğini bilmiyormuş muamelesine reva görülmüştür.

Gençlerimiz, anayasanın dahi müsaade etmeyeceği bir töhmet altına sokulmuştur… vb.

Bütün bunların gölgesinde, Diyarbakır’da Mesut Barzani ile şenlik yapmak ve oradan barış mesajları verirken, ülkenin bir çoğunu yanında getiremeyen zihniyettir bu milletin rahatsızlığı.

Barış derken, barışa gidecek yolda yapılan icraatlara itirazı olanları hiçe saymaktır bu milleti rahatsız eden unsurlar.

Aslında hükumet için hiçte zor olmazdı.

Hiçte zor olmazdı Doğuya giderken ülkenin diğer bölgelerini de beraberinde getirmek.

30 Yıldan beri acıları beraber yaşayan tüm halkımızı yanına alarak Diyarbakır’a gidebilmektir bu milletin istediği.

Nasıl ki kanunların verdiği yetkilerle donatılmış olan Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti olarak bu milletin Hükumeti-siniz…bu yetkilerinizi tarafsız kullanmadığınız dır demokrasiyi özleyenlerin huzursuzluğu.

Şov yaparcasına ülkenin bir bölümünü okşarken, geriye kalanını yok saymaktır bu toplumun içindeki yaraların yeniden tazelenmesine sebep olan.

Mesud Barzani’nin konuşmasına paralel olarak Kürdistan haritasının medyada yayınlanmasıdır milletin boynunu büken.

“Sesin varsa silahı bırak, gel siyaset yap !”… derken; sesini duyurmak isteyenlerin polis şiddetine maruz kalmasıdır sosyal huzuru bozan!

Peki; ülkemizde ki muhalefet partileri ne iş yaparlar?

BDP nin ne yaptığını biliyoruz. Ya CHP? Ya MHP?..onlar ne iş yaparlar?

Bu hiç bir şey yapamayan, seçmenlerini artıracak yerde azaltan parti başkanları, görevlerini daha başarılı olacak olanlara bıraksalar daha iyi olmaz mı?

Bu iki parti başkanlarının gelecek dönemlerde de bir başarı sergilemeyecekleri kesindir.

Değilmi ki…bunlar meydanlarda laf ebeliğinden öteye bir şey yapacak durumda değiller; bir Hükumet programları dahi yoktur; Mecliste sesleri laf olsun dan öteye gitmiyor; çözümü koltukta oturmakta değil; görevlerini daha başarılı olabileceklere  teslim etmelidirler. Yani; “Vitrin Türklüğü” ile bu işler yürümüyor!

Güçlü bir muhalefeti olmayan parlamentolar, milletine adaletli hizmet vermekte zorlanırlar. O halde; güçlü bir muhalefet kaçınılmaz ve zorunludur.

Onun için; Sn. Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli, görev değişikliğine gitmeyi düşünmelidirler…hem partileri için, hemde Türkiye için yeni yüzlere, yeni fikirlere, yeni karizmatik yüzlere  ihtiyaç vardır!

Evet…Yalın ayak yürüsek de gelirdik arkanızdan. Ama… bizi beraberinizde almadınız!

Sevgiyle kalın!

Mehmet Nuri Sunguroğlu

18.11.2013

HUKUK DEVLETİ OLMAK

Christian WulffALMANYA TARİHİNDE İLK DEFA BİR CUMHURBAŞKANI HAKİM ÖNÜNDE.

Almanya tarihinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı hakim önüne çikarılarak kendisine 753 Avro ve 90 Cent için hesap soruluyor.

Aşağı Saksonya eyalet  başbakanlığından 2010 Yılında Almanya’nın Cumhurbaşkanlığına seçilen Christian Wulff, ( Foto: Martina Nolte  http://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0/de/legalcode  ) dün Hannover’de hakimin huzurundaydı.

Peki; Almanya’nın eski Cumhurbaşkanının suçlu olmasına sebep veren olay nedir? Ne olmuştu da savcılar bir Cumhurbaşkanına karşı dava açmışlardı?

Basında çikan bir çok iddialardan fazla bir şey kalmamıştı. Kala kala, bir aile dostu tarafından davet edildiği Bavyera’daki meşhur Ekim festivaline katılması ve Münih’te kaldığı otelin masrafları davet eden dostu tarafından karşılanması. Hesapmı ne kadar?

Tam  753 Avro ve 90 Cent.

20 bin Avro para cezası karşılığında davanın düşmesi için kendisine yapılan teklifi kabul etmeyen eski Cumhurbaşkanı  Christian Wulff, mahkemenin dünkü birinci celsesinde suçsuz olduğunu tekrarlayarak; “bu davetten her hangi bir avantaj, ya da daveti yapana avantaj uygulamak gibi bir durumun söz konusu olmadığını söyledi”.

22 celse sürecek olan davanın sonu merak edilmektedir.

Christian Wulff kimdir?

1959 yılında Almanya’nın Osnabrück kentinde katolik bir ailenin çocuğu olarak doğan Christian Wulff, liseyi bitirdikten sonra Osnabrück Üniversitesi’nde hukuk fakültesini bitirdi. 1987 ve 1990 yıllarında iki devlet sınavına girerek savcı olmaya hak kazandı.

Daha sonra Aşağı Saksonya eyalet başbakanı olarak görev yaparken Almanya Cumhurbaşkanı olan Christian Wulff, 2012 Yılında hakkında yapılan basın kampanyaları sonunda makamından istifa etmişti.

Cumhurbaşkanı iken yaptığı konuşmada ilk defa İslam inancını Almanya’nın bir gerçeği olduğunu söyleyen Christian Wulff, “İslam Almanya’nın bir gerçeğidir” sözü için çok eleştiri almıştı.

Sevgiyle kalın.

Mehmet Sungur

SENDE GÜNAH MI KALDI PAŞAM !

A-KABIR

 >>O “Günahsız dilleriyle seni öyle temizlediler ki… İmama yıkayacak yer bırakmadılar Paşam” !<<

Tam 75 Yıl oldu aramızdan ayrılalı.

Seveniyle, sevmeyeniyle geçti bu Yıllar.

Bazıları arkandan lanet okudu, bazıları hala okumaya devam ediyorlar. Bir ötekileri izindeyiz diye yeminler ederek sana olan minnetini dile getiriyorlar.

Sense…o sonsuzluğun ebediyyetinde vicdanı rahat olarak hak ettiğin uykuyu uyumaya devam ediyorsun…eminim!

Rahat uyu Paşam…rahat uyu !

1911 Trablusgarp Savaşında uykusuz gecelerin sana olan borcunu uyu !

1911 Derne Komutanlığında kaçmış uykularının boşluğunu uyu !

1912 Balkan Savaşında, 1913 İkinci Balkan Savaşında…

1915 1. Dünya Savaşının ateş cehenneminde.

3.Kolordu emrinde Tekfurdağ’da kurulacak olan 19. Fırka Komutanlığını kurmak için görevlendirdiğinizde kaçan uykuların için uyu !

25 Nisan 1915 Çanakkale Savaşında bir milletin kaderine acımasızca el koyan 7 düvele karşı verdiğin mücadeledeki uykusuz gecelerinin acısını çıkar !

Savaş sonrası SEVR antlaşmasına imza atarak sarayda rahat uyuyanların…; senin uykularından çaldıkları saatler için uyu ! 

15 Mart 1916 tarihinde 3. Ordu’yu desteklemen için emrindeki 16. Kolordu ile birlikte Diyarbakır’da (Kafkas cephesi) izdihamlı gecelerin yorgunluğunu atmak için uyu !  

5 Temmuz 1917 Yıldırım Orduları Grubu emrindeki 7.Ordu Komutanlığı,  15 Ağustos 1918  7.Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesinde çektiğin uykusuz geceleri uyu !

Uyu…! Rahat uyu paşam !

1919-1923 Yıllarında milletin için verdiğin ölüm kalım savaşında uyuyamadıklarını uyu !

1923- 1938 Yıllarında milletinin hür, özgür, bağımsız, kapı kulu olmadan yaşaması uğruna kurduğun planlar için feda ettiğin uykularını uyu !

Ve daha buraya sığmayacak kadar uzun olan uykusuz gecelerinin yorgunluğunu çıkar Paşam ! 

Eğer birileri, bu dünyadan göçtükten sonra ebedi huzur içerisinde uyumayı hak etmiş ise…O da sensin Paşam !

Evet yüce Türk !

Büyük kumandan !

Dehasal devlet adamı !

Yok olan bir milletin kaderini değiştiren yüce insan ! Ölümüne dostları kadar düşmanlarının da üzüldüğü insan…rahat uyu !

Günahların var mıdır? Ne kadardır? Onu Yüce Allah bilir.

Velev ki seninde her kul gibi günahların varsa…tümünün Allah tarafından affedildiğine yürekten inanıyorum. 

Çünkü sende:

75 Yıldır günah bırakmadılar.

O kocaman dilleriyle “yalayıp temizlediler” ! O “Günahsız dilleriyle seni öyle temizlediler ki… İmama yıkayacak yer bırakmadılar Paşam” !

Bir bardak rakıyı sana çok gördüler. Saraylarda içilen Fransız şaraplarını unuttular. 

Rakı içtiği için siroz oldu dediler.

Sen aslında milletin için kendisini feda ederek ölmüştün, anlamadılar.

Unuttular ki; bir yudum rakı içmeyen İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da siroz hastalığından ölmüştü(?)

Daha neler yok ki bu listede?

Anana dediler. Babana dediler. Dinine dediler. Yahudi dediler. Sabatay dediler. Ve daha neler uydurmadılar ki… Sende günah mı kalır Paşam…sende günah mı kalır !

Böyle ölmeyi kimler istemez ki?

Bu kadar acımasızca, arkasından gıybeti yapılan bir insanda günah mı  kalır ?

Hz. İsa peygamber ne demişti?

“İlk taşı, günahı olmayanlar atsın” ! …dememiş miydi?

Rahat uyu Paşam…rahat uyu !

Mekanın cennet olsun koca Türk…Atatürk; Mustafa Kemal Atatürk…rahat uyu !

Mehmet Sungur

TÖHMET ALTINDA BİR GENÇLİK

01TÖHMET>> Ahlak; nöbetçilerle kontrol edilemez, isteyen istediği yerde ahlaksızlığını yapar. Nasıl ki; hırsızlığı ortadan kaldırmanın imkanı yoksa(?)<<

“Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakar demokrat yapımıza bu ters! Vali Beye bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak.” Demiş sn. Başbakanımız.

Öğrenci yurtlarının; kız erkek olarak ayrı olduklarını düşünüyorum; bununda doğruluğu tartışılmaz. Yurtların yeterli olmayışından dolayı, apartmanlar kiralan-maktadır, bu da bir gerçek.

Öncelikle: „aynı evde kalıyor“değilde…aynı apartmanda kalıyor demek istemiştir diye düşünüyorum.

Peki…bu apartmanlarda ne olabilir?[.......]

Bir defa Türk ebeveynleri hiç bir zaman ikilemli bir ortamda çocuklarının oturmasını kabul etmez. Ayrıca; apartman sahipleri kira aidatını garantiye almak için kira sözleşmelerini çoğunlukla öğrencilerin ailesiyle yaparlar. Demektir ki; her aile, çocuğunun hangi ortamda oturduğunu pekala bilir.

Buradan yola çıktığımızda, ortaya atılan bu “tedbir-name” düşüncesi bir haylı abartıcı ve gençlerimizi töhmet altına koymaktır. Ayrıca; böyle bir denetleme mekanizmasına anayasa müsaade etmiyor.

Yazıyı uzatmaya hiçte niyetli değilim; sadece şunu eklemek istiyorum.

Bu kadar muhafazakar bir düşünce sahibi olan bir hükumet nasıl olmuş da; dinen yasak, ahlaken utanç verici olan ZİNA suçunu suç olmaktan çıkarmıştır?

Ahlak; nöbetçilerle kontrol edilemez, isteyen istediği yerde ahlaksızlığını yapar. Nasıl ki; hırsızlığı ortadan kaldırmanın imkanı yoksa(?)

Bunu yanında: Eğer bir aile çocuğunu 18 yaşına kadar ahlaklı ve topluma uyumlu eğitememiş ise; artık çok geç kalınmıştır. Bundan sonra o kişi, ancak kendi yaşam tecrübeleriyle kişisel gelişimini sağlar.

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

“BİZİM CUMHURİYETİMİZ SADECE BİR İDARE SİSTEMİ DEĞİLDİR.”

16BİR BAYRAMIN ARKASINDAN

Bizim Cumhuriyetimiz; başkalarının cumhuriyetlerine benzemez. Ne var ki; biz onun asıl ruhunu anlatamamışız, anlayamamışız.

Onun sadece bir idare sistemi olduğunu düşünenler var. Ama bizim Cumhuriyetimiz “sadece bir idare sistemi değildir.”

Bizim Cumhuriyetimizin ruhundaki değerler batı düşüncesine benzemez, istilacı değildir. Orta doğu, Orta Asya, Kafkaslar, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika düşüncesiyle bağlılığı yoktur. Esarete katlanamaz.

Bizim Cumhuriyetimiz iç savaşın sonunda kurulmamıştır.

Bizim Cumhuriyetimiz; biat ve kapı kulu sistemine son vererek, özgür düşünebilen, eşit hak ve hukukun yolunu açan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz; Almanlar gibi, dünyayı istila etmeye kalkan bir milletin kafasına vurularak: >>”Al sana yeni bir idare sistemi, ülkeni bu sistemle idare et“ diye; batı Almanya’ya verilen, emperyalist bir Cumhuriyet değildir.<<

Sovyetler birliğinin doğu Almanya’ya sunduğu komünist  bir sistem paketi olarak önümüze konulmamıştır.

Bizim Cumhuriyetimiz: >>Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.<< 

Bizim Cumhuriyetimiz: „Hürriyet benim karakterimdir“ diyen; bir yüz Yılın liderliğini hala elinde tutan; ölümünde arkasından sadece dostlarının değil, düşmanlarının da ağladığı bir dehanın önderliğinde ve onun dehasal fikirlerine uyan arkadaşları tarafından kurulmuştur.

Bizim Cumhuriyetimiz; cephelerde binlerce şehit vererek namusuna el dokundurmayan bir milletin mirasıdır.

Bizim Cumhuriyetimiz; çocuğunun üzerinden örtüyü alarak…cepheye taşıdığı mermiyi örten kadınlarımızın kurduğu bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz; totaliter, sosyalist, teokratik, bir idare sistemi kategorisine uyumlu değildir.

Kapitalizm ve Emperyalizmi ret eden, sosyal ruhunu inancından alan bir milletin; sosyal dayanışmayı vazife bilen geleneğinden gücünü alan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz: Türk milletinin çok “özel ve kendi karakterine” uyumlu kurulmuş bir özelliği ruhunda saklayan bir Cumhuriyettir.

Bizim Cumhuriyetimiz: Esaret altına alınmak istenilen bir milletin; zincire vurulmak istenilen ruhunun şahlanışından doğmuştur.

Onun içindir ki; bizim Cumhuriyetimiz başkalarının Cumhuriyetine benzemez.

Onun içindir ki; biz onu farklı kutlamalıyız ve farklı korumalıyız

Cumhuriyetimizin 90. Yıl dönümünü kutladık; Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun olsun!

Sevgiyle kalın…

Mehmet Sungur

30.10.2013

FERMAN PADİŞAHIN(MI)DIR…(?)

kizkulesiDeğerli okurlar, bu yazıyı, başlığından başka hiç bir ekleme yapmadan okumanıza sunuyorum. Aranızda bardağı duvara vurmak isteyenlerin olduğunu biliyorum. Ancak; peşinen söylemek isterim ki…bardağı duvara vuranlar: Olayları inkar etmeyi tercih eden, durumu „sadece kurtarmaya çalışanlardır“. Ancak; asıl olan bireysel durumun kurtarılması değil, toplumsal durumun özgürce bir geleceğe gidebilmesini kurtarmaktır. Bu günlerde ülkemizin milli misakı sınırları içerisinde „PKK“ şehitlikleri açılıp halkın ziyaretine sunulmaktadır. Toplum ise…; özellikle Türk medyası bu duruma sessiz kalmayı tercih etmektedir. Tabi ki, bu böyle olunca vatandaş yeteri kadar bilgiye erişmekte zorluk yaşamaktadır. Buradan yola çıkarak; aramızdan ayrılmış olan Aziz Nesin’in bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum…buyurun!

KIZ KULESİ ÖNÜNDE KIRK SEKİZ SAAT BEKLETİLEN GEMİ

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri; …belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır.

Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasi cinayet satılmışlarını bu siyasi davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit’i desteklemiş, bir büyük haksızlığı haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

Bilindiği gibi; Anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa; Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkum edilir. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilir ve gemi kalkar…Ama Boğaz’dan dışarı çıkmaz. Kız kulesi önüne gelince demir atar, durur. Kırk sekiz saat burada yatar gemi. Halk ise neden bekletidiğini ve ondan sonra yola çıktığını bir türlü anlıyamamışlar.

Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya… Mithat Paşa kimdir,  ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda… Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinası  mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırksekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar.

Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

- Mithat Paşa, uğrunda kendisini feda ettiği milleti, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde kırksekiz saat beklettim…diye yanıtlar.

Mithat Paşa’yı, millettinin Anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırksekiz saat değil, kırksekiz gün kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok.

Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir ortam…

Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-alem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanına göndermekten vazgeçecek.

Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği yaparak Mithat Paşayı affedecek.

Ama, Mithat Paşa’nın kiralık, satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete isbata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür. Mustafa Kemal’i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını salnatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i…

Makam-ı saltanatın  elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler kızacaklardır.

Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum:

İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı kuvvai inzibatiye ele  geçirip yakalamış olsaydı. Mithat Paşayı hapsetttği gemiyi de İstanbul Limanında kırksekiz saat bekleten Sultan Abdülhamid gibi, Sultan Vahdettin  de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye kırksekiz saat, kırksekiz gün, kırksekiz hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz?

Uğruna canını ortaya koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?

Bu varsayımın pekçok kişinin canını sıkacağını biliyorum. Başka bir şey, bir başka varsayım daha söylemek isterim.

Mustafa Kemal’in idam fetvasına meşihat mührünü basmış olan din adamı, bugün aramızda yaşayabilmiş olsaydı, hepimizden çok Atatürkçü kesilecek ve herkesten çok “Atam sen ölmedin, kalbimizde yaşıyorsuuuun!” diye bağırmaktan sesi kısılacaktı.

Toplumumuz, Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlığa gelmiştir?

Sağır bir ortam… Ama gerçek ulusseverler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.

Aziz Nesin

Derleme.
Mehmet Sungur

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN…İYİ Kİ VARSINIZ!..:))

0-BAYRAM

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 104 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: